Press [1975 - 2004] [Turkish]


1 9 7 5

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                            
1975.04.11

1 9 7 8

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                            
1978.09.18

Photo: Leyla Gencer, Varşova'daki operada büyük başarı kazanmıştı. Biz de Nazım'la birlikte gurbetteki iki Türk olarak kendisi ile gurur duyduk.

● Bir akşam önce de Operada Leyla Gencer'i dinlemiş ve göğsümüz kabarmıştı. O gece kulise gidip kendisini kutlamak istedik ama cesaret edemedik.

● Ertesi gün Chopin evindeki konserden sonra, Leyla Gencer'i görünce koşup kutladım. Ünlü opera sanatçımız, bize vatan kokusunu getirmişti...

CHOPIN EVİNDE

NAZIM'LA BİRLİKTE
KONSER DİNLEDİK
VE LEYLA GENCER'İ
GÖRÜP KUTLADIK
 
Leyla Gencer'le karşılaşması
 
Akşama operaya gidecektik. O sırada Varşova’ya gelmiş olan ünlü Türk opera artisti Leyla Gencer, o akşam ilk defa sahneye çıkacaktı. Bu bizim için bir fırsattı. Bir sosyalist memlekette Leyla Gencer gibi büyük bir artisti seyretmek bizim için bulunmaz bir mutluluktu.
O akşam opera, hıncahınç doluydu. Perde açılıp da Leyla Gencer sahneye çakınca bütün öteki artistler siliniverdi. Türk artisti bir anda sahneye hâkim olmuştu. Öyle güzel söylüyor, öyle ustaca oynuyordu ki, sahnedeki Polonyalı artistler rollerini unutup onu seyre dalmışlardı. Seyirciler heyecandan nefes alamaz hale gelmişlerdi. Leyla Gencer dünyayı kaplayan şöhretinin gerçek sahibi olduğunu göstermişti. Bizim de göğsümüz kabarmıştı. Bir ara perde arasında sahne arkasına gidip kendisini candan tebrik etmeyi düşündük. Ama yadırgar diye cesaret edemedik. Bu isteğimizi alkışlarımızla ifade etmeye çalıştık.
Ertesi sabah Chopin'in evinde verilen özel bir konsere gittik. Chopin'in Varşova’dan kırk elli kilometre uzakta bir köyde geniş bir bahçe içinde güzel bir evi vardı. Her pazar sabahı burada Polonya'nın en usta Chopinisti, yani Chopin'in eserlerini en iyi çalan piyanist, Chopin'in evinde. Chopin'in piyanosunda. Chopin'in eserlerinden yapılı bir konser verirdi. Konsere gelenler bahçede çiçekler arasına konan sıra ve iskelelere oturup dinlerlerdi. Piyano çalınan odanın açık pencerelerinden dışarıya musiki sesi yayılıyordu. Sanki Chopin'in kendisini dinler gibiydiniz. İşte biz de bahçede dinleyiciler arasına katıldık. Açık ve güzel bir havada Chopin'i dinledik.
Chopin'i dinlerken hayalim bu büyük Polonyalı kompozitörün hayatı üzerinde dolaşıyordu. Chopin memleketini bırakıp Paris'e yerleşmişti. George Sand adında ünlü bir Fransız kadın yazarıyla sevişmişti. Bu yüzden uzun bir süre Fransa'da kalmış, vatanına dönememişti. Polonyalılar vatanlarını çok severler. Büyük sanatçının yurduna dönmemesinden üzüntü içindedirler. Nihayet Chopin'i yurda davet etmek üzere Paris'e bir heyet gönderirler. Bu heyet Paris'te Chopin'i bulur ve ona vatandaşlarının isteğini bildirir. Sonra da kendisine bir torba içinde hediye olarak, vatan toprağa verirler.
«Elbet bize de bir gün vatan toprağı getiren bulunur»
Nazım Hikmet'e bu olayı hatırlatınca. -Elbet, dedi, bize de bir gün vatan toprağını getirenler bulunur. Ona ger çekten vatan toprağı getirenler oldu. Ne var ki, ölümünden sonra ve bir Sovyet vatandaşı tarafından. Ve getirilen toprak Moskova'daki kabrinin üstüne döküldü.
Biz böyle üzüntülü düşüncelere dalmışken konser bitiverdi. Halk dağılmaya başladı. Bir de baktık Leyla Gencer evin balkonunda dolaşıyor. Hemen fırlayıp koştum. Leyla Gencer'in yolunu kestim.
Leyla Hanım, dedim, dün akşam tesadüfen sizi dinledik. Göğsümüz kabardı, sizi hem kendim hem de Nazım Hikmet adına candan tebrik ederim.
Leyla Hanım şaşırdı.
- Kimsiniz efendim? dedi!
- Biz iki gurbet kurbanıyız hanımefendi. Vatandan uzak ve vatan özlemi içinde yaşayan iki Türk, Nazım Hikmet ve Zekeriya Sertel. Leyla Gencer'in cevabını beklemeden ayrılıp uzaklaştım.
Leyla Gencer bize vatan toprağını değilse bile, vatan kokusunu getirmişti.

1 9 8 0

MİLLİYET WEEKLY ART MAGAZINE                                   
1980 November

1 9 8 1

BÜYÜK LAROUSSE SÖZLÜK                       
1981

GÖSTERİ WEEKLY MAGAZINE                                
1981 February

Yurt dışındaki müzikçilerimiz.


PANAYOT ABACI

Konumuz, yurt dışında çalışan, kendilerini Avrupa sanat çevrelerine kabul ettiren Türk müzikçileri. Bunlar arasında, uluslararası ün yapanlar da var. Gerçi, çeşitli nedenlerle aramızdan ayrılan bu sanatçılarımızın yerleri çoğu zaman doldurulamamış, kimi sanat kurumlarımızın düzeyi bundan olumsuz yönde etkilenmiştir. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın yaylı çalgılar gruplarında boş kalan kadrolar; Aydın Gün'ün ayrılmasından sonra İstanbul Devlet Operası'nın bugüne dek çözümlenemeyen yönetim sorunu. Ne ki, çalışmalarını Batı'da sürdüren bu sanatçılar, bir yandan sanat elçiliği görevini üstlenirken, Öte yandan, belirli ve doğru bir sistem çerçevesinde yapılan düzenli çalışmalar sonucunda, yetenekli gençlerimizin ne denli başarılı olabileceklerini kanıtlamışlardır.Yurt dışındaki sanatçılarımızın başında, kuşku yok, soprano Leyla Gencer ile piyanist İdil Biret gelir.
Leyla Gencer, ilk müzik öğrenimini İstanbul Belediye Konservatuarı'nda yapmış, bir süre Ankara'da Aydın Gün'le çalışmış, daha sonra yurt dışına giderek, Özellikle İtalya'da tanınmış opera topluluklarına başrollerde katılmıştır. Teatro Alla Scalla (Milano), Teatro Di San Carlo (Napoli) ve Teatro Del Opera (Roma) daki olağanüstü başarılarından sonra Birleşik Amerika, Sovyetler Birliği, Fransa, Hollanda, Batı Almanya ve İngiltere turnelerini gerçekleştirmiştir. Gerek İtalya’daki temsiller gerekse turnelerde sağladığı olağanüstü başarılar ona uluslararası bir ün kazandırmıştır. Şimdi İtalya’da yaşayan sanatçımız, sürekli resitaller vermektedir.
"Çok sesli müziğimizin bir simgesi" durumunda olan piyanist İdil Biret, başardığı, kendine özgü yorumlarla uluslararası düzeye ulaşan bir sanatçımızdır.
Yedi yaşında iken TBMM'nce adına çıkarılan özel kanunla Fransa'ya gönderilen İdil Biret, Paris Milli Konservatuarı'nı "birincilerin birincisi olarak bitirmiş daha sonra yaptığı dünya turnelerinde. Ünlü şefler yönetimindeki büyük orkestralar eşliğinde sayısız konserler vermiş. Uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği görevini üstlenmiştir. Şimdi Londra'da yaşayan ve Türkiye'ye, konserler vermek üzere senede iki ay gelen sanatçımız; Pretoria, Vega, Decca (Paris), Atlantic Finnadar (Newyork) şirketleri için Beethoven, Brahms, Schumann, Bartok, Prokofief, Rachmaninof, Boulez, Webern, Alban Berg. Ravel, Stravinski, Berlioz, Liszt, Miaskovski'nin yapıtlarıyla büyük sayıda plak doldurmuştur.
Yurt dışında çalışan müzikçilerimizin sayısı kırk kişi kadardır. Kısa bir yazıda tümünü tanıtmak olanaksızdır.
Ancak, Leyla Gencer'le birlikte İtalya' da büyük başarılar sağlayan opera sanatçımız Orhan Günek ve diğer bir opera adamımız, Aydın Gün üzerinde önemle durmamız gerekir. Ve Özellikle Aydın Gün. İstanbul Operasının kurucusu ve seneler senesi yöneticisi Aydın Gün. Bir yanda Operamızın çözüm bekleyen sayısız sorunları, öte yanda Viyana'da kurduğu bir opera stüdyosunun başına gelen bir opera adamımız. Üzerinde önemle durulması gereken bir konu.
Ve olağanüstü yetenekleri ve güçlü yorumlarıyla kendisini Avrupa sanat çevrelerine kabul ettiren, şimdi Cenevre Konservatuarında keman öğretmeni olan Ayla Erduran.
Uluslararası yarışmalarda ödüller alan, sürekli dünya turneleri gerçekleştiren ve şimdi Paris'te yaşayan piyanist Verda Erman.
İstanbul Belediye Konservatuarı'nı bitirdikten sonra Venedik, Roma, Köln, Milano Düsseldorf'ta uzun süre çalışan, Güney Batı Almanya Filarmoni Orkestrası'nda konsertmayster olan, şimdi Hollanda'nın tanınmış bir senfoni orkestrasında başkemancı olarak çalışan Saim Akçil
Tik müzik çalışmalarını İstanbul Belediye Konservatuarı'nda yaptıktan sonra öğrenimlerini Almanya ve Birleşik Amerika'da sürdüren, bu arada Almanya, İtalya ve Çekoslovakya'da düzenlenen uluslararası yarışmalarda ödüller kazanan, şimdi sanat çalışmalarını Almanya'da sürdüren Güher ve Süher Pekinel.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndan ayrılarak Londra'nın ünlü Philharmonia Orkestrası'nda viyola grup şefi olarak çalışan, ayrıca Londra Yaylı Çalgılar Dörtlüsü'ne viyolacı olarak alınan Ruşen Güneş.
Çok küçük yaşta Fransa'ya giden, piyano öğrenimi yanı sıra orkestra yöneticiliğine de çalışan üstün başarılarıyla Fransız basınının dikkatini çeken, şimdi Paris'te yaşayan Hüseyin Sermet. Piyanist ve orkestra yöneticisi olarak Almanya'da ün yapan Aziz Kortel.
Batı ülkelerinde başarılı bir orkestra yöneticisi olarak bilinen Rengim Gökmen.
İstanbul Belediye Konservatuarı'ndaki öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre İstanbul Şehir Orkestrası ve İstanbul Devlet Opera Orkestrası'nda çalıştıktan sonra İsviçre' ye giderek klarnetçi Eric Schmid ve piyanist Fredy Felgenbauer ile Cenevre Üçlüsünü kuran obuacı Ayser Vançin. Ve niceleri.

