Photo: Leyla Gencer, Varşova'daki operada büyük başarı kazanmıştı. Biz de Nazım'la birlikte gurbetteki iki Türk olarak kendisi ile gurur duyduk.
● Bir akşam
önce de Operada Leyla Gencer'i dinlemiş ve göğsümüz kabarmıştı. O gece kulise
gidip kendisini kutlamak istedik ama cesaret edemedik.
● Ertesi gün Chopin evindeki konserden sonra, Leyla Gencer'i görünce koşup kutladım. Ünlü opera sanatçımız, bize vatan kokusunu getirmişti...
CHOPIN
EVİNDE
Akşama operaya gidecektik. O sırada Varşova’ya gelmiş olan ünlü Türk opera artisti Leyla Gencer, o akşam ilk defa sahneye çıkacaktı. Bu bizim için bir fırsattı. Bir sosyalist memlekette Leyla Gencer gibi büyük bir artisti seyretmek bizim için bulunmaz bir mutluluktu.
O akşam opera, hıncahınç doluydu. Perde açılıp da Leyla Gencer sahneye çakınca bütün öteki artistler siliniverdi. Türk artisti bir anda sahneye hâkim olmuştu. Öyle güzel söylüyor, öyle ustaca oynuyordu ki, sahnedeki Polonyalı artistler rollerini unutup onu seyre dalmışlardı. Seyirciler heyecandan nefes alamaz hale gelmişlerdi. Leyla Gencer dünyayı kaplayan şöhretinin gerçek sahibi olduğunu göstermişti. Bizim de göğsümüz kabarmıştı. Bir ara perde arasında sahne arkasına gidip kendisini candan tebrik etmeyi düşündük. Ama yadırgar diye cesaret edemedik. Bu isteğimizi alkışlarımızla ifade etmeye çalıştık.
Ertesi sabah Chopin'in evinde verilen özel bir konsere gittik. Chopin'in Varşova’dan kırk elli kilometre uzakta bir köyde geniş bir bahçe içinde güzel bir evi vardı. Her pazar sabahı burada Polonya'nın en usta Chopinisti, yani Chopin'in eserlerini en iyi çalan piyanist, Chopin'in evinde. Chopin'in piyanosunda. Chopin'in eserlerinden yapılı bir konser verirdi. Konsere gelenler bahçede çiçekler arasına konan sıra ve iskelelere oturup dinlerlerdi. Piyano çalınan odanın açık pencerelerinden dışarıya musiki sesi yayılıyordu. Sanki Chopin'in kendisini dinler gibiydiniz. İşte biz de bahçede dinleyiciler arasına katıldık. Açık ve güzel bir havada Chopin'i dinledik.
Chopin'i dinlerken hayalim bu büyük Polonyalı kompozitörün hayatı üzerinde dolaşıyordu. Chopin memleketini bırakıp Paris'e yerleşmişti. George Sand adında ünlü bir Fransız kadın yazarıyla sevişmişti. Bu yüzden uzun bir süre Fransa'da kalmış, vatanına dönememişti. Polonyalılar vatanlarını çok severler. Büyük sanatçının yurduna dönmemesinden üzüntü içindedirler. Nihayet Chopin'i yurda davet etmek üzere Paris'e bir heyet gönderirler. Bu heyet Paris'te Chopin'i bulur ve ona vatandaşlarının isteğini bildirir. Sonra da kendisine bir torba içinde hediye olarak, vatan toprağa verirler.
«Elbet bize de bir gün vatan toprağı getiren bulunur»
Nazım Hikmet'e bu olayı hatırlatınca. -Elbet, dedi, bize de bir gün vatan toprağını getirenler bulunur. Ona ger çekten vatan toprağı getirenler oldu. Ne var ki, ölümünden sonra ve bir Sovyet vatandaşı tarafından. Ve getirilen toprak Moskova'daki kabrinin üstüne döküldü.
Biz böyle üzüntülü düşüncelere dalmışken konser bitiverdi. Halk dağılmaya başladı. Bir de baktık Leyla Gencer evin balkonunda dolaşıyor. Hemen fırlayıp koştum. Leyla Gencer'in yolunu kestim.
Leyla Hanım, dedim, dün akşam tesadüfen sizi dinledik. Göğsümüz kabardı, sizi hem kendim hem de Nazım Hikmet adına candan tebrik ederim.
Leyla Hanım şaşırdı.
- Kimsiniz efendim? dedi!
- Biz iki gurbet kurbanıyız hanımefendi. Vatandan uzak ve vatan özlemi içinde yaşayan iki Türk, Nazım Hikmet ve Zekeriya Sertel. Leyla Gencer'in cevabını beklemeden ayrılıp uzaklaştım.
Leyla Gencer bize vatan toprağını değilse bile, vatan kokusunu getirmişti.
Yurt dışındaki müzikçilerimiz.
SAHNE
Fransa'nın en çok okunan aktüalite dergilerinden Le Point, sanatçımızdan övgüyle söz ederken Le Figaro da Maria Callas'ı unutturacak ölçüde başarılı olduğunu söylüyor...
Şimdiye kadar Metropolitan' da hiç sahneye çıkmamış olmasına karşın
Amerikalı opera hastaları, Türk sanatçısı Leyla Gencer'i dinlemek için İtalya
yolculuğuna çıkıp Napoli'ye koşuyorlar. Gencer'in bugüne kadar resmen doldurduğu
bir plağı yok. Ama, korsan plakçılık alanında ünlü Soprano Maria Callas'ın da
üstünde, gerçektir kraliçe olarak kabul ediliyor.
BAŞKALARININ CESARET
Unutulmuş repertuarları gün yüzüne çıkardığı için de övgü alan Leyla Gencer'in başarıları göğsümüzü kabartıyor. Sanatçımız için “Başkalarının söylemekten kaçındığı sahne eserlerini söylüyor” deniliyor.
Değerini takdir
Leyla Gencer'i
DERGİLER
Yurtdışındaki sanat elçimiz Leyla Gencer onur verici çalışmalar yapıyor, bu
çalışmalar sonunda da ünlü Maria Callas'la kıyaslanıyor.
|
Le Point
|
La fiancée
|
Le Figaro
|
Leyla Gencer
MİLLİYET WEEKLY ART
MAGAZINE
Televizyon kamerasının karşısındaki sanatçı şöyle diyordu: "Bu sahneye hiçbir zaman garip bir heyecan duymadan giremedim. Dinleyiciler burada âdeta sizden tanrıları çağırmanızı bekler gibidirler."
Mağrur yüzü, kocaman kara gözlerinin saçtığı parlaklıkla ışıyan şarkıcı, mükemmel bir Fransızca konuşuyor, r'leri vurgulayarak söylemesi konuşmasına ayrı bir özellik katıyordu. Onu, ilk kez görüyordum. Kendisine sorular yönelten gazeteci, dünya büyüklerine gösterilen bir saygıyla eğiliyordu önünde. Ekranın alt kısmında beliren ismi görünce anladım: Demek ki Leyla Gencer o idi! Aklıma klişelere benzer, kopuk kopuk anılar üşüşmüştü: "Coşkun mizaçlı Türk". 1talyanlar sahnede çoğunlukla kederli kraliçeleri canlandırdığı için ona "Kraliçe" adını vermişlerdi. Callas susalı beri aldatılmış sihirbazlara, acılı âşıklara can veren, kan veren, ses veren ve bunu gerçekten başaran tek kantatrisdi o. Hakkında yazılan yazılarda, sesinin Joan Sutherland veya Montserrat Caballé kadar olağanüstü bir güzellikte olmadığını, fakat göz yaşartacak denli heyecan verici olduğunu okumuştum. Onu bir kez Napoli'de yapılmış bir korsan plakta, Donizetti'nin "Roberto Devereux" adlı yapıtında dinlemiştim. Plak boğuk bir tınıyı kötü bir biçimde süzerek tekleye tekleye çalıyordu. Buna rağmen, Leyla Gencer'in olağanüstü değişken renkleri vardı, sıradan, tekdüze bir şarkıya su götürmez bir yücelik katabilecek güçteydi. Onun daha özenli kayıtlarını aramıştım. O zaman, mesleğinin ilk yıllarında doldurduğu kataloglardan çoktan beri silinmiş olan bir resital dışında, hiçbir plak stüdyosuna adımını atmamış olduğunu öğrendim.
Sevdikleri ünlü kadın şarkıcıyı dinlemek üzere Roma'ya veya Viyana'ya koşan, zaman ve olanakları bol diğerlerine opera düşkünleri, kendi beğeni düzeylerinin üstünlüğünü şöyle kanıtlayabilirler: Caballé'yi, Katia Ricciarelli'yi dinlerken, üstünlüklerini belirtmek için konuşmaları arasına "Ah, eğer Gencer'i dinlemiş olsaydınız" gibi bir söz sıkıştırırlar. Cehaletini gizlemekten korkmayan bir kişi onlara, "Gencer kimdir?" gibi beklenmedik bir soru sorarsa, zaferlerinin doruğuna ulaşırlar. Yersiz yüceltmelere, boş hayranlıklara karşı duyduğum kuşkuyla, o bozuk plaktan dinlediğim sesin beni nasıl çarptığını unutmuş, öç alıcı bir zevkle şöyle bir söylentiye de kulak kabartmıştım. Bu söylentiye göre, Gencer, Donizetti'nin 'Les Martyrs' adlı yapıtında (Callas'ın Scala'daki son parlak başarılarından biri) 'sol'ün üstündeki notalara çıkamadığından bu rolde şarkı söylemekten çok mimiklerini kullanmıştı. Dedikoducular, bu acımasız sözleri doğrulamak için, o gece kaydedilen bir korsan plağın gelecekte piyasaya sürüleceğini yayıyorlardı. Edindiğim bilgilere göre, Gencer 25 yıllık meslek yaşantısı boyunca, opera tarihinin en fazla korsan plağı üretilen şarkıcısı olmuş ve bu yüzden ona "Korsanların Nişanlısı" adını takmışlar.
Geçen yıl, Fransa'daki konser öncesi ilanları oldukça ilgi çekti. Leyla Gencer'in hayranları 'Athenée' tiyatrosuna üşüştüler, onları izleyen meraklılar da "Gencer'in yorumu diğerlerinden üstündü" diyebilmek için can atıyorlardı. O akşam başka bir yerde olmam gerekiyordu. Ertesi gün, sesinden, yeteneğinden çok, daha ağzını açmadan önce topladığı alkışlardan söz ediliyordu. Gencer'in gizemi benim için henüz çözülememişti.
Yeniden geleceğini duyduğum zaman, ona buluşmamızı teklif etmiştim. Ne pahasına olursa olsun, onunla baş başa görüşmek istiyordum. Gözüm barın kapısında, gösterişli Amerikalı turistler arasında, bu eşsiz sesin sahibini bekliyordum. Buluştuktan sonra rahatça konuşabileceğimiz bir yer aradık.
-Bu yıl daha az korkuyorum, dedi oturur oturmaz.
-Korku?
-Eh, evet otuz yıllık meslek yaşantısı bile zaman zaman bu tür heyecanları dindiremiyor. İsmimi duyurmaya başladığım yılların hemen ardından, Paris'te sahneye çıkmam söz konusu olmuştu. Ancak operanın yönetmeni, sesimin kesinlikle Fransızların beğeni ölçülerine uymadığını öne sürerek beni geri çevirmişti. Geçen yıl, Atina'da, kendimi donuk bir dinleyici kitlesi karşısında, sahnede olma düşüncesine alıştırmaya gayret ediyordum. Oysa, beni coşkulu karşıladılar.
Leyla Gencer gülümsüyor. İşte o zaman, tıpkı korsan plakta duyduğum seste olduğu gibi, yüzünün anlamı da bir anda değişiveriyor. Kalın kemikli çenesi, kara bakışları yumuşak bir görünüme bürünüyor. Uykusuzluktan gerilmiş yüz hatları, yalnızca yorgunluğunu yansıtıyor.
-Heyecanla plak yapmadım. Ve çok az sayıda plak yaptığınızdan ötürü...
-Hiç plak yapmadım. Nedenini de, hiçbir zaman pek iyi anlayamadım. Konserleri, banda kaydetmekten başka hiçbir şey düşünmedim.
-Ama, bütün bu korsan plaklar size gurur vermeli.
-Evet, elbette, bunu yapmaları düşünceli bir hareket. Fakat kayıtları olur olmaz biçimde, olur olmaz konserlerde yaptılar. Unutmayı yeğlediğim bazı gösterilerin sonsuza dek kayıtlı olduğunu düşündükçe içim burkuluyor.
-Mesleğe ilk başladığım yıllarda herkes yalnızca Callas'tan söz ediyordu. Milano'da söylediği zaman, her akşam onu dinlemeye giderdim. Provalarının hiçbirini kaçırmazdım. Operanın aynı zamanda bir sahne olayı niteliği taşıdığını onun sayesinde keşfettim. Yine onun sayesinde, unutulmuş birçok parçayı yeniden ortaya çıkarabildim. Ondan önce, İtalyan tiyatroları hep aynı oyunları sahnelerdi. Callas ününden yararlanarak Bellini'nin 'Korsan' Donizetti'nin 'Anna Bolena' 'Poliuto' gibi yapıtlarını kimsenin artık nasıl söyleneceğini bilmediği eşsiz partisyonları herkese benimsetti. O günlerde plak ya 'Madame Butterfly' veya 'Kaderin Gücü' gibi büyük halk kitlelerinin tuttuğu operaların plaklarını yapmasını istiyorlardı.
-Fakat siz, onun yerini alarak...
-O zamanlar benim için henüz erkendi. Ve 'Madame Butterfly'ın çeşitli plakları yapılmıştı... Buna rağmen Tullio Serafin'in beni keşfetmesinden ve Napoli'de Eugene Oneguine'i söylettirmesinden hemen sonra bu opera benim ilk rollerimden biri oldu. Çünkü, ilk başlarda her türlü teklifi kabul ediyordum. İsim yapmak için tek yol buydu. Zaman geçtikçe, kendi sevdiklerimi, kendime uygun bulduklarımı seçmeye başladım. Yönetmenler ve emprezaryolar benden her çeşit parçayı okumamı bekliyorlardı. Fakat bazı meslektaşlarımdaki seçmeciliğin ve direncin bende yeterince bulunmadığını ve giderek çoğunu yapma kaygısından ötürü iyi bir şeyler de yapmadığımın farkına vardım. Bunun sonucu olarak hiçbir büyük emprezaryonun desteğinden yararlanmadım ve bu meslek yaşantımı oldukça etkiledi. İçinde bulunduğumuz sistemde, aşırı çalışmalar, fazla sayıda plak yapma, çeşitli yolculuklarla sesin beş yılda yıprandığı görülür. Oysa ben, hâlâ sahnedeyim.
'Athenée' salonunun kırmızı paravanı üzerindeki görkemli siyah silueti ve bağışlanma işareti olarak açtığı avuçlarıyla Leyla Gencer, Donizetti'nin operasındaki Mary Stuart'ın son anlarını seslendiriyor. Yumuşak, alçak sesli bölümlerdeki olağanüstü pürüzsüz sesi, genişleme çabasındayken dağılmıyor değil. Ne de olsa yılların acımasızlığı... Ama ne önemi var? Bu yalın müzik tüm orkestranın, neredeyse kocaman bir gitara dönüştüğü anda, onun sesiyle, duyguların, yakınmaların en müthişini iletiyor bize.
-Bu repertuvar benim için, nasıl demeli... doğuştan bulaşmıştı sanki yaşamıma. Bunun bilincine, 1957 yılında San Francisco'da Callas'ın yerine Donizetti'nin "Lucia di Lammermoor" adlı yapıtını seslendirirken vardım. Rolümü öğrenmek için önümde beş gün vardı. Bu müziğin yüksek perdeden söylenmemesi gerektiğini hemen anladım. Ne yazık ki Verdi ve Puccini de de aynı yanlış tekrarlanıyordu. Aynı yıl 'RAI' için, Trouvère"'in kaydını yaptığım sırada, hiç plak yapmamama karşın, radyoda çok çalıştım- rol arkadaşlarım Mario Del Monaco ve Ettore Bastinanini bana "Bu bölümde, niye yalnız yumuşak alçak sesi kullanıyorsun, daha etkili olman için yüksek perdeden söylemen gerekir" diyorlardı. Onlara Verdi'nin burada yumuşak alçak sesin' olması gerektiğini belirttiğini, ona karşı gelmemin söz konusu olamayacağını söylediğimde bana garip bir kişi gözüyle bakıp, arkamdan "Bu kısık sesiyle, elinden geleni yaptı" diye fısıldaşmaktan kaçınmıyorlardı. "Le Trouvère" iki yıl önce, yeniden yayınlandığı zaman, meslektaşlarımın tersine, şarkının inceliği için övgüler aldım.
Geçen yıl olduğu gibi, Parisliler onu coşkuyla karşıladılar. Yer bulamayanlar, tiyatro önüne yığılmış, ellerinde "Kesinlikle bir yer bulmalıyım", "Lütfen bir şeyler yapın, içeri girmeliyim" gibi sözler yazılı tutuyorlardı... Fakat, sahneye attığı ilk adımdan itibaren başlayan, bitmez, tükenmez alkışlar yalnızca bir gecelik başarısının yanıtı değildi. Onlar, Leyla Gencer'in operaya getirmeyi başardığı yeni bir sesi, yeni bir kişiliği kutluyorlardı. Callas'tan sonra, o da yalnızca kendi sesiyle ilgili, tiyatro ile müziği birbirine bağdaştırmayı beceremeyen, üslup kavramlarından uzak, Bellini ve Puccini'yi, Monteverdive Massenet'yi birbirine karıştıran şarkıcıları kıyasıya eleştirdi, onlara savaş açtı. Katılaşmış kurallara dayanamayan genç izleyici elbette bu yeni biçime özel ilgi duyacaktı. Bu resital, onun için çok önem taşıyordu. Mesleği boyunca onun yanında olan kişilikleri bu resitalde buldu. Kraliçe, cadı, âşık... Haendel'i şaşırtıcı bir bilgelikle icra etti. Verdi'yi de neo-romantizmin tüm incelikleriyle seslendirdi.
Bir gün önce, Intercontinental Oteli'nin kral dairesinde, Gencer'in etkisine karşı direniyordum. Tek amacım, ateş ve buz karışımı bu yüzün çekiciliğini geri itmek ve yarı kapalı gözlerle, kısık sesle anlattığı itirafları dinlemekti: "Bir bakıma Callas'a imreniyorum. Onun gibi bütün aşamaları hızla geçmek, her şeyi bir-iki yılda vermek ve sonra kaybolmak isterdim. Yavaş yavaş eriyip, yok olduğunu hissetmek çok acı ve birden sesi yükseliyor: "İtalya'da ve diğer yerlerde düzenlenen gösterilerin kalitesi giderek düşüyor. Tiyatrolar, amaçları için her türlü yola başvuran, örneğin üç ayrı kentte, üç ayrı oyun sahneye koyan kişilerin elinde. Scala'da, Poulenc'in 'Dialogues des Carmélistes' yapıtının gerçekleşmesi için ayrılan zaman nerede? Bestecinin denetiminde bir ay boyunca prova yapmıştık. Bence, kutsal ateş budur. Sanat tacirlerinin bu tür davranışları benim öfkemi körüklüyor, Doğulu kanımı kaynatıyor.
-Bir Türk şarkıcı olmak için neler yapmalı?
-Benim durumumda, buna akıl dışı bir istek de denebilir. Orada, lirik bir gelenek yoktu. Her şeye sıfırdan başlamak gerekti. İstanbul Konservatuvarını yarı yılda terk ettim. Amacım Ankara'da 1920 yıllarının ünlü "Aida"sı Bayan Arangi- Lombardi'nin derslerini izlemekti. Beni bir İtalyan şarkıcı yapan odur.
Ondan ayrılır ayrılmaz hemen bir korsan plağını satın aldım. Donizetti'nin baş yapıtlarından "Anna Bolena", dram ve bel canto' arasında ender rastlanan uyumu ortaya çıktığı en başarılı yapıtlardan, Callas'ın en önemli rollerinden biri... Gencer 1955 yılında bu rolün provalarını yapmıştı. "Çılgınlık Sahnesinde" Gencer, bir bölüm boyunca kısık bir sesle, düşlerini ve acılarını dile getiriyor. O anda, âdeta zaman duruyor. Yarın, "Athenée'nin kan kırmızı sahnesinde kollarını kavuşturmuş, kılını kıpırdatmadan, acının aynası, umutsuzluğun yaşayan simgesi Sapho'nun yakarışlarını fısıldayacak.
-Daha önce komik bir rolde şarkı söylediniz mi?
-Geçen yıl, Scala'da Britten'in Albert Herring'ini seslendirdim. İzleyiciler, beni Victoria döneminin İngiliz burjuvası rolünde görünce önce yadırgadılar. Birinci gülüş fırtınasında, sahneye ilk çıktığım yılların heyecanını duydum. Burada kalmayıp, devam edeceğim. [Türkçesi: Nükhet İpekçi İzet]
“Çağdaş yaşam, sanata zarar verdi”
Müzikle ilginizin derecesi ne olursa olsun Leyla Gencer adını duymuşsunuzdur. Müzik dünyasının, opera evreninin bu uluslararası ünlü sesi uzun yıllardır Milano'da yaşıyor. Ülkesinde ne zaman önemli bir müzik olayı yaşansa hemen kalkıp geliyor, konser veriyor. Opera sanatçısı Soprano Leyla Gencer, başta İtalya olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde övgüler toplamış, eleştirmenlerden tam not almıştır.
Ben Leyla Gencer'i ilk kez 1959'da Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda Tosca’da dinledim, Sabahın erken saatlerinde kuyruğa girmiş zorlukla bir bilet edinebilmiştim, Leyla Gencer, 10, Uluslararası İstanbul Festivali programı içerisinde yarın bir resital verecek. İstanbul'a resital vermeye gelen Gencer'i evinde Piyanist ve Müzik Eleştirmeni Filiz Ali Laslo ile birlikte ziyaret ettik. Eşi İbrahim Gencer de oradaydı. İncelikli bir karşılayıştan sonra Gencer, konuşmanın biçimi, daha doğrusu usul üzerine söz aldı. “Biliyor musunuz diyor, Sorulara cevap verirken zorlanıyorum hem de şaşırıyorum. Ben anlatayım sonra siz sorun.” Oysa sonradan anladık ki Leyla Gencer'in bu açıklaması alçak gönüllükten ileri gelirmiş. Tatlı sesiyle büyüleyici bir konuşma yaptı, Müzikten yaşama, insanlardan anılara kadar renkli bir söyleşi çıktı ortaya.
Söze unutamadığım o Tosca temsili ile girdim: “Sayın Gencer, dedim, O temsil büyük bir olaydı, hâlâ unutamadım...”
HIZLAN – “Muhsin Ertuğrul ile ilgili bir başka anınız da vardı. Onu da anlatır mısınız?”
Vefa borcunu unutmayan Leyla Gencer, iki cümlede bir Muhsin Ertuğrul'a olan saygı ve sevgisinden söz ederken İstanbul Belediye Konservatuarı'nda ona emek verenleri de saygıyla anıyor.
– “1950 yılında operaya korist olarak girdim.”
– “İki yanımla övünç duyarım. Biri, operaya korist olarak başlamak diğeri de Safranbolulu yani köylü olmakla. Muhsin Ertuğrul beni 1951 yılında solist kadrosuna geçirdi. O tarihlerde tiyatroya, müziğe öyle bir tutkum vardı ki. Bu tutku bitmedi ya. Tiyatroya sabah dokuzda girer, gece yarısı çıkardım. Yoğun bir çalışma düzenim vardı, Sabah saat 10.00'da meşhur İtalyan soprano ve şan hocası Madam Arangi Lombardi'nin derslerine, sonra da Maestro Camozzo'nun provalarına girerdim. Haftada iki gece de operada söylerdim. Tiyatroya merakımdan Yunan trajedilerinde koroda görev alırdım, Ankara Devlet Tiyatrosu benim için büyük bir ekol olmuştur. Bugüne kadar süren başarılarımın temeli orda atılmıştır.”
Leyla Gencer “Bugünkü şarkıcıların teknikleri daha esaslı olabiliyor da sesleri daha güzel olmuyor.”
HIZLAN – “1950'lerin operamızın altın yılları olduğu söylenir. Gerek operacılar gerek operaya izleyicilerin duyduğu ilgi açısından. Operaların önünde kuyruklar oluşur, operaların galaları bir olay olurmuş. Ne dersiniz?”
– “1953'ten sonra ilgi olağanüstü arttı. İlgi çığ gibi büyüdü, 1958'e kadar öyle bir dönem yaşadık ki bütün yabancı devlet büyüklerine konserler verdik. Mareşal Tito'dan, General Eisenhower'a kadar.”
FİLİZ ALİ LASLO – “Kimler vardı o dönem operada?”
– “Aydın Gün, Belkis Aran, Ayhan Aydan, Azra Gün vb. Bu adlar Devlet Operası'nın kurucularıdır.”
HIZLAN – “Operaya ilgiden söz ediyordunuz...”
– “Opera ve tiyatro gerçekten popülerdi. Gazetelerde bizle ilgili haberler geniş biçimde okura yansıtılırdı. Türk büyükelçilikleri ben dışarıya gittiğimde o ülkede konserler düzenlerlerdi.”
LASLO – “Dışarıya ilk çıkış tarihiniz…”
– “1954'te İtalya'nın Napoli kentinde San Carlo Tiyatrosu'nda Madam Butterfly'ı oynadım, 1956'da San Fransisco'da, 1957’de ilk Türk opera sanatçısı olarak «Scala» Operasında bir dünya prömiyeri yaptım. Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites’inde söyledim. O yıl Toscanini'nin ölümünde Duomo (Milano) katedralinde Victor de Sabata idaresinde Verdi'nin Requiem’ini söyledim.”
HIZLAN – “Sizin müzik yaşamınızın, opera sanatçılığınızın ilgi çeken bir yanı var. Sık sık oynanan operaları bırakıp bilinmeyen operalarda söylediniz. Müzik tarihinin köşelerinde kalan bu parçaları yeniden sahneye getirdiniz. Rastlantılar mı, sizden gelen öneriler mi?... Bu konuyu merak ediyorum.”
– “Evet böyle bir dönem oldu. Ben yeniliği ve değişikliği aradım ve ararım. Avrupa'da özellikle İtalya'da öyle bir zaman geldi. Öncüsü olduğumuz bu harekette 18, ve 19. yüzyıl bestecilerinin bilinmeyen operalarını sergiledik. Bu operaların bestecileri Rossini, Donizetti, Bellini, Verdi, Pacini, Cherubini vb. idi. Bu bestecilerin sahnelenmemiş operalarını bulup çıkarmak Avrupa'da bir müzik rönesansını başlattı. Alışılmış repertuar operaları kapalı gişe oynardı. Bu yeni operaların başarısı ne olacaktı? Kısacası bu bir serüvendi. Ben hem serüveni severim hem de inatçıyımdır. Verdi'nin La Battaglia di Legnano’sunda rol aldım, Spoletto Festivali'nde Prokofiyev'in L'ange de Feu’sünde oynadım. Jerusalem, Ernani, Macbeth, I Due Foscari gibi eserleri dünyada ilk ben söyledim.”
LASLO – “Sayın Gencer, operaların başarısında libretto yazarlarının rolü nedir?”
– “Bir eserin başarısı da başarısızlığı da besteciye aittir. Konunun önemi ikinci sırada gelir.”
HIZLAN – “Sayın Gencer, Verdi'nin gençlik ürünleri olan operalarıyla diğer eserleri arasında ne gibi ayrımlar var?”
– “Bu operaların ses tekniği bakımından güçlükleri vardır. Bu ses güçlükleri yüzünden bu operaları söyleyen şarkıcılar o kadar az ki...
LASLO – “Ses genişliği istiyor bu tür operalar değil mi?”
– “Evet, tekniğin çok iyi olması gerekiyor. Ustalık istiyor. Çok usta bir operacı bulamazsanız bu operaları sahneleyemezsiniz. Tekniği harika olacak. Aynı zamanda dramatik ve tiyatro kabiliyeti de olacak. Hepsini bir arada bulmanın güçlüğü de malum.”
HIZLAN – “Bugünün şarkıcılarında bu özellikleri bulmak neden imkânsız derecesinde zor?”
– “Bugünkü şarkıcıların teknikleri daha esaslı olabiliyor da sesleri daha güzel olmuyor.”
HIZLAN – “Niye”
– “Çağdaş, hızlı yaşantı yüzünden. Opera şarkıcısı bugün Türkiye'de söylüyor, yarın New York'a hareket ediyor, orada iki gün kalıp şarkı söyledikten sonra Londra'ya geçiyor. Bu iklim değişikliklerine, bu hızlı yaşantıya ses mi dayanır? Ben de bir zamanlar böyle yaptım, böyle yaşadım ama bu derece değil. Onun için herhalde bu kadar uzun süre söyleyebiliyorum. Yirmi sekiz yıl dile kolay.
