ADDIO A DIVA

2008.05.15 – ISTANBUL
Photos © IFCA / ILGIN ERASLAN, Istanbul
Photos © IFCA / MUAMMER YANMAZ, Istanbul
Photos © IFCA / MUSTAFA DENİZ SEVEN, Istanbul
Photos © IFCA / PELİN ERDOĞAN, Istanbul


HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER
HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
Küller ve İzler...
Cuma
sabahı çok erken indim, Kuruçeşme sahiline... Tek başıma...Bekledim...
Sabah, sanki her sabahtan daha erken ağarmıştı. Ya da bana öyle geldi,
heyecandan...Güneş, inadına parlıyordu. Çok sıcak değildi. Soğuk, hiç
değildi... Tatlı yumuşak bir rüzgâr...
Hani
Yahya Kemal "Deniz Türküsü"nde der ya: "... Etraf ağarır. /
Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri / Ta uzaklarda şafak bir bir açar
perdeleri... / Musikiye bir alem kesilir çalkantı! / Ve nihayet görünür gök ve
deniz saltanatı. "
Saat
11:00 de Kuruçeşme'den, Süreyya teknesi hareket ettiğinde,
göze görünen gök ve deniz saltanatını yaşamaya çoktan başlamıştık... Leyla
Gencer'in deyişiyle, "Yeryüzünün en güzel şehrinin" içinden
geçiyorduk. Ama göze görünmeyen bir saltanatı, zaten günlerdir
biz yaşıyorduk.
Biz
derken, sadece Leyla Gencer'in en yakınları, o güzelim teknedeki 15 -20
insandan söz etmiyorum.
"Biz"
derken, yitirdiğimiz değerin bilincinde olanlar, onun Ankara ve
İstanbul temsillerini ve konserlerini, sonuncusu geçen yıl gerçekleşen
seminerlerini, konferanslarını dinlemiş olanlar; onu, dünya piyasalarındaki yüz
kadar plağından tanıyanlar, yüzünü bir kez görmemiş olsalar bile onun
yaratıcılığını, yeteneğini, müzik dünyasındaki önemini, okudukları,
bilgilendikleri için, izledikleri, merak ettikleri, ilgilendikleri için
bilenler, onlar bir haftadır zaten Leyla Gencer'in acısıyla saltanatını
en vakur biçimde yaşıyorlardı.
Tekne,
ilerlerken birbirimizle çok az konuşuyorduk. Herkes kendi düşüncelerine
dalmıştı. Bu tekne yolculuklarını onunla çok kez yapmıştım... "Görsün bu
yabancılar, dünyanın en güzel denizinin, en güzel kıyılarının benim
memleketimde olduğunu" derdi... Şimdi, Süreyya Teknesini bir
uçtan ötekine süzüp, "Aferin şekerim, nihayet bu defa en güzel tekneyi
bulup tutmuşunuz!" diyecekti İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın yorulmak
bilmez gençlerine!
Teknenin
bir ucunda Aida rolünde fotoğrafı, önünde beyaz çiçekler... Tam ortada bir
masa. Üzeri siyah kadife, içi kırmızı sim ve pırıltılara kaplı yere kadar
uzanan bir örtü. Leyla Gencer Şan Yarışmalarında kullanılan onun çok
sevdiği bir örtü... Masa'nın başında, o meşhur kırmızı elbiseli
fotoğrafı. Gülümsüyor ama gözleri endişeli, el sallıyor... Bir veda
fotoğrafı... Masanın üzerinde ahşap bir kutu. Kutunun içinde metal
silindir bir kutu. Onun içinde küller... Masanın üzerinde beyaz güllerden bir
çelenk... Masanın üzerinde bir saygı defteri...
Boğazı
geçiyoruz. "Boğaz'ın Kızı" demişlerdi ona İtalya'da... Boğaz'ın
Kızı, Boğaz'ın iki yanına el sallıyor... "Hülya tepeler, hayal
ağaçlar / Durgun suda dinlenen yamaçlar" yoksa da artık iki yanda,
gidiyoruz Dolmabahçe'ye doğru. Kimse dönüşten bahis açmıyor...
Dolmabahçe'nin
önüne geldik... Kıyıyı görüyorum. Oraya gelen insanları her
birini tek tek görüyorum. Sanki... Gözlerimizle kucaklaştığımızı biliyorum.