GONG WEEKLY MAGAZINE                                
1981.10.21

SAHNE

IŞIKLARI

Fransa'nın en çok okunan aktüalite dergilerinden Le Point, sanatçımızdan övgüyle söz ederken Le Figaro da Maria Callas'ı unutturacak ölçüde başarılı olduğunu söylüyor...

Şimdiye kadar Metropolitan' da hiç sahneye çıkmamış olmasına karşın Amerikalı opera hastaları, Türk sanatçısı Leyla Gencer'i dinlemek için İtalya yolculuğuna çıkıp Napoli'ye koşuyorlar. Gencer'in bugüne kadar resmen doldurduğu bir plağı yok. Ama, korsan plakçılık alanında ünlü Soprano Maria Callas'ın da üstünde, gerçektir kraliçe olarak kabul ediliyor.

"Niçin? Önce, bir oyuncu olarak bütün yeteneklere sahip olduğu için. Her ne kadar, stüdyo çalışmalarında bu yönünü belirtmek olanağından yoksuna da sahnedeki havası ve oyun gücüyle, kendisini izleyenleri adeta büyülüyor. Sonra da zengin bir repertuarı olduğu için hayranlıkla dinleniyor. Monteverdi'nin "Poppea"sından Donizetti'nin "Martyrs" adlı eserine varıncaya kadar başkalarının söylemekten kaçındığı bütün sahne eserlerine, hem de onlardan daha önce sahneye çıkmış bulunuyor.
"Leyla Gencer, bugüne kadar oynadığı 60 kadar operadaki başarısıyla hayranlarının ilgisini çekiyor ki bunun 30 kadarını, uluslararası telif hakları anlaşmalarının, saklı kaldıkları karanlık köşelerden çekip çıkardığı unutulmuş sahne eserleri oluşturuyor. Milano'da Scala sahnesinde Mozart, Salzbourg’da Verdi, Glyndebourne'da da Donizetti'den söyleyerek kendisini izlemeye gelenlerin haklı hayranlığını toplamış bulunuyor. Gencer, başkaları gibi rakipleriyle rekabete girmeyip, kendi noksanlarını, kendi kusurlarıyla mücadele ederek başarı yolunda emin adımlarla sahne ve plak dünyasının karmaşık tertiplerinden uzak kaldıkça kazançlı çıkıyor, adını bütün sanat âlemine duyuruyor. Sanırız, başarısı da buradadır. Bu Türk sanatçısının...'
Okuduğunuz bu satırlar, geçtiğimiz hafta, Fransa'nın en çok okunan aktüalite dergilerinden "Le Point", da yayınlanmıştı. Ünlü Türk opera sanatçısı hakkındaki övgüler bu kadarla kalmadı. Son başarılarından ötürü, daha başka yayın organları da ona ver vermişlerdi. İşte bunlardan “Le Figaro"
"Kimdir Leyla Gencer? Tanınmış bir Türk opera sanatçısı. Sahnelerin kraliçesi, unutulmuş repertuarları gün ışığına çıkartıp değerlendirmekten ürkmeyen bir bel kanto! Bugüne dek duyulmamış bir müzikalite sahibi, şaşırtıcı bir ses hakimiyeti ve sahne tecrübesi kıvrak zekâsıyla, Callas'ın adını unutturacağa benziyor.
Nasıl, Türklük için gerçekten sevindirici, değil mi?
Yıllardır Avrupa'da olsun, Yenidünya'da olsun, konser salonlarında müzik çevrelerinde haklı bir ün sahibi olan Leyla Gencer' i acaba bizler gerektiği kadar tanıyor muyuz? Ona layık olduğu önemi veriyor muyuz? Onun başarılarıyla öğünüyoruz, o kadar.
Keşke Leyla Gencer gibi daha başka sanat elçilerimiz olsa da Türk'ü, Türkiye'yi dış dünyada tanıtsa, şahsında Türkiye'yi alkışlatsa.

BAŞKALARININ CESARET

EDEMEDİKLERİNİ SÖYLÜYOR

Unutulmuş repertuarları gün yüzüne çıkardığı için de övgü alan Leyla Gencer'in başarıları göğsümüzü kabartıyor. Sanatçımız için “Başkalarının söylemekten kaçındığı sahne eserlerini söylüyor” deniliyor.

Değerini takdir

edemediğimiz büyük şöhret

Leyla Gencer'i

batı dünyası alkışlıyor

DERGİLER

ÖVGÜ
YARIŞINDA

Yurtdışındaki sanat elçimiz Leyla Gencer onur verici çalışmalar yapıyor, bu çalışmalar sonunda da ünlü Maria Callas'la kıyaslanıyor.

 
Le Point

La fiancée

des pirates
 
Le Figaro

Leyla Gencer

Diva
en ses miroirs

1 9 8 2

UNKNOWN NEWSPAPER                                
1982

MİLLİYET WEEKLY ART MAGAZINE                                

1982.01.15
Turkish translation from LE MONDE DE LA MUSIQUE 1981 December


Leyla Gencer: "Callas'dan Beri Bir Numara"

Fransa'da yayınlanan "Le Monde de la Musique" dergisinin Aralık 1981 sayısında, Leyla Gencer üzerine François Lafon imzalı bir yazı yayınlandı. Sanatçının Paris'te verdiği konsere ilişkin olarak yayınlanan "Callas'dan Beri Bir Numara" başlıklı bu yazının çevirisini aşağıda sunuyoruz.
 
Maria Callas'ın ölüm yıldönümü nedeniyle düzenlenen bir geceydi. Sanırım, aynı zamanda, Milano'daki Scala tiyatrosunun iki yüzüncü kuruluş yıldönümüydü. Televizyon kamerası, efsanevi tiyatronun her köşesinde dolaşmıştı; kırmızı renkli boğumlu kumaşlarla kaplı locaları uzun uzun taramış, tiyatronun üst bölümlerinden uçsuz, bucaksız sahneye inmiş, gölgelerle kesişmiş, canlılarla karşılaşmıştı
Televizyon kamerasının karşısındaki sanatçı şöyle diyordu: "Bu sahneye hiçbir zaman garip bir heyecan duymadan giremedim. Dinleyiciler burada âdeta sizden tanrıları çağırmanızı bekler gibidirler."
Mağrur yüzü, kocaman kara gözlerinin saçtığı parlaklıkla ışıyan şarkıcı, mükemmel bir Fransızca konuşuyor, r'leri vurgulayarak söylemesi konuşmasına ayrı bir özellik katıyordu. Onu, ilk kez görüyordum. Kendisine sorular yönelten gazeteci, dünya büyüklerine gösterilen bir saygıyla eğiliyordu önünde. Ekranın alt kısmında beliren ismi görünce anladım: Demek ki Leyla Gencer o idi! Aklıma klişelere benzer, kopuk kopuk anılar üşüşmüştü: "Coşkun mizaçlı Türk". 1talyanlar sahnede çoğunlukla kederli kraliçeleri canlandırdığı için ona "Kraliçe" adını vermişlerdi. Callas susalı beri aldatılmış sihirbazlara, acılı âşıklara can veren, kan veren, ses veren ve bunu gerçekten başaran tek kantatrisdi o. Hakkında yazılan yazılarda, sesinin Joan Sutherland veya Montserrat Caballé kadar olağanüstü bir güzellikte olmadığını, fakat göz yaşartacak denli heyecan verici olduğunu okumuştum. Onu bir kez Napoli'de yapılmış bir korsan plakta, Donizetti'nin "Roberto Devereux" adlı yapıtında dinlemiştim. Plak boğuk bir tınıyı kötü bir biçimde süzerek tekleye tekleye çalıyordu. Buna rağmen, Leyla Gencer'in olağanüstü değişken renkleri vardı, sıradan, tekdüze bir şarkıya su götürmez bir yücelik katabilecek güçteydi. Onun daha özenli kayıtlarını aramıştım. O zaman, mesleğinin ilk yıllarında doldurduğu kataloglardan çoktan beri silinmiş olan bir resital dışında, hiçbir plak stüdyosuna adımını atmamış olduğunu öğrendim.