HIZLAN – “İlk kez temsil edilen operalar ilgi uyandırdı dediniz. Sonradan repertuvar operaları oldular mı? Meselâ Donizetti...”
– “Oldular. Bu öncülükle övünüyorum. Çünkü bunlar uluslararası repertuvar operası oldu. Plakları yapıldı. Bu besteciler içinde Donizetti'ye ayrı bir yer vermek İsterim. Adı geçen operaların tutunmasında zamanın akımlarının, aynı operaları dinlemeden doğan bıkkınlıkların da rolü oldu. Donizetti'nin İngiliz Kraliçelerinin hepsini temsil ettim: Anna Bolena, Maria Stuard'a, Elizabetta d'Ingilterra. Hatta bir aralık Italya'da bir eleştirme yazısının başlığı şuydu: Leyla Gencer'e Taht Yakışıyor.
HIZLAN – “Birçok ülkede birçok şefle çalıştınız. Beğendiğiniz, birlikte çalışmaktan zevk duyduğunuz birkaç ad verebilir misiniz?”
HIZLAN – “Şeflerin kalitesi sizi etkiliyor kuşkusuz...”
– “Tabii. İnsan iyi bir şefle başka türlü zevkle söylüyor”
HIZLAN – “Yaşadığınız İtalya'dan beğendiğiniz şefler...”
HIZLAN – “Biraz önce iklim değişikliklerinin sanatçıların sesine verdiği zarardan söz ettiniz. Bu hızlı düzen kaliteyi düşürmüyor mu?”
– “Bu jetler sanata çok zarar verdi. Avrupa'da bu değişimi gözlüyorsunuz. Şefler, şarkıcılar oradan oraya koşuyorlar. Provalar yapılmıyor ya da eksik yapılıyor. İş sadece ticari bir durum haline geldi. Herkes az işle zengin olmak istiyor.
HIZLAN – “Örnekleri çoktur herhalde...”
– “Örnek mi? En yakın arkadaşlarımdan Placido Domingo'nun durumu. Domingo, çekirge gibi yaşıyor, bir gün orda, bir gün bur da.
LASLO – “Domingo hafif müzik de yapıyor...”
HIZLAN – “Yani müzik artık ticari bir meta oldu diyorsunuz...”
– “Evet. Buraya gelmeden önce tenor seçilen Caruso Jürisi'nde üyelik yaptım, oyumu kullandım. On yedi tenordan dördü seçildi. Bu konkura katılanların başlıca amacı çabuk ve kolay tiyatroya atlamaktı. Yani paraya ve üne. Para çok önemli oldu. Benim de bazı meslektaşlarım böyle düşünüyorlar.”
Leyla Gencer'in sesine tutkun olanların birbirlerine sordukları bir soru vardır? Leyla Gencer neden plak yapmadı? Plakları nereden edinebilinir... Filiz Ali Laslo da bu soruyu sordu:
– “Sayın Gencer, merak ettiğim konu var. Neden plak yapmadınız? Ben Ankara'da sizin bir plağınızı dinledim. Sanırım Il Trovatore idi.”
HIZLAN – Peki hiç plak çalışmanız yok mu?
– “Eylül ayında Nikita Magalof'la Chopin'in on dokuz şarkısını doldurduk.”
LASLO – Siz çalışkanlığınızla ünlüsünüz. Nasıl çalıştığınızı anlatır mısınız bize?
HIZLAN – Peki çevreniz rahatsız olmaz mıydı?
– “Olmaz mı?... Koro şefi Camozzo yandaki dairede oturuyordu, apartmandan kaç ti. Tahammül edemedi.”
LASLO – “Tam ses mi söylerdiniz?”
– “Hayır. Çalışma sistemim kendime özgüdür.”
– “Doğrudan doğruya ses tekniğini ona uyguluyorsunuz. Çok daha iyi, çok daha pratik.”
– “On günde, bir opera çıkarırdım.”
– “Müthiş bir şey.”
– “Fakat onu bir ay içerisinde mükemmelliğe eriştirebilmek için canım çıkardı. Korepetitörmün de canını çıkarırdım. Bir müzik cümlesini yüzlerce defa tekrarlardım.”
– “Yani piyano çalışır gibl...”
– “Tabii... Tabii... Ses, piyano gibi, keman gibi herhangi bir enstrüman gibi üzerinde çalışılması gerekir. Niye şimdiye kadar ben söyledim. Bu egzersizleri bırakmadığım için.”
Gencer: Donizetti olunca bana gelirler. Donizettici geçindiğim için...
"Deliler gibi çalışırdım, bütün apartman kaçardı…”
HIZLAN – “Şimdi de bu çalışma düzeninizi sürdürüyor musunuz?”
– “Daha da fazlasını. Çünkü opera söylemek daha kolay. Çünkü operada tek başınıza değilsiniz. Kendi partinizi öğreniyorsunuz, ötekiler de size yardım ediyor, Düetler var, koro var. En çok iki, bilemediniz üç arya söylersiniz, Resital öyle mi? Resitalde dinleyicinin ilgisini iki saat sürekli çekmeniz gerekiyor.
Bir konser için üç ay çalışıyorum. Bir yılda ancak üç konser çıkabiliyor bu çalışmayla.”
– “Konserler, resitaller disında başka çalışmalar yapıyor musunuz?”
– “Var. Hayatımda ilk defa Trieste'de bir seminer yaptım. Geçen yıl Schwarzkopf gelmiş, bu yıl da senin gelmeni istiyoruz dediler. Evet dedim ama dedikten sonra da pişman oldum. Kirk sayfalık bir metin hazırladım. Seminerin konusu şuydu: Donizetti'nin kişileri ve besteci Donizetti'nin müziğinin yorumu. İki gün üst üste birer buçuk saat konuşacak hem de seslendirecektim.”
LASLO – “Ama isteyerek ya da istemeyerek öyle oldunuz.”
HIZLAN – “Hiç kuşkumuz yok ki bu işi de başardınız, üstesinden geldiniz. Çünkü bir buçuk saat hem konuşup hem de şarkı söylemek çok zor.”
– “Ne bir buçuk saati. Bu iki buçuk saate çıktı “
HIZLAN – “Birinci gün ne yaptınız ikinci gün...”
– “Birinci gün Donizetti'nin Kraliçe rollerini anlattım. İkinci gün de operalarının karakterlerinin analizini yaptım.”
– “Aslında ben bu çalışmayla bir kanaati de yıktım.”
– “Şöyle bir kanaat var Avrupa'da Canım, Donizetti yetmisbes opera yazmış. Her gece başını yastığa kor, ertesi günü kalktığında yeni bir opera yazarmış... Oysa büyük bir besteci. Kişilerinin de hep aynı olduğunu söylerler. Hayır bu iddiaya katılmıyorum, aynı değil. Müziği de kişilere göre değişiktir. Marie Stuart'ın karakteriyle Elizabeth'inki aynı mı?”
HIZLAN – “Konuşmamızın başında daha konuya girmeden önce Venedik'teki karnavaldan söz ediyordunuz...”
– “Venedik'te on üçüncü yüzyıla kadar geleneği uzatılabilen bir karnaval var, Bu karnaval, aşktan siyasal entrikalara, siyasal kıyımlara kadar çeşitli olayların sergilendiği bir olaydı... Yoksul ve zengin burada bir arada eğleniyordu., Soylular da bu bir ay süresince halkın arasına karışıyorlardı., Venedik Belediyesi bu tarihi dönemi bugünün şartlarıyla yaşatmaya karar verdi, Bugün İtalya'da Scala'dan çok Venedik'ten söz ediliyor.1
1Her yılki festival için bir konuyu seçiyorlar. Bu yıl da besteci olarak Mozart'ı seçmişler. Mozart et les Turqueries. Türk olduğum için benden de bir konser istediler,1
1Biliyorsunuz on yedinci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu zirvede. Elçiler şatafatlı yaşamımızı anlata anlata bitiremiyorlar. Giyimimiz, kuşamımız yemek tarzımız her yerde örnek alınıyor.1
1Bu konser için hemen araştırmaya giriştim. Gluck'lar, Hasse'ler, Mozart'larda ki doğuya ait konuları buldum Gretry, Vincent D'Indy' den de birer parça aldım.
Programımıza bizden de örnekler katmak istedim, Aydın Gün bana Cemal Reşit Rey'den türküler gönderdi, bir türkü de bana Ferit Alnar armağan etmişti.1
– “Konser için özel bir kıyafet de hazırladınız mı?”
– “O gece ailemden kalma bir üç etek giydim. Dostum büyükelçiler, bana her yıl bir armağan getirdiler. İspanyol Büyükelçisi de bana Anadolu işi kuşlu bir tarak getirmişti, D'Indy'den Kuş ve Yavruları şarkısını söylerken başımdaki kuşlar da hareket ediyordu.”
“Ben sahneye çıktığımda bir peri masalında yaşıyordum sanki. Bütün dinleyiciler o dönemin kıyafetleri ile gelmişler.”
“Asıl beni şaşırtan ne oldu biliyor musunuz?.. İlk sıralar da oturanların giyimleri. Hepsi de o dönemin Osmanlı kaftanlarını giyip gelmişler. En çok ilgiyi bizim türkülerimiz topladı.”
HIZLAN – “Istanbul Festivali'nde vereceğiniz resitalde neler var?...”
– “Donizetti ve Rossini var. Les Soirees Musicales'in hepsi. İkinci bölümde Donizetti'nin operalarından aryalar yer alıyor.”
HIZLAN – “Paris'te Versailles'da opera oynayacağınızı duydum...”
– “Doğru. Gelecek mevsim Paris'te Versailles Festivali içinde Versaille Sarayı'nda sahnelenecek bir operada söyleyeceğim. Bu operayı önce Venedik'te temsil edeceğim.”
Leyla Gencer, prima donna olmanın hakkını fazlasıyla veren, dünyanın alkışladığı sayılı sanatçılardan biri...
YAŞLI dünyamız üzerinde yaşamış nice devlet, nice ülke ve bu devlet ve ülkelerin içinden çıkan nice değerli insan gelmiş geçmiş. Bugün yaşamayan ama eserleri, ortaya koyduklarıyla tarihe geçmiş kişiler vardır. O kişiler doğup, yetiştikleri ülkelerin övünç kaynağı, mutluluk nedeni olmuşlardır.
Bizim ülkemizde de adını anacağımız, gurur duyduğumuz birçok bilim adamımız, edebiyatçımız, ressamımız, heykeltıraşçımız, müzisyenlerimiz var. Yurdumuzun sınırlarını aşmış, ünü evrensel olmuş, dünyanın takdirini kazanmış opera sanatının ender rastlanan başarıların sahibi olan Leyla Gencer, millet olarak koltuklarımızın kabarmasına vesile olmaktadır.
İSTANBUL FESTİVALİ'NDE LEYLA GENCER
Leyla Gencer'i bu sene 12. Uluslararası İstanbul Festivali'nde dinleme imkânını bulabildik. 6 Temmuz akşamı saat 18.30'da Aya İrini'de piyanist Vincent Scalera ile birlikte, Monteverdi, Vivaldi, Beethoven, Rossini, Sportini, Donizetti, Carissimi, Mayr, Haendel, Bizet, Verdi'nin eserlerinden oluşan bir konser vermişti. İzleyiciler adeta nefes almaktan korkarak, birbirinden güzel besteleri nefis sesi, güçlü tekniği ile yorumlayan Leyla Gencer'e alkışlarıyla teşekkür ettiler.
Devamlı olarak ülkemizde yaşamayan Leyla Gencer, çalışmalarını dünyanın çeşitli ülkelerinde başarıyla sürdürmektedir. Zaman zaman Türkiye'ye gelerek Devlet Operası'nın temsillerinde görev aldığı gibi, kendisini yukarıda da belirttiğimiz gibi Uluslararası İstanbul Festivali'nde dinleme imkânı bulabiliyoruz.
Leyla Gencer için birçok ünlü opera yıldızı, «Önemli sayıda besteyi bize tanıtan ve sevdiren odur» demektedirler.
Leyla Gencer'in yakınları, Gencer'in daha bebekken müziğe âşık olduğunu söylüyorlar. Annesinin güzel sesiyle büyüyen sanatçı, konuşmadan önce şarkı söylemeyi denemiş, Bebeklik ve çocukluk çağında müziğe gösterdiği bu eğilim ve başarı, çevresinin dikkatini çekiyor. Bugünlere ulaşmasındaki ilk destek annesinden geliyor. Daha sonra annesi ve babasının tutmuş olduğu Fransız bir mürebbiyenin eğitiminden geçiyor. Fransızcayı küçük yaşta öğreniyor. Böylece Fransız kültürünü de yakından tanıma imkânı buluyor, Leyla Gencer. Yaşamının büyük bir bölümünü yurt dışında geçiren sanatçımızın anne ve babasından sonra sevgi, saygıyla andığı kişilerden biri olan Fransız mürebbiyesinin, ilk çocukluk eğitimindeki önemini belirtiyor.
BAŞARI, YETENEK VE ÖZVERİ İSTER
Başarı için sadece yeteneğin yetmediği bir gerçek. Prima donna olarak doğan Leyla Gencer, eğitim yaşamına başlamakla birlikte gece gündüz demeden, çocukluğunu yaşayamadan, yeteneği doğrultusunda hep çalışıyor.
Yaşıtları sokakta oynarken, küçük Leyla Gencer evinde bestelerin arasına gömülmüş çalışıyor. Genç kızlık döneminde arkadaşları aşkı tanır ve yaşarken, onun bütün zamanını ayırdığı tek aşkı, mutluluk kaynağı müzik çalışmaları olmaktaydı.
Bir sanatçı büyük bir isim oluyordu ama katettiği yollar onu diğer insanların normal yaşama düzenlerinden, isteklerinden ya da yapıp etmelerinden oldukça farklı olmakla birlikte büyük bir özveri istiyor. Bütün bunların sonucunda sanatçının elde ettiği izleyicilerinin hayranlığı, alkışları ve sevgisi. Bunun dışında da beklenen ve sanatçıyı ayakta tutan başka ne var ki?
İtalyan Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Konservatuarı’na devam eden Gencer, sınıfları ikişer ikişer atlar. Daha sonra İtalyan bir hoca kendisini yetiştirmek istediğini söyler, ama kısa bir süre sonra ölür.
DÜNYA OPERALARINDA BİR TÜRK
1923, İstanbul doğumlu olan sanatçımız, 1949 yılında Ankara'ya gelir ve Devlet Operası'na girer... İlk olarak Cavalleria Rusticana (Köylü Namusu) operasında Santuzza rolüne çıkar. Tiefland (Çukurova) operasındaki rolü ile büyük başarı elde eden ünlü sopranomuz, 1952'den sonra İtalya'ya gider ve orada yaşamını sürdürmeye başlar. Milano'da Scala Operası'na solist olarak giren ilk Türk sanatçısıdır. Daha sonra Münih ve Viyana Devlet, San Francisco, Roma ve Venedik operaları ile çeşitli uluslararası şenliklerde konuk sanatçı olarak görev aldı. Londra'da Albert Hall ve New York'ta Carnegie Hall salonlarında konserler verdi. Francis Poulenc'in «Dialogues des Carmélites» (Karmelitlerin Diyalogları) adlı operanın dünyada ilk oynanışında, 1957 rol aldı.
| Leyla Gencer çok sevdiği çiçekleriyle birlikte |
| 10 Mayıs 1959'da 12. Floransa Festivali'nde konser sonrası İtalya Cumhurbaşkanı Gronchi tarafından kutlanırken |
Leyla Gencer'e göre, sanatta başarıya ulaşmak için tıpkı dinlerde olduğu gibi, çile çekmeye hem de ömür boyu süren bir çile çekmeye gerek vardır. Bütün bu yorgunluklar, bazı şeylerden uzak ve yoksun kalışlar, bütün eziyetler hayranlarının alkışlarıyla yok oluverir.
'ASLICO'NUN SANAT YÖNETMENİ
Daha önce Leyla Gencer'in 12. Uluslararası İstanbul Festivali nedeniyle yurdumuza geldiğini belirtmiştik. Bu vesile ile kendisiyle görüştüğümüzde, şimdilerde “ASLICO” adını taşıyan çok eski bir bir kuruluşta çalıştığını öğrendik. Bu kuruluşun amacı, yetenekli gençleri lanse ederek, onlara fırsat tanımak. Böyle büyük ve 40 senelik bir mazisi olan kuruluşta sanat yönetmeni olarak görev almış bulunmaktadır. Kendisinin öğrenci yetiştirip yetiştirmediğini sorduğumuzda, «Böyle bir girişimde bulunmadım. Eğer kişi yetenekli ve bu konuda gereken bilgi ve tekniğe sahip ise yardımcı olabilirim» diye karşılık verdi. Leyla Gencer, sadece eğitimin yetmediğini, kişinin doğuştan birtakım yeteneklerle bezenmiş olması gerektiğini vurguluyor ve «Bazıları prima donna olarak doğar» diye ekliyor.
Çocukluğundan beri sanatın her türüne ilgi duyduğunu, resime, edebiyata ve özellikle tiyatroya me raklı olduğunu ifade eden Gencer, on dokuzuncu yüzyıl bestecilerinin eserlerini yorumlamakta büyük bir başarı sağlamış ve kendisine bu konuda uzman gözüyle bakılmaktadır.
Uzun yıllarını yurt dışında geçiren sanatçımız, yirmi beş senedir Milano'da yaşıyor. Kendisine yabancı gibi davranılmadığını, benimsendiğini belirtiyor.
Yorumladığı eserlerin uzun süre etkisinde kaldığını, canlandırdığı kişiliği ta içinden hissettiğini, bunun da elde ettiği başarıda büyük payı olduğunu belirtiyor
| Leyla Gencer, başarılı olmak için sadece yeteneğin yetmediğini, çok çalışmak gerektiğini önemle belirtiyor |
| Tüm dünyanın alkışladığı büyük sopranomuzu meslektaşları ile birlikte görüyoruz |
| Leyla Gencer 12. Floransa Festivali'nde Verdi'nin «La Battaglia di Legrano» operasını seslendirmişti |
Yirmi beş yıldır Milano'da yaşamını sürdüren Leyla Gencer, zaman zaman yurdumuza gelmektedir... Kendisi İtalya'daki evinde görülüyor |
Leyla Gencer yeteneği, ailesinin destekleyen anlayışlı tutumu, iyi eğitim görmüş olması, mesleğini çok sevip özveriden daha küçük yaşlardan beri kaçınmaması ve düzenli bir çalışma sistemi içinde gücüne güç katması sonucunda, yurdumuzun sınırlarını aşmış bir sanatçı olmanın mutluluğu ve gururunu yaşıyor.
Leyla Gencer, prima donna olmanin hakkını fazlasıyla veren, dünyanın alkışladığı bir sanatçı... Bu elbette ki kendisine büyük sorumluluklar yüklemekte. Bütün bunların altından kalkmasını başaran sopranomuz, eşi İbrahim Gencer'in kendisine çok yardımcı olduğunu önemle belirtiyor.
Bir sanatçının nasıl yetiştiği, evrensel boyutlara ulaşmanın ne denli güç bir başarı olduğunu bizlere gösteren, dünyaya kanıtlayan bir sanatçı Leyla Gencer.
Böyle değerli, saygın bir sanatçının Türk olması bize ayrı bir mutluluk veriyor.
Dileğimiz, Leyla Gencer gibi birçok Türk sanatçısının sınırlarımızı aşan, dünyaya seslenen başarılar göstermesi.
Dünyada böyle parmakla sayılacak kadar az sayıda olan büyük sanatçı olmanın hiç de basit ve kolay olmadığını, yeteneklerin gelişmesinin birçok şartı gereksediğini bir kez daha vurguluyoruz.
Dünya, Leyla Gencer gibi büyük bir sanatçıyı tanımış, dinlemiş olmaktan mutluluk duyuyor. Biz de bu mutluluğu, kıvanç duyarak paylaşıyoruz.
TEŞEKKÜRLER LEYLA GENCER
Leyla Gencer, devamlı vatan özlemi çektiğini, geldiği zaman hiç dönmek istemediğini belirtiyor. Ama dünyanın benimsediği bir sanatçı olmak kendisini bütün ülkelerde sanki o ülkenin bir vatandaşıymış gibi hissetmesini sağlamış olsa da yine de varsa yoksa vatanım demeyi engellemiyor, özlemi dindirmiyor. Şimdilerde temelli olarak yurda dönemeyeceğini belirten Sayın Gencer, «Çalışmalarımı noktaladığım zaman yurduma dönmek ve hiç olmazsa idareci olarak çalışmak isterim» demektedir. Bütün bir ömrünü böyle yoğun bir biçimde çalışmalara vermiş bir sanatçının sanatından kopması elbette ki düşünülemez. Ne zaman olursa olsun Leyla Gencer'in yurdumuza dönmüş olması bizleri sevindirecektir.
Sadece festival dolayısıyla değil, daha sık Leyla Gencer'i aramızda görmek, onun yetkin yorumunu izlemek imkânları bulmak dileği ile, Leyla Gencer'i bir kez daha gönülden kutluyoruz.
KONUK TÜRK SOPRANOSU
Uluslararası İstanbul Festivali dolayısıyla bir konser vermek üzere
İtalya'dan Türkiye'ye gelen Leyla Gencer’i, uzun yıllar yurt dışında yaşamış
bir opera sanatçısı olduğu için Akkadın okuyucularına tanıtmak istedik.
1958'den beri dışarda bulunan ve bugüne kadar sadece bir kere Türkiye'ye
geldiğini belirten sanatçı ile, prensip olarak basına demeç vermekten
hoşlanmadığı için çok zor irtibat kurabildik.
Pek çok sanat elçimizden biri de Leyla Gencer'dir. Bu değerli sopranomuzun konser vermediği ülke, belki kalmamıştır... Otuz yıldan bu yana bu sanatçımız, kim bilir kaç kere dünyayı dolaşmıştır. Evinde, zevkle döşenmiş bir salonda sohbet ederken ilk sorumuzu yönelttik:
-Uzun yıllar yurt dışındaydınız. Çeşitli ülkelerde söylediğiniz zaman zaman da Türkiye'ye döndünüz. Bu son dönüşünüzde ülkemizde opera sanatını nasıl buldunuz?
-Ülkemden 1958'de ayrıldım. Sadece 1962'de geldim, bir opera oynadım, sonra bir daha gelmedim.
-Bu iki gelişinizde hiç Türk operası seyretmediniz mi?
-Hayır. Hiçbir opera seyretmedim.
-Merak da etmediniz mi?
-Hayır etmedim.
-Bıraktığınız noktayla, bugün operamızın ulaştığı nokta hakkında bir fikriniz yok mu?
-Hayır. İncelemek imkânını bulamadım.
-Bir başka sorum şu. Bugün memleketimizde özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde yeni bir akım başladı. Türk Sanat musikisiyle ilgili bir akım. Bugün birçok değerli bestecimizin eserleri, çok sayıda enstrümanın katıldığı bir ekiple icra ediliyor. Eski "saz heyeti" eşliği, bugün bir tür orkestra eşliğine dönüştü, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Hiç ilgilenmedim.
-Sizce. Türk musikisinin "çok sesli" olabilmesi mümkün müdür? Bu yapılabilir mi?
-Bütün müzikler polifonik (çoksesli) olarak doğmadı. Bunun nice örnekler vardır. -Başta tek sesli müzikti, sonra polifonik müzik olmuşlardır. Onun için bizim musikimizde pek ala çok sesli olabilir. Bunun örnekleri var, bizde operalar yazılmıştır, mesela Vang Gogh operası yazılmıştır, Adnan Saygun'un opera, oratoryoları vardır, Cemal Reşit Bey'in kompozisyonları vardır, bunlar çok sesli Türk müziğidir. Bunlar Türk malıdır ve çoksesli müziktir.
Bu saydıklarınız batı müzik tekniğine göre yapılmış bestelerdir. Benim sorum şu: Mesela bir Münir Nurettin Bey'in, bir Şekip Ayhan Özışık Bey'in bestelerini
-Bu soruyu Batıda da sordular. Şu çok sesli müzik olarak icra etmek olabilir mi, bu yapılabilir mi?
-Olabilir herhalde.
-Olabilir; ama nasıl?
-Mesela, Slavlar kendi halk müziğini alarak nasıl bir Çaykovski doğmuşsa, nasıl çoksesli eserler doğmuşsa, bizde de olabilir.
-Bugün Türk musikisi icra edilirken sayı itibarıyla oldukça kalabalık bir sanatçı kadrosu eşlik ediyor.
-Evet ama, hepsi aynı tondan çalarsa çok sesli olmuyor, çok enstrümanla oluyor. Bu da başka bir şeydir.
-Leyla Hanım, şimdi çok klasik bir soru. Oynadığınız yüzlerce opera arasında, hangisini daha çok sevdiniz?
-Bu soruyu Batıda da sordular. Şunu belirteyim. Bir sanatçı hangi operayı söyleyecekse, o an en sevdiği operadır, hangi eseri söyleyecekse en güzel olan odur.
-Bu düşüncenize saygı duyarım, ama her sanatçının çok beğendiği bir besteci, çok severek söylediği bir parça vardır; bunu sormak istedim.
-Bütün besteciler, eseri çalışıldığı an, en iyi bestecidir, eseri de en sevilen eserdir.
-Yurt dışında uluslararası üne sahip nice sanatçı vardır. Kimlerle söylediniz?
- Herkesle. Bu otuz senelik dönemde ne kadar şöhretli isim biliyorsanız, hepsiyle söyledim.
-Peki hanımefendi. Bunca yıl yurt dışında kaldınız. Ülkemize gelişinizde Türk toplum hayatıyla, özellikle Türk kadınını incelemek batıyla aradaki farkı görmeniz mümkün oldu mu veya bir fark bulabildiniz mi?
-Benim gelişim bir fırtına gibi oluyor. Hiçbir şey görmeden gidiyorum. Yalnızca şunu söyleyebilirim, geçen gece Nejat Eczacıbaşı'nın davetine gittim, çok düzelmiş yollar bir intizam gördüm. İlk intibam tayyare meydanında oldu. Gayet güzel tayyare meydanıydı. Muntazam, intizamlı, Avrupai, adeta Frankfurt'taki tayyare meydanı olmuş.
-Sorum sosyal hayatla ilgiliydi.
-Herhalde orada da değişiklik olmuştur. Fazla incelemek imkânını bulamadım.
-Bir değişik sorum da Kadın Hakları üzerine.
-Atatürk'ün verdiği Kadın Hakları bütün batı memleketlerinden çok daha ileridedir. Bugün birçok Avrupa ülkesinde bu haklar tanınmaz. Sonra mesela rey hakkı bile birçok memleketlerde tanınmaz. Bizim eli yıl evvel kavuştuğumuz bu haklara şimdi yavaş yavaş başka ülke kadınları kavuşuyor. Bizde Kadın Hakimler varken, Avrupa'da yoktu. Mesela Amerika'da bile yeni yeni Kadın Belediye Reisleri seçilmeğe başladı. Demek ki, biz bu alanda öncü olmuşuz. Böyle bir lidere sahip olmak büyük şanstır. Ne mutlu bize ki böyle bir lidere sahip olmuşuz.
-Bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?
-Sanat hayatıma devam etmek. Genç sanatçıları yetiştiren bir teşekkül var, onun başına geçtim İtalya'da... Paris Operası beni davet ediyor, orada müzik okulunda ders vermemi istediler. Birçok yerden çeşitli davetler alıyorum, yarışmalara çağırılıyorum, bu arada da birçok konser anlaşmaları da var.
Ayşe Leyla diş görünüşüyle tipik bir Türk'tü. Kraliçe Nefertiti'ninkine benzetilen ince, düz, uzun burnu, geniş alnı duru beyaz teni siyah gözleriyle babasının bir devamıydı sanki. İncelikleri, duygusallığa, tüm karakter özellikleri ise aristokrat bir aileden gelen annesine benziyordu.
Yıl 1928... Büyüleyici havasıyla artık geçmişte kalan, bugün derin bir özlemle anılan, Boğaz’ın o doyumsuz güzelliklerinin iç içe geçtiği köşelerden biri... Tepelere kadar gözün alabildiğince uzanan yıllanmış ağaçlarının oluşturduğu ormanın eteklerinde, denizle koyun koyuna, uçsuz bucaksızmış görünümü veren içinde av köşklerinin de bulunduğu cennet gibi bir alan... Mermer merdivenlerle çıkılan, on sekizinci yüzyıl mimarisinin en zarif Örneklerinden biri olan görkemli köşkün arka tarafında sebze ve meyve bahçeleri sıralanırdı, ön tarafında ise yaseminlerin, türüzotlarının, hanımellerinin, ıhlamurların, renk renk güllerin o güzelim kokuları arasında kameriyelerin altında keyifli akşam çayları içilirken, yaşamın en tatlı sohbetleri yapılırdı...