Onları tanıyorum, biliyorum...
Onlar
bu ülkenin aydınlık yüzü. Yaratıcılığa, yeteneğe, emeğe saygı duyanlar;
bu ülkeden çıkan değerlere sahip çıkanlar ve yüceltenler... Onlar dini,
bezirganlık aracı yapmayanlar, Müslümanlığını kiloyla gramla tartıp,
Müslümanlığı pisletmeyenler... Dini referans olarak kullanmayanlar!
(Gazeteciler ne denli zorlasalar da "Leyla Hanım Müslümandı" demek
bana çok ayıp geldiğinden söylemedim!)
Tekne
durdu. Bana verilen ve biraz sonra gerçekleştireceğimiz görevi yerine getirmeye
odaklamalıyım düşüncelerimi...
İşte
tam 12:00. Rengim Gökmen'in yönetiminde İstanbul Devlet Opera ve
Balesi orkestra ve Korosu'nun konseri... Mozart ve Adnan Saygun'un
müziğini tekneden duyuyorum. Rüzgâr sesleri önüne katmış bize getiriyor.
Leyla Hanım'a bakıyorum. Sanki Rengim'e ve o çok sevdiği orkestra ve koro
elemanlarında el sallıyor artık... Kendi sesini sanki onların sesine katıyor...
Yunus
Emre Oratoryosunun son bölümü işaretimizdi. İşte o bölüm geldi. Melahat
Behlil'le birbirimize bakıyoruz. Öne, teknenin kıyısına ilerliyoruz. İki
genç o kutuyu taşıyor. Ahşap kutuyu açıp içinden, ağzı
mühürlü, madeni tüpü çıkarıyor, bize teslim ediyorlar. İkimiz
de teknenin küpeştesine ilişip kapağı açıyoruz. Ayakta olamazdı. Rüzgâr
var. Metal kutuyu küpeşte hizasının altında tutmalıyız ki, küller içeri
değil sulara gidebilsin.
Küller
hafif, küller çok ağır, küller tüm bir yaşam...Küller rüzgar olup uçuyor,
savruluyor, havalanıyor... Küller dramatik soprano bir ses olup Aida'nın,
Violeta'nın, Leonora'nın, Tosca'nın, Norma'nın, Lucia'nın Leyla'nın aryasına,
veda aryasına dönüşüyor... Küller Boğaz'ın sularına kapılıyor,
küller dalgalarla inip çıkıyor, küller denizin mavisini gümüşi bir renge
dönüştürüyor... Küller Dolmabahçe'yle tekne arasında binlerce gümüş
yol oluşturuyor... Denizin sularında binlerce kucaklaşma gerçekleşiyor...
O
kucaklaşmada, o sarılmada, o bütünleşmede Boğaz'ın suları arınıyor.
Bizler arınıyoruz... Daha güzel, daha adil, daha yaratıcı, daha
aydınlık bir dünya, daha iyi, daha güzel, daha saygılı insanlar mümkün,
küllerle sular bir olurken en çok bunu düşünüyorum... Küller, küller,
küller...Sanki hiç bitmeyecek...
Sonra...
Sonra... Kıyıdaki konserin sona ermesiyle, metal kutunun içindeki
küllerin boşalması aynı ana denk geldi! (Kendisi de hep derdi ya: Şans- kader-
kısmet!) Sonra Şule Soysal beyaz güllerden çelengini, ardından
hepimiz çiçeklerimizi sulara bırakırken, karşı kıyıdan da tekneden de
alkışlar yükseldi, yükseldi, yükseldi...
Sevgili
Leyla Hanım, her şey tam istediğiniz gibi oldu. Mükemmelin peşinde koşan size
beğendirebilir miydik bilemiyorum... Bakın gördünüz işte, bu yazıyı bile nasıl
da duygulardan arındırıp, dışarıdan bakarak yazmaya çalıştım...
Şimdi dinlenme zamanı...
ÖLÜM
SOSYOLOJİSİ – DR. ÂDEM SAĞIR
Dr. Âdem
Sağır’ın Phonix Kitapevinden çıkan “Ölüm Sosyolojisi” adlı kitabından
alıntıdır.