"KORSANLARIN NİŞANLISI"
Sevdikleri ünlü kadın şarkıcıyı dinlemek üzere Roma'ya veya Viyana'ya koşan, zaman ve olanakları bol diğerlerine opera düşkünleri, kendi beğeni düzeylerinin üstünlüğünü şöyle kanıtlayabilirler: Caballé'yi, Katia Ricciarelli'yi dinlerken, üstünlüklerini belirtmek için konuşmaları arasına "Ah, eğer Gencer'i dinlemiş olsaydınız" gibi bir söz sıkıştırırlar. Cehaletini gizlemekten korkmayan bir kişi onlara, "Gencer kimdir?" gibi beklenmedik bir soru sorarsa, zaferlerinin doruğuna ulaşırlar. Yersiz yüceltmelere, boş hayranlıklara karşı duyduğum kuşkuyla, o bozuk plaktan dinlediğim sesin beni nasıl çarptığını unutmuş, öç alıcı bir zevkle şöyle bir söylentiye de kulak kabartmıştım. Bu söylentiye göre, Gencer, Donizetti'nin 'Les Martyrs' adlı yapıtında (Callas'ın Scala'daki son parlak başarılarından biri) 'sol'ün üstündeki notalara çıkamadığından bu rolde şarkı söylemekten çok mimiklerini kullanmıştı. Dedikoducular, bu acımasız sözleri doğrulamak için, o gece kaydedilen bir korsan plağın gelecekte piyasaya sürüleceğini yayıyorlardı. Edindiğim bilgilere göre, Gencer 25 yıllık meslek yaşantısı boyunca, opera tarihinin en fazla korsan plağı üretilen şarkıcısı olmuş ve bu yüzden ona "Korsanların Nişanlısı" adını takmışlar.
Geçen yıl, Fransa'daki konser öncesi ilanları oldukça ilgi çekti. Leyla Gencer'in hayranları 'Athenée' tiyatrosuna üşüştüler, onları izleyen meraklılar da "Gencer'in yorumu diğerlerinden üstündü" diyebilmek için can atıyorlardı. O akşam başka bir yerde olmam gerekiyordu. Ertesi gün, sesinden, yeteneğinden çok, daha ağzını açmadan önce topladığı alkışlardan söz ediliyordu. Gencer'in gizemi benim için henüz çözülememişti.
Yeniden geleceğini duyduğum zaman, ona buluşmamızı teklif etmiştim. Ne pahasına olursa olsun, onunla baş başa görüşmek istiyordum. Gözüm barın kapısında, gösterişli Amerikalı turistler arasında, bu eşsiz sesin sahibini bekliyordum. Buluştuktan sonra rahatça konuşabileceğimiz bir yer aradık.
-Bu yıl daha az korkuyorum, dedi oturur oturmaz.
-Korku?
-Eh, evet otuz yıllık meslek yaşantısı bile zaman zaman bu tür heyecanları dindiremiyor. İsmimi duyurmaya başladığım yılların hemen ardından, Paris'te sahneye çıkmam söz konusu olmuştu. Ancak operanın yönetmeni, sesimin kesinlikle Fransızların beğeni ölçülerine uymadığını öne sürerek beni geri çevirmişti. Geçen yıl, Atina'da, kendimi donuk bir dinleyici kitlesi karşısında, sahnede olma düşüncesine alıştırmaya gayret ediyordum. Oysa, beni coşkulu karşıladılar.
Leyla Gencer gülümsüyor. İşte o zaman, tıpkı korsan plakta duyduğum seste olduğu gibi, yüzünün anlamı da bir anda değişiveriyor. Kalın kemikli çenesi, kara bakışları yumuşak bir görünüme bürünüyor. Uykusuzluktan gerilmiş yüz hatları, yalnızca yorgunluğunu yansıtıyor.
-Heyecanla plak yapmadım. Ve çok az sayıda plak yaptığınızdan ötürü...
-Hiç plak yapmadım. Nedenini de, hiçbir zaman pek iyi anlayamadım. Konserleri, banda kaydetmekten başka hiçbir şey düşünmedim.
-Ama, bütün bu korsan plaklar size gurur vermeli.
-Evet, elbette, bunu yapmaları düşünceli bir hareket. Fakat kayıtları olur olmaz biçimde, olur olmaz konserlerde yaptılar. Unutmayı yeğlediğim bazı gösterilerin sonsuza dek kayıtlı olduğunu düşündükçe içim burkuluyor.

"CALLAS'TAN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM"
Ertesi akşam 'Athenée' salonundayım. Sıra komşum, utanmaya gerek duymadan, koltuğumu gıcırdatmamamı rica ediyor: Çünkü resitali kaydetmekte! Perde arasında, bana Leyla Gencer'in sesinin stüdyoda alınmamasının çok olumlu bir hareket olduğunu açıklıyor. Dinleyiciler olmaksızın, sahnedeki sanatçıdan halka yayılan mıknatıslı havanın, büyüleyici etkinin bir stüdyoda gerçekleşemeyeceğini, oysa sanatının gerçek gücünün bu noktadan kaynaklandığını belirtiyor. Ona, Callas'ın da her şeyden önce bir sahne sanatçısı olduğunu anımsattığım zaman, bunu kesinlikle doğruluyor ve Callas'ın Epidaure'da Norma'yı canlandırışını gördükten sonra ne korsan plaklarını ne de 'Sahibinin Sesi'nin ürettiği diğer plakları dinleyemediğini söylüyor.
-Mesleğe ilk başladığım yıllarda herkes yalnızca Callas'tan söz ediyordu. Milano'da söylediği zaman, her akşam onu dinlemeye giderdim. Provalarının hiçbirini kaçırmazdım. Operanın aynı zamanda bir sahne olayı niteliği taşıdığını onun sayesinde keşfettim. Yine onun sayesinde, unutulmuş birçok parçayı yeniden ortaya çıkarabildim. Ondan önce, İtalyan tiyatroları hep aynı oyunları sahnelerdi. Callas ününden yararlanarak Bellini'nin 'Korsan' Donizetti'nin 'Anna Bolena' 'Poliuto' gibi yapıtlarını kimsenin artık nasıl söyleneceğini bilmediği eşsiz partisyonları herkese benimsetti. O günlerde plak ya 'Madame Butterfly' veya 'Kaderin Gücü' gibi büyük halk kitlelerinin tuttuğu operaların plaklarını yapmasını istiyorlardı.
-Fakat siz, onun yerini alarak...
-O zamanlar benim için henüz erkendi. Ve 'Madame Butterfly'ın çeşitli plakları yapılmıştı... Buna rağmen Tullio Serafin'in beni keşfetmesinden ve Napoli'de Eugene Oneguine'i söylettirmesinden hemen sonra bu opera benim ilk rollerimden biri oldu. Çünkü, ilk başlarda her türlü teklifi kabul ediyordum. İsim yapmak için tek yol buydu. Zaman geçtikçe, kendi sevdiklerimi, kendime uygun bulduklarımı seçmeye başladım. Yönetmenler ve emprezaryolar benden her çeşit parçayı okumamı bekliyorlardı. Fakat bazı meslektaşlarımdaki seçmeciliğin ve direncin bende yeterince bulunmadığını ve giderek çoğunu yapma kaygısından ötürü iyi bir şeyler de yapmadığımın farkına vardım. Bunun sonucu olarak hiçbir büyük emprezaryonun desteğinden yararlanmadım ve bu meslek yaşantımı oldukça etkiledi. İçinde bulunduğumuz sistemde, aşırı çalışmalar, fazla sayıda plak yapma, çeşitli yolculuklarla sesin beş yılda yıprandığı görülür. Oysa ben, hâlâ sahnedeyim.

YILLARIN ACIMASIZLIĞI
'Athenée' salonunun kırmızı paravanı üzerindeki görkemli siyah silueti ve bağışlanma işareti olarak açtığı avuçlarıyla Leyla Gencer, Donizetti'nin operasındaki Mary Stuart'ın son anlarını seslendiriyor. Yumuşak, alçak sesli bölümlerdeki olağanüstü pürüzsüz sesi, genişleme çabasındayken dağılmıyor değil. Ne de olsa yılların acımasızlığı... Ama ne önemi var? Bu yalın müzik tüm orkestranın, neredeyse kocaman bir gitara dönüştüğü anda, onun sesiyle, duyguların, yakınmaların en müthişini iletiyor bize.
-Bu repertuvar benim için, nasıl demeli... doğuştan bulaşmıştı sanki yaşamıma. Bunun bilincine, 1957 yılında San Francisco'da Callas'ın yerine Donizetti'nin "Lucia di Lammermoor" adlı yapıtını seslendirirken vardım. Rolümü öğrenmek için önümde beş gün vardı. Bu müziğin yüksek perdeden söylenmemesi gerektiğini hemen anladım. Ne yazık ki Verdi ve Puccini de de aynı yanlış tekrarlanıyordu. Aynı yıl 'RAI' için, Trouvère"'in kaydını yaptığım sırada, hiç plak yapmamama karşın, radyoda çok çalıştım- rol arkadaşlarım Mario Del Monaco ve Ettore Bastinanini bana "Bu bölümde, niye yalnız yumuşak alçak sesi kullanıyorsun, daha etkili olman için yüksek perdeden söylemen gerekir" diyorlardı. Onlara Verdi'nin burada yumuşak alçak sesin' olması gerektiğini belirttiğini, ona karşı gelmemin söz konusu olamayacağını söylediğimde bana garip bir kişi gözüyle bakıp, arkamdan "Bu kısık sesiyle, elinden geleni yaptı" diye fısıldaşmaktan kaçınmıyorlardı. "Le Trouvère" iki yıl önce, yeniden yayınlandığı zaman, meslektaşlarımın tersine, şarkının inceliği için övgüler aldım.
Geçen yıl olduğu gibi, Parisliler onu coşkuyla karşıladılar. Yer bulamayanlar, tiyatro önüne yığılmış, ellerinde "Kesinlikle bir yer bulmalıyım", "Lütfen bir şeyler yapın, içeri girmeliyim" gibi sözler yazılı tutuyorlardı... Fakat, sahneye attığı ilk adımdan itibaren başlayan, bitmez, tükenmez alkışlar yalnızca bir gecelik başarısının yanıtı değildi. Onlar, Leyla Gencer'in operaya getirmeyi başardığı yeni bir sesi, yeni bir kişiliği kutluyorlardı. Callas'tan sonra, o da yalnızca kendi sesiyle ilgili, tiyatro ile müziği birbirine bağdaştırmayı beceremeyen, üslup kavramlarından uzak, Bellini ve Puccini'yi, Monteverdive Massenet'yi birbirine karıştıran şarkıcıları kıyasıya eleştirdi, onlara savaş açtı. Katılaşmış kurallara dayanamayan genç izleyici elbette bu yeni biçime özel ilgi duyacaktı. Bu resital, onun için çok önem taşıyordu. Mesleği boyunca onun yanında olan kişilikleri bu resitalde buldu. Kraliçe, cadı, âşık... Haendel'i şaşırtıcı bir bilgelikle icra etti. Verdi'yi de neo-romantizmin tüm incelikleriyle seslendirdi.
Bir gün önce, Intercontinental Oteli'nin kral dairesinde, Gencer'in etkisine karşı direniyordum. Tek amacım, ateş ve buz karışımı bu yüzün çekiciliğini geri itmek ve yarı kapalı gözlerle, kısık sesle anlattığı itirafları dinlemekti: "Bir bakıma Callas'a imreniyorum. Onun gibi bütün aşamaları hızla geçmek, her şeyi bir-iki yılda vermek ve sonra kaybolmak isterdim. Yavaş yavaş eriyip, yok olduğunu hissetmek çok acı ve birden sesi yükseliyor: "İtalya'da ve diğer yerlerde düzenlenen gösterilerin kalitesi giderek düşüyor. Tiyatrolar, amaçları için her türlü yola başvuran, örneğin üç ayrı kentte, üç ayrı oyun sahneye koyan kişilerin elinde. Scala'da, Poulenc'in 'Dialogues des Carmélistes' yapıtının gerçekleşmesi için ayrılan zaman nerede? Bestecinin denetiminde bir ay boyunca prova yapmıştık. Bence, kutsal ateş budur. Sanat tacirlerinin bu tür davranışları benim öfkemi körüklüyor, Doğulu kanımı kaynatıyor.
-Bir Türk şarkıcı olmak için neler yapmalı?
-Benim durumumda, buna akıl dışı bir istek de denebilir. Orada, lirik bir gelenek yoktu. Her şeye sıfırdan başlamak gerekti. İstanbul Konservatuvarını yarı yılda terk ettim. Amacım Ankara'da 1920 yıllarının ünlü "Aida"sı Bayan Arangi- Lombardi'nin derslerini izlemekti. Beni bir İtalyan şarkıcı yapan odur.
Ondan ayrılır ayrılmaz hemen bir korsan plağını satın aldım. Donizetti'nin baş yapıtlarından "Anna Bolena", dram ve bel canto' arasında ender rastlanan uyumu ortaya çıktığı en başarılı yapıtlardan, Callas'ın en önemli rollerinden biri... Gencer 1955 yılında bu rolün provalarını yapmıştı. "Çılgınlık Sahnesinde" Gencer, bir bölüm boyunca kısık bir sesle, düşlerini ve acılarını dile getiriyor. O anda, âdeta zaman duruyor. Yarın, "Athenée'nin kan kırmızı sahnesinde kollarını kavuşturmuş, kılını kıpırdatmadan, acının aynası, umutsuzluğun yaşayan simgesi Sapho'nun yakarışlarını fısıldayacak.
-Daha önce komik bir rolde şarkı söylediniz mi?
-Geçen yıl, Scala'da Britten'in Albert Herring'ini seslendirdim. İzleyiciler, beni Victoria döneminin İngiliz burjuvası rolünde görünce önce yadırgadılar. Birinci gülüş fırtınasında, sahneye ilk çıktığım yılların heyecanını duydum. Burada kalmayıp, devam edeceğim. [Türkçesi: Nükhet İpekçi İzet]