Çağımızda, müzik otoritelerince opera dünyasının "Sönmeyen Primadonna"si olarak nitelenen soprano Leyla Gencer, işte böyle büyüleyici bir güzelliğin ortasında dünyaya geldi. Doğum günü 10 Ekim 1928...
İstanbul'a Anadolu'dan gelen soylu ve varlıklı babadan ve Polonya asıllı bir annenin kızı olarak 10 Ekim 1928 de dünyaya gelen Ayşe Leyla Çeyrekgil'in çocukluğu ve genç kızlığı büyülü bir güzellik içinde geçti.
Genç kızlık adıyla, Ayşe Leyla Çeyrekgil, her ayrıntısıyla feodal bir düzenin varlığını kanıtlayan bir atmosfer içinde, kalabalık bir ailenin ve ev işlerinde yardımcı olan evlatlıkların arasında gözlerini dünyaya açmıştı. Ayşe Leyla, çocukluğunun ve genç kızlığının en güzel yıllarını, salonlarını muhteşem avizelerin aydınlattığı, geniş mutfaklarında hazırlanan reçellerin, konservelerin mis gibi kokularının etrafa yayıldığı, tüm havasıyla insanın yüreğini sevinçle çarptıran, sonsuz bir güven ve mutluluk veren böyle bir dünyada geçirdi. Ayşe Leyla, dış görüntüsüyle Türk'e benziyordu. Yüzü, köklü bir Anadolu ailesinden gelen babasının modelliydi. Opera dünyasında Kraliçe Nefertiti'ninkine benzetilen ince, düz, uzun burnu, geniş alnı, duru beyaz teni, siyah gözleriyle onun bir devamıydı sanki... Annesi Alexandra Angela Minakowska, Polonyalı aristokrat bir aileden geliyordu. Ayşe Leyla, tavırlarındaki bütün incelikleri, karakter Özelliklerini, duygusallığını, Türkçeyi Slav aksanıyla konuşan annesinden almıştı. Evde hem Müslümanlığın hem de Hıristiyanlığın dini adetlerine uyularak yaşanırdı. Başucunda Meryem Ananın heykelini eksik etmeyen Alexandra, kurallarını büyük bir saygıyla yerine getirdiği Müslüman bayramlarının yanı sıra, Noel geceleri, evin en büyük salonunun bir köşesine kocaman bir Noel ağacı hazırlardı. Çoluk çocuk herkes, bu ışıklı süslü ağacın çevresinde toplanır çeşitli tatlılardan yiyerek, Polonya tipi semaverden çaylarını içerlerdi.
Aile yaz aylarının bir bo10münü Yeşilköy'deki villada, bir bölümünü de Polonez köydeki evlerinde geçirirdi. Polonez köyde geçen O sıcak yaz akşamlarında annesi gitar eşliğinde Polonya şarkıları söylerdi.
İtalya'nın belli başla yayınevlerinden CGS, uluslararası sanat dünyasının "Sönmeyen Primadonna"sı olarak nitelenen ünlü Türk yorumcu, soprano Leyla Gencer'in yaşam öyküsünü dile getiren 546 sayfalık ciltli bir kitap yayınladı.
Çocukluğunun ilk eğitimini, bir zamanlar kontes olan mürebbiyesi Madame Lejeune denetiminde gören Leyla, Türkçeden önce Fransızcayı öğrenmişti. Bugün, o günleri hüzünlü bir sevgiyle anımsayan Leyla Gencer: La Fontaine’in şiirlerini bana Madame Lejeune öğretmişti. Tiyatronun ne anlam ifade ettiğini ilk kez bu şiirlerle kavramıştım. Çok iyi ezberlediğim bu şiirleri evin her katından aşağıya doğru bağırarak söylerdim. Yeşilköy'deki Katolik Kilisesi'nde pazar ayinlerinde, çiçekler, ışıklar, şar kılar, rahibin merasimle kıyafet değiştirmesi, mumların yakılması, halkın diz çökerek duaya katılması, bana hep bir tiyatro gibi gelirdi. Müzik ve tiyatro tutkumun başlangıcı, belleğimden silinmeyen ve benim kutsal saydığım bu görüntülerdir diyor.
Leyla, okul çağına gelince, öğretim görevlilerinin Fransız öğretmenlerden oluştuğu Pansiyonlu Yeşilköy İlkokulu'na gönderildi, Burada ders programı çerçevesinde yer alan klasik dans ve tiyatro çalışmalarıyla küçük kızın içinde yavaş yavaş belirmeye başlayan tiyatro aşkı artık filizlenip boy salıyordu. Ortaokula, bir Fransız okulunda devam eden Leyla o yıllarda ezbere bildiği Moliere'in Kibarlık Budalasını, sandık odasında bulup giydiği eski kıyafetlerle aile içinde bir solukta oynardı. De Mussefyl, De Vigny’yi, Racine'i, Corneille'i okurdu. En sevdiği yazar ise Balzac idi. Yaşami boyunca en sevdiği yazar olarak gösterdiği Balzac'in insanlık Komedisi bugün uykusuz gecelerinde elini attığı bir başucu kitabi gibi yanı başında durur. Bin dokuz yüz kırklı yıl ların başında babasının ani ölümüyle kentte küçük bir apartmana taşınan Çeyrekgil Ailesi'nin görkemli yaşantısında önemli kısıtlamalar görülür. Babasının ölümüyle yaşamın ilk acı gerçeğiyle yüz yüze gelen Leyla, o günden sonra hiç bilmediği başka değerleri de tek tek keşfetmeye başlar.
YARIN: Zorlu günler
DÜNDEN, BUGÜNE
Aşkı 16 yaşında tanıdı
Zorlu
◙ Güzel ve çekici bir genç kızdı artık Leyla... Polonyalı mimar Genius Hilinski'yle ilk karşılaştığında aşkı tanıdığını anlamıştı... Hilinski ona "Küçüğüm" diye hitap ettiği anlarda yüreği bir başka atıyordu sanki... Ama bu büyük sevgi, evlilikle noktalanabilecek miydi?
Doğan Hızlan
Operanın her yerde operanın olduğu her yerde Leyla Gencer adı bilinir. Türk
sopranosu Gencer, şimdi Milano'da yaşıyor. Uluslararası ün taşıyan bir sanatçı
için belli bir yerde yaşıyor demek zor. O da bu gerçeği “Leyla Gencer: Romanzo
vero di una Primadonna kitabında dile getiriyor:”
Aydın Gün
Leyla Gencer'i yanılmıyorsam 1948-49 sezonunda Ankara Devlet Operası'na sanatçı olarak girdiği zaman tanımıştım. Ankara'ya yeni yerleşmesine rağmen daha ilk yıllarda tüm davranışlarıyla kendisine çok düzeyli bir çevre edinmiş hem opera içinde hem de dışarıdaki sanat çevreleriyle bütünleşmeyi kolaylıkla başarmıştı.
Leyla Gencer ile beraber hangi operalarda rol aldınız?
Beraber oynadığımız ilk opera Cavalleria Rusticana Operası idi. Daha sonraki yıllarda Tiefland, Kerem ile Aslı, Maskeli Balo gibi eserlerle sahneye çıktığımızı hatırlıyorum. Rejisörlüğünü yaptığım operalarda beraber çalışma şansını da elde etmiştim; Tosca, Butterfly, Konsolos operaları, vs....
Leyla Gencer'in yetişmesini, uluslararası alanda üne kavuşmasını anlatır mısınız?
Efendim, değerli sanatçımız daha operaya ilk girdiği aylarda, çevresiyle ilişkilerinde kendine özgü tutum ve davranışları ile, yalnız sahne üzerinde değil, özel ilişkilerinde de bir sanatçı için çok önemli olan bir "kişilik" yaratmış ve bunu kabul ettirmişti.
Evet o yıllarda Arangi-Lombardi gibi bir zamanlar İtalyan Operası'nın en ünlü sanatçılarından biri olan hoca ile çalışması da şanstı. Ancak, Arangi-Lombardi'den onun kadar yararlanmayı başaran çok az sanatçı vardır. İtalya'daki ünlü şan hocaları "İyi şan hocası yoktur, iyi şan öğrencisi vardır" derler haklı olarak.
Bazıları da "Sanatkâr olunmaz, sanatkâr doğulur" derler. Gencer hem sanatkâr doğmuş hem de kendini sanatkâr oldurmuş ender kişilerden biriydi. Leyla Gencer o tarihlerde operamızda bulunan çok değerli korepetitörlerden de yararlanmayı iyi bildi. Daha o tarihlerde repertuarına aldığı operaları tradisyonlarına en uygun biçimde öğreniyordu. İtalyan Operalarını İtalyan korepetitör ve şeflerle, Alman operalarını da örneğin Reinwald isimli bir Alman korepetitörden öğreniyordu. Bu çok ciddi ve sistemli çalışmaların yanı sıra sanatına karşı çok büyük bir tutkusu, aşkı da vardı Gencer'in. Onun için yaşam opera demekti; bir yaşam biçimiydi opera Her şeyin önüne operayı koymuştu. Ne çoluk ne çocuk ne çalım ne kişisel arzu ve hevesler umurunda bile değildi Gencer'in. Bir çeşit dervişlikti işine karşı duyduğu bu sevgi ve saygı.
Zamanı gelince uluslararası platformlarda çalışmak üzere İtalya'ya gitti. Daha ilk oyununda (ki Napoli'de oynadığı Cavalleria Rusticana idi) hemen büyük bir başarı elde etti.
Ondan sonrası malum. Scala'dan Paris'e, Viyana'dan Bolsoy'a kadar dünyanın en büyük operalarının yıldızı oldu; Scala Operası'nda Gencer kadar uzun çalışmış çok az sanatçı vardır. Eğri oturalım ama doğru konuşalım; benim görüşüme göre Leyla Gencer'in yaptığını hiçbir sanatçımız yapmadı bugüne kadar Batı'da. Adına kitaplar yazılan kaç sanatçımız var onun gibi?... Saman alevi gibi parlayıp sönüveren bir sanatçı da değildir Gencer. 35 yılı aşkın bir zamandır bir "Primadonna" bu sözcüğü gerçek anlamında kullanıyorum, olarak kalmayı başardı. İstanbul Festivali'ne her davet edişimde "Aydıncığım artık beni rahat bıraksana, ben eskisi gibi değilim" der, ben de ona "Sen çam ağacı gibisin, 4 mevsimde de yeşil" diye cevap veririm şakayla. Gencer büyük bir sanatçı, kusursuz bir meslektaş olduğu kadar iyi bir dosttur da. ("Sevgi"nin hem "seven "i, hem de "sevilen"i yarattığına) inanmamak mümkün değil Gencer'i tanıdıktan sonra. Hele bu sevgiyi kucaklayıp taşıyan bir de "akıl" olunca...
Normal plak doldurmadı Gencer, değil mi? Sanırım mevcut plakların çoğu korsan plaklardır. Neden?
Bu plak işinde başına gelenler de yukarıda sözünü ettiğim sevgisinden kaynaklandı. Onun bütün istediği sahne denilen o büyülü mekânda seyirci ile yüz yüze gelmek ve onlara kendi sesiyle yeni lezzetler sunmaktır. Stüdyolara günlerce kapanıp, büyük mali olanaklarına rağmen plaklar doldurmak onun aradığı şey değildi. Zamanını harcayamazdı bu "çıkar" için. Bu yüzden açıkgözler oynadığı 30'dan fazla operayı gizlice plağa aldılar. Bir haydutluk, hırsızlıktır bu şüphesiz. Ama neylersiniz hırsızlar dünyanın her yerinde yasalara bile ters giydiriyorlar külahını...
Bir Türk sanatçısı olarak Gencer'in bu başarıları bizim müziğimizin de tanınmasını sağlamış mıdır?
Bizim müziğimizin tanıtılması konusunda değil ama genel olarak Türkiye’mizin ve Türklerin tanıtılması konusunda, hem de opera gibi komple bir sanat dalında çok başarılı oldu Gencer. Bizde ayran dağıtır gibi unvanlar ve ödüller dağıtılırken Gencer'in ödüllerini başka uluslardan alması, onun için değil ama bizim için, hadi dilimin ucuna geleni söylemeyeyim ÇOK ACIDIR...
Leyla Gencer: “Bana kraliçe derler”
Ali Koçman bu ayki röportajını Türkiye'nin yurt dışındaki en başarılı sanat elçilerinden biriyle, soprano Leyla Gencer'le yaptı. 35 yıldır İtalya’da yaşayan, dünyanın dört bir yanında her biri olağanüstü bir başarıyla sonuçlanan konserler veren Leyla Gencer'le Koçman, İstanbul Festivali'ni izleyen günlerde buluştular. Leyla Gencer'in kendine has otoriter tavrının yarattığı, resmi bir havada başlayan söyleşi yerini samimi, sıcak bir sohbete bırakarak sürdü.
L.Gencer: Ben "Bizim İtalya" diyorum çünkü 35 senedir oradayım. Derken, ben çıkarken, o hanım orada hüngür hüngür ağlıyordu. Geldi, bana dedi ki "Ben taa New York'tan Roma'ya geldim ve bir sene çalıştım gelip sizi dinlemek için." "Aman" dedim. "İki gün sonra yapılacak konser, kalın" ama "Benim işim var" dedi ve ikimiz de son derece üzüldük, gitti kadıncağız. Bir de gençler bütün plaklarımı, konserlerimi takip ediyorlar, bir konser verdiğim, bir seminer olduğu zaman veyahut da gençler için hazırladığım bazı operalar olunca izliyorlar.
A.Koçman: Bizans sarayındaki bir entrikayı alıyor konu olarak.
A.Koçman: Amerika temsilleri ondan sonra...
A.Koçman: Kaç senedir Milano' da oturuyorsunuz?
DÜNYADA ADIMIZI DUYURANLAR
Leyla Gencer
Sorumuz
şöyleydi:
“Efendim,
Türkiye'yi yurtdışında başarı ile temsil eden değerli sanatçılarımızdan biri
olan Sayın Leyla Gencer, önce sanat yaşamınızda başınızdan geçen ilginç bir
anınız anlatır mısınız?” dediğimiz an...
“İlk
sahne aldığınız günü hatırlıyor musunuz? Neler hissettiniz?”
“Peki,
arkeoloji ile tekrar uğraşmak istemez misiniz?”
“Sizce
bir sopranonun yaşamı nasıl olmalıdır? Bir sanatçının 24 saatini anlatır
mısınız?”
“Peki,
bir sanatçının 24 saati nasıl olmalı diye sormuştuk?”
“Halen
Türkiye'de ve dünyada en çok beğendiğiniz sopranolar kimlerdir?” diye sorduğumuzda
Gencer'in yüzünde hemen sert bir ifade oluşuyor ve...
“Peki
Maria Callas?..”
Daha sözümüzü tamamlamadan:
“Eee?
Öldü gitti.”
“Dünyanın
çeşitli tiyatrolarında sahne aldınız. Bilindiği gibi Rus Operası'nda sahne
almak bir soprano için çok önemli bir olay. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?”
“Bugüne
kadar kaç operada oynadınız?”
“Sayın
Gencer, idealinizde soprano olmak var mıydı?”
“Leyla
Hanım, eğer dünyaya bir defa daha gelseydiniz, ne olmak isterdiniz?” diye sorduğum
zaman ünlü primadonna hiç düşünmeden şu cevabı verdi:
“Sayın
Leyla Gencer, öncelikle bu değerli zamanlarınız içinde bize söyleşi imkânı
tanıdığınız için çok teşekkür ederiz.”
Röportajın ertesi günü Leyla Gencer İtalya'ya gidiyordu. Bir daha ne zaman geleceği, özellikle ne zaman sahneye çıkacağı belli değildi. Ama onu tanıyanlar, Türk opera severlerin az iki yıl bekleyeceklerini söylüyorlar.
Sanat ●Kültür ●İnsan
"Hem alaturka hem Avrupalıyım"
Opera sanatçısı Leyla Gencer, 35 yıldır Avrupa'da yaşıyor
ÜNLÜ İtalyan
opera binası Scala'da 22 yıl sahneye yıkan Leyla Gencer, yılda birkaç defa
Türkiye'ye geliyor. Sanatçı, "Anadolu adetlerini unutmadım. Ancak, yaşantı
olarak tam bir Avrupalıyım. İki özelliği bir araya getirip medeni bir insan
olmaya çalışıyorum" dedi.
Çocukluğumdan beri operaya çok merakım vardı. İstanbul'da konservatuvardayken konserler vermeyi, tiyatrocu olmayı düşünüyordum. Yıllar geçti çalışmalarım ilerledi. Ankara Devlet Tiyatrosu'na girdim, İtalyan hocalarla tanıştım. O zamanlar gerçek bir sanatçı olarak çalışmayı kafama koymuştum. Belki de biliyordum. Aslında insanın kendine güveni olmazsa bu iş olmaz. En baştan beri Scala'ya gideceğim diyordum... Ve gittim ve tam 22 yıl da devamlı Scala'daydım.
Türkiye'ye gelip gittikçe, neler hissediyorsunuz?
Aslında Türkiye'ye geldiğim zaman biraz daha fazla kalmak istiyorum. Ama devamlı kalamam burada, sıkılırım herhalde. Milano'da bile sürekli oturamıyorum ki! Mutlaka dolaşmam gerek. Sanatçılar biraz bohemdir. Bizim evimiz valizler. Bunu hep söylerim. 35 yıldır valiz yapıp açmaktan usandım diyorum. Ama bir türlü de valizsiz bir hayat düşünemiyorum.
Batılı yaşam tarzını benimsemeniz kolay oldu mu?
İnsanın iç zenginliği çok önemli. Bunu koruması için de kendi köklerini inkâr etmemesi gerek. 35 yıldır yaşantı olarak tam bir Avrupalıyım. Ama hiçbir zaman bir Türk, bir Anadolu kızı olduğumu yadsımadım. Tam tersine bundan gurur duyuyorum. Bence insanı insan yapan kökleridir. Geçmişini inkâr eden insanlar boş insanlardır. Derinlikler yoktur. Bu da sanatçıda kendini belli eder. Her medeniyetin bazı özellikleri vardır. Ben aynı zamanda çok alaturkayım, hem de Avrupalıyım. Anadolu adetlerimi unutmayı hiçbir zaman düşünmedim. Ben iki özelliği bir araya getirip medeni bir insan olmaya çalışıyorum.
Sanatınız uğruna ne gibi özverilerde bulundunuz?
Hayat boyu, saatinde uyudum, denize girdim, güneş banyomu yaptım, vitaminlerimi aksatmadan aldım, normal bir evlilik hayatı geçirdim. Düzenli yaşadım ve çalıştım.
Feminizm hakkında ne düşünüyorsunuz, feminist misiniz?
Feminist hareketleri kadın sanatçılar arasında yaygın galiba Türkiye'de. Avrupa'da da aşırı feministler vardı ama şimdilerde biraz duruldular gibi. Ben sonuna dek kadın haklarına saygı duyuyorum. Kadın, kendi başına bir şahsiyet her şeyden önce. Ama öyle aşırı bir feministliği anlamıyorum. Her kadında biraz dişilik olmalı. Bu onun doğal bir parçası.
Medeni bir feminizmden yanayım, aşırıya kaçmadan. Bence kadınlar hem kadınlığını bilsin hem de haklarını korusun. Kadın kadınlığını bitirmesin. Ama mesela bir kadının erkek gibi giyinmesini doğru bulmuyorum. Estetik bakımdan feminitesi olması gerek.
Sanatçılar dışarıda zaten isim yapmış insanlar. O yüzden bu problemlerle pek fazla ilgilenmiyorlar. Ben de kendi haklarımı elde ettiğim için pek bir tepki göstermiyorum.
Diva'yı
LÜTFİ AY
Günümüzde sayıları çok azalmış olan büyük primadonnaların ancak müzik dünyasının oybirliğiyle erişebildikleri Divalığa, ses tanrıçalığına alnının teriyle yükselmiş olan bu seçkin sanatçımız, Scala'nın basamaklarına ilk adımlarını İstanbul Konservatuarı’nda attığı için aynı zamanda şehrimizin yetiştirdiği ve çağdaş kültürüyle özleştirdiği bir cevherdi.
Leyla Gencer o akşam dinleyicilerine, bunaltıcı Temmuz sıcağında serinletici bir sanat rüzgârı estirerek, Monteverdi'den Vivaldi'ye, Cimarosa'dan Donizetti'ye kadar seçme operaların yorum ustalığı isteyen en güç aryalarını ince ayrıntıları titizlikle işlenmiş kusursuz tekniği renkli ve ifadeli bir yorumla bütünleşmiş örnek bir icra içinde sundu. Denebilir ki, Leyla Gencer'i dinledikten sonra İstanbul Festivali'nin operadan yana belirtmekten geri kalmadığımız eksikleri, boşlukları önemini yitirmiş gibiydi. Leyla Gencer'in olağanüstü bir performans halinde sunduğu resital, bütün o boşlukları tek başına ve en üst düzeyde doldurmuştur.
Leyla Gencer'in başarıları opera dünyasının vermekte en hasis davrandığı ses tanrıçası tahtına bir Türk kızı oturturken devlet operamızda kopan kıskançlık fırtınalarını, onu o zaman, Devlet Operası'ndan ayrılmak ve İtalya’ya yerleşmek zorunda bırakan entrikaları hatırlıyoruz. Kazanan kim oldu acaba? Leyla Gencer'in büyük tecrübesinden yeni sanatçı kuşaklarını yararlandırmak fırsatını kaçırmayan İtalyan operası mı yoksa, hâlâ cadı kazanı kaynatmaktan ciddi bir gelişme olanağına kavuşamadığı gazete sütunlarında tartışılan kendi operamız mı?
Milano’da bahar
Leyla Gencer ile Anadolu Medeniyetleri Sergisi'nde karşılaştıktan sonra kendileriyle birkaç defa beraber olup görüştük. Leyla Hanım şu anda kısa adı L'ASLICO olan bir opera ve Konser Derneğinin Sanat Yönetmeni. L'Asociazione Lirica Concertistico» olduğunu sanıyorum. Bu 40 yıllık kuruluş Bergonzi, Cappucilli gibi ünlüleri ortaya çıkarıp üne kavuşturmuş. Her yıl genç İtalyan sanatçıları arasında yaptığı yarışma sonucu seçtiği seslerle, onlara uygun bir opera hazırlayıp çevre illerde ve festivallerde sergiliyorlar. Burada başarılı olanlar hemen başka tiyatrolarla angajman yapıyorlar. Geçen yıllarda hazırladıkları bazı eserleri sonbaharda Amerika'ya götürecek, oradaki festivallerde sunacaklar. Halen Venedik La Fenice Tiyatrosunun Artistik Direktörü olan Italo Gomez Pomerriggi Musicali adlı orkestra konserleri derneğinin iş birliği ile bu aktiviteleri yürütüyor. Leyla Gencer bu arada Venedik La Fenice Tiyatrosunda hazırlanan temsilleri de denetliyor. Eserin çıkmasına yakın Venedik'e giderek prodüksiyonu izleyip önerilerini bildiriyor. Yani İtalo Gomez ile güzel bir iş birliği içindeler. Gencer, L'ASLICO ile şimdi Massenet'nin Werther operasını hazırlıyor. Kendisine İstanbul Festivalinde eşlik edene Maetro Roberto Negri ile yaptıkları bir çalışmada gelecek için ümit vaat eden güzel bir tenor ile, renkli ve sıcak bir mezzo dinletti bizlere...
Şu günlerde Leyla Gencer’imizi en çok yoran şey İtalya’nın bir ucundan ötekine yaptığı kısa süreli yolculuklar. Son bir ay içinde İtalyanlar, Leyla Gencer’e sayısını tutamadığım kadar çok ödül verdiler. Adria, Abano, Floransa, Sardegna ve Palermo'dan sonra bizim döndüğümüz günlerde Napoli'de Regina di S. Carlo, yani «S. Carlo Kraliçesi» adına bir ödül almış olacaktı. Bunlarla ilgili bir televizyon programı 1 Temmuz günü yayınlanacaktı. Bn. Franca Cella nın yazdığı «Leyla Gencer, romanza vero di una primadonna», «Bir primadonna'nın gerçek öyküsü» adlı Biyografik çalışmayla ilgili olarak Floransa'da yapılan kitabı tanıtma sergisinde Belediye Başkanı tarafından şehrin anahtarı ile kendisine birçok kuruluşunkiyle beraber toplam yedi ödül verildi...
Yabancı sanatçıların İtalyan sahnelerinde oynamasını engellemek için kurulan bir dernek bile Gencer in aralarına katılmasını istemiş, o da kendisinin de bir yabancı olduğunu söylemiş. Kariyerinin başından beri Türk olduğunu söylemekten kaçınmayan, değiştirmesi teklifini reddeden Leylâ Gencer in kitabı bir Türk sopranosunun İtalya ve dünyadaki büyük kariyerinin belgelendiği değerli bir kaynak.
Eğer şu günlerde İtalya'daki plâkçılara uğrarsanız, vaktiyle korsan plak olarak satılan Lucrezia Borgia, La Forza deldestino, Rigoletto, Alceste, Beatrice de Tenda; Roberto Devereux, Maça Kızı, I Vespri Siciliani Guglielmo Tell ve Norma'nın komple plaklarını bulup kolayca satın alabilirsiniz.
Galiba bütün bunlar «Leyla Gencer Türkiye için ne yaptı?» diyerek çoktan hakkettiği birtakım şeyleri vermekten kaçınanlara en açık cevaptır...
Z İ R V E D E B İ R T
Ü R K
LEYLA GENCER YALNIZ TÜRK OPERASININ DEĞİL, BATININ DA EN ÖNEMLİ PRİMADONNALARINDAN BİRİ. FRANSIZLARDAN, İTALYANLARDAN, AMERİKALILARDAN OTUZA YAKIN ÖDÜL VE NİŞAN ALMIŞ. HAYATINI İTALYA'DA SÜRDÜREN SANATÇI VATANINA KONSERLER VERMEK İÇİN GELİYOR, HASRET GİDERDİKTEN SONRA YENİDEN AVRUPA'YA DÖNÜYOR.
Batılı müzikseverler için Leyla Gencer bir "mit "tir. Şu sıralarda operalarda oynamak yerine şan resitallerini tercih eden sanatçı için eleştirmenler sayfalar dolusu övgü yazıları yazıyorlar.
Nasıl başlamış Gencer'in sanat yaşamı? Ankara Devlet Operası'nda tek prova ile çıktığı Cavalleria Rusticana operasında. Bundan önce ünlü ses eğitimcileri Elvira De Hidalgo ve Gianni Arangi-Lombardi'den ders almış. Türkiye'de çok başarılı olmak bu büyük sanatçıya yetmemiş ve 1954 yılında Napoli' de San Carla Tiyatrosu'nda sahneye çıkmış. Buradaki kısa başarısını diğerleri takip etmiş. Önce yaz temsillerinde Cavalleria de Rusticana'da sahneye çıkmış. Bunları Madame Butterfly ve Yevgenyi Onyegin gibi önemli eserlerde başrol anlaşmaları takip etmiş. Art arda gelen başarılar ona İtalyanların ünlü müzik yöneticisi ve ses eğitmeni Tullio Serafin ile çalışma imkânını doğurmuş. Maria Callas da aralarında olmak üzere birçok ünlü sanatçıyı yetiştiren Serafin,
Gencer'in tekniğini olağanüstü boyutlara getirmiş. Palermo'da Massimo sahnesindeki La Traviata operasında oynadığı Violetta rolü Türk sanatçının bir anlamda zaferi oluyor. Venedik'ten Viyana'ya kadar rol almadığı opera sahnesi kalmıyor. Herbert von Karajan yönetimindeki La Traviata temsilinden sonra Leyla Gencer'e Yenidünya kapıları açılıyor. San Francisco ve Los Angeles'te ayakta alkışlanan sanatçı dönüşte İtalyanların ünlü La Scala'sıyla anlaşma imzalıyor ve hiçbiri unutulmayan operalarda başrol oynuyor. 1958 yılında ise Donizetti'nin konularını İngiliz tarihinden alan unutulmuş operalarındaki üstün Gencer'in tekniğini olağanüstü boyutlara getirmiş. Palermo'da Massimo sahnesindeki La Traviata operasında oynadığı Violetta rolü Türk sanatçının bir anlamda zaferi oluyor. Venedik'ten Viyana'ya kadar rol almadığı opera sahnesi kalmıyor. Herbert von Karajan yönetimindeki La Traviata temsilinden sonra Leyla Gencer'e Yenidünya kapıları açılıyor. San Francisco ve Los Angeles'te ayakta alkışlanan sanatçı dönüşte İtalyanların ünlü La Scala'sıyla anlaşma imzalıyor ve hiçbiri unutulmayan operalarda başrol oynuyor. 1958 yılında ise Donizetti'nin konularını İngiliz tarihinden alan unutulmuş operalarındaki üstün başarısı ile "Sopranoluktan Primadonna"lığa yükseliyor. 1960 yılından sonra Leyla Gencer'in yükselişi büyük bir hız göstermiştir. Çoğunlukla Mozart, Donizetti, Verdi ve Puccini eserlerinden oluşan repertuarına artık Rus operalarını da katmış 1961 yılı Salzburg Festivali'nde "Simone Boccanegra" ilgi toplamış, 1962'de "Norma", "Beatrice di Tenda" ve "Jerusalem "le ününü daha da artırmıştır.