Ölüm Sosyolojisi Dr. Âdem Sağır
SAYFA 117
Uzun bir süredir Türkiye' de gündemi meşgul eden önemli tartışma alanlarından birisi varlık, ölüm ve yokluk üzerine olmuştur. 10 Kasım 2013 günü KOÇ Holding, gazetelerde yayınlanan ilanlarda Atatürk için "Olmasaydın Olmazdık" mesajı yer aldı. Yeni Akit gazetesi ise, Radikal İslamcı çizgide olduğu bilinen Sancaktar adlı bir derginin "Olmasaydı da Olurduk" ilanını yayınladı. Muhafazakâr politik dilde ölümün, sıklıkla kin ve nefret söylemlerine dönüştürülerek kullanılması uzun süredir sıklıkla karşılaşılan durumlardan birisi olmuştur. Leyla Gencer'in küllerinin Marmara Boğazı'na serpildiği tören için de benzer dil kullanılmıştır. Bu dil içerisinde kimi zaman şehitler için "üç beş Mehmet şehit oldu diye meclis toplanmaz" ifadeleriyle kendini dışa yansıtan; kimi zaman da sevilmeyen insanların ölümleri için de "geberdi" (Meral Okay, Türkan Saylan için kullanılan manşetler); "hakkımızı helal etmiyoruz" (Güven Erkaya için atılan manşet); ya da "öldü de kurtulduk" (Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi için atılan manşetler) şeklinde farklı önermeler kullanılmıştır. Yokluk ve varlık üzerinde konumlandırılabilecek bir başka ayrıştırıcı söylem de benzer şekilde "olmasaydık olmazdınız" üzerinden biçimlenmiştir. Partisinde etkili bir milletvekili, il ve ilçesinin adaylarının tanıtım toplantısında "bu hükümet varsa o cemaat de o cemaatler de var olacaktır. Bu hükümet olmazsa o cemaat de bütün cemaatler de yok olacaktır" diyerek bahsi geçen duruma farklı bir örnek olmuştur. Kuşkusuz burada dikkat çekilmesi gereken eleştirel bağlam, insanların yoklukları ya da varlıkları üzerinden yürütülen tek taraflı söylem alanlarıdır. Kişinin yaşarken yaptıkları ne olursa olsun, onun ölümü üzerinden bir nefret söylemi üretmek, bizce varoluş alanını ayrıştıran ve kişilerin iktidar ya da egemenlik alanlarını yeniden inşa eden bir sonuca yol açmaktadır. Söylem, hangi taraftan gelirse gelsin bizce sonucu bakımından kişinin kendi özvarlığına karşı bir düşman imgelemi üretiyor ve iktidar alanlarını genişletiyorsa sorunlu kabul edilmektedir (Araştırmacının Notu).
SAYFA 341
Türkiye' de yakılma ile ilgili tartışmalar, her dönem devam etmiştir. Basında rastlanılan konuyla ilgili tartışmalardan birisi "Türkiye'de cenaze neden yakılamaz " başlığıyladır. Habere göre ünlü opera sanatçısı Leyla Gencer'in vasiyeti üzerine naaşının krematoryumda yakılara küllerinin Boğaz sularına bırakılacak olması, İslam dininde caiz olmayan kremasyona Türkiye'de izin verilip verilmediği sorusunu gündeme getirdi. Alman Protestan Kilisesi rahibi Holger Nollman, Türkiye'de naaşının yakılmasını isteyen gayrimüslim vatandaşlarının cenazelerinin Avrupa ülkelerine gönderildiğini söyledi. Gayrimüslim cenaze işleriyle uğraşan Kirkor Çapan ise Türkiye' de kremasyon için ne iznin en de teçhizatın bulunduğunu ifade etmiştir. Çapan, yıllar önce, cenaze yakılması işlemleri için gerekli makineyi almak üzere müracaat etmek istediklerini, fakat kanunlar buna izin vermediği için mümkün olmadığını söylemiştir. Çapan cenaze hizmetleri, Türkiye'den bu konuda zaman zaman gelen talepler üzerine kendi çözümünü üreterek, bir keresinde cenazeyi Avusturya'ya gönderdiklerini ve oradaki bir krematoryumda yaktırıldıktan sonra Türkiye'ye geri getirildiğini söylemiştir. (5)
SAYFA 342