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1982.07.07

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1982.07.08
DOĞAN HIZLAN / FİLİZ ALİ LASLO

Leyla Gencer’le her şey üstüne


-1-

“Çağdaş yaşam, sanata zarar verdi”
 
Müzikle ilginizin derecesi ne olursa olsun Leyla Gencer adını duymuşsunuzdur. Müzik dünyasının, opera evreninin bu uluslararası ünlü sesi uzun yıllardır Milano'da yaşıyor. Ülkesinde ne zaman önemli bir müzik olayı yaşansa hemen kalkıp geliyor, konser veriyor. Opera sanatçısı Soprano Leyla Gencer, başta İtalya olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde övgüler toplamış, eleştirmenlerden tam not almıştır.
Ben Leyla Gencer'i ilk kez 1959'da Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda Tosca’da dinledim, Sabahın erken saatlerinde kuyruğa girmiş zorlukla bir bilet edinebilmiştim, Leyla Gencer, 10, Uluslararası İstanbul Festivali programı içerisinde yarın bir resital verecek. İstanbul'a resital vermeye gelen Gencer'i evinde Piyanist ve Müzik Eleştirmeni Filiz Ali Laslo ile birlikte ziyaret ettik. Eşi İbrahim Gencer de oradaydı. İncelikli bir karşılayıştan sonra Gencer, konuşmanın biçimi, daha doğrusu usul üzerine söz aldı. “Biliyor musunuz diyor, Sorulara cevap verirken zorlanıyorum hem de şaşırıyorum. Ben anlatayım sonra siz sorun.” Oysa sonradan anladık ki Leyla Gencer'in bu açıklaması alçak gönüllükten ileri gelirmiş. Tatlı sesiyle büyüleyici bir konuşma yaptı, Müzikten yaşama, insanlardan anılara kadar renkli bir söyleşi çıktı ortaya.
Söze unutamadığım o Tosca temsili ile girdim: “Sayın Gencer, dedim, O temsil büyük bir olaydı, hâlâ unutamadım...”
– “Gerçekten büyük bir olaydı. Çok sevdiğim, saydığım Devlet Tiyatroları ve Operası Genel Müdürü hocam Muhsin Ertuğrul Ankara'dan ayrılıp Şehir Tiyatroları'nın başına getirilmişti”
 
“İKİ YANIMLA ÖVÜNÇ DUYARIM:
BİRİ OPERAYA KORİST OLARAK
BAŞLAMAK, DİĞERİ DE SAFRANBOLULU,
YANİ KÖYLÜ OLMAKLA...”
 
– “Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nun açılışında oynanacak Tosca operasında da rol almamı istemişti. Ben de hemen evet dedim.”
 
HIZLAN – “Muhsin Ertuğrul ile ilgili bir başka anınız da vardı. Onu da anlatır mısınız?”
– “1957'deki anımı anlatayım. Beni Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu'nun (Bursa) açılışına çağırmıştı, aynı gece de Viyana'da bulunmam gerekiyordu. Hocamı kıramazdım, anlaşmam olduğu halde Viyana'ya telgraf çektim ve Bursa'ya gittim.”
Vefa borcunu unutmayan Leyla Gencer, iki cümlede bir Muhsin Ertuğrul'a olan saygı ve sevgisinden söz ederken İstanbul Belediye Konservatuarı'nda ona emek verenleri de saygıyla anıyor.
– “1950 yılında operaya korist olarak girdim.”
– “İki yanımla övünç duyarım. Biri, operaya korist olarak başlamak diğeri de Safranbolulu yani köylü olmakla. Muhsin Ertuğrul beni 1951 yılında solist kadrosuna geçirdi. O tarihlerde tiyatroya, müziğe öyle bir tutkum vardı ki. Bu tutku bitmedi ya. Tiyatroya sabah dokuzda girer, gece yarısı çıkardım. Yoğun bir çalışma düzenim vardı, Sabah saat 10.00'da meşhur İtalyan soprano ve şan hocası Madam Arangi Lombardi'nin derslerine, sonra da Maestro Camozzo'nun provalarına girerdim. Haftada iki gece de operada söylerdim. Tiyatroya merakımdan Yunan trajedilerinde koroda görev alırdım, Ankara Devlet Tiyatrosu benim için büyük bir ekol olmuştur. Bugüne kadar süren başarılarımın temeli orda atılmıştır.”
 
Leyla Gencer “Bugünkü şarkıcıların teknikleri daha esaslı olabiliyor da sesleri daha güzel olmuyor.”
 
HIZLAN – “1950'lerin operamızın altın yılları olduğu söylenir. Gerek operacılar gerek operaya izleyicilerin duyduğu ilgi açısından. Operaların önünde kuyruklar oluşur, operaların galaları bir olay olurmuş. Ne dersiniz?”
– “1953'ten sonra ilgi olağanüstü arttı. İlgi çığ gibi büyüdü, 1958'e kadar öyle bir dönem yaşadık ki bütün yabancı devlet büyüklerine konserler verdik. Mareşal Tito'dan, General Eisenhower'a kadar.”
FİLİZ ALİ LASLO – “Kimler vardı o dönem operada?”
– “Aydın Gün, Belkis Aran, Ayhan Aydan, Azra Gün vb. Bu adlar Devlet Operası'nın kurucularıdır.”
HIZLAN – “Operaya ilgiden söz ediyordunuz...”
– “Opera ve tiyatro gerçekten popülerdi. Gazetelerde bizle ilgili haberler geniş biçimde okura yansıtılırdı. Türk büyükelçilikleri ben dışarıya gittiğimde o ülkede konserler düzenlerlerdi.”
LASLO – “Dışarıya ilk çıkış tarihiniz…”
– “1954'te İtalya'nın Napoli kentinde San Carlo Tiyatrosu'nda Madam Butterfly'ı oynadım, 1956'da San Fransisco'da, 1957’de ilk Türk opera sanatçısı olarak «Scala» Operasında bir dünya prömiyeri yaptım. Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites’inde söyledim. O yıl Toscanini'nin ölümünde Duomo (Milano) katedralinde Victor de Sabata idaresinde Verdi'nin Requiem’ini söyledim.”
HIZLAN – “Sizin müzik yaşamınızın, opera sanatçılığınızın ilgi çeken bir yanı var. Sık sık oynanan operaları bırakıp bilinmeyen operalarda söylediniz. Müzik tarihinin köşelerinde kalan bu parçaları yeniden sahneye getirdiniz. Rastlantılar mı, sizden gelen öneriler mi?... Bu konuyu merak ediyorum.”
– “Evet böyle bir dönem oldu. Ben yeniliği ve değişikliği aradım ve ararım. Avrupa'da özellikle İtalya'da öyle bir zaman geldi. Öncüsü olduğumuz bu harekette 18, ve 19. yüzyıl bestecilerinin bilinmeyen operalarını sergiledik. Bu operaların bestecileri Rossini, Donizetti, Bellini, Verdi, Pacini, Cherubini vb. idi. Bu bestecilerin sahnelenmemiş operalarını bulup çıkarmak Avrupa'da bir müzik rönesansını başlattı. Alışılmış repertuar operaları kapalı gişe oynardı. Bu yeni operaların başarısı ne olacaktı? Kısacası bu bir serüvendi. Ben hem serüveni severim hem de inatçıyımdır. Verdi'nin La Battaglia di Legnano’sunda rol aldım, Spoletto Festivali'nde Prokofiyev'in L'ange de Feu’sünde oynadım. Jerusalem, Ernani, Macbeth, I Due Foscari gibi eserleri dünyada ilk ben söyledim.”
LASLO – “Sayın Gencer, operaların başarısında libretto yazarlarının rolü nedir?”
– “Bir eserin başarısı da başarısızlığı da besteciye aittir. Konunun önemi ikinci sırada gelir.”
HIZLAN – “Sayın Gencer, Verdi'nin gençlik ürünleri olan operalarıyla diğer eserleri arasında ne gibi ayrımlar var?”
– “Bu operaların ses tekniği bakımından güçlükleri vardır. Bu ses güçlükleri yüzünden bu operaları söyleyen şarkıcılar o kadar az ki...
LASLO – “Ses genişliği istiyor bu tür operalar değil mi?”
– “Evet, tekniğin çok iyi olması gerekiyor. Ustalık istiyor. Çok usta bir operacı bulamazsanız bu operaları sahneleyemezsiniz. Tekniği harika olacak. Aynı zamanda dramatik ve tiyatro kabiliyeti de olacak. Hepsini bir arada bulmanın güçlüğü de malum.”
HIZLAN – “Bugünün şarkıcılarında bu özellikleri bulmak neden imkânsız derecesinde zor?”
– “Bugünkü şarkıcıların teknikleri daha esaslı olabiliyor da sesleri daha güzel olmuyor.”
HIZLAN – “Niye”
– “Çağdaş, hızlı yaşantı yüzünden. Opera şarkıcısı bugün Türkiye'de söylüyor, yarın New York'a hareket ediyor, orada iki gün kalıp şarkı söyledikten sonra Londra'ya geçiyor. Bu iklim değişikliklerine, bu hızlı yaşantıya ses mi dayanır? Ben de bir zamanlar böyle yaptım, böyle yaşadım ama bu derece değil. Onun için herhalde bu kadar uzun süre söyleyebiliyorum. Yirmi sekiz yıl dile kolay.