Otuza yakın ödülü olan Leyla Gencer İtalya'nın en büyük ödüllerinden Comedotore, Fransızlarin L'egion d'honneur, Amerikalı ların Fahri Hemşeri ödüllerini almış. İtalyan yazar France Cella sekiz yıl Türk sanatçının yanında onun yaşamını inceleyerek 600 sayfalık bir kitap yazmış. İşte böylesine önemli ve ünlü bir Türk Leyla Gencer.
Bir sopranoya
Doğan HIZLAN
Sanat, sanatçı nedir? Kimliği nasıl belli olur? Leyla Gencer hep bunu düşünmüş ama sadece bunu. Plaklardan gelecek paralar, korsanların alıp götürdüğü servet, ses endüstrisinden alacağı pay... O kadar uzak ki. İlk notayla birlikte Leyla Gencer şunu düşünmüş; para mı kazanacağım, sanatçı mı olacağım?
Ne zaman Leyla Gencer'le karşılaşsam, 1960 yılını anımsarım. Tosca'da onu dinleyebilmek için kuyrukta geçen saatleri. Eski Dram Tiyatrosu'nun görkemli dekorunda belleğimde hâlâ yankılanan sesi.
Aydın Gün sahneye koymuştu Tosca'yı. Sonraki yıllarda öğrenecektim. Aydın Gün ile Leyla Gencer sınıf arkadaşıydı. Orta beğeniler dünyası onların dostluklarını pekiştirmişti. Neydi Leyla Gencer olayı? Avrupa'da bir Türk'ün efsane sanatçı doruğuna tırmanabilmesi, işlerin en zoru, çabaların en inatçısı, yeteneklerin en büyüğü.
Biz tanıyor muyduk Leyla Gencer'i. İtalyanlar onun için kitap yazıyorlardı, Paris'teki plakçılar Gencer deyince gözleri parlayıp size onun plağını bir kutsal emanet gibi taşıyorlardı.
"Hollanda'dan geldim konserinize. Hem bir kez daha dinlemek istedim sizi hem de plağımı imzalatayım" diye.
Aya İrini'deki konserin birinci bölümünden sonra sahne arkasında Leyla Gencer'in yanındayken işte onun hayranının söylediklerinin özeti.
Sizin plaklarınızı Türkiye dışında her yerlerin söylediğine göre en çok korsan plağa sahip sanatçı Leyla Gencer. Maria Callas da fazla.
"Ben stüdyoya girmediğim için bu son derece olağan. Ben bunları ne kontrol ettim ne uğraştım ne ilgilendim" diyor Gencer.
Güç operalar seslendiren Leyla Gencer’in unutamadığı olaylardan biri Carnegie Hall’da söylediği Donizetti'nin Caterina Cornaro operasının üç gün sonra plağına rastlaması.
Verdi'nin Il Trovatore'sini gördüm ve izledim videodan. Leyla Gencer'in oynadığı opera, opera tarihinin önemli icralarında sayılıyor.
"Evet" diyor Leyla Gencer. "1957'de televizyona almışlardı. Mario del Monaco ile birlikte oynamıştık. Ansiklopedilere geçti bu icra. Ben beğenmiyorum. Siyah-beyaz. Il Trovatore'yi izleyenler, büyük sesle büyük oyunculuk yeteneğinin bir kişide buluşmasının örneği olarak gösteriyorlar.
Korsan plaklarda Leyla Gencer. Yirmi yıl geçtiği için artık o plakları yasal olarak da plakçılarda bulabileceğiz. (Kendi ülkesi hariç.)
Canlı kaydın güzelliği
Canlı kaydın güzelliğini, doğallığını seviyor ünlü soprano. Bugün birçok eleştirme ve dinleyici bu tür kayıtları benimsemiş.
"Bugünün teknik olanaklarıyla küçük sesler büyüyor ama doğallığını kaybediyor diyen Gencer, eylül başında plaklarının CD olarak çıkacağını da sözlerine ekliyor.
Sahne dışında bir sopranoyu izleme başka bir tutku.
Photo: Leyla Gencer İstanbul'daki evinde dinleniyor. Gene Aya İrini de bir konsere gelmişti. Bu evde içilen çayların özel olduğunu belirtiyor Gencer. Konukların hepsi bu konuda aynı düşünceyi paylaşıyormuş.
Photo: Leyla Gencer eski Dram Tiyatrosu'ndaki Tosca temsilinden sonra (soldan sağa) Muhittin Sadak, Leyla Gencer, Aydın Gün ve Celal Bayar.
Photo: Leyla Gencer ünlü orkestra yönetmeni Riccardo Muti ile. Muti'nin bu yıl Scala'da yönettiği Verdi'nin Nabucco Operasi, eleştirmenlerin büyük övgüsünü toplamıştı. İlk temsilden sonra halk dakikalarca onu "Viva Maestro" diye alkışlamıştı.
Gölle hırçın deniz arasında gidip gel bir kişilik. Müzik olunca her şeyin geriye atıldığı bir coşku. Çok seyrek geliyor Türkiye'ye Leyla Gencer. İbrahim Gencer ile birlikte, yalnız konser vermek için vatanına geliyor.
"Artık konserlerden yoruldum" diye söze başlıyor ve İtalya'daki hızlı tempolu yaşamını özetliyor.
"Milano'daki bir müzik teşekkülünün artistik direktörüyüm. Freni, Bergonzi gibi sanatçılar yetiştirmiş bir teşekkül. Amacımız gençleri yetiştirmek, topluma tanıtmak. Geçen yıl Buenos Aires'e gittik, bu yıl da Houston'a gideceğiz. Bir sezon içinde bir opera için altı ay çalışıyoruz."
Verdiği derslerin niteliği, özelliği üzerinde çok duruyor. Bir sanatçının ayrıntıya inen tavrı hemen seziliyor. Unutmayan, belleğini hep diri tutan.
"Geçen yıl Milano'ya geleceğinizi söylemiştiniz, söz vermiştiniz" diyor.
"Evet gelemedim, özür dilerim" diye cevaplıyorum.
Ne yapıyor bu teşekkülde Leyla Gencer. "Mükemmeli" öğretiyor.
"Tekâmül kurslarının" yöneticisi. Yaşamını mükemmelliğe adamış birinin yeni öğrencilere, yeni yeteneklere bilgisini aktarması.
Sıradan öğretmenliğe hep hayır demiş. Yoksa nota okumayı, nefesini kullanmayı öğretmek için bunca çaba harcamasına gerek yok.
Leyla Gencer, öğrencilerine bakın neyi öğretmek istiyor:
"Benim amacım, bir 18., bir 19. Yüzyıl operası nasıl söylenir, stili nedir onu öğretmek. Ondan zevk alıyorum. Size bir şey söyleyeyim mi, şancılar çoğunlukla müzik bilmiyor. Sadece nota okuyorlar, notayı söylüyorlar, sade nota söylemek bir şey ifade etmez."
Sanat, sanatçı nedir? Kimliği nasıl belli olur? Leyla Gencer hep bunu düşünmüş ama sadece bunu. Plaklardan gelecek paralar, korsanların alıp götürdüğü servet, ses endüstrisinden alacağı pay... O kadar uzak ki. İlk notayla birlikte Leyla Gencer şunu düşünmüş para mı kazanacağım, sanatçı mı olacağım? İkisi at başı gider mi? "Ben söylemeye başladığım zamanlarda ikisi pek bir arada olmazdı" diyor. "Şimdi ise insanın kendine sorduğu soru değişmiş. Ben nasıl sanatçı olacağım sorusunu soran çok az. Ben kaç para kazanacağım sorusu dillerde. Aryaya başlamadan önce ağız bu soru için açılıyor."
Genç operacılar yetiştiriyor
Türkiye'den çağrılmadığına, ülkesinden bir şey istenmediğine göre, Leyla Gencer onu isteyenlere açmış bilgi dağarcığını. Yakınıyor mu? Eski deyimle sitem ediyor. Orada genç operacılar yetiştiriyor, uluslararası festivallere götürüyor. Yetenekli şefleri bulup çıkarıyor, onların büyük salonlarda, binlerce kişinin önünde değnek sallamalarından büyük tat alıyor.
-Birçok ünlü şefin yetişme döneminde bulundunuz...
-Son bir örnek vereyim, bugünün çok ünlü yönetmeni Riccardo Muti. Sahneye benimle başladı. Medea'da, Attila'da, Macbeth'de beraber çalıştık. Çok büyük, çok üstün yetenekleri, nitelikleri olan bir insandır. Yepyeni bir şef lanse ediyorum şimdi. Daniele Gatti. İnanın Muti kadar tanınacak dünyada.
Gençleri yetiştirmenin, birini bulmanın sevincini paylaşıyor Leyla Gencer.
Anılar yumağında yitip gitmiyor, gelecek günlerin aydınlık çalışmasını kuruyor. 22 ile 26 yaş arasındaki genç operacıların gün geçtikçe daha gelişmesi, bir operayı yıllarca emek veren profesyonellere taş çıkartırcasına oynaması benzersiz bir sevinç kaynağı.
Yoruldum, diye söze başlayan Leyla Gencer, yaptıklarını anlattıkça, şaşırıyorum. Şaşırıyorum da uluslararası üne kavuşan, opera klasiklerinin yaratıcısı Leyla Gencer'e neden yaz kursu yaptırmıyoruz. Çok mu ustamız var, gereksinme duymuyor muyuz ona. Gene hatırladım, gene tekrar edeyim. Roma Konservatuarı’nın şan bölümünü bitiren İtalyan arkadaşın dediğini hiç unutmadım:
"Türk’sünüz, Leyla Gencer'in vatandaşısınız. Beni onunla tanıştırır mısınız? Sesimi bir dinlesin, ne diyeceğini merak ediyorum." (Biz merak etmiyoruz.)
Araştırmasız nasıl sanatçı olunacağını bir türlü anlamıyor Leyla Gencer. (Burada yaşasaydı örnekleriyle anlatırdık ona.)
Araştırmalarla insanın yenilikleri yaratabileceğini biliyor.
"Ne yaptım biliyor musunuz bu gençlerle" diye soruyor. Başarı pırıl pırıl siyah gözlerini daha da parlatıyor, ince dudakları hafif gururla kısılıyor. "Düşündüm ki Mozart Don Giovanni'yi Viyana'da yönettiğinde 30 yaşındaydı. Şarkıcılarının hepsi de 22 ile 25 yaş arasında İtalyan'dı. Ben de 20 yaşında bir bas buldum ve büyük övgü topladık."
Araştırma ile yaratmanın bir arada nasıl güçlendiğini hep yineliyor Leyla Gencer. Onca operayı gün ışığına çıkarmanın, notaları yaşama geçirmenin başka türlü olmadığını anlatmak istiyor sanki bize.
Strehler'in kurduğu Avrupa Tiyatrosu'nda kurlar yapacak.
Müzik hareketleri İzlenemiyor
Türkiye'deki müzik hareketlerini nerden, nasıl izleyebileceği sorusunu biz de cevaplandıramıyoruz. (Nasıl cevaplandırayım, Nevit Kodallı'nın çello konçertosunu dinleyebilmek için Ali Doğan'ın usta yayından çıkan ezgileri kötü bir stüdyo kaydından dinlemeye razı olduğunu).
Leyla Gencer'i konuşturan sorunun bu olacağını nereden kestirebilirdim.
Türkiye'de kurs yapmayı düşünüyor musunuz?
Teklif almadım. Bırakın teklifi tek ödül bile almadım."
Bu yıl tam sekiz ödül aldım. Bir de Milano fahri hemşeriliği verdiler bana. TÜTAV bir ödül verdi bana. Hemen gel al dediler. Angajmanlarım vardı gelemedim. Bugün ödül verdik yarın al denmez ki... Programlı olmak suçsa ben programlıyım...
-Devlet sanatçılığı meselesine gelelim mi...
-Gelelim. Ben şimdiye kadar hiç sesimi yükseltmedim. Bekledim ki, ülkem kendi kendine düşünsün. Bakanlarım hatırlasın. Şimdiden sonra verilse de değeri yok benim için, çünkü söyledim. Otuz beş yıldır her zaman Türklüğümü ön plana koydum. Ravenna'da verdiğim konserden sonra çıkan eleştiriyi okudunuz. Hiçbir Türk kadını düşünülemez ki, Leyla Gencer'den daha Türk olsun' diye yazılmıştı.
Kendimden vazgeçtim. Aydın Gün neden devlet sanatçısı değil. Hayatının 50 yılını operaya, müziğe vermiş bir insana, devlet sanatçılığı vermemeyi aklım almıyor. İstanbul Operası'nı kuran bir adama bu unvan verilmez mi? Çok ayıp, İtalya'da yabancı olduğumuz halde yaptıklarımızdan, çalışmalarımızdan ötürü Başbakan bana Commandotore nişanı veriyor. Aydın Gün'e de nişanını önemli bir kişi verdi.
"Türkleri tanıtan bizleriz"
Devleti tanıtan, Türkleri tanıtan insan biziz, elçilerden çok daha fazla. Kaç elçi bizi tanıtıyor?
Rahmetli Adnan Bulak gibi olanlarını dışta tutuyorum. Ne zaman Paris'e gitsem onuruma resepsiyon verirdi.
Franca Cella'nın yazdığı Leyla Gencer- Romanzo Vero Di Una Primadonna kitabının yalnız bir biyografisi niteliği taşımadığını vurguluyor Leyla Gencer. Kendisiyle birlikte o dönemin bütün opera dünyasını da sergilediğini belirtiyor.
Cella'nın kitabı bir Primadonna'nın başarı grafiğini izletiyor bize.
Neresi evi? Leyla Gencer'e göre onun evi Scala. "Eh" diyor "22 yıl bir kentin operasında söylerseniz orası artık evinizdir".
Evde canı sıkılan Leyla Gencer asıl evine koşuyormuş, bir perde opera seyredip evine dönüyormuş.
Leyla Gencer sahnede adını taşıyan plağın içindeki yazı tanıdığımız Primadonna'nın özelliklerinin altını mı çiziyor acaba? 1977'de Anna Bolena operasının ilk gecesinden sonra Roma'da bir gazeteye söyledikleri onun yaşamının ilkeleri belki de. "Benim yaşamım manşetlere konu olacak özellikler taşımaz. Bende haber malzemesi yoktur. Ne plak şirketlerinin reklamını istedim, ne de hep toplumun önünde olmayı, ortada gözükmeyi". Gerçek sanatçının tanımı.
Leyla Gencer'i dinleyen bir eleştirmen onun sanatı üzerine düşüncesini tek yargıda özetledi: "Leyla Gencer'in dünyasında tek düzeliğe ve sıradanlığa yer yoktur."
En bildik operaların bilinmedik özelliklerini fark ediyor İtalyanlar. Çünkü o her rolün sesini keşfetmenin ustasıdır, diyorlar.
Leyla Gencer şu günlerde dinleniyor. Eylül başında opera dünyasının gelecekteki ustalarını yetiştirmek için Milano'ya dönecek. Siz de katılır mısınız... 35 yıldır Türkiye'yi dışarıda temsil eden Leyla Gencer'in devlet sanatçılığı için söylediklerine.
Leyla Gencer'le İtalya’da
opera eğitimi üstüne...
Zeynep Oral
“Operada eğitim As.Li.Co'daki gibi olmalı bence. Operanın en uzman, en usta elemanlarını, en iyi hocalarını bir araya getirip çalışarak...”
Leyla Gencer şubat ayında İstanbul’daydı. İstanbul Devlet Operası sanatçılarına iki hafta süreyle Donizetti üzerine bir seminer verdi. O günler, bizim de Sanat Dergisi'nde "Sinemada Eğitim", "Tiyatroda Eğitim"'den sonra tam "Opera ve Balede Eğitim" konulu sayımızı hazırladığımız günler... Böyle bir fırsat kaçırılmaz. Opera tarihine adını klasik deyişle, altın harflerle kazımış sanatçının, hocanın karşısındayım. Bu kez konuşmamız eğitim üzerine yoğunlaşacak.
Daha önce de belirtmiştim: Leyla Gencer'i sahneden dinlemek, plaktan dinlemek, opera temsilinde ya da konserde dinlemek sonsuz bir keyif. Ama onu konuşurken de dinlemenin tadına doyulmuyor: Doludizgin, dinmeyen bir coşkuyla anlatıyor. Yalnız sesiyle değil, her an değişen, hep devingen, kâh fırtınaları, volkanları, kah durgun saydam suları çağrıştıran yüzüyle anlatıyor. En çok da gözleriyle vurgulayarak anlatıyor.
Seminerin ikinci gününün sonundayız. Coşkuyla ilk iki günkü çalışmalarını anlatıyor:
"İlk gün herkes çok çekingendi. İki gündür onları rahatlatmaya çalışıyorum. Ben öcü değilim, bu bir sınav değil, birlikte bakalım daha ne öğrenebiliriz araştırıyoruz diye anlatmaya çalışıyorum... Ben bunca deneyimimle, hâlâ kimden ne öğrenebilirim diye çırpınıyorum... Neyse ikinci gün biraz rahatlama oldu... Bu iki hafta içinde onlara bir yararım dokunursa, ne mutlu bana..."
İlk gün seminere 19 kişi adını yazdırmış, ancak ikinci gün ilginin arttığını belirtiyor, Leyla Gencer... O sırada aklımdan yıldırım gibi şunlar geçiyor: İstanbul Operası’nda 80'i aşkın solist var... Leyla Gencer, Avrupa ülkelerinde bir seminer yaptı mı, solistler katılmak için can atar. Biliyorum ki onun seminerine katılmak için bir ücret ödenir, çünkü bir seminerden Leyla Gencer milyonlar alır. Oysa İstanbul’da Leyla Gencer beş kuruş almadığı gibi, katılanlar da beş kuruş ödemiyor... Öyleyse neden tüm sanatçılar değil de 19 kişi... Biliyorum, başka provalar, herkesin işi gücü var, kimi hasta... Hayır bunları Leyla Gencer'e söyleme ya da sorma fırsatım olmuyor çünkü o çok keyifli anlatmayı sürdürüyor:
"Yoruluyorum ama çok iyi bir çalışma yapıyoruz, yanılmıyorsam katılanlar da çok memnun. Hepsi çok istekli, öğrenmeye can atıyorlar. Faydam dokunursa, yine gelir yine böyle bir seminer yaparız..."
"İstanbul Operası'nın repertuvarını çok beğendim... Ayrıca şunu da söyleyeyim: Bana önceden operamızla ilgili çok karamsar bir tablo çizmişlerdi, hayır hiç katılmıyorum, ben hiç de öyle karamsar değilim. Beklediğimden çok daha iyi buldum" diyor. Konumuz operada eğitim...
"Sizinle son konuştuğumuzdan beri, neler yapıyorum biliyor musunuz?" (Son konuşmamız: Sanat Dergisi: 15 Temmuz 1982).
Hayır, tam olarak bilmiyorum.
“1983'te operayı bırakmaya, sahneyi bırakmaya karar verdim.”
“Neden?”
"Yoruldum, artık o müthiş heyecana, strese gelemiyorum...”
“Bakın, İtalya'da birçok önemli müzik kuruluşları, dernekleri var: Bunlardan biri de Milano'daki "As.Li.Co. Yani Associazione Lirica e Concertistics Italiana (yani Opera ve Konser Derneği). Bu tam kırk yıllık bir kuruluş. Yarışmalar açıyor, operalar sahneliyor, eleman yetiştirip, lanse ediyor... Buradan sayısız ünlü sanatçı yetişmiş... Ben 80'den beri onlara yardım ediyor, fikir veriyordum. Ancak 80'de bu kuruluş parlak çizgisini çoktan yitirmiş, düşüşe geçmişti. 1983’te bana, gel bunun başına geç, artistik ve didaktik yönetmeni ol dediler. Ben de kabul ettim... Ama bir şartla: Gelin burayı, 'Cours de perfectionement'a çevirelim dedim."
Böylece 1983'te "Aslico" mükemmeliyeti kovalayan uygulamalı derslere dönüştü ve Leyla Gencer bu kuruluşun Genel Sanat Yönetmeni oldu.
"Tam teşkilatlı bir tiyatromuz var. Konservatuvarı bitiren öğrencileri bir yarıma açıp alıyoruz. Yalnız İtalyanları. Uluslararası değil. İtalya’nın her yerinden geliyorlar. Diyelim yarışmaya 80, 90 kişi katılıyor, eleyip, yedi ya da sekizini alıyoruz. İki yıllık süresi var... Yalnız bize gelebilmelerinin bir on koşulu var: Mezuniyet sonrası hiçbir tiyatroya girmemiş olmak. Yani konservatuvarı bitirip 'viergega kir' olarak bize geleni alabiliyoruz..." (Leyla Gencer tiyatro sözcüğünü, opera temsilinin yer aldığı yapı anlamında kullanıyor.)
Konservatuvardan sonra “Aslico”ya kapağı atabilene ne mutlu! Çünkü her şeyden önce konservatuvar sonrası, o amansız rekabet ortamın da bir yarışmadan ötekine, bir emprezaryodan berikine bir "tiyatrodan ötekine iş olanakları arayıp sürünmüyor... Sonra “Aslico”yu bitirince de her tiyatro tarafından aranılan, istenilen sanatçı oluyor. “Aslico”ya seçilenler, o iki yıl boyunca bu kuruluştan harçlıkta alıyorlar.
(“Aslico”ya girenlere, yan boyunca, öğrenci mi yoksa sanatçı mi demem gerektiğini sorduğumda, Leyla Gencer "ne o ne o, ikisinin arasında geçiş dönemindekiler" dedi... Bir an durup "ama öğrenci kesinlikle değil" diye ekledi... Anladım: Bu "mükemmelleşme süresini bitirmeyene de "sanatçı" demeye Leyla Gencer'in dili varmıyor... Onu dinlerken, kimlere sanatçı dediğimizi düşünüp, ahhh benim ülkemin değer ölçüleri diye vahlanmaktan geri kalmıyorum!)
Bu seçim işinin ağırlık Leyla Gencer'de. Zaten eski tutkusu, bilinme yen operalar gün ışığına çıkarmak Ellerindeki yeni elemanlara göre iki opera eserinde karar kılınıyor.
"Rol dağlımı kesinleşinceye dek ki bu bir ayı aşkın bir sürede oluyor, herkes iki partisyon üzerine çalıyor. Vocal ve enterpretasyon (ses ve yorum) derslerini ben veriyorum, sonra bir opera için gerekli her alanın en uzman, en büyük isimlerini getirtip onlarla çalışıyoruz. Örneğin sahne sanatları için Strehler'le çok çalışmış Marise Flach ders veriyor: Orkestrasyon için, beden çalışmaları için, belli bir dönemin gestuslar için, hep ayrı aynı uzmanlar... Sesin tüm olanaklarının değerlendirilmesi, çeşitlemeler, sahnede nasıl koşulur, yürünür, durulur, düşülür, nefes kullanmaları vb. Dördüncü ayın sonunda orkestra şefi katılıyor ise... Bir opera yaklaşık altı ayda ortaya çıkıyor... Kostümleri Scala Operası'ndan alabiliyoruz...Bize katılanların yılda bir ay tatili var, Ağustos'ta hepsi bu... Eylül'de mevsimi açıyoruz.
Opera eserini bulup çıkarmaktan, hangi alanda hangi uzmanla çalışıla cağına, ders vermekten, kostüm sağ lamaya, prodüksiyon ortaya çıkana dek tüm örgütlenmeyi sağlayan Leyla Gencer. Bunların yanı sıra Venedik, Padua, Trieste ve Montpellier’de seminer yapmayı da ihmal etmiyor!
“Aslico”da hazırlanan operalar yurt içi ve yurt dış turnelere de çıkıyor. Örneğin 1985'te daha önce hiç temsil edilmemiş Vivaldi'nin "Giustino" eserini sahnelediler. (Söylememe gerek var mı eseri ortaya çıkaran Leyla Gencer.) Yönetmenliğini yine opera dünyasının büyük ismi Alan Curtis üstlendi, sahne rejisini Marise Flach yaptı, kostümler yine bir ünlünün Pasquale Grossi'nin. Ve bu eser müthiş sevildi. Bir yıl içinde Scala Operası da dahil olmak üzere İtalya’da turne yaptılar. "Guistino"yu, Almanya, Arjantin, Fransa (Versailles'da açılış) ve Houston’da temsil ettiler.
Houston’da eseri izledikten sonra, anla Amerikalı eleştirmen Andrew Porter "İtalyanlar nihayet şarkı söylemeyi öğrendiler, artık bağırmıyorlar" diye yazacaktı.
EN İYİYİ SEÇMEK...
"Opera'da eğitim diyorsunuz...
İşte operada eğitim, “Aslico”daki gibi olmalı bence... Yani operada söz konusu olan her alanın en uzman en usta elemanlarına, en iyi hocalarını bir araya getirip çalışarak...".
Bir an durup genelde opera ama özellikle Türkiye'deki opera için ekliyor:
"Operada dışarıyla ilişki, sürekli değiş tokuş, alışveriş çok önemli. Opera hep değişmeli... Operada kendi yağınla kavrulmak diye bir şey olamaz, kendi içine kapanmak çok yanlış... Açılmalı, açılmalı, dışarıya, uzaklara açılmalı... Bütün dünyada operalar bunu yapmalı ve bunu yapıyorlar...
Ya Leyla Gencer'in eğitimi? O nasıl oldu da "La Turca", büyük Leyla Gencer olabildi?
"Hep en iyiyi seçtim... Şanslıydım, sesim, yeteneğim vardı. Ama hep kendim seçtim ve en iyi hocaları seçtim... Daha doğrusu şöyle söylemeliyim: Her hocadan öğrenebileceğim bir şeyler olduğunu biliyordum. Bence, her insan, her insandan bir şeyler öğrenebilir. Her hocadan, herkesten en iyi şeyi aldım... Öğrenmenin sonu yok... Buna inandınız mı, herkes kendini yetiştirir."
"Benim şansım, perfectionement dönemimi Ankara'da geçirmem. Alman Yahudisi rejisörlerle, Aydın Gün gibi iyi rejisörlerle yine Alman ve İtalyan coepetiteurlerle çalışırdık. İtalyan repertuarını, İtalyan hocalardan öğrendim, Alman hocalardan Almanların o kılı kırk yaran dikkatini ve disiplinini öğrendim... Solfej hocam Muhittin Sadak'tı, armoni hocam Cemal Resit, Fransız liedleri söylemeyi bir Fransız'dan, Ren Gelenbevi'den öğrendim... Ankara'da tiyatroya sabah onda girer gece yarısı çıkardım... Her an ne oluyorsa, her şeyi izlerdim. Her oyunun korosuna girdim. Hep kimden ne öğrenebilirim diye..."
O coşkuyu, o dinmeyen öğrenme tutkusunu anlatırken, şimdi yine bir volkandan farksız Leyla Gencer... Yeterince güçlü, yoğun, sözcükler bulmak, o öğrenme tutkusunu dile getirmek için çırpınıyor... Neden sonra, durulduktan sonra minicik bir sesle: "Şimdi nerede o hocalar?"
Sustuk.
"Şimdi hâlâ Türkiye'de, biz ne de olsa daha yeni başladık... Opera bizim için yeni falan deniyor... Yok öyle şey. Artık müsamaha etmek olmaz... Atılmalı, dışa açılmalı, değişmeli, mükemmeli aramalı... Artık aya gidilen çok hızlı bir çağda yaşıyoruz!"
Eğitim konusu galiba şimdilik bitti. Ne zamandır dilimin ucunda dolanan, Leyla Gencer'in konuşurken yaşadığı yoğunluğu, coşkuyu gördükçe yeniden sormak istediğim bir soru:
"Operayı, sahneyi özlemiyor musunuz?"
"Hayır! Hayır! Hayır!" (Tam üç kez ve çok kesin geldi yanıt!)
"Ben perfectionistim. Her şey mükemmel olmadan sahneye çıkamam. Kendi konserime üç aydan az çalışamam. Hep aynı repertuarı değil, hep değiştirip söylerim. Yalnız ben değil, her şey mükemmel olmalı. Şimdi anlıyorum, ne eziyet etmişim is arkadaşlarıma, çevremdekilere, hep sinin ne çok canına okumuşum (Konuşmamızın sonunu izleyen birkaç aile yakın, "ah bilmez miyiz, konser zamanı hepimiz neler çekerdik senden..." gibilerinden onaylıyorlar...)