Leyla Gencer, ünlü bir opera sanatçısı olmakla birlikte ölümünün gündeme getirdiği temel tartışma, cesedinin yakılması olmuştur. İtalya'nın Milano kentinde ölen Leyla Gencer için Santa Babila Kilisesi’nde cenaze töreni düzenlendi. Vasiyeti gereği krematoryumda yakılan Leyla Gencer'in külleri İstanbul'da Boğaz'a atıldı. Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Camisi arasındaki yapılan bir törenden sonra Dolmabahçe açıklarında Boğaz sularına döküldü. Leyla Gencer'in cenaze töreniyle ilgili olarak basına çıkan haber başlıklarından birisi "Türkiye Çöplük mü? " (6) şeklinde "İslamcı" kaygılarla hareket ettiğini ileri süren bir gazeteydi. Başlığın içeriğinde; "Türk halkının dinini beğenmeyip, Hristiyan kalmakta ısrar eden, Türkiye’yi beğenmeyip ömrünü İtalya'da geçiren soprano Leyla Gencer'in yakılan cesedinin küllerinin Boğaz'a serpilmesini istemesine büyük tepki var ... vatandaşlar, Boğazı kirletmeye kimsenin hakkı yok ... Türkiye çöplük mü?" ifadeleri yer almıştır. Kuşkusuz tartışmalarının geldiği son nokta, ölümün dinsel temalarla hangi sınırlar çerçevesinde yorumlanabileceği olmuşken, medyanın karşılıklı olarak zihinsel bir mekân uzaklığının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Tartışmaların temel bağlamını ise "vatan" ve "Marmara Boğazı" yerleştirilebilir. Burada vatan kavramı, bir mekân olarak kişinin kimliksel aidiyetliklerini ayakta tutan bir olgu olarak değerlendirilebilir. Vatanın aidiyetlikle ilişkilendirilen boyutu, özellikle yurtdışında yaşayan göçmenler için önemli bir konudur. Yıllarca kendi topraklarından uzak yaşayan göçmenler, kültürlerine uzak olsalar da öldükten sonra son defa dahi olsa mezarlarının vatan topraklarında olmasını arzu etmektedirler. Kuşkusuz, bu amaca dönük birçok cenaze hizmetleri şirketlerinin de göçmenlerin bu taleplerini yerine getirmeye çalışmaktadır.
(6) Haber, Vakit Gazetesi'nde Leyla Gencer' in vasiyetinin açıklanmasından sonra yayınlanmıştır. Ölüm üzerinden dini eksende yürütüldüğü varsayılan bu tartışmanın bir diğer tarafı ise Bugün Gazetesi'nde 14.Mayıs 2008 Çarşamba günü yayınlanan Nuh Gönültaş'ın köşe yazısıdır. "Leyla Gencer Hangi Dine Mensuptur" başlıklı yazısında ölüm üzerinden kullandığı dinsel araçsallık biçimlerini, "niye kirletiyorsunuz suyumuzu?" şeklinde bitiren Gönültaş, kullandığı kavramlarla ölüm üzerinden söylem üretmektedir. Leyla Gencer'in ölüm merasimin onun Müslüman bir kimliğe sahip olmadığını gösterdiğini belirten Gönültaş, Gencer'in kendi ülkesinde yaşamayı ve kültürle hemhal olmayı kendine yediremeyen bir yabancı olduğundan söz etmişti. Aynı yazıda müziği ve sanat için İtalya'yı tercih eden Gencer'in, kültürel açıdan Hıristiyanlığa bağlılığını cenazesinin yakılmasını vasiyet etmesiyle ortaya çıktığı değerlendirilmesi yapılmıştır. Gönültaş, "kendini Jesus'a yeniden veren bu kimlik küllerini Ortaköy'e saçtırıyor. Madem öyle külleriniz de İtalya' da kalsın, niye kirletiyorsunuz suyumuzu?" sorusunu sorarken; "O modern Türkiye'nin bir ürünüydü, ama asla bizim tercihimiz değildi. Ölmüş, biz de haberdar olduk" şeklinde yazısını bitirmiştir. Kuşkusuz ölüm söz konusu olduğunda eğer din bir araç olarak kullanılırsa, bütün kapılar, ölümün teolojik değerlendirilmesine çıkar ki sosyolojik bağlamda ölümün gerçekliğinden uzaklaşılmış olunur. Nitekim yıllarca yurtdışında Avrupa kültürüyle yaşayan ve kendi kültürüne yabancılaşan Türklerin, mezar yerlerinin kendi topraklarında olmalarını istedikleri ve bunun bir kimlik-aidiyet göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Leyla Gencer'in yıllarca ülkesinden uzak yaşadığı düşünüldüğünde, mezarının -yakılmayı tercih etse bile- Türkiye'de olmasını istemesi bir kimlik ve aidiyet formu olarak okunmalıdır