“İŞ SADECE TİCARİ BİR DURUM
HALİNE GELDİ. HERKES
AZ İŞLE ZENGİN OLMAK İSTİYOR
 
HIZLAN – “İlk kez temsil edilen operalar ilgi uyandırdı dediniz. Sonradan repertuvar operaları oldular mı? Meselâ Donizetti...”
– “Oldular. Bu öncülükle övünüyorum. Çünkü bunlar uluslararası repertuvar operası oldu. Plakları yapıldı. Bu besteciler içinde Donizetti'ye ayrı bir yer vermek İsterim. Adı geçen operaların tutunmasında zamanın akımlarının, aynı operaları dinlemeden doğan bıkkınlıkların da rolü oldu. Donizetti'nin İngiliz Kraliçelerinin hepsini temsil ettim: Anna Bolena, Maria Stuard'a, Elizabetta d'Ingilterra. Hatta bir aralık Italya'da bir eleştirme yazısının başlığı şuydu: Leyla Gencer'e Taht Yakışıyor.
HIZLAN – “Birçok ülkede birçok şefle çalıştınız. Beğendiğiniz, birlikte çalışmaktan zevk duyduğunuz birkaç ad verebilir misiniz?”
– “Şeflik çok zor bir iş. Dışarda da çok şef var ama iyi şef çok az. Yirmi sekiz yıl içinde sürekli şef değiştirdim. Beğendiğim şefleri soruyorsunuz... Başta Karajan, Covent Garden'da, birlikte çalıştığım Georg Solti. İngiliz şeflerden Barbirolli, Kleiber.”
HIZLAN – “Şeflerin kalitesi sizi etkiliyor kuşkusuz...”
– “Tabii. İnsan iyi bir şefle başka türlü zevkle söylüyor”
HIZLAN – “Yaşadığınız İtalya'dan beğendiğiniz şefler...”
– “Tullio Serafin, Vittorio Gui, Gavazzeni, gençlerden Ricardo Muti, Claudio Abbado.”
HIZLAN – “Biraz önce iklim değişikliklerinin sanatçıların sesine verdiği zarardan söz ettiniz. Bu hızlı düzen kaliteyi düşürmüyor mu?”
– “Bu jetler sanata çok zarar verdi. Avrupa'da bu değişimi gözlüyorsunuz. Şefler, şarkıcılar oradan oraya koşuyorlar. Provalar yapılmıyor ya da eksik yapılıyor. İş sadece ticari bir durum haline geldi. Herkes az işle zengin olmak istiyor.
HIZLAN – “Örnekleri çoktur herhalde...”
– “Örnek mi? En yakın arkadaşlarımdan Placido Domingo'nun durumu. Domingo, çekirge gibi yaşıyor, bir gün orda, bir gün bur da.
LASLO – “Domingo hafif müzik de yapıyor...”
– “Her şey yapıyor. Orkestra şefliği bile.”
HIZLAN – “Yani müzik artık ticari bir meta oldu diyorsunuz...”
– “Evet. Buraya gelmeden önce tenor seçilen Caruso Jürisi'nde üyelik yaptım, oyumu kullandım. On yedi tenordan dördü seçildi. Bu konkura katılanların başlıca amacı çabuk ve kolay tiyatroya atlamaktı. Yani paraya ve üne. Para çok önemli oldu. Benim de bazı meslektaşlarım böyle düşünüyorlar.”


-2-

Leyla Gencer'in sesine tutkun olanların birbirlerine sordukları bir soru vardır? Leyla Gencer neden plak yapmadı? Plakları nereden edinebilinir... Filiz Ali Laslo da bu soruyu sordu:
Sayın Gencer, merak ettiğim konu var. Neden plak yapmadınız? Ben Ankara'da sizin bir plağınızı dinledim. Sanırım Il Trovatore idi.”
– “Evet, öyle bir plağı biliyorum. 1957 yılında televizyondaki bir temsili plağa almışlar, Şimdi dinleyiciler bu tür doldurulmuş plaklara ilgi göstermiyorlar doğrudan sahneden ses kaydını tercih ediyorlar.”
HIZLAN – Peki hiç plak çalışmanız yok mu?
– “Eylül ayında Nikita Magalof'la Chopin'in on dokuz şarkısını doldurduk.”
LASLO – Siz çalışkanlığınızla ünlüsünüz. Nasıl çalıştığınızı anlatır mısınız bize?
– “Deliler gibi çalışırdım, bütün apartman kaçardı. (Eşi İbrahim Gencer'e dönerek) Hatırlar mısın o günleri... Gece yarısı kalkar, piyanonun başına geçer dan dan dan çalışmaya başlardım.”
HIZLAN – Peki çevreniz rahatsız olmaz mıydı?
– “Olmaz mı?... Koro şefi Camozzo yandaki dairede oturuyordu, apartmandan kaç ti. Tahammül edemedi.”
LASLO – “Tam ses mi söylerdiniz?”
– “Hayır. Çalışma sistemim kendime özgüdür.”
– “Doğrudan doğruya ses tekniğini ona uyguluyorsunuz. Çok daha iyi, çok daha pratik.”
– “On günde, bir opera çıkarırdım.”
“Müthiş bir şey.”
– “Fakat onu bir ay içerisinde mükemmelliğe eriştirebilmek için canım çıkardı. Korepetitörmün de canını çıkarırdım. Bir müzik cümlesini yüzlerce defa tekrarlardım.”
“Yani piyano çalışır gibl...”
– “Tabii... Tabii... Ses, piyano gibi, keman gibi herhangi bir enstrüman gibi üzerinde çalışılması gerekir. Niye şimdiye kadar ben söyledim. Bu egzersizleri bırakmadığım için.”
 
Gencer: Donizetti olunca bana gelirler. Donizettici geçindiğim için...
 
"Deliler gibi çalışırdım, bütün apartman kaçardı…”
 
HIZLAN – “Şimdi de bu çalışma düzeninizi sürdürüyor musunuz?”
– “Daha da fazlasını. Çünkü opera söylemek daha kolay. Çünkü operada tek başınıza değilsiniz. Kendi partinizi öğreniyorsunuz, ötekiler de size yardım ediyor, Düetler var, koro var. En çok iki, bilemediniz üç arya söylersiniz, Resital öyle mi? Resitalde dinleyicinin ilgisini iki saat sürekli çekmeniz gerekiyor.
Bir konser için üç ay çalışıyorum. Bir yılda ancak üç konser çıkabiliyor bu çalışmayla.”
– “Konserler, resitaller disında başka çalışmalar yapıyor musunuz?”
– “Var. Hayatımda ilk defa Trieste'de bir seminer yaptım. Geçen yıl Schwarzkopf gelmiş, bu yıl da senin gelmeni istiyoruz dediler. Evet dedim ama dedikten sonra da pişman oldum. Kirk sayfalık bir metin hazırladım. Seminerin konusu şuydu: Donizetti'nin kişileri ve besteci Donizetti'nin müziğinin yorumu. İki gün üst üste birer buçuk saat konuşacak hem de seslendirecektim.”
LASLO – “Ama isteyerek ya da istemeyerek öyle oldunuz.”
HIZLAN “Hiç kuşkumuz yok ki bu işi de başardınız, üstesinden geldiniz. Çünkü bir buçuk saat hem konuşup hem de şarkı söylemek çok zor.”
– “Ne bir buçuk saati. Bu iki buçuk saate çıktı “
HIZLAN – “Birinci gün ne yaptınız ikinci gün...”
– “Birinci gün Donizetti'nin Kraliçe rollerini anlattım. İkinci gün de operalarının karakterlerinin analizini yaptım.”
– “Aslında ben bu çalışmayla bir kanaati de yıktım.”
– “Şöyle bir kanaat var Avrupa'da Canım, Donizetti yetmisbes opera yazmış. Her gece başını yastığa kor, ertesi günü kalktığında yeni bir opera yazarmış... Oysa büyük bir besteci. Kişilerinin de hep aynı olduğunu söylerler. Hayır bu iddiaya katılmıyorum, aynı değil. Müziği de kişilere göre değişiktir. Marie Stuart'ın karakteriyle Elizabeth'inki aynı mı?”
HIZLAN – “Konuşmamızın başında daha konuya girmeden önce Venedik'teki karnavaldan söz ediyordunuz...”
– “Venedik'te on üçüncü yüzyıla kadar geleneği uzatılabilen bir karnaval var, Bu karnaval, aşktan siyasal entrikalara, siyasal kıyımlara kadar çeşitli olayların sergilendiği bir olaydı... Yoksul ve zengin burada bir arada eğleniyordu., Soylular da bu bir ay süresince halkın arasına karışıyorlardı., Venedik Belediyesi bu tarihi dönemi bugünün şartlarıyla yaşatmaya karar verdi, Bugün İtalya'da Scala'dan çok Venedik'ten söz ediliyor.1
1Her yılki festival için bir konuyu seçiyorlar. Bu yıl da besteci olarak Mozart'ı seçmişler. Mozart et les Turqueries. Türk olduğum için benden de bir konser istediler,1
1Biliyorsunuz on yedinci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu zirvede. Elçiler şatafatlı yaşamımızı anlata anlata bitiremiyorlar. Giyimimiz, kuşamımız yemek tarzımız her yerde örnek alınıyor.1
1Bu konser için hemen araştırmaya giriştim. Gluck'lar, Hasse'ler, Mozart'larda ki doğuya ait konuları buldum Gretry, Vincent D'Indy' den de birer parça aldım.
Programımıza bizden de örnekler katmak istedim, Aydın Gün bana Cemal Reşit Rey'den türküler gönderdi, bir türkü de bana Ferit Alnar armağan etmişti.1
– “Konser için özel bir kıyafet de hazırladınız mı?”
– “O gece ailemden kalma bir üç etek giydim. Dostum büyükelçiler, bana her yıl bir armağan getirdiler. İspanyol Büyükelçisi de bana Anadolu işi kuşlu bir tarak getirmişti, D'Indy'den Kuş ve Yavruları şarkısını söylerken başımdaki kuşlar da hareket ediyordu.”
“Ben sahneye çıktığımda bir peri masalında yaşıyordum sanki. Bütün dinleyiciler o dönemin kıyafetleri ile gelmişler.”
“Asıl beni şaşırtan ne oldu biliyor musunuz?.. İlk sıralar da oturanların giyimleri. Hepsi de o dönemin Osmanlı kaftanlarını giyip gelmişler. En çok ilgiyi bizim türkülerimiz topladı.”
HIZLAN – “Istanbul Festivali'nde vereceğiniz resitalde neler var?...”
– “Donizetti ve Rossini var. Les Soirees Musicales'in hepsi. İkinci bölümde Donizetti'nin operalarından aryalar yer alıyor.”
HIZLAN – “Paris'te Versailles'da opera oynayacağınızı duydum...”
– “Doğru. Gelecek mevsim Paris'te Versailles Festivali içinde Versaille Sarayı'nda sahnelenecek bir operada söyleyeceğim. Bu operayı önce Venedik'te temsil edeceğim.”