Leyla Gencer gülerek sürdürüyor:
"O korkunç heyecana artık gelemem deyip bıraktım ya... (kahkahalar yükseliyor) Şimdi hazırladığım çocuklar çıkarken bin kat daha korkunç heyecanlanıyorum! Aman Allah’ım o ne heyecan ne stres, mahvoluyorum! Yani ben çıksam, bu is daha kolay olacak galiba demeye başladım!" Ve bürün bunlardan sonra bir güzel haber:
Temmuz ayında, İstanbul Festivali'nde Leyla Gencer'i Scala Orkestrası Yayh Sazlar Grubu'yla bir konserde dinleyebileceğiz. Scala'mn bu Yaylı Sazlar Grubu, Leyla Gencer'le başladı konserlere, turnelere. Ama hem "seyahat sevmediğinden" hem de deminden beri söylüyoruz ya "ah o heyecan" yüzünden artık yeter dedi, konser turne tekliflerinin çoğunu geri çevirdi, yalnız İstanbul'a "evet" dedi...
Leyla Gencer'le bundan sonraki randevumuz Temmuz'da İstanbul’da... İşte siz asıl o zaman görün heyecanı.
Zeynep Oral
"Her şey değiştiği gibi opera da değişiyor. Ancak bu değişikliğin en
önemli yanı, kalitenin hızla düşmesi. Dünyadaki çeşitli operalara bakın.
Durumları acıklı. Ya Scala? Scala'nın durumu hepsinden daha trajik. Parmakla
sayılan birkaç şarkıcı var o kadar. Olacak şey değil! Giderek meslek sanattan
uzaklaşıp ticarete dönüştü!"
Leyla Gencer'in sanatını, mesleğini, yaptıklarını, yapamadıklarını dünyada en az biz biliyoruz. Nitekim her konserinden, her opera temsilinden sonra dış basında yer alan yazılara şöyle bir göz atmak yeterli. Ne yazık ki burada bunlara da yer vermek olanaksız. "Müthiş Türk", "Callas'dan beri bir numara", "Ender bir ses" vb. leri burada geçiyorum. Dış basında "korsan plakların kraliçesi", "en çok onun plakları satıyor" diye okudukça, bunlara pek anlam veremezdim. Şimdi anlıyorum. Stüdyo'da plak yapmaya inanmıyor Leyla Gencer, "Teknik öyle ilerledi ki, stüdyoda her şey mümkün. Sesi büyütmek, kısmak, temizlemek vb... Sesi olmayan bile opera plağı doldurabiliyor. Kısacası stüdyo plakları gerçeğe uymuyor..." Onun plakları konserlerinden, temsillerinden, radyo ve televizyon programlarından kaçak doldurulmuş bantlardan üretilme. Yani doğrudan doğruya kayıt. Üzerinde oynanmamış. Opera dünyasında en çok satan plaklar olmalarının nedenine gelince: Bir kez, orijinale en yakın olmaları, sonra 20 yıl öncesinin, esere sadık söylemenin günümüzde en revaçta olması ve Leyla Gencer'in moda olanı değil de bilinmeyenleri bulup çıkarıp söylemesi...
"Bakın daha başında adımı değiştirip bir İtalyan adı alırsam mesleğime
çok yararı olacağını söylediler. Kabul etmedim. Düşünmedim bile. İtalya olsun,
Amerika olsun, pasaport teklif ettiler, vatandaşlığa kabul ettiler, hiçbirini
kabul etmedim. Sonunda her ikisi, kabul etsem de etmesem de fahri vatandaşlık
verdiler. Ayrıca İtalya'nın verdiği sayısı 24'ü bulan nişanım var. Bir de
İtalyan hükümeti, opera dünyasına katkılarımdan dolayı, Fransa'daki Legion
d'Honneur benzeri bir devlet ödülü verdi... Ancak her zaman, her yerde Türk
olduğum söylendi. Türk olduğum yazıldı. İyi ki de yazılmış. Yoksa ortalık
yalnız Mehmet Ali Ağca'lara kalacaktı! Zaten dünya Türk düşmanlığını körüklemek
için fırsat bekliyor! Ben deli miyim, adımı değiştireyim, başka bir pasaport ya
da vatandaşlık kabul edeyim... Yoo bunu böyle, görevdir, hizmettir falan diye
yapmıyorum. Doğal olarak yapıyorum. Türk olduğum için, doğal olduğu
için..."
LEYLA GENCER'LE HER ŞEY ÜZERİNE
Polonezköylü diva
DÜNYANIN BİZDEN DAHA ÇOK TANIDIĞI, DAHA ÇOK SEVDİĞİ VE DAHA ÇOK SAHİP ÇIKTIĞI BİR SANATÇIMIZ VAR: LEYLA GENCER. OTUZ KÜSUR UNVANIN SAHİBİ OLAN PRIMADONNA'YA BUGÜNE KADAR KENDİ ÜLKESİ SADECE İKİ UNVAN VERDİ: DEVLET SANATÇILIĞI VE FAHRİ DOKTORLUK...
Ümit BAYAZOĞLU
Bundan iki yıl kadar önce Polonezköy'de bana Leslav Riji adında bir Polonez, karısının Leyla Gencer'in akrabası olduğunu söylemişti. Sonra çocuğuna seslenip, aile albümünü açmıştı önüme. "Bak bu saçları kısa olan Muhtar Edek, askerden yeni gelmişti. Bu Leyla Gencer, arkasındaki sarışın da Zygmunt, sevgilisi." Adamın, "Ağaca çıkıp şarkı söylerlerdi" diye işaret ettiği koru, vadinin öteki yakasındaydı. Ama sesleri köye kadar gelirmiş. Derin dut bölgesinde domino oynayan yaşlılar, "Bizimkiler yine şakıyor" diye aralarında gülüşürlermiş. Leslav "ama" diye yutkunduktan sonra, "Leyla hayırsız çıktı, gitti gideli bir gün olsun aramadı. Artık Zygmunt da yok, Amerika'da kemik kanserinden öldü" diyor ve susuyor.
Photo: "Aristokrat" sıfatına itirazı var Gencer'in... Eski kompozitörlerin eserlerini tercih etmesinin nedeni "aristokrat tavrından” kaynaklanmıyor. Onları daha iyi anlıyor, daha çok beğeniyor; sesine, tekniğine daha uygun buluyor. Gerekçe bu.
Aklıma Jean-Jacques Beineix'nin filmi "Diva" geldi. Soprano Wilhelmenia Wiggins Fernandez'in 15-16 yaşlarında çılgın bir tutkunu vardı. Soprano nereye gitse peşinden gidiyordu. Bir defasında mobiletiyle Avrupa turnesi boyunca peşinde dolaşmıştı. Şüphesiz sizin de böyle marazi hayranlarınız vardır. "Olmaz olur mu? Mesela Milano'dan bir savcı." Evet gördüm onu. Soljenitsin sakallı. Aya İrini'deki gösterinizi filme alıyordu.
"Evet, 25 senedir nereye gitsem gelir. Neredeyse beraber ihtiyarladık. Onun gibi kaç yüzler var! Amerika'da, İtalya'da, Fransa'da.'
Filmdeki çocuk tam bir çılgındı, sopranonun soyunma odasına girip kostümünü çalmıştı.
"Böyleleri çok. Benim 14 yaşında bir hayranım vardı. Şimdi büyüdü, kocaman adam oldu. Nereye gitsem, arkamdan geliyordu. Bir defa hatırlıyorum, Milano'da kıyamet gibi yağmur yağıyor. Kapı çalındı, eşim baktı, bir çocukmuş. Açma, hırsız mıdır belli değil dedim. İki saat kapının önünde bekledi. Meğer çiçek getirmiş. Dayanamadım içeri aldım, üstünü başını kuruttum. Meğer benim için evden kaçarmış. Bir defasında onu suflör kulübesinde yakalamıştım."
EVREN VE
KRAL
Zenci diva
Jessye Norman için kilise ağırlıklı dini eserlere önem verdiği söyleniyor. Kiri
Te Kanawa içinse, fazla ticari deniyor. Oysa siz, eski operaları çağdaş şekilde
yorumlayarak sevdirmeyi amaçlayan aristokrat bir tavır seçmiş...
PASAPORT
SORUŞTURMASI
İstanbul
Festivali kataloğunda ilk başarınızı Ankara Operası'nda kazandığınız yazılı.
"O katalogda her zaman bir yanlış vardır ama bu doğru,"
CHOPIN IN
EVİ
Zekeriya
Sertel hatıratında sizi Nazım Hikmet ile dinlemeye gittiğini yazıyor. Bundan
haberiniz var mıydı?
Photo: Otuz küsur unvanı var Leyla Gencer'in. Ama kendi ülkesinde sadece iki unvan sahibi olabildi. Biri geç gelen Devlet Sanatçılığı payesi, diğeri geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi'nin verdiği fahri doktorluk. Dünyanın onu bizden çok daha iyi tanıdığını söylemeye gerek var mı?
Photo: Leyla Gencer'e Tempo'nun sürprizi: Bir eski fotoğraf. Hem de çok eski. Unuttuğu (Belki de hiç unutmadığı) siyah beyaz kartta Polonezköy hatıraları canlanıyor. Sarışın sevgilisi Zygmunt da... Daha sonraları sanat yaşamı boyunca birçok hayramını peşinden sürükleyecektir. Ama hiçbiri Nazım Hikmet ve Zekeriya Sertel kadar utangaç değildir hayranlarının...
Zeynep Oral, 'Tutkunun Roman’ında ünlü sopranomuz Leyla Gencer'i anlatıyor
Dünyanın tüm mutluluğu o seste
Tutkunun Romanı dünya çapında bir opera sanatçısını
yalnızca görkemli operaların dekorları önünde değil, yazarca yakalanabilmiş tüm
insan yanlarıyla da anlatan bir yaşam öyküsü.
Karşımda Leyla Gencer'i anlatan, usta bir yazarlığı insan sıcaklığının bütün kalıplarına dökebilmiş bir kitap var.
Hiç kuşkusuz olayın en önemli yanı, "bizden" olan, ama on yıllardır -bir kültür politikası düzeyinde- "bizdenliğini" pek benimsemeye yanaşmadığımız birini, şimdi çıkıp yine "bizden" birinin yazarak anlatmış olması. Üstelik hakkını olabildiğince vererek, yıllar ve yıllar sürmüş, ödün ve tükeniş tanımayan bir sanatsal çabayı olduğu gibi yansıtarak anlatmış olması.
Bilindiği üzere bu, bizim için pek alışılagelmiş bir tutum değildir, biz, bizden olanları, özellikle sanat, bilim ve yazın alanında hakkını vermek yerine, yemeyi, korumak yerine kurutmayı yeğleriz. Üstelik böyle davranmak için, mutlaka "ara rejimlerin" buyurganlığını da gereksinmeyiz, biz, özgürlüğün, demokrasinin, katılımcılığın, değerbilirliğin sloganlarını ağzımızdan en düşürmediğimiz anlarda, örneğin bir Filiz Ali'yi, yıllarını verdiği konser salonunu konser salonu olarak korumak istediği için kapı dışarı ediveririz...
Photo: Leyla Gencer, 1968'de "Il Trovatore" operasında. Hayranları Gencer'i bu yaz İstanbul Festivali'nde dinelemeye hazırlanıyorlardı. Ama konser iptal edildi. İstanbullu hayranlarının umudu da kışa kaldı.
İşte böyle bir ortamda bir Zeynep Oral'ın kalkıp Leyla Gencer'i ve onun sanatsal savaşımını anlatması, gerçekten önem kazanıyor. Çünkü düzeyine erişmeye çalıştığımız "Batılı" ülkelerin en geri kalmışı bile Leyla Gencer düzeyindeki dünya çapında bir sanatçısını hangi sınırlar içinde, hangi topraklarda yaşadığına bakmaksızın başının tacı eder.
Bize gelince... İstanbul Festivali gibi bir kurum ortaya çıkmasaydı, Leyla Gencer'i bu topraklarda kaç kez dinleyebilirdik sorusu, sanırım pek iç açıcı bir yanıta kavuşamayacak gibi...
Tutkunun Romanı, dünya çapında bir opera sanatçısını yalnızca görkemli operaların dekorları önünde, bin bir avizenin ışık denizinde değil, fakat yazarca yakalanabilmiş tüm insan yanlarıyla da başarıyla sergileyen bir yaşamöyküsü.
Yıllar önce, opera âleminin tanrıçalarından Maria Callas'la yapılan bir söyleşiyi okumuştum. "Sizce Maria Callas, nasıl bir kadın" şeklindeki son soruya, Callas'ın verdiği yanıt şuydu: "Callas, çok ünlü, çok zengin bir kadın; Maria ise çok yalnız bir insan..."
Yalnızlıkların, her şeyden önce de korkuların gerçek sanatçılar bakımından nasıl değişmez bir yazgı olduğuna, Tutkunun Roman’ında bir kez daha tanık oluyoruz.
Ve elbet korkular... En büyük başarılara karşın, hep bir anda her şeyi yitirivermek korkusu. Ve bu korkunun hep bir sonraki, çoğu kez daha büyük başarının kaynağını oluşturması. Böyle bir korkuyu duymak, duyabilmek, sanatçının, katıksız sanatçının, kendisiyle hiç durmaksızın daha büyük başarılar uğruna kumar oynaması demektir.
Şöyle demiş yazarı, Tutkunun Roman’ının bir yerinde: "Ah sevgili Leyla Gencer, hiç mi aklınız yok! Bakın Ankara Devlet Operası'nda kalsaydınız, bir kez kadrolu oldunuz ya, bir daha asla çaba göstermenize gerek kalmazdı. Yılda bir eserde rol alın, ya da beş yıl hiçbir eserde rol almayın, değişen bir şey olmazdı. Her ay maaşınızı alırdınız. Ömür boyu güvence. Yaş haddinden emekli olunca da ayrılırdınız..."
Doğru. Ama Leyla Gencer öyle yapsaydı, "Casta Diva"yı söylediğinde, dinleyicilerinin ifadesiyle, "yeryüzünün tüm mutluluğu o seste" olur muydu?
The celebrated Turkish prima donna Leyla Gencer's life and singing career is the subject of a recent biography by the journalist and writer Zeynep Oral. Author Zeynep Oral gives Skylife readers insight into Leyla Gencer the person as well as the singer.
la
DIVA TURCA
Leyla Gencer... Bu adı, çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda önce
babaannemden duyduğumu anımsıyorum: Bana uzun uzun "Müthiş Türk
Kızımız"ı anlatırdı... O bir kahramandı. Neredeyse bir roman kahramanı...
Yürekliydi, azimliydi, sonsuz yetenekliydi, korkusuzdu, meydan savaşları
veriyordu, düşlerimin alamayacağı denli ünlüydü. Hayır, babaannemden bunları
dinlerken günün birinde bu kitabı yazacağımı bilmiyordum.
In the 1970s my career as a journalist took me to the festivals and cultural capitals of Europe, where posters declaiming "Leyla, La Turca" in streets and squares were a source of pride but left a disconcerting prick of self-reproach.
In the 1980s when I saw her records and cassettes on sale in the most unlikely backwaters of foreign cities, my reaction was still an unworthy astonishment.
A Turkish artist who was worshipped by the rest of the world, was a nobody to most of her fellow countrymen. This paradox, far more than my admiration, motivated me to write this book.
In the course of the three, nearly four, years that it took me to write ber biography, the indignation with which I had first sat down at the typewriter gradually resolved itself into profound affection. As I got to know her personality, the world in which she moved, and the facts about worldwide opera, my respect for her deepened.
Having taken 300 pages to describe Leyla Gencer in my biography, it seems nigh impossible to squeeze her into two pages of a magazine. But I will do my best...
Leyla Gencer's earliest memory is of being tossed up into the air and caught again by Hasan Çavuş, when she was a child of four or even younger. She was thrilled at the sensation of flying, just as she relished the tingle of fear when standing on the edge of heights. This daredevil temperament must be credited for its part in her spectacular career. The moment she set foot inside Istanbul Conservatory she swore to herself: "I will either sing at La Scala or die". This perfectionism was a two-edged sword, making failure an ever-threatening alternative. Since childhood, she had been satisfied with nothing but the best, the most beautiful, the most impeccable, and she appreciated only too well bow dif…
sevgili leyla; bin yaşa sen
Aydın Gün
Efendim, ben Leyla Gencer'i Ankara Devlet Operası'na girmeden önce, İstanbul’da dinlemiştim. Yanılmıyorsam, 1947 veya 1948 yılıydı. Biz Ankara Devlet Operası olarak Puccini'nin Madam Butterfly operasını oynamak üzere İstanbul'a gelmiştik. O hafta İstanbul'da Cemal Reşit Rey'in yönettiği bir konser vardı. Bu konserin solisti de Leyla Gencer'di. Onun adını Ankara'da da duymaya başlamıştık. Tabii büyük bir merakla bu konsere gitmiştim, yanılmıyorsam, bir kantat icra edilmişti. Leyla Gencer daha o yıllarda farklı bir sanatçının (farklı dokunmuş bir kumaşın) gelmekte olduğunu haber veriyordu!
Gene o yıllarda Ankara Operasında çok olumlu gelişmeler vardı. Değerli hocamız Hayır! "Çok değerli, en değerli hocamız" Muhsin Ertuğrul Bey, Devlet Tiyatro ve Operasının başına geçmişti.
İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Konservatuvardaki ve Tatbikat sahnesindeki hocalarımız ki, bunlar Hitler'in hışmından kaçıp, Türkiye'ye sığınan çok büyük sanatçı hocalar idi, birer birer kendi ülkelerine dönüyorlardı. Biz de aramızda bir grup oluşturup, Muhsin Bey'e gitmiştik: "Hocalarımızın pek çoğu kendi ülkelerine döndüler, biz de denizden çıkmış balığa döndük, ne yapacağız?" derken, o gülümseyerek sözümüzü kesti; "Eylül ayında İtalya'nın en büyük sanatçılarından soprano Arangi-Lombardi, bariton Apollo Granforte, korrepetitör Tritziyo ve Rainwald Ankara'da olacaklar; Elvira Hidalgoda operamızda kalacak, dedi ki, bu sanatçı da Maria Callas'ın hocası idi. Bunların yanında Scala Operasının Şefi Conka ve daha sonra Camozzo Koro şefi ve Orkestra şefi olarak angaje edilmişti; çok güzel, çok verimli, coşku dolu bir dönem başlıyordu Türk Operası'nda; sanatta gösteriş ve çalımın değil, nitelikliliğin baş köşeye oturtulduğu bir dönemdi. Bir yönetici kendi değerini etrafına topladığı kişilerin kaliteliliği ile belirler. Muhsin Bey bu konuda hiç yanılmayan ve ödün vermeyen bir büyük usta idi.
Evet! Arangi-Lombardi Ankara'ya ulaşmak üzere İstanbul'dan geçerken, Leyla Gencer'i dinlemişti. Tabii Arangi-Lombardi de hemen cevherin farkına varmış; "Eğer Ankara'ya gelirsen seninle çok başarılı çalışmalar yapabiliriz ve sen Uluslararası bir sanatçı olabilirsin" demişti. Leyla Gencer de tası tarağı toplayıp Ankara'nın yolunu tutmuş ve Ankara Devlet Operasına (kadro olmadığı için de korosuna) girmişti.
Her şeyi, farklıydı, Leyla Gencer'in; çalışmaları, dostları, ilişkileri, yorumculuğu, zevkleri en önemlisi de amaçları (idealleri) farkıydı. Tabii farklı olmayı isteyen kişi yalnız kalmayı da göze almış olan kişidir. Leyla Gencer de zaman zaman bu yalnızlığın içine düşüyordu.
Büyük bir tiyatro adamı, "Tiyatroda iki tip sanatçı vardır. Birincisi kendinde tiyatroyu sever, ikincisi ise tiyatroda kendini sever" demişti. Tiyatroda veya operada kendini sevenlerden ancak sıradan sanatçılar çıkar. Leyla Gencer tüm yaşamını operayla doldurmuştu; opera onun mutluluğunun aracı değil, mutluluğunun amacı idi. Gerçekten de "İnsan kafasına koyduğu kadar mutlu oluyor". Leyla Gencer'in kafasında ve yüreğinde bir büyük dağ vardı ve bu dağın adı opera idi.
Yeri gelmişken şu opera sanatçılığı için birkaç söz söylemek istiyorum: Ben opera sanatçısını "Bir gönüllü esir olarak tanımlıyorum. Opera sanatçısı, her şeyi kıskanan, hiçbir şeye olanak tanımayan kendi sesinin (o en büyük zorbanın) esiridir. Belki de dünyanın en acımasız, en nankör, en kıskanç despotudur, operacının kendi sesidir; yaşamının her anını O'na, yani sesine vermeyen, kendisine rüyalarında bile şarkı söyletmeyen bir operacının büyük işler yapabileceğine inanmak mümkün değildir. "Ben hem operacı olacağım hem de bütün zevkleri tadacağım diyen bir kimse, ömrü boyunca fesle mes arasında gelip gitmeye devam eder. Rusların güzel bir atasözü var: "İnsan su içerken aynı anda ıslık çalamaz" diyor. Ya ıslık çalacaksın ya da su içeceksin ya operacı olacaksın ya da keyfince yaşayacaksın, bu işin başka yolu yoktur.
Bir yanılgımız daha var opera konusunda. Çoğu kimse her şeyin sahnenin üstünde olup bittiğini zanneder. Oysa asıl başarı, asıl yaratı sahneden önce ve sahneden sonra yapılan o bitmez tükenmez çalışmaların ürünüdür. Fransız Ozan Valery "Sanat yapmak çocuk yapmaya benzemez" diyor ve şunları ekliyor: "Sanat yapmak bir büyük piramit inşa etmek gibidir; önce o piramidi taşıyacak toprağı bulacaksın, sonra o piramidin oranlarını, dengesini ve anlamını kuracaksın, taş taşıyacaksın, taş taşıyacaksın, ter dökeceksin, ter dökeceksin.
En değerli servetimiz, en büyük gücümüz aklımızdır. Leyla Gencer aklını çok akıllıca kullanarak düşlerine ulaşmış ve bu düşlerle gelişmesini tamamlamış ender sanatçılardan biridir; sevgi doludur, vefakâr ve dosttur. Hiç unutmuyorum ben. İstanbul Operası'nı kurarken, açılış temsili için Tosca'yı oynamak üzere onu davet etmiştim. Onca işini ve angajmanlarını iptal edip, İstanbul'a gelmişti. Daha sonraki yılda gene sezonun açılışı için bu sefer Madam Butterfly'ı oynamasını rica etmiştim. Temsilden dört beş gün önce eşi İbrahim Gencer ki, o da örnek bir beyefendiydi, kuvvetli bir kalp spazmı geçirmişti. Leyla Gencer buna rağmen temsili yapmak üzere İstanbul'a geldi ve operayı oynadı hem kuliste hem sahnede gözyaşları içinde bir Butterfly oynanmıştı o gece. Daha sonra defalarca Istanbul Festivali'ne davet etmiştim onu; Aya İrini’de verdiği konserler unutulmaz güzellikteydi. Leyla Gencer'i o mekân içinde dinlemek başlı başına bir lezzetti.
Evet, son olarak da şunları söylemeliyim: Toplumlar yetiştirdikleri sanat ve kültür adamlarıyla anılırlar ve değerlendirilirler. Ben o kanıdayım ki, Leyla Gencer dışarıda yaptığı çalışmalarla, yüzlerce devlet görevlisinin ülkemize yıllarca kazandıramadığını, bir temsilde kazandırmıştı.
Sevgili Leyla'cığım, senin sanatçılığından ve dostluğundan duyduğumuz mutluluklar için, ne kadar teşekkür etsek azdır; Bin yaşa sen...
leyla gencer'i tanımak
Leyla Gencer'i tanımak, Leyla Gencer'le birlikte olabilmek, hele hele Leyla Gencer'le çalışmak bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığı yaşayabilmiş olduğum için kendi adıma, kurumum adına kıvanç duyuyorum.
Bizlere, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarına ve tüm çalışanlarına bu ayrıcalığı yaşatmış olduğu için kendisine sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum.
Leyla Gencer'in bütün yaşamı boyunca sürdürdüğü arayış, daima daha iyiyi, daha güzeli, mükemmeli bulmak için sürdürdüğü arayış hiç tükenmedi.
Bu yetkinlik arayışı sanatçıyı opera tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü, unutulmaz yorumcuları arasına kattı.
Leyla Gencer'i dinlediğimizde vokal açıdan, teknik açısından, yorum açısından ulaştığı yetkinliğin yanı sıra çok önemli bir temel özellik hemen dikkati çeker: Başka sanatçılarda pek sik rastlanılmayan bu özellik Leyla Gencer'in her notaya, her müzik cümlesine kattığı değişik renkler nedeniyle bütüne getirdiği farklılıktır.
"Öğrenmenin, araştırmanın sonu yok" ilkesinden hareketle Leyla Gencer var olanla yetinmeyi sevmez. O güne kadar yapılmış olanın, alışılmışın kusursuz biçimde sunuluşu Leyla Gencer için yeterli değildir. Çünkü o gerçek anlamda bir opera serüvencisidir.
Oynayacağı her operayı ve bestecisini kendisine aktarılanın ötesinde yeniden keşfetmiştir. Oynadığı her rolü her temsilde yeniden yorumlayıp, esere bambaşka bir boyut kazandırmıştır.
Opera yazınının tozlu sayfalarına sıkışıp kalmış yapıtları araştırıp bulmuş, yorumlamış, yeniden dünya opera repertuarına katmıştır.
Leyla Gencer, sıkı sıkıya bağlı olduğu yetkinlik arayışını şimdi bir başka bağlamda, yaptığı seminerlerde sürdürüyor. Kendisine uyguladığı sıkı disiplini, yoğun çalışma temposunu bu seminerlere katılan sanatçılardan da talep ediyor. Azla yetinmiyor, opera söz konusu oldu mu asla ödün vermiyor.
İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sanatçıları da canla başla çalışarak ellerine geçirdikleri bu fırsatı değerlendiriyor, bu yoğun tempodan kazançlı çıkıp sonsuz sevinç duyuyorlar. Ne mutlu bize, böyle bir sanatçıya, böyle bir hocaya sahibiz.
LEYLA GENCER
Operanın
ŞEBNEM DENKTAŞ
Çok koyu
gözleri var. Koyu ve çok güzel. Koyu ve uçsuz bucaksız. "Sesi
yüzündeydi" diyor Zeynep Oral onun için. Evet, sesi yüzünde. Ama yüzünden
çok gözlerinde. Tüm mutluluğu, mutsuzluğu, umutsuzluğu gözlerinde. Öfkesi,
nefreti, sevgisi gözlerinde. Yapılan hatayı gözleriyle düzeltiyor. Aldığı övgüyü
gözleriyle kabul ediyor. Ağzından çıkan her ses gözleriyle bir şarkıya
dönüşüyor. Kimi zaman Santuzza o. Terk edip giden sevgilisine sesleniyor. Gözleriyle.
Kimi zaman Maria Stuarda. Kraliçesine hakaretler yağdırıyor. Gözleriyle. Kimi
zaman Madam Butterfly. Aşkı için kendini öldürüyor. Gözleriyle. Kimi zaman da
Leyla Gencer. Tutkusunu, hırsını, kıskançlığını, tüm duygularını haykırıyor.
Gözleriyle.
Tüm duygularını şarkılarına dökmüş, tüm duygularını oynadığı
rollerle biçimlendirmiştir. "Onu sahnede ya da sahne dışında izlemek tanrıçalarla
ilişkiye girmek gibi bir şeydir."
Gece gündüz
çalışıyordu. En mükemmeli yakalamak, ileride önüne çıkacak fırsatlara hazır
olmak için deliler gibi çalışıyordu. O sıralar Türkiye'de olan dünyanın gelmiş
geçmiş en büyük Aida’sı, tüm zamanların en iyi sopranolarından biri olan Arangi-Lombardi
dinledi bir gün Leyla'yı. Hem de Aida'nın ağzından. Arangi şaşkın. Gencecik bir
kız onun Aida'sına bürünüyor, onun şarkılarından birini söylüyor. Arangi sessizce
bekliyor. Ve Leyla'nın ağzından çıkan tiz tonlara, pianissimo do'lara ve
duygulara öyle bir kaptırıyor ki kendini, hemen çalışmalara başlıyorlar. Daha
sonra da birlikte Ankara Devlet Tiyatrosu'na geçiyorlar. Günler, geceler
notalarla birbirini kovalıyor. Her gün aryalarla başlıyor, aryalarla son buluyor.
Sanat dünyasında da bir mafya var. Şimdi bunları söylemek pek doğru değil ama bana çok kötülük yapmaya çalıştılar. Bazen bu koşullarda nasıl ortaya çıktığıma ben de şaşıyorum. Demek, hakikaten üstün yeteneklerim varmış ki hiçbir şeyden etkilenmeden bugünkü konumuma gelebilmişim.