SAYFA 343
Türkiye' de Leyla Gencer' in yakılmasıyla birlikte süregiden tartışmalarda Yıldız Kenter'in bu konuyla ilgili söylemi de mezarlıklarla ilişkili gerçekliği göstermesi bakımından değerdir. Kenter, kendisiyle yapılan bir röportaj sırasında bu durumu şekilde ifade etmiştir: "Ben yakılmak istediğimi söylüyorum. Bunun sebebi var zaten, mecbur olacaklar ileride bunu yapmaya. Mezarlıklar adam almıyor artık. Geçen gün benim yengem öldü. Ölüsünü ağabeyimin yanına gömdüler, üstüne gömdüler yani. Fakat yol diye bir şey yok, yollara bile gömmüşler ve üstüne basıyorsun yüreğin titriyor. Ölüye saygı nerede, çöplük gibi, bakımsız Karacaahmet'in o bölümleri. Şey yaptırdık, adamlara para veriyoruz, temizlesinler bilmem ne diye, yok olmuyor, olmuyor ve oraya gittiğim zaman ben her zaman zor buluyorum yolu. Şey yok, saygılı yerler değil maalesef, yakışmıyor bize, bu kadar bakımsız, bu kadar çöplük gibi tinerci çocukların dolaştığı bakımsız, tehlikeli yerler çoğunlukla. Şu dünyada öldükten sonra yer işgal etmek istemiyorum. İnsanların mezar bakımsız, mezarın üstüne insanlar çıkmış, mezar üstünde köpekler pislemiş doğal olarak. Mezarın üstüne onun sevdiği meyve ağacını dikmiştim çıkmışlar, taşı oymuşlar, taşı devirmişler. Su kesilir sulayamazsınız, çiçekler kurur." ("Kenter Neden Yakılmak İstiyor", Hürriyet Gazetesi, Hürriyet Kelebek Eki, 20.05.2008). Krematoryumların varlığı, günümüz modem toplumlarında birçok defa insan sayısının artmasına paralel bir şekilde ölü sayılarının da artması etrafında dönmektedir. Özellikle artan dünya nüfusuna karşılık kentlerdeki mezarlıkların yetersiz kalması, ölülerin yakılabileceği gerçekliğini tartışmaya açmıştır. Nitekim günümüzde, krematoryumlarda yakılan bedenlerin küllerinin saklandığı daha az yer kaplayan mezarlıklarla da karşılaşılmaya başlandığı görülmektedir. Böylece ölüme mekân açamayan kentsel alanlarda, krematoryumlarla birlikte ölülere yeni mekanlar açılmaktadır. Ölülerin yakılması ile ilişkili ortaya çıkan mekânsal düzenleme, totaliter devletlerin kullandığı yöntemsel bir araç olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Naziler bu bağlamda dikkat çeker ki Bauman'ın "Modernite ve Holocaust" isimli çalışmasına da konu olan bu pratik, yüksek dereceli fırınlarda muhalif olarak etiketlenen insanların yakılması ile gündeme gelmiş ve ölüm üzerindeki siyasi iktidarın mekanla birleşik organizasyonunu etkilemiştir. Polonya' daki Auschwitz kampı, II. Dünya savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma ve imha kampı olarak gündeme gelmiştir ki bu kamp aynı zamanda kitle ölüm vakaları ile gündeme gelmiştir. Temel olarak tutuklama ve çalışma merkezleri vazifesi görmekle birlikte tarihe "ölüm fabrikaları" olarak da geçmişlerdir. Merkezde faal dört gaz odası bulunan Auschwitz Birkenau kampı, yüksek teknolojiye sahip olmakla birlikte her gün binlerce insanın ölüme maruz kaldığı mekân olarak da tarihi kayıtlar içerisine girdiği görülmüştür