1 9 8 3

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1983.08.10

1 9 8 4

HAYAT WEEKLY MAGAZINE                                 
1984.08.06

LEYLA GENCER
BAZILARI PRIMA DONNA DOĞAR
 
Leyla Gencer, prima donna olmanın hakkını fazlasıyla veren, dünyanın alkışladığı sayılı sanatçılardan biri...
YAŞLI dünyamız üzerinde yaşamış nice devlet, nice ülke ve bu devlet ve ülkelerin içinden çıkan nice değerli insan gelmiş geçmiş. Bugün yaşamayan ama eserleri, ortaya koyduklarıyla tarihe geçmiş kişiler vardır. O kişiler doğup, yetiştikleri ülkelerin övünç kaynağı, mutluluk nedeni olmuşlardır.
Bizim ülkemizde de adını anacağımız, gurur duyduğumuz birçok bilim adamımız, edebiyatçımız, ressamımız, heykeltıraşçımız, müzisyenlerimiz var. Yurdumuzun sınırlarını aşmış, ünü evrensel olmuş, dünyanın takdirini kazanmış opera sanatının ender rastlanan başarıların sahibi olan Leyla Gencer, millet olarak koltuklarımızın kabarmasına vesile olmaktadır.
 
İSTANBUL FESTİVALİ'NDE LEYLA GENCER
Leyla Gencer'i bu sene 12. Uluslararası İstanbul Festivali'nde dinleme imkânını bulabildik. 6 Temmuz akşamı saat 18.30'da Aya İrini'de piyanist Vincent Scalera ile birlikte, Monteverdi, Vivaldi, Beethoven, Rossini, Sportini, Donizetti, Carissimi, Mayr, Haendel, Bizet, Verdi'nin eserlerinden oluşan bir konser vermişti. İzleyiciler adeta nefes almaktan korkarak, birbirinden güzel besteleri nefis sesi, güçlü tekniği ile yorumlayan Leyla Gencer'e alkışlarıyla teşekkür ettiler.
Dünyaca ünlü sanatçımız daha önce 2. ve 10. İstanbul Festivalleri'nde seyircileri kendisine hayran bırakmıştı.
Devamlı olarak ülkemizde yaşamayan Leyla Gencer, çalışmalarını dünyanın çeşitli ülkelerinde başarıyla sürdürmektedir. Zaman zaman Türkiye'ye gelerek Devlet Operası'nın temsillerinde görev aldığı gibi, kendisini yukarıda da belirttiğimiz gibi Uluslararası İstanbul Festivali'nde dinleme imkânı bulabiliyoruz.
Leyla Gencer için birçok ünlü opera yıldızı, «Önemli sayıda besteyi bize tanıtan ve sevdiren odur» demektedirler.
Leyla Gencer'in yakınları, Gencer'in daha bebekken müziğe âşık olduğunu söylüyorlar. Annesinin güzel sesiyle büyüyen sanatçı, konuşmadan önce şarkı söylemeyi denemiş, Bebeklik ve çocukluk çağında müziğe gösterdiği bu eğilim ve başarı, çevresinin dikkatini çekiyor. Bugünlere ulaşmasındaki ilk destek annesinden geliyor. Daha sonra annesi ve babasının tutmuş olduğu Fransız bir mürebbiyenin eğitiminden geçiyor. Fransızcayı küçük yaşta öğreniyor. Böylece Fransız kültürünü de yakından tanıma imkânı buluyor, Leyla Gencer. Yaşamının büyük bir bölümünü yurt dışında geçiren sanatçımızın anne ve babasından sonra sevgi, saygıyla andığı kişilerden biri olan Fransız mürebbiyesinin, ilk çocukluk eğitimindeki önemini belirtiyor.
 
BAŞARI, YETENEK VE ÖZVERİ İSTER
 
Başarı için sadece yeteneğin yetmediği bir gerçek. Prima donna olarak doğan Leyla Gencer, eğitim yaşamına başlamakla birlikte gece gündüz demeden, çocukluğunu yaşayamadan, yeteneği doğrultusunda hep çalışıyor.
Yaşıtları sokakta oynarken, küçük Leyla Gencer evinde bestelerin arasına gömülmüş çalışıyor. Genç kızlık döneminde arkadaşları aşkı tanır ve yaşarken, onun bütün zamanını ayırdığı tek aşkı, mutluluk kaynağı müzik çalışmaları olmaktaydı.
Bir sanatçı büyük bir isim oluyordu ama katettiği yollar onu diğer insanların normal yaşama düzenlerinden, isteklerinden ya da yapıp etmelerinden oldukça farklı olmakla birlikte büyük bir özveri istiyor. Bütün bunların sonucunda sanatçının elde ettiği izleyicilerinin hayranlığı, alkışları ve sevgisi. Bunun dışında da beklenen ve sanatçıyı ayakta tutan başka ne var ki?
İtalyan Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Konservatuarı’na devam eden Gencer, sınıfları ikişer ikişer atlar. Daha sonra İtalyan bir hoca kendisini yetiştirmek istediğini söyler, ama kısa bir süre sonra ölür.
 
DÜNYA OPERALARINDA BİR TÜRK
 
1923, İstanbul doğumlu olan sanatçımız, 1949 yılında Ankara'ya gelir ve Devlet Operası'na girer... İlk olarak Cavalleria Rusticana (Köylü Namusu) operasında Santuzza rolüne çıkar. Tiefland (Çukurova) operasındaki rolü ile büyük başarı elde eden ünlü sopranomuz, 1952'den sonra İtalya'ya gider ve orada yaşamını sürdürmeye başlar. Milano'da Scala Operası'na solist olarak giren ilk Türk sanatçısıdır. Daha sonra Münih ve Viyana Devlet, San Francisco, Roma ve Venedik operaları ile çeşitli uluslararası şenliklerde konuk sanatçı olarak görev aldı. Londra'da Albert Hall ve New York'ta Carnegie Hall salonlarında konserler verdi. Francis Poulenc'in «Dialogues des Carmélites» (Karmelitlerin Diyalogları) adlı operanın dünyada ilk oynanışında, 1957 rol aldı. 


Leyla Gencer çok sevdiği çiçekleriyle birlikte 

10 Mayıs 1959'da 12. Floransa Festivali'nde
konser sonrası İtalya Cumhurbaşkanı Gronchi
tarafından kutlanırken

Doğuştan bir yeteneğe sahip olan Leyla Gencer'in ailesinde kendinden başka müzisyen olmadığını, yeteneğinin yanı sıra başarısını düzenli çalışmasına bağlayan sanatçı, bir resitale hazırlanmak için 3-5 ay kadar çalıştığını söylüyor.
Leyla Gencer'e göre, sanatta başarıya ulaşmak için tıpkı dinlerde olduğu gibi, çile çekmeye hem de ömür boyu süren bir çile çekmeye gerek vardır. Bütün bu yorgunluklar, bazı şeylerden uzak ve yoksun kalışlar, bütün eziyetler hayranlarının alkışlarıyla yok oluverir.
 
'ASLICO'NUN SANAT YÖNETMENİ
Daha önce Leyla Gencer'in 12. Uluslararası İstanbul Festivali nedeniyle yurdumuza geldiğini belirtmiştik. Bu vesile ile kendisiyle görüştüğümüzde, şimdilerde “ASLICO” adını taşıyan çok eski bir bir kuruluşta çalıştığını öğrendik. Bu kuruluşun amacı, yetenekli gençleri lanse ederek, onlara fırsat tanımak. Böyle büyük ve 40 senelik bir mazisi olan kuruluşta sanat yönetmeni olarak görev almış bulunmaktadır. Kendisinin öğrenci yetiştirip yetiştirmediğini sorduğumuzda, «Böyle bir girişimde bulunmadım. Eğer kişi yetenekli ve bu konuda gereken bilgi ve tekniğe sahip ise yardımcı olabilirim» diye karşılık verdi. Leyla Gencer, sadece eğitimin yetmediğini, kişinin doğuştan birtakım yeteneklerle bezenmiş olması gerektiğini vurguluyor ve «Bazıları prima donna olarak doğar» diye ekliyor.
Çocukluğundan beri sanatın her türüne ilgi duyduğunu, resime, edebiyata ve özellikle tiyatroya me raklı olduğunu ifade eden Gencer, on dokuzuncu yüzyıl bestecilerinin eserlerini yorumlamakta büyük bir başarı sağlamış ve kendisine bu konuda uzman gözüyle bakılmaktadır.
Uzun yıllarını yurt dışında geçiren sanatçımız, yirmi beş senedir Milano'da yaşıyor. Kendisine yabancı gibi davranılmadığını, benimsendiğini belirtiyor.
Yorumladığı eserlerin uzun süre etkisinde kaldığını, canlandırdığı kişiliği ta içinden hissettiğini, bunun da elde ettiği başarıda büyük payı olduğunu belirtiyor
Leyla Gencer, «Bir sanatçının sadece yeteneğine güvenmesi yeterli değildir. Bir kişi sanatçıyım diyorsa, kendisini sürekli yenilemeli, geliştirmeli, konusundaki gelişmeleri, diğer çalışmaları yakından izlemeli, dünyaya açık olmalı. Bütün bunların yanı sıra seyirciye yakın olmalı» diyor. Nitekim kendisinin sahneye çıktığında seyircisini adeta kucaklamak istediğini belirtiyor.
Bütün bu başarıların, ünün normal yaşamını değiştirmediğini, sade bir yaşam sürdüğünü ifade ediyor.