Artık Leyla Gencer'in hayatında Scala'lı günler başlamıştır. Leyla'nın Scala'da çalışmaya başladığını duyan Ankara Tiyatrosu kızılca kıyameti koparıyor. Tiyatro yetkilileri derhal Ankara'ya geri dönmesini istiyorlar. Verdikleri maaş boşa gidiyordur çünkü. Ama Leyla bunu kabul etmiyor. Çünkü o sırada bir oyun sahneliyor. Bunun üzerine Ankara Devlet Tiyatrosu Leyla'nın kontratını feshediyor. Leyla Gencer bunu hatırladıkça gülüyor: "Hiç umurumda olmadı. Bana kötülük yaptıklarını zannettiler. Ama farkında olmadan iyilik yaptılar. Bu benim için gerçekten çok iyi oldu. Bana özgürlük hissi verdi. Ben hiçbir zaman memur olamam, baskıya gelemem. Zaten hiçbir sanatçı baskı altında olmamalı.
Kesinlikle kaprisli değildim. Sadece çok titizdim o kadar. Bu da perfeksiyonist olmamdan kaynaklanıyor. Ben gerekirse günde 12 saat hiç durmadan çalışırım. Her şeyi öyle detaylı ele alırım ki, çevremdekilerden de böyle olmalarını beklerim. Tabii onlar az çalışınca ya da benim kadar titiz davranmayınca çatışmalar olur.
İşte böyle bir sanatçı Leyla Gencer. Repertuarındaki 73 operaya da böyle hazırlandı. Ve sonunda sanatında öyle bir yere geldi ki, opera literatüründe onun için bir terim bile üretildi: "Gencerate." "Gencerate" Leyla Gencer'in şarkı söyleyiş biçimidir. Leyla'nın ses tekniğidir. Leyla Gencer, seslendirdiği karakterlere bu söyleyişle ulaşır: "Her sanatçının kendine mahsus bir stili, bir anlatış, bir söyleme tarzı vardır Bu karakteristik bir stildir. Benimkine de 'Gencerate' adını verdiler. Ben şarkı söylemeye başladığımda daha temiz, daha ifadelere, kurallara uyarak söylüyordum. Zamanla kişiliğim belirginleşince, rollerim de değiştikçe seslendirmelerime kendimden çok şey kattım. Seyircilerim bunları çok sevdi, çok benimsedi. Leyla Gencer adı bunlarla anılır oldu. İşte Gencerate terimi böyle oluştu."
Sesini
kültürüyle, aklıyla besleyen Leyla Gencer, sonsuz öğrenme tutkusunu hâlâ
sürdürüyor
O kadar büyük aşkla çalışıyordum ki...
Kaygılanmayın Leyla Hanım. O gece (Leyla Gencer'e Saygı Gecesi) söylemek istediklerinizi çok iyi vurguladınız. Bir kraliçe gibi sahnede belirdiğinizde, yaptığınız kısacık konuşmada öyle anlamlar yüklüydü ki...
“Az önce benim Lucia'mdan söz edildi. Madem sizin hocanız beş günde bir opera ezberledi. Lütfen siz de bana seneye tam bir opera getirin ve çabuk rica ediyorum. Yoksa yine mi birinci perdeyi al baştan tekrar etmemiz gerek? Çağımızda her şey çok çabuk oluyor. Onun için biz de daha iyi, daha canlı çalışalım ve daha verimli olalım.”
Yıllar önce bir T.C. Bakanı yüzünden istifa etmek zorunda kalan Leyla Gencer'e, bu kez bir başka bakan, Kültür Bakanı Fikri Sağlar, -gecikmiş de olsa- Türkiye adına teşekkür ediyordu.
Leyla Gencer'in Nişantaşı'ndaki evinde, dostlarıyla birlikte çay masasında oturuyoruz. Arkadaşım Uğur Günyüz, Leyla Hanım'ın fotoğraflarını çekmeye çalışıyor. Gözlerimi ondan ayıramıyorum. Bin bir türlü ifadeyi yakalamak öyle güç ki... Birden 'Güüüül, bana pırlantalı gözlüğümü getirsene, onsuz fotoğraf çektirmem genellikle' diyor, sonra nasıl olduysa Safranbolu'nun yemeklerinin güzelliğinden söz açılıyor. Bakışları müthiş anlamlar yüklü, sürekli anlatıyor. Nadir Nadi de bana inananlardandı... 'derken uzaklara gidiyor, gözü çevredeki fotoğraflara takılınca Son günlerinde ateşler içindeydi, müthiş yorgundu İbocum, (geçen yıl yitirdiği eşi İbrahim Gencer) ama hasta yatağında Franca'yı görünce “Pavarotti ıslıklandı değil mi?” diye sormuş. Duyduğumda hayretler içeresinde kaldım. Benimle ilgili her şeyi takip ederdi. Ne mutlu bana böyle bir insanla birlikte olmuşum..."
Yaptığımı önce kendime beğendirmem gerekti. O kadar haz alıyordum ki, hiç kimseyi, hiçbir şeyi görmüyordum. Ne gazeteler ne halk ne emprezaryolar, hiçbiriyle ilgilenmedim, sadece kendi işime baktım.
'Sanırım, 40 yılı aşan bir mutluluk...' diyecek oluyorum. Gözleriyle kızgınlığını yansıtıyor. Nasıl böyle bir pot kırabilirim? Karşımdaki 'primadonna'nın yaşı yok ki...
O geceden söz ediyoruz. Ülkesinde uzun yıllar sonra ne hissetmişti sahnede?
"Ben hiç bunu düşünmedim. “Derhal gelmezseniz, işinize son verilecektir” dediler. Ben de istifa ettim. Kendi istediğim, seçtiğim bir yoldu. Zaten kalmayacaktım. Anlamadılar, anlamadılarsa ne yapalım, mesele yok. Biraz gücendim o zaman. Bana ıstırap vermedi, katiyen. Fakat onun ertesinde de çok başka hadiseler oldu. 1960 hadisesinden sonra eşimi de aldım götürdüm İtalya'ya ve orada yaşa-bütün konularla ilgileniyor, operada çalıştığı zaman da tam olarak kendini müziğe veriyordu...
Hiç bilinmeyen operaları keşfetmek bir serüvendi
Çok titizdi, özellikle iyi bir orkestra şefi konusunda; "Her zaman olmuyordu maalesef. Çok dikkat ederdim iyi bir orkestra şefi olsun diye ama nadiren oluyor. O zaman da iyi bir orkestra şefi olmayınca, yanımdaki arkadaşlarım da çok parlak olmayınca, bir hayli söyleniyordum, çatışmalar oluyordu tabii. "Mükemmeliyetçiydi: "Gerekirse günde 12 saat hiç durmadan çalışırım. Her şeyi detaylı ele alırım ki, çevremdekilerden de böyle olmalarını beklerim. Yaptığım işe öyle emek veririm ki, karşımdakilerden de aynı emeği beklemek hakkım diye düşünürüm. Buna kapris denmesini de anlamıyorum..."O görkemli kostümlerden sınırlarını iyi bilerek, güçlüklere karşı savaşmış, müzikle tiyatro arasında bir senteze ulaşmıştı. Ama yaptıklarını, başarılarını hep 'şans, kader ve kısmete bağlıyordu. Gerçekten sadece bunlar mıydı başarısının kaynağı?
"Çok mühim, bir defa Callas, onunla yarışmak zor oldu. Fakat Zeynepciğim (Zeynep Oral, "Tutkunun Romanı") zor oldu diyor, fakat bana yarışma gibi gelmedi ki, söylediğim zaman. Ben sadece yaptığım işi o kadar seviyordum ki, tutku diyor ya, başka ismi yok mu bunun? Türkçesi tutku mudur passion'un? Ben yalnızca onun için yaşıyordum. Onun için bana bir operada, tiyatroda söylemek icap ettiği zaman, o kadar büyük bir aşkla çalışıyor, öyle büyük bir zevk arıyordum ki... Artık ben şu sopranonun altında mıyım, üstünde miyim, beni hiç ilgilendirmiyordu. Yaptığımı, çalıştığımı, evvela kendime beğendirmem lazımdı, sonra öte oluyor değil mi?... “Dinliyorduk: 1957’de San Francisco'da Maria Callas'ın yerine beş günde Donizetti'nin 'Lucia di Lammermoor'unu seslendirişini...Bilmediği halde listesine biliyorum diye yazdığı- Ah gençlik işte- bir operayı nasıl canla başla çalıştığını... Donizetti'nin bütün kraliçelerini çok severek- oynadığını, çünkü çılgınlık sahnelerinden çok büyük zevk aldığını...
Her zaman mütecessis ve mükemmeliyetçi oldum
Onu dinledikçe sesini kültürüyle, aklıyla nasıl beslediğini, sonsuz öğrenme tutkusunun hala var olduğunu, 'sanatından hiç ödün vermediğini, söylemek istediği tüm şarkıları söylediğini, oynamak istediği tüm operaları oynadığını, önüne çıkan hiçbir engelin onu durduramadığını' iyice kavrıyorduk. Konserleri ve resitalleri gibi seminerleri de herkes çok beğeniyor..."
Kuşkusuz klasik müziğin, operanın ayrı bir yeri var Leyla Gencer için. Operanın gördüğü ilgiden çok hoşnut. "Kaç sene evvel, beni yeni başladığım zaman bile, artık opera bitmiştir, operanın geleceği yok' derlerdi, Avrupa'da bile. Halbuki operalar çoğaldı, eskiden kalma binalar tekrar restore edildi, namütenahi tiyatrolar ve faaliyet var. Operanın müzelik olduğuna inanmıyorum. Bu da başka bir devirdir, o devir de çok güzel, onu yaşatmaktan zarar yok, yarar var."
Devlet memuru anlayışından nefret ediyor. Sanatçılıkta bunu bağdaştıramıyor, operanın 'gidişatının' düzelmesi için 'büyük bir reform' gerektiğini vurguluyor: "Kültür Bakanlığı'nın işidir bu, bir çare bulsun. Opera rekabet ortamında gelişir. Dünyanın hiçbir yerinde bu yok. Bizim mesleğimiz bir yarışmadır, devamlı bir yarışma; kim iyi olursa o öne geçer. 100 kişi bir tarafta oturur, iki kişi söylerse olmaz böyle."
Bunca yıllık çalışmasının ürünleri sadece korsan kayıt olarak dinlenebiliyor. O hiçbir zaman stüdyoya girip, plak ya da CD çalışması yapmamıştı. Öneri mi gelmemişti, yoksa bu işin peşine mi düşmemişti?
"Evet, ben peşinden koşmadım. Para kazanmak meselesi olmadı benim için. Ben bunu kendimi övgü için söylemiyorum. Ama benim geleneğim yok. Bu işlerle uğraşmamışım, bir aile çocuğuydum ve birdenbire kendimi tiyatroda buldum ve her şeyi birden anlayamadım, kavrayamadım. Neye önem vereyim iş bakımından? Hangisiyle, kiminle görüşmem lazım? Hangi emprezaryoyu tutmam gerek? Bu işlerle uğraşmadım. Uğraşmayınca da mesleğimiz maalesef bütün meslekler gibi bir orman kanunu meselesi. Bir sürü vahşi hayvanlar içinde hangisi kuvvetli ise zayıfı yer, değil mi? Benim plak meselesinde de öyle oldu zannederim. Evvela bir girişimler, konuşmalar, teklifler oldu, sonra duruverdi. Neden durdu? Herhalde öteki taraf ağır bastı ya ben ya o dedi, öyle kaldı."
Önümde dağ gibi engeller vardı. Öteki sanatçılar benden daha kuvvetliydi. Emprezaryoları vardı ve büyük bir mafyaydı onlar. Bunların içine girmedim. Hata oldu.
Karizmasını ve çekiciliğini hala sürdüren Leyla Gencer, 'canlandırdığı kişilikle kader arasında, geçmişle gelecek arasında olağanüstü ilişki kuruyordu'. Başarısı; araştırmanın, çalışmanın ötesinde belli belirsiz söyleyiverdiği "ben her zaman mütecessis oldum" tümcesinde mi saklıydı yoksa?
Başarının doruğundayken sahneyi bırakma kararını tek başına mı almıştı? Hiç mi özlemiyordu?
"Evet, kendim karar verdim. Devamlı o zirvede kalmak için çok büyük eforlar, sarfetmek gerek. Çünkü hayatın bir gidişatı ar değil mi? Bir yaşa geliyorsun, sesi de anlayışı da her şeyi de değişiyor insanın. O teknik zorluklar başladığı dakikada bence bırakmak lazım. Bunlar daha 1, uzun yenilebilir ama onun stresi çok büyük oluyor. O kadar büyük stresler geçirdim ki, artık buna dayanamam dedim. Çok büyük saadetler geçirdim….
Photo: “Tiyatroyu eskiden beri çok severim. Evvela tiyatrocu olmak istedim. Ne olmak istemedim ki, her şeyi yapmak istedim...”
Photo: “Herkes bana gülmenin yakıştığını söyleyip, gül diyor, eskiden ne çok gülerdik değil mi?”
Photos: UĞUR GÜNYÜZ
Şans, kader ve kısmete inanıyorum. Çok mühim, onlar size yardım etmezse, istediğiniz kadar çaba gösterin olmaz. Mesela İtalya'ya 1953'te gitmeseydim, daha genç olup da 1960’ta gitseydim, belki ünüm daha fazla olurdu. Çünkü bana ün bakımından mâni olan çok meşhur kişiler vardı.
20 yıl sonra, 1960-90 dönemi İtalya operasına referans olarak Leyla Gencer
gösterilecek
Dünya operası Leylalaşıyor
Ayakta uzun alkışlarla sık sık kesilen bu sözler, Diva'nın Ankara'da kendisine Sevda-Cenap And Vakfı'nca verilen yılın sanatçısı ödülü törenindeki o çok içten, duyarlı konuşmasının bir parçasıydı.
Sahneye ilk adımlarını attığı, giderek büyük alkışlarını topladığı Ankara kentine, yıllar sonra, bu anlamlı ödülü almak üzere iki günlüğüne gelmişti. Aktif sahne yaşantısı dönemini ses tellerindeki kaçınılmaz fiziki yorgunluk inişi başlamadan, pek çoklarının düştüğü klasik tuzağa düşmeden çok zekice kapatmış bulunan bu olağanüstü soprano, eğitici, yol gösterici, beğenici (yarışma jürilerinde) etkinliklerle musiki dünyasındaki yoğun varlığını sürdürüyor. Ancak Leyla Gencer ile süren en etkili ve yoğun faaliyet mantar gibi türeyen plaklarıdır.
● Sahne, radyo-televizyon, plak şirketleri üçgensel ilişkisinin eskiden beri mevcut olup son yirmi-otuz yılda iyice katmerleşmiş bulunan çarpıklıkları, sadece müzik yapan ve onun en iyisini üretmeye uğraşan içine dönük 'soylu sanatçı türünü eritmeye başladı. Medya soytarılığı yapmadan üne kavuşmayı neredeyse olanaksız kıldı.
Birkaç yıldır böyle gidiyor. Uzunçalarlarla başladı. Kompaktlarla sürü yor. Amatör çekimli bantlardan, plağa ucuz tarafından çekilmiş bu dokümanlar, bandı sağlayana da plak-disk firmasına da satıcısına da para kazandırıyor. Ama işin tecimsel yönünün yanı sıra, duygulandırıcı bir "musikiye saygı" boyutu da var.
Ne uygar cürettir, ozdı duyulmaz plak firmalarındaki aktif sahne yaşamı boyunca şöhreti hep hafifçe gölgede tutulmuş ve hiç plak yaptırılmamış bir "Türk" sopranoya dar bütçeyle de olsa bir yatırım yapabiliyor. Ne insani gönüldür ki, bazı özel plak satıcıları o adı duyulmamış firmaların eski hayranlarının amatörce bantlarından toparlanmış Leyla plaklarına stokunda baş yeri veriyor. Ne derin bir müziğe saygıdır ki, Bologna'daki o müzik dükkânı sırf Leyla Gencer pazarlıyor ve onunla yaşamaya çalışı yor.
Eski hayranlarının, gizli dostlarının katkısıyla kendinden örgütlenivermiş "Operayı Leyla Gencer'le sil baş yeniden düşündürtme" çabası müthiş bir olaydı. Yürekli bir hakkaniyet arayışıdır. Büyük plak firması denen kaypak, hesapçı, renk körü, etnik ayırımcı senaryoya epeyce bir kafa tutuştur. "Kahrolası sizler, kadına yirmi yıl önce stüdyoda adam gibi Lucrezia Borgia söyletmediniz. Ama biz tutkulu amatörler salonlara bantlarımızı pardösümüzün iç ceplerinde gizlice sokmayı becerdik. Modern teknikler bizim kötü bantların cızırtılarını biraz ayıkladı. Sonuç hala Leyla'ya layık değilse de bir cıvıl cıvıl hançereyi duyabiliyoruz. En oylumlu değil; belki. En dramatik de olmayabilir. Muhtemelen köşeleri en yumuşatıcı türden de değil. Ama, en ar, en soylu musiki ailesine ait bir kadife ses. Ve alabildiğine müzikal."
Burada sözü uluslararası üne sahip müzikolog Alain Paris'e bırakalım. Çok ciddi bir referans dokumanı olarak, ellerden düşmeyen "Dictionnaire des Interpretes (Yorumcular Sözlüğünün) Leyla Gencer hanesini Paris ve ekibi şu cümle ile bitiriyorlar: "Bu kırık dökük amatör kayıtlan tanıdığımızı sandığımız çok büyük bir sanatçıyı aslında tamamen ıskalayarak geçmiş bulunduğumuzu yüzümüze vurarak ortaya koyuyor. Ne kadar yazık."
Kendisinin alçak gönüllü “biz sarkıyoruz artık" deyişine bakmayın. Hâlâ alımlı güzellik taşıyan bu olağanüstü kadının sahne sanatlarındaki çok önemli o fiziki çekiciliğinin ve hareket zarafetinin de yardımıyla otuz yıl öncesinde Donizetti'yi nasıl dirilttiğini, yirmi yıl öncesinde Bellini'ye ne tür bir yeni boyut getirdiğini tasarlayabiliyor musunuz? Henüz video yok, bu kadar çok güzelliği bir arada zapta geçirecek. Ama stereofonik uzunçalar var. Callas üç ayda bir plak yapıyor. Tebaldi, altı ayda bir. Yeni yetme bir Monserrat Caballe'yi plak şirketleri paylaşamıyor. Peki, Leyla? Yok. Niye yok? Yeterince sosyetik değil. Ayrıca Türk'ün biri, canım. Callas panterimsi esmer kişiliğini sahnede olağanüstü pazarlıyordu. Benzersizdi, bu anlamda. Ama, ent büyük özenle hazırlanmış plaklarındaki sesinden ne kalacağı tartışmalıdır. Tebaldi yüz küsur kiloluk hareket- siz gövdesinden müthiş dolu bir ses çıkarırdı. Plaklarından bireyler kalacağı kesindir? Ama, çok kesin bir şey daha belli oldu. Yirmi yıl sonranın şöyle 2015'lerin falan meraklısı, 1960-90 dönemi İtalyan Operası referanslarını ararken baş köşeye amatör kayıtlardan yapılmış ve yer yer cızırtılı da olsa sayısı şimdiden elliyi geçmiş olan plağı ve diskiyle Leyla Gencer'i oturtacaklar.
Leyla Gencer'i anlatırken, sadece bir masal perisinden, onun haksızlıkların sonradan daha da parlattığı yıl diz yönünden söz etmek eksik olur. Kendisi ne tatlı anlatıyordu, geçen akşam. Kimseye kırgınlığı yoktu. Ne vaktiyle kendisini Türkiye'den kaçır tanlara, ne elinden habire rol kapan hırslı rakiplerine, ne kendisini ezeli bir ikinci-üçüncü hanımlığa layık görüp medyayı o doğrultuda biçimlendirenlere, ne kapısını çalmayan plak şirketlerine. Çok değişik ülkelerde, çeşitli sahnelerde yeterince alkış toplamış, ödüller almış bulunması onun için yeterliydi. Çok sevdiği bir işi, şar ki söylemeye en kusursuzca yapmak için kendini hırpalarmış ve başarmıştı. Sevenleri, takdirkarları, bir avuç kıskanç ayak oyuncusundan çok daha fazla olmuştu, yaşamı boyunca. Zaten onlar için vardı. Onların uzaktan, yakından kendisine uzattığı sevgi demetleriyle mutluydu.
● Bu iğrenç sistemin mengeneleri musikiye tutkulu, en iyisini yapma yolunda hırslı, ama medya cambazlığı söz konusu olduğunda parmağını kıpırdatmayan muhteşem bir Leyla Gencer'i bile neredeyse öğütecekti. Ama Leyla çok büyüktü. Mengeneler küçük kaldı.
Sahne, radyo-televizyon, plak şirketleri üçgensel ilişkisinin eskiden beri mevcut olup son yirmi-otuz yıl da iyice katmerleşmiş bulunan çarpıklıkları, sadece müzik yapan ve onun en iyisini üretmeye uğraşan içine dönük "soylu sanatçı" türünü eritmeye başladı. Medya soytarılığı yapmadan üne kavuşmayı neredeyse olanaksız kıldı.
Bu iğrenç sistemin mengeneleri musikiye tutkulu, en iyisini yapma yolunda hırslı, ama medya cambazlığı söz konusu olduğunda parmağını kıpırdatmayan muhteşem bir Leyla Gencer'i bile neredeyse öğütecekti. Ama Leyla çok büyüktü. Mengeneler küçük kaldı. Aksine cızırtılı mızırtılı, korsan morsan o elli küsur plakla. Leyla insanlara operayı yeniden düşündürtüyor. Hatta biraz daha öte: “İtalyan operası yeniden Leylalaşıyor.”
BAŞKENT GÜNLERİ
Bu bizim Leylamız
MÜŞERREF HEKİMOĞLU
Yaşlı ve orta kuşak okurlarımız anımsar, ben de en güzel yazılarımı Leyla Gencer için yazdım. Yıllar boyunca. 1950'lerin başında Ankara'ya geldiğim zaman kapısını çaldığım ilk sanatçılardan biri Leyla Gencer. Onunla konuştuk, resimlerimiz yayımlandı Hayat Dergisi'nde. O dönemde ABD Büyükelçisi olan McGhee'nin eşine ulaşmamı da o sağladı. Bir telefon, ertesi sabah Çankaya'daki elçi evindeyim! Tören akşamı elini sıkarken 1964 yılında Roma'da buluşmamızı anımsadı. Benim de unutamadığım bir olay. Operada Leyla Gencer'i dinliyoruz. Roma Büyükelçimiz Namık Yolga, eşi, Turizm ve Basın Danışmanı Nevin Menemencioğlu ve ben. Milano'dan gelen kalabalık bir grup "Laila, Laila", diye beyaz güller atıyor sahneye. Gül yağmurunda bir Türk operacı, gözlerimizde yaşlarla alkışlıyoruz onu. Ertesi sabah kaldığı otele gittim, Roma'nın en lüks otellerinden biri, kocaman bir dairede kalıyor Leyla Gencer. Büyük çizgili bir kadın, elbiseleri, kürkleri, takılarıyla görkemli bir primadonna. Yaşam biçimi de sesine, yeteneğine, başarısına eş düzeyde. Güzelliği ve şıklığıyla ödül töreninde de göz kamaştırdı. Siyah kadife uzun elbisesi, siyah pelerininde kürkler, göğsünde ve kulaklarında pırlantalarla bir Diva gerçekten. Konuşması da şarkıları kadar güzel. Şampanyalar içilirken ne güzel seslendi hayranlarına, uzun yılların öyküsünü ne güzel özetledi. Sonra ne güzel uyardı. Bir sanatçının yaşamında tırmanışlar var, tepelere çıkıyor, ama inişler de kaçınılmaz. Ben inişe geçmeden ayrıldım, diyor. Metin And ile dinliyoruz. Operanın Diva'sı için değerli bilim adamımız da ne güzel yazılar yayımladı. Belki biliyorsunuz, Leyla Gencer, tüm konserlerinde Türkiye'den bir rüzgâr estiriyor, programında, Türkiye ile ilgili bir opera aryası yer alıyor mutlaka, Milano'da oturuyor, dünyayı dolaşıyor, ama Türkiye'den ayrılmıyor hiç... Fransa'nın ünlü Le Monde gazetesinden kocaman bir sayfa var kâğıtlarımın arasında. Rahmetli Hasan Işık getirdi bir gün. Sana güzel bir armağan, dedi. O günlerde Fransız basınında iyi bir yazı, tek bir satır çıkmıyor ülkemiz için. Çünkü 12 Eylül dönemi ama Le Monde Leyla Gencer'e kocaman bir sayfa ayırıyor, baştan sona övgü, Maria Callas'ın ölümüyle operada oluşan boşluğu Türk sopranonun doldurduğunu yazıyor. O güzel yazı Leyla Gencer'in kişiliğinden kaynaklanıyor kuşkusuz. Sanat çizgisi sevgiyle, tutkuyla gelişiyor, amacını saptıyor, var gücüyle çalışıyor. Bir kentten başka bir kente giderken trende yeni bir opera ezberlediğini anlattı bir gün. Bilmediği bir opera önerilirse reddetmiyor, kısa sürede öğrenip sahneye çıkıyor. Yalnız sanatı için yaşıyor, özel yaşamı yok, rahmetli İbrahim Gencer de özveriyle destekliyor onu. Biri İsviçre'de oturuyor, öteki Milano'da, yine de az buluşuyorlar. Bir doruktan ötekine tırmanan bir sanatçının kocasıyla buluşmaya da vakti olmuyor kimi zaman. O doruklara belli özveriler, onurlu savaşlarla varılıyor. Ama dünyamız için bir umut, bir mutluluk nedeni oluyor o doruklar.
Soğuk bir gecede Leyla Gencer'i dinlediniz mi hiç? Yüreğiniz nasıl ısınır, ne güzel bir ışık seliyle aydınlanır geceniz, nasıl yücelirsiniz, doruklara ulaşırsınız, aşağıdaki düzeysiz, çirkin olaylara da ne güzel gülümsersiniz. Sonra da onurlanır, dikilirsiniz, "bu bizim Leylamız" dersiniz. Operanın beşiği Scala'yı yirmi beş yıl sallayan bir Türk sanatçısı. Ankara'dan Milano'ya uçup opera mevsiminin açılışını izledi özel locasında. Şan öğrenimini İstanbul’da yapıyor Leyla Gencer. Sahneye de Ankara Devlet Operası'nda çıkıyor., yurtdışına çıkışı kaç yıl sonra. Başka bir deyişle Atatürk'ün müzik devriminden, çoksesli müzik yaşamından bir uzantı dünyaya. Tüm yaşamda tekseslilik eğilimi tırmanırken Leyla Gencer'in ödül töreni güzel bir olay, ayrıca bir uyarı bence.
Aynı milletten olduğumuz için gurur duyacağımız insan sayısı bakımından ne yazık ki pek de şanslı sayılmayız. Leyla Gencer, her adı geçtiğinde bize bu oldukça ender yaşadığımız duyguyu tattıran bir isim. Görkemli başarılarla dolu bir hayatın nispeten daha sakin bir durağında artık. Bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak isteyenlere kapısı hep açık. Avrupa'da olsun, Türkiye'de olsun, sahnelerden uzak, ama yine de opera dünyasıyla iç içe bir yaşam sürdürüyor. Sanatının dışındaki özellikleriyle de sizi etkileyen biri Leyla Gencer. Meslek yaşamında ona yakıştırılmış olan kraliçelik unvanı kişiliğine neredeyse bir eldiven gibi oturmuş. Yaşamını opera üzerine kurmuş ama, ilgi duyduğu konular geniş bir alana yayılıyor, dünyaya çok daha büyük bir pencereden bakıyor. Leyla Gencer ile 15 yıl içinde üçüncü kez karşı karşıya geldim. Şimdi, daha önceki iki karşılaşmamızda, karakterinin "kraliçe" yönünün daha çok ön plana çıktığını, daha kendine dönük bir tavır sergilediğini düşünüyorum. Geçen zaman, Leyla Gencer'in yansıttığı o sert ve ulaşılması güç insan imajını törpüleyip, ara ara gözlerine yumuşak bir pırıltı olarak yansıyan sevecen yönünün altını çizmiş...
H.Ekşigil – Siz son yıllarda İstanbul Devlet Operası'nda her mevsim bir opera çalıştırıyorsunuz. Bu yıl Aida'nın solistlerini çalıştırdınız. Atatürk Kültür Merkezi'nin ve Devlet Operası'nın koşullarını nasıl buluyorsunuz?
L.Gencer – 3-9 Eylül. Nerede yapacağımızı bilemiyorduk, en sonunda Cemal Reşit Rey'e karar verildi, orayı kiralıyorlar.
“Avrupa ülkelerinde kendi milletlerinden büyük sanatkârlar adına yarışmalar düzenliyorlar. Benim adıma bir şan yarışması yapılması da Aydın Gün'ün fikriydi."