Leyla Gencer, başarılı olmak için sadece yeteneğin
yetmediğini, çok çalışmak gerektiğini önemle belirtiyor

Tüm dünyanın alkışladığı büyük sopranomuzu meslektaşları ile birlikte görüyoruz 

Leyla Gencer 12. Floransa Festivali'nde Verdi'nin
«La Battaglia di Legrano» operasını seslendirmişti 

Yirmi beş yıldır Milano'da yaşamını sürdüren
Leyla Gencer, zaman zaman yurdumuza gelmektedir... 
Kendisi İtalya'daki evinde görülüyor 

EVRENSEL OLMANIN MUTLULUĞU
Leyla Gencer yeteneği, ailesinin destekleyen anlayışlı tutumu, iyi eğitim görmüş olması, mesleğini çok sevip özveriden daha küçük yaşlardan beri kaçınmaması ve düzenli bir çalışma sistemi içinde gücüne güç katması sonucunda, yurdumuzun sınırlarını aşmış bir sanatçı olmanın mutluluğu ve gururunu yaşıyor.
Leyla Gencer, prima donna olmanin hakkını fazlasıyla veren, dünyanın alkışladığı bir sanatçı... Bu elbette ki kendisine büyük sorumluluklar yüklemekte. Bütün bunların altından kalkmasını başaran sopranomuz, eşi İbrahim Gencer'in kendisine çok yardımcı olduğunu önemle belirtiyor.
Bir sanatçının nasıl yetiştiği, evrensel boyutlara ulaşmanın ne denli güç bir başarı olduğunu bizlere gösteren, dünyaya kanıtlayan bir sanatçı Leyla Gencer.
Böyle değerli, saygın bir sanatçının Türk olması bize ayrı bir mutluluk veriyor.
Dileğimiz, Leyla Gencer gibi birçok Türk sanatçısının sınırlarımızı aşan, dünyaya seslenen başarılar göstermesi.
Dünyada böyle parmakla sayılacak kadar az sayıda olan büyük sanatçı olmanın hiç de basit ve kolay olmadığını, yeteneklerin gelişmesinin birçok şartı gereksediğini bir kez daha vurguluyoruz.
Dünya, Leyla Gencer gibi büyük bir sanatçıyı tanımış, dinlemiş olmaktan mutluluk duyuyor. Biz de bu mutluluğu, kıvanç duyarak paylaşıyoruz.
 
TEŞEKKÜRLER LEYLA GENCER
Leyla Gencer, devamlı vatan özlemi çektiğini, geldiği zaman hiç dönmek istemediğini belirtiyor. Ama dünyanın benimsediği bir sanatçı olmak kendisini bütün ülkelerde sanki o ülkenin bir vatandaşıymış gibi hissetmesini sağlamış olsa da yine de varsa yoksa vatanım demeyi engellemiyor, özlemi dindirmiyor. Şimdilerde temelli olarak yurda dönemeyeceğini belirten Sayın Gencer, «Çalışmalarımı noktaladığım zaman yurduma dönmek ve hiç olmazsa idareci olarak çalışmak isterim» demektedir. Bütün bir ömrünü böyle yoğun bir biçimde çalışmalara vermiş bir sanatçının sanatından kopması elbette ki düşünülemez. Ne zaman olursa olsun Leyla Gencer'in yurdumuza dönmüş olması bizleri sevindirecektir.
Sadece festival dolayısıyla değil, daha sık Leyla Gencer'i aramızda görmek, onun yetkin yorumunu izlemek imkânları bulmak dileği ile, Leyla Gencer'i bir kez daha gönülden kutluyoruz.

AKKADIN MONTHLY MAGAZINE                               
1984.09.09

KONUK TÜRK SOPRANOSU

LEYLA GENCER
İLE BİR SÖYLEŞİ
 

Uluslararası İstanbul Festivali dolayısıyla bir konser vermek üzere İtalya'dan Türkiye'ye gelen Leyla Gencer’i, uzun yıllar yurt dışında yaşamış bir opera sanatçısı olduğu için Akkadın okuyucularına tanıtmak istedik. 1958'den beri dışarda bulunan ve bugüne kadar sadece bir kere Türkiye'ye geldiğini belirten sanatçı ile, prensip olarak basına demeç vermekten hoşlanmadığı için çok zor irtibat kurabildik.


Sorularımız özel olmamak kaydıyla ve fazlaca da sanatına ve sanat yaşantısına girmemeye söz vererek, bizimle görüşmeyi kabul eden sanatçı, resminin çekilmesine de izin vermedi. Neticede Türk operası ve Türk müziği hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığını söyleyen değişen Türkiye'yi de sadece "caddeleri çok intizamlıydı" diye özetlemeye çalışan sanatçımız ile daldan dala sohbet ettik.

 
Son yıllarda kullanılmaya başlanan güzel bir deyim vardır; buna bir tür yakıştırma da diyebiliriz: Sanat Elçiliği.
Pek çok sanat elçimizden biri de Leyla Gencer'dir. Bu değerli sopranomuzun konser vermediği ülke, belki kalmamıştır... Otuz yıldan bu yana bu sanatçımız, kim bilir kaç kere dünyayı dolaşmıştır. Evinde, zevkle döşenmiş bir salonda sohbet ederken ilk sorumuzu yönelttik:
-Uzun yıllar yurt dışındaydınız. Çeşitli ülkelerde söylediğiniz zaman zaman da Türkiye'ye döndünüz. Bu son dönüşünüzde ülkemizde opera sanatını nasıl buldunuz?
-Ülkemden 1958'de ayrıldım. Sadece 1962'de geldim, bir opera oynadım, sonra bir daha gelmedim.
-Bu iki gelişinizde hiç Türk operası seyretmediniz mi?
-Hayır. Hiçbir opera seyretmedim.
-Merak da etmediniz mi?
-Hayır etmedim.
-Bıraktığınız noktayla, bugün operamızın ulaştığı nokta hakkında bir fikriniz yok mu?
-Hayır. İncelemek imkânını bulamadım.
-Bir başka sorum şu. Bugün memleketimizde özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde yeni bir akım başladı. Türk Sanat musikisiyle ilgili bir akım. Bugün birçok değerli bestecimizin eserleri, çok sayıda enstrümanın katıldığı bir ekiple icra ediliyor. Eski "saz heyeti" eşliği, bugün bir tür orkestra eşliğine dönüştü, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Hiç ilgilenmedim.
-Sizce. Türk musikisinin "çok sesli" olabilmesi mümkün müdür? Bu yapılabilir mi?
-Bütün müzikler polifonik (çoksesli) olarak doğmadı. Bunun nice örnekler vardır. -Başta tek sesli müzikti, sonra polifonik müzik olmuşlardır. Onun için bizim musikimizde pek ala çok sesli olabilir. Bunun örnekleri var, bizde operalar yazılmıştır, mesela Vang Gogh operası yazılmıştır, Adnan Saygun'un opera, oratoryoları vardır, Cemal Reşit Bey'in kompozisyonları vardır, bunlar çok sesli Türk müziğidir. Bunlar Türk malıdır ve çoksesli müziktir.
Bu saydıklarınız batı müzik tekniğine göre yapılmış bestelerdir. Benim sorum şu: Mesela bir Münir Nurettin Bey'in, bir Şekip Ayhan Özışık Bey'in bestelerini
-Bu soruyu Batıda da sordular. Şu çok sesli müzik olarak icra etmek olabilir mi, bu yapılabilir mi?
-Olabilir herhalde.
-Olabilir; ama nasıl?
-Mesela, Slavlar kendi halk müziğini alarak nasıl bir Çaykovski doğmuşsa, nasıl çoksesli eserler doğmuşsa, bizde de olabilir.
-Bugün Türk musikisi icra edilirken sayı itibarıyla oldukça kalabalık bir sanatçı kadrosu eşlik ediyor.
-Evet ama, hepsi aynı tondan çalarsa çok sesli olmuyor, çok enstrümanla oluyor. Bu da başka bir şeydir.
-Leyla Hanım, şimdi çok klasik bir soru. Oynadığınız yüzlerce opera arasında, hangisini daha çok sevdiniz?
-Bu soruyu Batıda da sordular. Şunu belirteyim. Bir sanatçı hangi operayı söyleyecekse, o an en sevdiği operadır, hangi eseri söyleyecekse en güzel olan odur.
-Bu düşüncenize saygı duyarım, ama her sanatçının çok beğendiği bir besteci, çok severek söylediği bir parça vardır; bunu sormak istedim.
-Bütün besteciler, eseri çalışıldığı an, en iyi bestecidir, eseri de en sevilen eserdir.
-Yurt dışında uluslararası üne sahip nice sanatçı vardır. Kimlerle söylediniz?
- Herkesle. Bu otuz senelik dönemde ne kadar şöhretli isim biliyorsanız, hepsiyle söyledim.
-Peki hanımefendi. Bunca yıl yurt dışında kaldınız. Ülkemize gelişinizde Türk toplum hayatıyla, özellikle Türk kadınını incelemek batıyla aradaki farkı görmeniz mümkün oldu mu veya bir fark bulabildiniz mi?
-Benim gelişim bir fırtına gibi oluyor. Hiçbir şey görmeden gidiyorum. Yalnızca şunu söyleyebilirim, geçen gece Nejat Eczacıbaşı'nın davetine gittim, çok düzelmiş yollar bir intizam gördüm. İlk intibam tayyare meydanında oldu. Gayet güzel tayyare meydanıydı. Muntazam, intizamlı, Avrupai, adeta Frankfurt'taki tayyare meydanı olmuş.
-Sorum sosyal hayatla ilgiliydi.
-Herhalde orada da değişiklik olmuştur. Fazla incelemek imkânını bulamadım.
-Bir değişik sorum da Kadın Hakları üzerine.
-Atatürk'ün verdiği Kadın Hakları bütün batı memleketlerinden çok daha ileridedir. Bugün birçok Avrupa ülkesinde bu haklar tanınmaz. Sonra mesela rey hakkı bile birçok memleketlerde tanınmaz. Bizim eli yıl evvel kavuştuğumuz bu haklara şimdi yavaş yavaş başka ülke kadınları kavuşuyor. Bizde Kadın Hakimler varken, Avrupa'da yoktu. Mesela Amerika'da bile yeni yeni Kadın Belediye Reisleri seçilmeğe başladı. Demek ki, biz bu alanda öncü olmuşuz. Böyle bir lidere sahip olmak büyük şanstır. Ne mutlu bize ki böyle bir lidere sahip olmuşuz.
-Bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?
-Sanat hayatıma devam etmek. Genç sanatçıları yetiştiren bir teşekkül var, onun başına geçtim İtalya'da... Paris Operası beni davet ediyor, orada müzik okulunda ders vermemi istediler. Birçok yerden çeşitli davetler alıyorum, yarışmalara çağırılıyorum, bu arada da birçok konser anlaşmaları da var.