L.Gencer – Hakikat olmayan şeyler rahatsız ediyor tabii... Mesela bazı röportaj isteyenlerle konuşmuyorum, onlar da konuşmadığım halde kendi bildiklerini yazıyorlar, yanlışlar oluyor. Her zaman opera açılışlarına davet ediliyorum, her yere davet ediliyorum, ama gitmiyorum. Burada da birçok davetler oldu, onlara da "Peki" diyemedim. Mesela Tansu Çiller yeni başbakan olduğunda, ilk kez Amerika'ya giderken benim de beraber gitmemi istedi. Maalesef o zaman eşimi yeni kaybetmiştim, gidemedim. Benazir Butto geldiği zaman yine başbakanımız davet etti, ona da gidemedim.
L.Gencer – Operada belki...
"Seminerlerde bazıları sinsi sinsi sizi zor duruma düşürecek sualler sorarlar. Müzikologlar da oluyor arada. Bizim şancıların genellikle biraz cahil olduğunu düşünürler. Ekseri de öyledir."
H.Ekşigil – Neden?
H.Ekşigil – Siz neşeli bir insan mısınız?
"İbrahim uzun zaman yalnızlığa katlandı, ki bu Türk erkekleri için hiç olağan bir durum değildir. Benim için varlığı büyük bir şanstı, şimdi çok zor kabul ediyorum yokluğunu."
H.Ekşigil – Bütün o hatalara rağmen bu meslekten sizi tatmin edebilecek maddi geliri elde ettiniz mi?
Leyla GENCER: Kimseyi kopya etmedim
BAŞARIMI
ACIYLA
ÖDEDİM
Emel Armutçu
►Tevazuyu elden bırakmıyorsunuz. Ama herkes sizden kraliçe, tanrıça diye
söz ediyor.
►İzleyenlere hükmetmenizden, onların soluk alıp vermesini bile yönetmenizden
söz ediliyor. Nasıl yapıyordunuz bunu?
►İnsanların size konsantre olduğunu anladığınızda ne hissediyorsunuz?
►Ve güç sizde, o anda.
Tiyatro jungle kanunu
►Öyle bir noktadan, normal hayata dönünce, o iki Leyla birbiriyle
çatışmıyor mu?
►1950'li yıllarda bir kadın sanatçı olarak dünyaya açıldınız. Kapıların
size açılması kolay oldu mu?
►Hangi yöntemlerle mücadele ettiniz bunlarla?
►Bazı zaman sahneye çıkabilmek için de mücadele gerekmiyor muydu?
►Sanat dünyasındaki mafyadan söz ediyordunuz bir röportajınızda...
►Siz hiçbir gruba dahil olmadınız. Bunun zorluğu olmadı mı?
Operayla alakamız yok
►Opera neden geniş kitlelerin dinlediği bir müzik olamıyor sizce?
La
Diva
Turca!
Yazar Zeynep Oral’a göre kara kaşlarını, gözlerini, "Kraliçe
Nefrititi" fiziğini babasından; saygı uyandıran edasını, inatçılığını
Polonya asıllı aristokrat annesinden; sonsuz öğrenme merakını, sanat
düşkünlüğünü ise dadısı, öğretmeni Madam Lejeune'den aldı. Daha küçücük bir
kızken, hizmetli Hasan'a yalvarırdı, "N'olur uçurumun kenarına, uçurumun
kenarına..." Uçurumun kenarında havaya fırlatılmaya, aşağıya düşerken ki
korkuya bayılırdı. Yine Oral'a göre, yıllarca "uçurumun kenarında olmayı
seçti; uçurumları görkemli opera sahneleri, büyük korkusu o sahnelerde söylemek
oldu. Çok da iyi söyledi; binlerce izleyiciyi "avucunun içinde tuttu,
teslim aldı. Leyla Gencer, nam-ı diğer La Diva Turca... Onun operaya adanmış
hayatı, 1953 yılında yurtdışına açılmasıyla ivme kazandı. Tam 25 yıl (ilk Türk
sanatçı olarak) Milano'da Scala Operası'nda başrol oynayarak bir efsaneye
dönüştü. Tutkusu, inancı, dikbaşlılığı, kararlılığı, mücadele gücü, insanı kıskandıracak
cinsten: Hemen hemen istediği her yerde söyledi: Napoli, Palermo, Trieste,
Torino, Lozan, Varşova, Belgrad, San Francisco, Los Angeles, Viyana, Köln,
Philadelphia, Floransa, Venedik, Moskova, Buenos Aires, Londra, Bilbao, Edinburgh,
Paris... Hemen hemen istediği her rolü oynadı; Tosca, Cosi Fan Tutte, Calleria
Rusticana, Madam Butterfly, La Traviata, Turandot, Aida, Anna Bolena,
Rigoletto, Don Carlos, Don Giovanni, Lady Macbeth, Norma Alceste... Repertuanna
yüzlerce oda müziği, senfoni, koral eserler, aryalar ve liedlerin yanısıra, tam
73 operayı sığdırdı. Türk Divası olarak Avrupa ve Amerika'da başarı üzerine
başarı kazandı. Sonra da kalkıp, "Sadece opera söyledim." Hepsi
bu" deyip çıkıverdi işin içinden. Elbette sadece söylemedi: Ankara. "Ankara"liğını
göstererek, yurtdışında olduğu için kontratını iptal ederken o dünya opera
severlerini büyülemekle meşguldü. 67 yaşındaki Gencer artık opera söylemiyor.
Ama sanatını bırakmış değil; seminerlerle, konferanslarla, sanat yönetmeliğiyle
müziğe devam ediyor. Ve sonunda bazıları Türkiye'nin ona bir "gönül borcu
olduğunu fark etmiş. Bunlardan biri Yapı Kredi Bankası. Uluslararası Şan
Yarışması'nı onun adına düzenliyor. 3-9 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek
olan yarışmaya, farklı ülkelerden 80'e yakın sanatçı katılıyor. Bu nedenle
Türkiye'de olan Gencer bir anlamda Türk basınıyla da barışarak, sorularımızı
içtenlikle yanıtladı.
►Avrupa'da yaygın mı?
►Opera genellikle esneten bir şey olarak tanımlanır... Neden böyle bir
dönüş var?
►Eskiden de böyle miydi?
Mafya kelimesini pek kullanmam. Her türlü dolaplara mafya deniyorsa o ayrı. Hiçbir şey kolay değil dünyada, her muvaffakiyeti acıyla ödüyorsunuz. Eleştirmenler size büyük kötülük yapabilir, bilhassa ABD ve Avrupa'da.
►Sonra da Gencerate diye bir kavram literature girdi...
Terbiyeliyim, ama çok değil
►Avrupa ve Amerika başarılarınızı kabul etti sizi bağrına bastı. Türkiye
yeterince yaptı mı?
►Ama Avrupa'da başarı üstüne başarı kazanırken, burada sadece devlet
memuru işlemi görmeniz, kontratınızın feshedilmesi...
Birinci hayranım İbrahim Gencer
►Maria Callas, bir dönem ciddi rakibiniz olmuş. Nasıl bir ilişki vardı
aranızda?
►Sizi pek sevememiştir herhalde...
►Bütün bu hayatı, İbrahim Gencer nasıl karşılardı?
►O kadar önemli insan vardı etrafınızda, önemli erkekler. Hiç kıskanmadı
mı?
►Yakışıklıymış da siz onu kıskanır mıydınız?
►Evet öğrenciliğinizden beri. Hocanıza "Kendinizi Toscanini mi sanıyorsunuz?" diye bağırdıktan sonra...
►Zaten kaprissiz bir primadonna var mıdır hayatta?
►Sahne öncesi korkusundan...
►Peki sahneye çıkınca, sonra alkışlar başlayınca?
►Girdiğiniz rollerin, Santuzza'lar, Madam Butterfly'lar, Norma'ların
kişiliğinizde ne tür etkileri oldu?
►Maestro Gavazzeni, "Leyla ile çalışmak harikaydı, korkunçtu"
diyor. Niye korkunçtu?
Her zaman düşündüğümü söylerdim. Bu benim huyum. Çok çabuk feveran ederim. Politikacı olsam herhalde muazzam potlar kırardım, bir gün tutmazlardı beni. Sabrım yok. Haksızlıklara, dayanamam, kendimi kontrol edemem.
Opera sanatçısı ve
Aydın GÜN
Yanılmıyorsam yıl 1947 idi. Puccini'nin "Madam Butterfly" operasını
oynamak üzere Ankara'dan İstanbul’a gelmiştik; tam da o günlerde İstanbul Şehir
Orkestrası ve Korosu'nun bir konseri vardı. Konserin orkestra şefi Cemal Reşit
Rey, koro şefi Muhiddin Sadak, solisti de Leyla Gencer idi. Biz Ankara'da
olmamıza rağmen İstanbul’da çok güzel sesli bir sopranonun yetiştiğini duyuyorduk.
Tenorluk ve rejisörlük de vardı serde. İstanbul’a gelmişken bu fırsatı
değerlendirmeliydim. Gecenin solisti soprano Leyla Gencer in belki de ilk konseriydi
bu. Buna rağmen sesinin rengi, tınısı, gücü ve genişliği olağanüstü zenginliklerle
dolu idi ve daha zaman çok olgun bir yorumlama yeteneği de her şeyin önünde
yürüyordu. Bizim güzel bir atasözüm var “Cins kuş daha yumurtadayken güzel öter”
derler. Leyla Gencer daha ilk konserinde bile şarkıcılık yönünden olgunluğa
erişti gerçek sanatçılar olgun doğuyorlar genç oluyorlar
“Opera sanatçısının hazır bir enstrümanı yoktur, o kendi enstrümanını her gün yeniden inşa etmek zorundadır.”
Çünkü her başarı çiçeği burnunda bir tamamlanamamışlıktır. Opera sanatçısı kendi iradesi ile büyüttüğü doyumsuz ve kıskanç devi (güzellik devini) her gün yeni baştan doyurmak zorundadır. Yaşamın her anını şan sanatı ve vokal zevki ile doldurmayan, kendisine rüyalarında şarki söyletmeyen bir kimsenin bu yük bir opera sanatçısı olmasını beklemek, boş bir kabın taşmasını beklemek gibi beyhude bir bekleyiştir. Bu nedenle ben diyorum ki: Opera sanatçısı bir gönüllü mahkumdur, kendi sesinin mahkumudur.
Ayrıca ne yazık ki, opera sanatçısının yolu uzun, yükü ağır ömrü kısadır. Birim bir an hocamız vardı Sık sık şunu söylerdi "İyi bir opera sanatçısı olmak için insan dünyaya iki defa gelmeli, birincisinde şarkı söylemeyi öğrenmeli ikincisinde de şarkı söylemeli" derdi. Leyla Gencer sanat yaşamına bu iki ömrü sığdıran ender sanatçılardan biri idi, çünkü. O sanat yaşamını bir “özveriler krallığı”nda sürdürdü. Konuşan, düşünen ve düşleyen bir "Opera" idi artık Leyla Gencer. Sanatının canı ve ruhu olan imgeleri ile kendi yaşamını da güzel bir sanat eseri haline getirmişti.
“Leyla Gencer, sanatının canı ve ruhu olan imgelerle kendi yaşamını da bir
sanat eseri haline getirmiştir.”
Evet sevgili Leyla Gencer, bize bağışladıkları için sana yeniden büyük bir merhaba.
LA FENICE VE LEYLA GENCER
Sanat
yazarı ve araştırmacısı Zeynep Oral, 1992 yılında yayınlanan ve Leyla Gencer'in
yaşam öyküsünü anlatan "Bir Tutkunu Romanı" adlı kitabında ünlü Türk
sopranosu Gencer'in, La Fenice'de 14 ayrı temsil için defalarca sahneye çıktığını
anlatır. Oral'ın kitabına göre Leyla Gencer La Fenice'de sahneye ilk kez 1957
yılında “I due Foscari” adlı oyunla çıktı.
“La Diva Turca”
O bir Divaydı. Her yere çıkmazdı. Yaşamına tanıklık edecekleri seçmesi ise hiç kimsenin tartışmaya cesaret edemeyeceği bir haktı.
O, bu tanıklık için gazetecilik mesleğinin en saygın isimlerinden Zeynep Oral’ı seçti. Leyla Gencer ve Zeynep Oral birlikteliğinde “Tutkunun Romanı” ortaya çıkmıştı.
Gencer ve Oral bu kez liderler için buluşarak “La Diva Turca – Leyla Gencer” başlıklı görüşmeyi gerçekleştirdiler.
O dünya opera tarihine çoktan geçti... Pek çok ülkeden sayısız ödüller. Nişanlar aldı... Birçok kent. Birçok sanat kurumu, kendisine "Altın Anahtar" teslim etti... Yeryüzünün bir ucundan ötekine, belli başlı tüm sahnelerde alkışlandı... Kimi ülkeler, her seferinde geri çevireceği, "vatandaşlık" teklifinde bulundu... Kitaplarda, müzik ansiklopedilerinde "Donizetti Rönesansı", "Rossini Rönesansı maddelerinin yanına onun adı yazıldı... Kaybolmaya yüz tutmuş, o olmasaydı, çoktan unutulmuş olacak, birçok opera eserini, geçmişin tozlu karanlığından o bulup çıkardı ve opera repertuarına kazandırdı... Uzmanların, meraklıların
Yeryüzünde bunlar olurken, bizler ne yaptık?
Biz... 1958'de. Leyla Gencer'in Ankara Devlet Opera ve Tiyatrosu'ndaki kontratını feshettik ve onu operamızdan attık "Efendim, ha bire yurtdışı temsillerine, konserlere gidiyordu. Hem neden hep O. neden başkaları gitmiyor." diye homurdanıp durduk. Yurtdışı temsillere sırayla ya da kuraya gidilmediğini, ancak dışarıdan istenen, aranan sanatçının gidebileceğini bilmez değildik. Ama olsun... Cadı kazanları fokurduyordu... Bürokrasi çarkları dişlileri arasında insan ve yetenek öğütüyordu...
Sonra... Sonra uzun bir suskunluk dönemine girdik. O yeryüzü uçurumlarının kıyısında, düşmekle kanat çırpmak arasında, dünya operalarını zorlarken, San Carlo. La Fenice. La Scala, Covent Garden, Staatsoper, Royal Albert Hall, War Memorium Opera House. Büchnen der Stadt. Teatro Colon. Bolşoy. Kirov sahnelerinde ve arenalarda savaş verirken, biz hep sustuk. Başarılarını görmezden, bilmezden geldik.
Biz susarken, gözlerimizi ve kulaklarımızı kaparken, dışarıda:
1957 Puccini Altın Madalya Ödülü 1958 Brüksel Dünya Fuarı ödülü. 1959 Fransa Dışişleri Bakanlığı Onur Ödülü 1960 Londra Harriet Cohen Altın Madalya Ödülü ve Dallas Onur Ödülü. 1963 Verdi 150. Yıldönümü Ödülü. 1967 İtalya Cumhuriyeti'nden "Commendatore della Republica Italiana" nişanı. Ve sırayla, Napoli. Cenova, Verona, Terme di Caracalla. Montana Altın Madalya Ödülleri... "Uluslararası Esin Perisi Ödülü", Fransa "Bin Yıllık Müzik Onur Ödülü" vb... Bu arada Türkiye'de...
Türkiye'de "Devlet Sanatçısı" unvanı 1971'de verilmeye başlandı. Ben de dahil olmak üzere birçok kişi, bu ödülün ilk verilmesi gereken kimsenin Leyla Gencer olması gerektiğini yazıp durduk. Komisyonlar toplandı, düşündüler taşındılar, konuştular, tartıştılar, bir türlü karar veremediler. Neden sonra, tam 17 yıl sonra. 1988'de "Devlet Sanatçısı" unvanı Leyla Gencer'e verildi.
Verilmesine, verildi ama, o zamanki Kültür Bakanlığı "Bu kadının ya da ne olduğunu pek de bilmediğinden, Milano'daki Türkiye Konsolosluğuna "öğrenin bakalım, sahiden Türk müymüş" diye bir de araştırma yaptırdı.
Ülkeden ülkeye, sahneden sahneye başarıdan başarıya, cebinde yalnız Türk pasaportuyla koşup duran o İtalyan Pasaportunu. "insanın tek pasaportu olur" diyerek hep geri çevirdi), bütün bunlara gülüp geçti.
1990'dan sonra Leyla Gencer Türk basınına verdiği demeçlerde ironi ve mizahla karışık "Ülkem beni hatırladı" tümcesini sık sık tekrarlayacak
Ancak bir de şu gerçek var: Ülke yöneticileri, kalıplaşmış kurumlar, belli onu hatırlamışlardı ama bu ülkenin gerçek müzik tutkunları onu hiçbir zaman unutmamışlardı.
1993’ten başlayarak, ülkesi. Leyla Gencer'e şükran borcunu, gönül borcunu ödemeye çalıştı. Onun onuruna İstanbul Devlet Operası'nda Yekta Kara'nın düzenlediği "Saygı Gecesi". Aydın Gün yönetimindeki Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda tüm şan resitallerinin ona adanması. Sevda-Cenap And Onur Ödülü Altın Madalya verilmesi. Ankara Devlet Operası’nın önüne heykelinin dikilmesi birbirini izledi... Bu zincirin son halkası ise Yapı ve Kredi Bankası'nın düzenlediği "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması".
Kâh Milano'nun göbeğinde bir ana caddedeki, kâh Nişantaşı'nın dar eğri büğrü bir sokağındaki, duyarlılıkla anılanı kültürel birikimi kaynaştıran, ince zevkle klasik döşeli, dairelerinde. Görkemli bir çay servisi başında sürdürüyoruz konuşmayı...
Sohbetin çıkış noktası, "zincirin son halkası"...
"Şimdilerde beni en mutlu klan, en heyecanlandıran olay bu yarışma... Biliyorsun, ben hiçbir zaman geçmişle yaşayan. Geçmişe takılıp kalan bir insan olmadım. Hep ileriye dönüktüm. Zaten benim misyonum ileriye dönük... Ne zamandır Aydın Gün'ün benim adıma kendi ülkemizde bir yarışma kurmak düşüncesi vardı. Ömer Kayaloğlu bu düşünceyi benimsedi ve başardılar.
Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması'nın birincisi geçen yıl yapıldı ve bütün dünyada yankıları oldu. Her iki yılda bir tekrarlanacak. Bu olay beni sonsuz sevindiriyor."
“MİSYONUM”
"Misyon". "Misyonum"... Leyla Gencer'in sık sık kullandığı bir sözcük. Bu sözcüğü açmasını istiyorum.
"Ben eskiden beri, baştan beri, ha yatta bir misyonum olduğuna inanıyordum: İçimdeki bu müzik sevgisini. Şan sevgisini, bu tutkuyu yaymak... Bana verilen bu misyona boyun eğiyor sahneden sahneye, tiyatrodan tiyatroya bu sevgiyi bu tutkuyu yaymak için koşuyordum. İnanıyordum ki eğer mesleğimde çok iyi olursam, beni dinleyen insanlara iyi duygular, güzellikler verebilir, onları daha iyi bir insan olmaya itebilirim. Görevimi yerine getirmeye çalışıyordum. Bunun için kendimle yarışıyordum, bunun için yapabileceğimin hep en iyisini yapmaya çalışıyordum... Sahnelere veda ettikten sonra da sahne yaşamım bitti ama bu misyonum sürdü. Cemiyete faydalı olmaya çalışıyorum. Seminerler, konferanslar, yarışmalar, uluslararası jürilerde görev alma. Gençlerle ilgilenme, onlara yeni yollar açmak... Zaten bu yarışma da kültür bayrağını elden ele yarınlara taşımaktan başka bir şey değil..."
"Sahnelere veda ettiğimden beri" tümcesi, içime yerleşiyor. Leyla Gencer artik opera temsillerine, konser ve resitallere çıkmıyor. Özlemiyor mu, dinmek bilmeyen bütün o alkışları sahneye atılan çiçekleri, "Brava" haykırışlarını ve bunlarla birlikte bütün o şaşaayı?
Yanıt çok kesin ve net geldi: "Hayır, inan ki, hiç ama hiç özlemiyorum... Benim inişe tahammülüm yok. Her zaman mükemmeliyetçi oldum. Mükemmel olmayacaksam sahneye çıkmam dedim... Hem her şeyin bir zamanı var. Yıllarla ve bütün o stresle ses tellerinin yıpran maması imkânsız. Yalnız teknikle, yıllara, doğaya meydan okumak anlamsız... Kimileri bu işi seksenine kadar sürdürüyor. Bir gece iyi, bir gece kötü oluyor. Ama ben buna izin veremezdim... Hem perde açıncaya kadar çektiğim o büyük korkuyu, o stresi, o işkenceyi artık çekemem. Bünye bunları bir yaşa kadar kaldırır. İnsan durma zamanını da bilmeli..."
"SAHNEDE TANRILAŞIYORDUM"
Gerilere dönüyoruz. Sahnedeyken neler hissediyordu Leyla Gencer?
"Sahneye çıktığın ilk anda, karanlıktan ışığa geçtiğinde, gerideki her şeyi unutursun. O anda izleyiciyle aranda bir gerilim hissedersin. Elektrikli bir hava... Seni sınıyorlardır, senden beklentileri sonsuzdur. Senden tanrıları yeryüzüne indirmeni, sahneye getirmeni, her istediklerini vermeni beklerler. Sen bunu bilirsin... O gerilimi iliklerinde duyarsın..."
"Sonra oyununu oynamaya, şarkını söylemeye başlarsın. Artık sesin, senin sesin değildir. Sesin yalnızca bir araç, bir müzik aletidir. Sen o müzik aletini eline almış, istediğin gibi kullanıyorsun. Ve o sana itaat etmek zorunda. Artık sen, sen değil bir başkasısındır. Canlandırdığın kişisindir. O başkası, sensin..."
Photo: LEYLA GENCER İN ÖZEL ARZUSU: Gencer. Zeynep Oral dan "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışmasının mimarı Aydın Gün ve Ömer Kayaloğlu ile birlikte yer aldığı bu fotoğrafın kullanmasını istiyordu. Ve Leyla Gencer büyük dostu Aydın Gün ile Liderler Dergisine sayfa komşusu oluyor
"Ve sahnede senin hissettiklerini seyirci de hissettiği an senin her söylediğine seyirci de inandığı an işte o zaman aranızda müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Ve sen sahnede bu bağı, bu bütünlüğü hisseder sin... İstediklerini vermişsindir. Tarılar artık sahnededir. Buna artık zevk sevinç falan denmez, bu bir ayindir. Bu bir dindir."
Bir süre durdu ve ekledi: "Sahnede tanrılaşıyordum."
Sahnede tanrılaşan Leyla Gencer başkalarıyla da ama en çok kendisiyle yarışmaktan ve kendisini acımasızca eleştirmekten de hiç geri kalmıyor:
"Benim en iyi zamanlarım 1957-65 arasındaydı. Bakma bu İtalyanların sana anlattıklarına, yazdıklarına... 1965’ten sonra beni yok Diva'. Yok 'Divina' ilan ettiler ve ne yapsam, ağzımı açsam mucize deyip bayıldılar. Oysa ben biliyorum ki teknik açıdan, vokal açıdan, yorum açısın dan 1965'e dek en iyiydim. O tarihten sonra biraz abartmaya başladım, yorumlarımda fazla vurgulamaya gittim. Nedense. İtalyanlar bunu çok sevdiler. Hani hep söyledikleri Gencerate var ya... Doğrusu ben onları çok doğru bulmuyorum."
Açıklıyayım: 1988-92 yılları arasında "Leyla Gencer-Tutkunun Romani" kitabim için çalışırken görüştüğüm her İtalyan müzik uzmanı, önüme sürülen her yazı Gencer adından türetilmiş ve artık opera terminolojisinde yerini almış olan "Gencerate"den söz ediyordu.
"Gencerate" sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır. Ses, şarkı söylemeyi sürdürür ve bir an gelir öyle bir doruğa ulaşır ki, sanırsınız ses haykırışa dönüşecek ama dönüşmez ve şark devam eder. Gencerate, çok patetik bir vurgu, bir abartmadır... Gencerate sese gözyaşlarının karışmasıdır.
LEYLA GENCER IN BAŞARISININ SIRRI
İstanbul, Ankara. Milano. Roma. Napoli, Floransa. Verona. Venedik, Viyana. Varşova, Paris, San Francisco. Los Angeles. Chicago, Bilbao, Buenos Aires. Barcelona. Edinburgh. Glyndebourne. Londra. Moskova, Leningrad. Stockholm, Köln. Lizbon da. Lucia, Norma. Lady Macbeth. Alceste. Kraliçe Elizabeth. Anna Bolena. Maria Stuarda. Medea. Aida. Tosca. Madam Butterfly. Violetta. Leonora ve daha nicesini unutulmaz kılan neydi?
Neydi başarının sır?
Bu soruyu her sordurduğumda. Leyla Gencer'in yanıtı değişmiyor:
"Ben bir şey yapmadım. Her şey kendiliğinden oldu. Şans, kader, kısmet..." Ama elbet, kimse bu yanıta inanmıyor! Üstelediğimde. Leyla Gencer. "Tutkumun peşinden koştum, hiç ödün vermedim... İşte hepsi bu" diyor... Daha da Üstelediğimde en çok, en çok "Yalnızca bilinçli seçimler yapmaya çalıştım” diyor. "Örneğin, her rol teklifine evet demedim. Her teklife evet deseydim, sesimi çoktan kaybeder, bunca yıl sürdüremezdim. Her teklife evet demek en kolayıydı ama ben eveti ancak bilinçli seçimler sonunda söylerdim." Ve dönüp dolaşıp yine aynı şey söylüyor: "Şans kader kısmet..." Şans, kader kısmet olmadığın de en az benim gibi biliyorsunuz. Ancak başarının sırrını (üstelik sır falan da değil "tüm bir yaşam" diye belirteceğimden burada "tüm bir yaşamı özetleyemem. Ancak birkaç başlık verebilirim.
Evet daha çok genç yaşta tutkusu sarıldı. Tutkusu, var olma nedeni, şarkı söylemek, opera ve müzik dünyasın bir parçası olmaktı. İnançla, inatla, aşkla bu tutkunun peşinden koştu. Daha konservatuara başladığında. "Günün birinde ya Scala'da söylerim. Ya ölürüm" dedi...
Evet hep bilinçli ve akıllıca seçimler yaptı: Daha başlangıçta İstanbul Konservatuarını terk edip ünlü İtalyan Hoca Arangi-Lombardi'nin peşinden Ankara'ya gitmek gibi... En usta hocaları seçmek ileride birlikte çalışacağı Maestro ve rejisörleri seçmek, söyleyeceği operayı seçmek gibi...
Evet mükemmeliyetçiydi. Sahnede yalnız kendisinin değil her şeyin, herkesin mükemmel olmasını istiyordu. Çünkü onun için temsil bir bütündü. Ve seyirciye saygısı sonsuzdu.
Çok çalışkandı. Hep çalıştı. Ses çalması, rol ezberlemenin ötesinde bir çalışmaydı bu. Oynayacağı operanın tarihteki coğrafyadaki, edebiyattaki, müzik dünyasındaki yerinden, o dönemin politikasından, bestecisinin geçirdiği tüm evrelere uzanan çok geniş bir araştırma, analiz ve sentezden oluşan bir çalışma süreci. Her yoruma, engin kültür birikimini kattı. Kolay değil, zoru seçti. Kimselerin söylemeye cesaret edemediği ya da çok tan unutulmuş, hiç temsil edilmemiş eserlerin peşine düştü. Bunlar ortaya p karıp, yıllar sonra ilk yorumlayan olması onu öteki "Diva'lardan farklı kaldı. Bu "zor", alışılmışın dışı rollerin aranan sanatçısı oldu.
Tekniği çok güçlüydü. Teknik gücüyle sesinin olanaklarını bütünledi, tümünü oyunculuk yeteneğiyle yoğurdu İtalya’da hiç bir temsilini kaçırmam olanlardan hep şu tümceyi duydum: "Leyla, sahnede göründüğünde, daha ağzını bile açmadan, hepimizi kendi ateşle tutuştururdu." Sahne karizması bu olsa gerek!
Ona sorarsanız. O, hiçbir şey yapmadı. "Hepsi, şans, kader, kısmet Bugün Leyla Gencer'in yaşamı Türkiye-İtalya arasında, bir seminerle bir konferans arasında, çeşitli ülkelerdeki uluslararası yarışmalarla ders vermeler arasında geçiyor.
"Ben öyle her başvurana. Her gelene özel ders vermem.
Ancak meslek yapmış ünlü sanatçılara ders veririm. Diyelim şu ya da bu operada rol almış, role hazırlanmış ama 'perfection' için bana gelmiş, o zaman ders veririm."
Bu gidiş gelişler arasında onu izlemek sonsuz heyecan verici. Çünkü kişiliğinde dört mevsimi ve duygular dünyasının tüm renklerini ve "Scala"sını içinde tasoor
Diyelim bir seminere, bir konferansa hazırlanıyor: Heyecan içinde. "Ya yanın çocuklara örnek vermem gerekir de sesim çıkmazsa..."... "Ya konferans kötü giderse... Karşımda yaprak gibi titriyor. Eski günlerdeki o sahneye çıkmadan önceki heyecandan farksız... O kraliçe, tanrıça edası gitmiş, korku içinde bir çocuk tan farksız...
Ankara'da bir törene. Altın Madalya alacağı törene hazırlanıyordu ki, o gün Opera'nın önünde, sanatçıların protestosu olduğunu öğrendi. Sanata karşı baskılar ve kültür bütçesindeki kısıntılar protesto edilecekti. Milano uçağından inmesiyle, ayağının tozuyla fırladı protesto mitingine katıldı. Onu orada gören gazetecilerin "Politikaya mı atılıyorsunuz?" sorusunu "Hayır, görevimi yapıyorum!" diye yanıtlıyordu. "Sanatın horlanmasına hiçbir sanatçı izin veremez vermemeli. Buna izin verirsek ülkemiz geriye gider!" Ve ekliyor: "Ama politikaya atılacak olsam Atatürk partisi kurardım..."
Türkiye'deki kimi gelişmeleri izle dikçe öfkeleniyor, kahroluyor. Müthiş bir gazete okuyucusu. Hem Türkiye hem dünya politikasında hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor: "Atatürk devrimlerine ne oldu" diyerek "Bu duruma dur diyecek bir şeyler yapmalıyız" diye öfkesini kusarak, kapana kısılmış bir kaplan gibi kükreyip duruyor. Ve çevresindeki bizleri, pasiflikle, tembellikle suçluyor!
Diyelim o akşam bir törende sahneye çıkacak: Tepeden tırnağa kadınsı endişeler dinmiyor: "Saçım iyi mi? Ya elbisemin yakası? Bu küpeler oldu mu?"
Artık şaşmıyorum: Bütün bu heyecanın seyirciye ve sanatına olan sonsuz saygısından, hep her şeyin kusursuz olmasını istemesinden ve mükemmel kovalamasından kaynaklandığını biliyorum.
Bir de şunu biliyorum: Katıldığı her yere bir kraliçe edasıyla giren ve hep öyle kalan, her ortamda kendine sonsuz güveni ve inancıyla gücünü ortaya koyan, söylediği her sözün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyan bu "Diva"yla, heyecandan, korkudan yaprak gibi titreyen "çocuk". Protesto mitinglerine katılan, başkaldıran "asi genç", tepeden tırnağa kadınlığına bürünen bu "dişi", birbirinden farklı insanlar değil. Tümü bir bütün
Evet, bir bütün: Biri olmazsa öteki de olmayacak bu bütünlük, Leyla Gencer’i, Leyla Gencer yapıyor. Olur olmaz sanatçı dediklerimizle, gerçek "Sanatçı’ya birbirinden ayıran da bu...
Bu yazıyı bitirirken ben Leyla Gencer'e bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Var olduğu için... Kişiliği için... Yaptıkları ve yapmayı sürdürdükleri için... Geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize mal olduğu, damgasını vurduğu için...
Yeryüzünün harikalığına, insanoğlunun müthişliğine beni bir kez daha inandırdığı için...
"BENİ HERKES TANIYOR ARTIK. BEN SİZE BU YERE GELMEK İÇİN NE GİBİ KALİTELER GEREKLİ ONLARI ANLATAYIM..."
LEYLA GENCER
Mehmet Murat SOMER
Yapı Kredi'nin düzenlediği şan yarışması şahane bir bahane oldu. Leyla Gencer hakkında yazmak için fırsat kolluyordum. "Artık hakkında her şeyi biliyoruz, okuduk" diyenler haklılar: Yeni bir şey yok. Öznel Leyla Gencer fikirlerimi ve piyasada bulunan CD'lerini yazacağım.
İtiraf ediyorum Leyla Gencer'e önce bir Türk, sonra soprano olarak hayranlık duydum. Doğrusu başlangıçta sesi bana unutulmaz, muhteşem, kadife gibi, devasa falan hiç gelmedi. Hatta bir süre bazı benzer seslerden ayırt etme güçlüğü bile çektim. Tüm bunların günahını korsan kayıtlara yıkıp masum bir şekilde aradan sıyrılmayı da bildim doğrusu. Sonra birden onu konuşurken dinledim ve onu konuşma sesinden tanıdım. Berrak, eskice bir Türkçeyi 'r'lere hafif vurguyla konuşuyordu. Örneğin "cenubi Amerika" diyordu.
CD'DEN TANIRSAN...
Konuşma sesinde, daha sonra tüm operatik rollerinde, özellikle Donizetti kraliçelerinde bulacağım, hâkimiyet gösteren bir tını vardı. TV'de izlediğim kadarıyla tavırlarında da. Yanılmıyorsam Seynan Levent'in programında "İsterseniz bize Leyla Gencer'in nasıl Leyla Gencer olduğunu anlatın" içerikli bir soruyu "Yok, onu anlatmayalım, herkes artık biliyor. Ben size bu yere gelmek için ne gibi kaliteler gerekli onları anlatayım" diye karşılamıştı. Tüm otoritesi ile. Biraz şaşıran Seynan Levent de her zamanki şirinliklerini yapıp ısrar edememişti.
İngiliz kaynaklı Gramophone ve Classic CD ile Fransız kaynaklı Diapason dergilerini yıllardır izlerim. İngilizler ona karşı hep bir saygıyla yaklaşırken, Fransızlar biraz daha ironik, Callas'ın suyunun suyu havasında bahsederler. (Bk. Diapason no.439, Temmuz-Ağustos 1997 sayısı, Callas yazısı, sf.35) Eminim bunda Leyla Gencer'in şaşaalı dönemlerinde Fransa sahnelerinde boy göstermemiş olmasının, haliyle de Fransız eleştirmenlerin onu sadece kayıtlardan tanımasının rolü vardır.
EN BABA ROLLERDE
Leyla Gencer'in hemen her önemli rolü CD olarak piyasada mevcut. Bunlar düşük kaliteli canlı kayıtlar, nadiren radyo kayıtları. Donizetti ve Verdi aryalarından Cetra şirketi için yaptığı tek operatik stüdyo albümü CD olarak 1995 yılında Lejla (!) Gencer başlığı ile Classic Collection serisinde yayınlandı (Nuova Fonit Cetra CDON112). Bir de Nikita Magaloff'un piyanosu eşliğinde yapılan Chopin şarkıları albümü var (Arkadia AK101). Tipik Leyla Gencer değil, tavsiye edemeyeceğim.
En baba rolleri olan Donizetti kraliçeleri Maria Stuarda, Anna Bolena ve Roberto Devereux operasındaki 1. Elizabeth birkaç versiyonları ile mevcut.
Tavsiye edeceğim kayıtlardan biri Mario del Monaco'lu Verdi/Il Trovatore (Arkadia MP483). 1957 Trieste kaydı Donizetti/Lucia di Lammermoor seçmeleri ise neden büyük olduğunun ve Gencerate'leri anlamak için yeterli (Arkadia HP.577). Hem CD hem de video olarak yaygın bulunan Aida'sına ben pek bayılmam. Aida'da biraz daha az tahakküm eden Aida'lar tercih ederim. Ama hiç kötü değil.
Az bilindik bazı operalar ise farklı lezzetler içeriyor. Spontini / La Vestale, tarihin tozlu raflarından Callas için indirilip, sonradan Leyla Gencer'in eline kalmış operalardan biri. Previtali yönetiminde Renato Bruson'lu 1969 Palermo kaydı dikkate değer (Nuova Era 2379/80).
Daha az bildiklerde Smareglia'nın La Falena operası 1975 tarihli kaydıyla son dönem Leyla Gencer için iyi bir gösterge. Operada iş yok, ama yirmi yılı aşan kariyerden sonra Gencer'in sesindeki parıltı yetiyor (Bongiovanni GB1131/32).
Yine nadir sahnelenen ve kaydedilen Pacini'nin Saffo operası 1967 tarihli, Zandonai'nin Francesca da Rimini operası ise 1961 tarihli kayıtla piyasada. Opera meraklıları için her ikisi de keşfetmeye değer operalar.
YENİ BAŞLAYANLARA
Yeni tanışan ya da ısınanlara ideal olan ise Myto şirketinin yayınladığı Leyla Gencer Volume 1 (1954-57) ve 2 (1957-58) CD'leri. İlkinde Madama Butterfly, Eugeni Onegin, Tosca, Trovatore, Forza del Destino, Aida, Traviata, Wally, Saraydan Kız Kaçırma, Suor Angelica, Lucia di Lammermoor, Dialoghi delle Carmelitane ve nadir inci Monte Ivnor'dan seçmeler var. İkincide yine Trovatore, Forza.., Lucia.., Suor Angelica, Due Foscari, Tabarro, Anna Bolena ve nadir Assassinio nella Cattedrale'den seçmeler var. Bunlar bence her zevke uyacak gurur albümleri. Her eve lazım!
NOT: Leyla Gencer'in Nuova Era markalılar hariç tüm CD'lerini Yonca Müzik ithal edip dağıtıyor. (Tel: 212.513 34 00)
“LA DIVA TURCA” YANİ LEYLA GENCER TÜRKİYE’NİN OPERA ALANINDA DÜNYA
SAHNESİNE ÇIKARDIĞI ÇOK AZ SAYIDA İSİMDEN BİRİ…
Kaderi
Callas'la
çizilen DIVA
Normal bir duygu. Aydın Gün'ün düşüncesi idi. On yıldır Aydın Bey'in arzusu, rüyası idi. Yapı Kredi olmasaydı bu da olmazdı. Yarışma deyip geçmeyin. Kolay değil. Organizasyon çok zor ve masraflı. En az festival kadar zor. Onun için fevkalade faydalı olduğuna inanıyorum. Adıma yapıldı; onurlu bir şey, hoşuma gitti. Çok teşekkür ediyorum herkese. İnşallah böyle devam eder. Dünyanın her yerinde sanatkârların ismiyle 30-40 yıldır devam eden yarışmalar var. Benim neslimde Pavarotti, Domingo ve benim yarışmam var. En ileride gelenlerden üç tane yarışma. Türkiye'nin böyle bir yarışmasının olması memleketim için de faydalı olduğuna inanıyorum. Tanıtma açısından.
Bu yıl yarışmanın ikincisi düzenleniyor. İlk yarışma ile karşılaştırınca organizasyondaki gelişmeler nelerdir?
Her yarışmayı ayrı düşünmek lazım. Her seferinde değişiklikler oluyor. Her seferinde kaideler değişiyor. Düzelmeler oluyor. Bu ayrı bir şeydir. İkinci yarışma da birincisi kadar iyi olur inşallah. lyi olur dediğim neticelerden bahsediyorum.
Bu tür yarışmaları kazanan kişi nelerle karşılaşıyor. Nasıl bir gelecek açılıyor önlerinde?
Geçen yarışmada kazanan 1. ve 2.lik alanlar, geçen yarışmada ödül alanlar, tenoru mesela Avrupa'nın en gözde tenoru oluyor. Bu da bizim yarışmadan çıktığı için gayet faydalı bir şey. Büyük bir tanıtma fırsatı oluyor yarışmamızı. İki ödül aldılar. Biri Arnavut mezzosopranosu, diğeri de Arjantinli bir tenor. Çok büyük kariyer yapıyorlar. Büyük tiyatrolarda söylüyorlar ve her taraftan çağrılıyorlar. Bu da ender olan bir olaydır. İyi seçmişiz.
Klasik müzikte poplaşma süreci başladı. Montserrat Caballe ve Queen'in ortak çalışması, The Three Tenors, en genç örnek olarak da Vanesse Mae var.
Vanessa Mae kim?
Keman virtüozu. Çok genç bir sanatçı.
Tanımıyorum.
Bu poplaşma sizce kaliteyi düşürecek mi?
Poplaşma! Ben bunu katiyen tasdik etmiyorum. O başka bir iş, bu başka bir iş. Fazla poplaşıyoruz. Hiç sevmediğim bir olay. Birbirine karıştırmayı hiç beğenmiyorum. Pavarotti de kendine reklam yapmak için yapıyor. Ben sevmiyorum. Bu iki tarzı birbirine karıştırmayı katiyen tasvip etmiyorum. Böyle bir cereyan var. Klasik müzik, klasik müzik olarak kalmalı. Hiç ilgisi yok. İki ayrı tarz birbiriyle bağdaşamaz. İyi bir eğitim değil. Katiyen karşıyım, reddediyorum. Eğlenmek için gençler bir ara pop müziğe devam ederler, sonra ondan da vazgeçerler. Seneler sürdükçe, her dakika bir tarz çıkıyor ama bu yanlış. Klasik müzikle bunu karıştırmanın ilgisi yok.
Uzun yıllardır sahneye çıkmıyorsunuz.
Ben hep sahnedeyim.
Opera temsilini bırakalı uzun yıllar oldu.
Hiç de uzun yıllar değil. Ben 1990'a kadar sahneye çıktım. Konserler verdim. 1991'de eşim hastalandı. 93'ün başında da eşimi kaybettim. Ondan sonra sahneye çıkmadım. Uzun yıllar sahneye çıkmadım değil. 90'a kadar sahneye çıktım. Benim kadar uzun söyleyen azdır. Kırk küsür senedir söyledim devamlı. Ondan sonra da yine bıraktım sayılmaz. Tiyatronun içindeyim. Bugün yarışma var. Scala'da doçentlik var. Seminerler var. Bir sürü yarışmalarda jürilik yapıyorum. Dünyanın her yerini dolaşıyorum. Her zaman bütün tiyatrolarda, bütün sahnelerde devamlı çıkıyorum ama opera oynamıyorum o başka.
Yeni projeleriniz var mı?
Yeni projeler... Eski projeleri tamamlayamıyorum. Yeni projeler var tabii. Devamlı her taraftan teklifler geliyor. Bu sene Scala'nın doçentliğini üzerime aldım, o da çok büyük bir iş. Akademi kuruluyor. Bütün çalışmalarına iştirak edeceğim, ki bu vakit alan bir iş. İstanbul Festivali'nin başkanı yaptılar beni biliyorsunuz. O da çok vaktimi alıyor, onunla da çok uğraşıyorum. Projeler çok. Ne tarafa gideceğimi bilmiyorum. Europa Tega diye yeni bir teşekkül kurduk Avrupa'da. Avrupa gençlerine yardım etmek için, ayrıca bir nevi akademi o da. Bu sene Schubert'in ölümünün 200. Yılı dolasıyla bir opera hazırladılar, hazırladık. Sanatçıları bulduk, gençleri yetiştirdik. Onlar şimdi 15 Avrupa şehrinde temsiller veriyorlar. "Herkesin bir devresi var. O devreyi bitirdikten sonra bir köşeye de çekilip rahat rahat oturabilirim ama ben rahat oturan bir insan değilim; her zaman proje yapan, her zaman müspet işler yapmaya çalışan, faydalı olmaya çalışan. Bizim memlekette biraz fazla oturuyoruz... hepimiz, bütün hanımlar. Benim gibi, biraz benden ilham alsınlar. Onlar da biraz faydalı olsunlar cemiyetlerine.
Opera dünyasında bir devrim yarattı. Bunu ses ve teknik yeteneklerinin yansıra, opera sahnesine oyunculuğu, canlandırdığı kişiliklere dramatik yapıyı ve psikolojik boyutları katarak yaptı. 1950'li yıllar altın yıllarıydı. Sahnedeki başarıları, sahne dışındaki renkli yaşamıyla aşkları birleşiyor ve ortaya bir efsane çıkıyordu. Bel Canto’nun kraliçesi, operaların diva sesi ve dramatik oyuncusu Maria Callas. Bundan 20 yıl önce 16 Eylül'de Paris'te öldü...
Dünyanın en ünlü operalarından La Scala'nın bir başka Diva'sı 'La Diva Turca' ise bu operadaki ilk rolüne, Donizetti'nin Anna Bolena'sına Callas'ın yedeği olarak hazırlanıyor. Yıl 1957. Callas gibi söylemiyor, Callas'ı taklit etmiyor. Evet Callas hastalanmadığı için sahnede bu role çıkamıyor. Ancak temsilden birkaç hafta sonra İtalyan RAI radyosu bu prodüksiyonu çekip yayınlamak istediğinde oyunu yöneten Maestro Gavazzeni Leyla Gencer'i tercih ediyor. Bugün La Scala'da doçent, o da 'Bel Canto'nun kraliçesi kabul ediliyor, ayrıca özellikle Donizetti'nin unutulan eserlerini dünya repertuarına kazandıran diva olarak tanınıyor. O da La Scala'da sahneye çıktıktan 20 yıl sonra II. Yapı Kredi Leyla Gencer Uluslararası Şan Yarışması'nda kazananları alkışlıyordu. İstanbul’da. Uluslararası müzik otoriteleri Leyla Gencer'in dünyanın birçok önemli operasında, çok önemli eserleri başarıyla seslendirdiği halde dünya çapında büyük ün ve ticari başarı kazanamamasını Callas faktörüne bağlıyorlar. La Scala'nın genel sekreteri Maestro Gavazzeni "Leyla Gencer'in Callas'la aynı dönemde Scala'ya gelmiş olması onun en büyük şansızlığıdır... Tarihin bir cilvesi deyin isterseniz... Talihin talihsiz bir randevusu. Ters bir zamanlama..." demekle yetiniyor. Opera International'in editörü Sergio Segalini de bu konuda şöyle diyor: "Çünkü o zaman Callas vardı. Ve Callas en parlak dönemindeydi. Callas, Gencer'in parlamasına engel olacaktı. Bir başka büyük sopranonun Montserrat Caballe'nin uzun yıllar süren anonimlikten kurtulması için 1965'te Callas'ın susması gerekti."
Gencer'in bir başka tercihi de operanın 'ticaret' dünyasının dışında kalmış olması. Hiçbir uluslararası ajansı, emprezaryosu olmadı. Gencer'in "hak ettiği üne" ulaşamamasının bir başka nedeni de temsillerinin albümlerinin hep korsan olarak yayımlanmış olması. Bu nedenle ses kalitesi düşük albümleri piyasaya sürüldü. Bu konudaki ve Gencer'in piyasadaki albümleriyle ilgili geniş haber sayfa 50- 51'de okuyacaksınız.
Leyla Gencer, La Scala'da sahneye çıkmaya başladığında Maria Callas, aynı
operada ününün zirvesindeydi. Gencer'in yolunu kapadı. Gencer'in adına yapılan
yarışma da Callas'ın ölüm yıldönümüne denk geldi.
TÜM DÜNYADA 60'A YAKIN
KORSAN KASET VE CD'Sİ DOLASAN LEYLA GENCER:
Sanat para için yapılmaz"
Emine ÇAYKARA
Photo: Tamer ÇELİK
Kuşkusuz, o da sesinin sahibi değil, sesi onun sahibiydi... Hayatında pek
çok şeyden vazgeçti bu tutkusu için. Ama opera dünyasının başkenti İtalya'da ve
dünyada La Diva Turca oldu, hep başrolde sayısız temsiller verdi, yirmi beş yıl
boyunca... Leyla Gencer'le opera dünyası, korsan kayıtları, gençler ve Türkiye
üzerine söyleştik...
SÖYLEŞİ
Sevgi Sanlı
Yaşlanmak ve Yorulmak Bilmeyen Bir Kadın, Bir Erkek Leyla Gencer ve Aydın Gün
Son yıllarda Hint asıllı bir Amerikalı doktor, Deebak Chopra, doğu bilgeliği ile batıdaki bilimsel buluşları birleştiren öğretiler sunuyor. Kitapları kapışılıyor. Özel
Kliniklerinde yer bulmak için ünlüler sıraya giriyor. Chopra'nın yaşlılara sevindirici haberleri var: "Ruhun gücü sınırsızdır. Siz izin vermezseniz beden de yaşlanmaz.
Yaşlılığa meydan okuyan bir kadınla bir erkek, Leyla Gencer ile Aydın Gün birçok genç sanatçıya kol kanat geriyorlar. Yalnız yurdumuzda yetişenlere değil, başka ülkelerden gelip uluslararası bir platformda yeteneklerini ölçmek isteyenlere de. İki yıldır süren Yapı Kredi Leyla Gencer Şan Yarışması'nda doksan kadar genç sesini duyurmak fırsatını buluyor.
Devlet sanatçısı Aydın Gün'e soruyorum:
Bu yarışmanın anlam ve önemini bir do sizin ağzınızdan okurlarımıza iletebilir miyiz?
Leyla Gencer ülkemizi dünyaya tanıtan büyük sanal elçimiz. La Scala Operası Genel Müdürü ve şef Riccardo Muti'nin dediği gibi yüzyılın en büyük 'prima donna'larından biri. Operadaki büyük adar Leyla Gencer ile çalmayı kendileri için büyük bir ayrıcalık saymışlardır. Bu yıl Paris Opera Comique Intendant’ı,
Porro Medicin, Royal Opera House Sanat Danışmanı Helga Schmidt, Teatro Communale Bologna Artistik Direktörü Gianni Tangucci, Roma Operası Artistik Direktörü Vincenço da Vivo jürimizde yer almayı seve seve kabul ettiler.
Yarışmacıların bu kadar önemli kişilere kendilerini tanıtmaları ne büyük bir fırsat
Gerçekten de öyle. Almanya, Rusya, ABD, Japonya, İtalya, Kore, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya, Estonya, Gürcistan, Azerbaycan, Norveç ve Türkiye'den yaraşmaya katılan 90 genç hem ilerdeki kariyerleri için önemli adımlar atarlar hem de birbirlerini tanıyıp değişik eğitimler, değişik ses teknikleri üstünde bilgi edinirler. Uluslararası dostlukların gelişmesi de işin cabası.
6 Eylül'deki yarı finalde yarışan on sanatçıyı dinlediğim zaman işinizin çok güç olduğunu düşündüm. Derece alamayan bir Rus tenor, bir Alman soprano da çok iyiydi. Ama birinciliği kazanan Norveçli Gustava Hege Tjonn'un başarısı tartışılmazdı. Hem kusursuz şan tekniği hem fizik güzelliği hem sahne sempatisi hem de en zor partileri söylemedeki rahatlığı ile. Örneğin Elsbeth Routerin yüz mimikleri beni rahatsız ediyordu. Beni de. Oy verirken çeşitli evrelerde alınan notlar ve sahnedeki sunma biçimi de rol oynuyor."
Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da başarılı sanatçılara operalardan teklifler, angajmanlar geldi mi?
Hiç şüphesiz. Norveçli Tjhonn derhal Covent Garden'da rol almak için Londra'ya davet edildi. Başka sanatçılara da İtalya, Fransa ve Polonya'dan teklifler geldi. Bu yarışmanın büyük bir özelliği de ticari başarı öne çıkaran emprezaryoları aradan çıkarıp sanatçıyı işverenle direkt temasa geçirmek.
Yapı Kredi Sanat Festivalinin bu yılki özelliği nedir sizce?
Festival içinde bir festival yaptım. Bir piyano festivali. Dünyada yankılar uyandıran altı genç piyanisti aynı festivalde bir araya getirdim. Golocok yıllarda başka enstrümanlara ya da üçlülere, dörtlülere, oda orkestralarına öncelik tanıyabiliriz.
Yaşlanmak ve yorulmak bilmeyen Leyla Gencer ile Aydın Gün'e sonsuz teşekkürler
HÜRRİYET DAILY
NEWSPAPER
'Leyla Gencer bir efsanedir'
….. Toplantının sonuna doğru Türk şarkıcılarla birlikte şarkı söyleme
önerisine sıcak bakarken Leyla Gencer'e değinmeden geçmedi Caballe,
"Kariyerimin çok başındayken kendime örnek aldığım bir insan vardı. o da
"bel canto" taran tekrar günümüze taşıyan Leyla Gencer idi. Leyla
Gencer geçmişin birçok operasını seslendirdi. Bugün repertuarda yer alan birçok
opera eserini ilk kez bulan, sahneye getiren kişi o olmuştur. Bizim için gerçek
bir efsanedir umarım sizin için de öyledir."

2 0 0 0
"BÜLBÜL OLMUŞ VARMIŞ GELMİŞ"*
Tülay German
Sonunda, Leyla Gencer'in CD'si Paris'te piyasaya çıktı. Hemen aldım ve büyük bir kıvançla yabancı arkadaşlara yolladım özellikle.
Erdem Buri'nin: "1950 yılında Leyla'yı ilk olarak Ankara'da Cavalleria Rusticana'da dinledim, olağanüstüydü," deyişini anımsadım.
50'li yıllarda, babamla beraber Muhsin Ertuğrul'un Dragos'taki evine gitmiştik. Çaylar içilip, uzun uzun Leyla Gencer'den konuşulmuştu. Muhsin Bey: "Kızı bir öldürmedikleri kaldı," diyerek, kıskançlıkları, çevrilen dolapları anlatmıştı.
1957 yılında, Milano'daki tarihi Scala Tiyatrosu'nun, New York Metropolitan Operası'nın efsanevi orkestra şefi Arturo Toscanini'nin cenazesinde, Toscanini'nin vasiyeti üzerine Leyla Gencer şarkı söylemişti.
70'li yıllarda, Gencer'i, Fransız televizyonunun naklen verdiği Turandot operasında seyredip, dinlemiştim. Olağanüstü bir ses, soylu bir güzellik ve de büyük bir oyunculuk gücü.
29 Nisan 1985'te, Paris'te, Athénée Tiyatrosu'nda son resitallerinden birini verecekti. Aynı tarihte, Fransa'nın öbür ucunda bir konserim olduğu için, sıkıntı, üzüntü ve isyan içinde yaptığım araba yolculuğunu unutamam. Yol boyunca, öylesine söylenmiştim ki, arabayı kullanan Erdem Buri: "Peki, dönüyoruz Paris'e, git sevgili Leyla Gencer'ini dinle, seni dinlemeyi bekleyenlere de rezil ol," diyerek, bir güzel azarlamıştı beni.
50'li yıllarda, bir ara, Galatasaray-Fenerbahçe taraftarları gibi, önce, Callas'çılar ve Tebaldi'ciler, sonra da Callas'çılar ve Gencer'ciler diye, dünya müzikseverleri ikiye ayrılmıştı.
Maria Callas, büyük yorumculuğunun yanı sıra, yaşamı ile de kendisinden söz ettirmişti.
Büyük bir kültüre sahip olan Leyla Gencer, her türlü skandaldan uzak yaşadı. Tanınmayan, bilinmeyen birçok değerli eseri ortaya çıkardı, seslendirdi. "Scala" üzerine yapılan önemli televizyon programlarında, bu tarihi tiyatronun temsilcisi olarak vakur bir tarzda konuştu.
1985 yılında verdiği Paris konseri üzerine basında çıkan yazıları unutamayacağım. En belalı eleştirmenler, bu büyük ses, yorum ve kişilik karşısında büyülenmişler, Gencer'i göklere çıkarıyorlardı. Duyduğum kıvançtan hindiler gibi kabarıp dolaşmıştım günlerce gazeteci ve müziksever arkadaşların
arasında.
8 Ocak 1993 Cuma. Soğuk mu soğuk bir kış günü. Ben Père-Lachaise Mezarlığı'nda Erdem Buri'yi uğurluyorum, aynı gün Leyla Gencer de Teşvikiye'de çok sevdiği eşi İbrahim Gencer'e veda etmekte.
Paris'teki ilk günlerimizde, Saint-Germain'de, bir kitap arıyordum. Kitapçı, Türk olduğumuzu öğrenince: "Demek Nâzım Hikmet'in vatandaşısınız," diyerek, neredeyse boynumuza sarılacaktı.
Cannes'daki kitapçının vitrininde, en önde, eski dost Yaşar Kemal'in kitabını gördüğümde de ne denli sevinç duyduğumu unutamam.
İstanbul'daki son gecem olan 30 Mart 1966'dan beri görmediğim Yılmaz Güney, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiyeyi aldığında gözlerim yaşarmıştı.
Nâzım Hikmet'in tüm kitapları var kütüphanemde. Yaşar Kemal'in "Akçasazın Ağaları Demirciler Çarşısı Cinayeti" karşımda duruyor. "Canım Erdem'e," diye yazmış Yaşar.
"O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler." Yılmaz Güney'in üç filminin de video kaseti var.
Artık Leyla Gencer'in CD'si de elimde.
Turandot operasının tamamının naklen verildiği 70'li yıllarda video yoktu. Fransız Radyo ve Televizyon Milli Arşivi I.N.A.'da vardır filmi. Arşivdeki programların kopyasını satın almak mümkün; mümkün olmasına mümkün ama, ancak televizyonların, film veya plak şirketlerini ödeyebileceği bir paraya.
İyisi mi... Gözlerimi kapatayım ve yıllar boyunca yüreğimi kıvançla coşturan Leyla Gencer'in o eşsiz "Piyanissimo"larını dinleyeyim. Son olarak da mutlaka, "Siete Turchi" (Türksün) parçasını söyleyişini.
* Bülbül Olsam Varsam Gelsem, Pir Sultan Abdal



