HÜRRİYET GÖZTERİ WEEKLY MAGAZINE                                
1984 December
Dünyada Adını Kendi Başına Duyuran Sanatçı: 
Leyla Gencer

Hürriyet Gösteri Aralık 1984 - Filiz Ali  

Aramızda kalsın ama geçtiğimiz Ağustos ayında Leyla Gencer’i yeniden keşfettim. “Biraz geç kalmışsın...” diyebilirsiniz. Ben de aynı kanıdayım. Hem de çok geç kaldım. Hepimiz çok geç kaldık ve bu büyük opera sanatçısını, sanatının doruğundayken opera sahnelerinde dinleyemedik, seyredemedik.
Gelelim Leyla Gencer’i yeniden nasıl keşfettiğime: Onun son yıllarda Uluslararası İstanbul Festivali’nde verdiği konserleri dinlerken içimde hep bir kuşku, hep bir eksiklik duygusu vardı. Olağanüstü kaliteleri olan bir ses ama, “tam ses” kullanmıyor Leyla ya da çok az ve ekonomik kullanıyor. Olağanüstü bir sahne kişiliği ama, konser konumu içinde opera sahnesindeki dramatik yaratıcılığını yansıtması söz konusu değil. Olağanüstü bir müzisyen. Müzik cümlelerini kuruşu, onlara yüklediği anlam, soluğunu ustaca ayarlaması ve hem müzik dilini hem de söylediği eserin orijinal dilini kullanımındaki kusursuzluk, stil anlayışı, bilgisi ve ince beğenisi hayret verici ama, acaba biraz yapmacık mı? Niye böyle kuşkuluyum? İster istemez birilerinin etkisi altında kalmışım besbelli.
Leyla Gencer’in meslektaşlarından (Türkiye’dekiler doğal olarak) yıllar yılı şunları dinlemişim (çeşitli zamanlarda): “Leyla’nın sesi küçüktür ama akıllı kadındır. “Piyano”ları iyidir, sesinin ufaklığını piyanolarıyla örter. Eee, güzel kadın, dil biliyor, zaten annesi de Polonyalı’dır (Polonezköylü) laf aramızda. Güzelliğini de kullandı doğrusu. İtalya’da oturuyor zaten. İlişkiler filan bir şeyler yaptı herhalde oralarda...”
Türkiye’deki müziksever, Leyla Gencer’i bu tür laf ebeliğinin de katkısıyla 1950’lerin sonunda yitirmiş, kaptırmış Avrupa’ya. 1970’li yılların başına kadar onu hiç dinlememiş. Aradaki on beş yıl, bir sanatçının yaşamında çok uzun ve önemli bir kesit. O yıllarda dış ülkelere gitme olanağı bulan bir avuç müziksever, Leyla Gencer’i belki Londra’da, Paris’te, Milano’da veya Verona’da rastlantı eseri yakalayabilmiş. Ülkeye döndüğünde eşe dosta soluğu kesilerek anlatmış duyduklarını, gördüklerini. Çoğumuz burun kıvırmayı sürdürmüşüz. Aradan yıllar geçmiş, Maria Callas, Renata Tebaldi gibi Leyla Gencer’le aşağı yukarı aynı yıllarda parlayan ve primadonna geleneğini bütün görkemiyle yaşatan son büyük sopranolar teker teker şarkı söylemekten ve sahneye çıkmaktan vazgeçmişler. Leyla Gencer ise opera sahnesinden konser sahnesine geçerek kariyerine devam etmiş.
Leyla Hanımla 1982 yılının Temmuz ayında Doğan Hızlan’la birlikte bir konuşma yapmışız. (“Leyla Gencer ile Herşey Üstüne” Cumhuriyet 8-9 Temmuz 1982) Konuşmanın bir yerinde bakın sanatçı ne diyor. 
“Deliler gibi çalışırdım. On günde bir opera çıkarırdım. Operayı bir ay içinde mükemmelliğe eriştirebilmek için canım çıkardı. Korrepetitörün de canını çıkarırdım. Bir müzik cümlesini yüzlerce defa tekrarlardım. Sesin, piyano gibi, keman gibi, yani herhangi bir enstruman gibi üzerinde çalışılması gerekir. Niye şimdiye kadar ben böyleydim? Bu egzersizleri bırakmadığım için. Aslında opera söylemek daha kolaydır konserden. Çünkü operada tek başınıza değilsiniz. Kendi partinizi öğreniyorsunuz, ötekiler de size yardım ediyor. Düetler var, koro var. En fazla iki, bilemediniz üç arya söylersiniz. Resital öyle mi? Resitalde dinleyicinin ilgisini iki, üç saat sürekli çekmeniz gerekiyor. Bir konser için üç ay çalışıyorum. Bir yılda ancak üç konser çıkabiliyor bu çalışmayla.”
Bu sözler, yarım saat şarkı söyledi mi sesi yorulan, yılda belki bir opera bir de resital çıkardı mı epey iş görmüş sayılan şarkıcılara ibret olmalı.
Leyla Gencer’i yeniden nasıl keşfettiğimi artık herhalde merak ediyorsunuzdur. Amerika’yı yeniden keşfetmek gibi bir şey bu. 1984 yılının Ağustos ayında Paris’te St. Germaine Bulvarı’nda avare avare dolaşırken, bir plakçının vitrininde Leyla Gencer’in o güzel yüzüyle karşı karşıya geldim. Albümün adı Leyla Gencer in Scena’ydı. Yanında bir plak daha. L’Art de Leyla Gencer. Hemen içeri girip ne kadar Gencer plağı varsa çıkarttırdım. Plakların tümü korsan denilen türdendi. Yani belirli bir plak şirketi tarafından yapılmış stüdyo kayıtları değil, temsil sırasında, olumsuz koşullar altında alınmış, kötü kalite band kayıtlarıydı. Birkaç tane radyo kaydı vardı ki, bunlar ötekilerin yanında zemzemle yıkanmış sayılabilirdi. Çoğunda sahne gürültüleri, ayak sesleri, elbise hışırtıları, salondan gelen öksürükler ve ama en önemlisi daha aryalar birmeden patlayan çılgınca alkışlar ve “brava” sesleri.
 
Leyla Gencer in Scena plağındaki kayıtlar, 1957 ile 62 yılları arasında Milano, La Scala; Buenos Aires, Teatro Colon; Trieste, Floransa, Palermo, Salzburg Festivali ve Venedik, La Fenice Tiyatrosu’ndaki temsiller sırasında yapılmış. Soprano repertuarının akla gelen her stilindeki eserleri yetkinlikle yorumladığı görülüyor Gencer’in bu kayıtlarda.
 
Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma ve Don Giovanni’sinden tutunda, Bellini’nin I Puritani, Donizetti’nin Anna Bolena, Lucia di Lammermoor, Roberto Devereux, Massenet’nin Werther, Verdi’nin La Battaglia di Legnano, La Forsa del Destino, Macbeth, Rigoletto, Simon Boccanegra, I Due Foscari, Nabucco ve Il Trovatore operalarının birbirine hiç benzemeyen bir ses paleti içinde vermişti Leyla Gencer.
Tulio Serafin, Vittoria Gui, Arturo Basile, Gianandrea Gavazzeni, Alfredo Simonetto, ve Herbert von Karajan gibi şeflerin yönetiminde yorumladığı operalardı bunlar. Sahnede temsil sırasında yapılan bu amatör kayıtlarda tek bir sürçme yoktu. Ağzından çıkan her sözcük, bütün netliğiyle anlaşılıyordu. Canlandırdığı kahramanın kişiliğine büründüğünü, onu sahnede görmeden, kötü koşullar altında yapılmış bu kayıtlarda bile hissetmemeye olanak yoktu. O, küçük denilen ses, Gencer istediğinde dev gibi büyüyor, bütün duygusallığıyla canlandırdığı kahramanın dramatik kişiliğini yansıtıyordu. Tam, “ama ağır bir ses, hafifliği yok” derken, Rigoletto operasında Gilda’nın “Gualtier Malde” sözleriyle başlayan aryasının koloratura pasajlarını tüy gibi hafiflikle ve kolaylıkla, pırıl pırıl bir tınıyla söyleyiveriyor ve insanı şaşırtıyordu.
Gariptir, yine aynı günlerde, Paris’te Maria Callas’ın 1957 ile 62 yılları arasında dünyanın en iyi plak şirketleri tarafından yapılmış stüdyo kayıtlarını içeren The Art Of The Primadonna albümüyle karşılaştım. Leyla Gencer ve Maria Callas, aynı yıllarda, aşağı yukarı aynı repertuarı söylemekteymişler meğerse. 
Callas’ın albümündeki kayıtların kalitesi mükemmel, en iyi orkestralar, en iyi şefler ve en iyi ses alma olanakları. Yanlış anlaşılmasın, Maria Callas hayran olduğum bir şarkıcıdır ve öyle de kalacaktır. Sesi olağanüstü geniş ve güçlüdür. Onun dramatik duyarlığına ulaşabilen bir başka opera sanatçısı henüz yetişmemiştir. Ne var ki Maria Callas’ın sesi, bazı bazı bir değil üç insanın gırtlağından çıkıyormuş gibi farklıdır. Hatta, zaman zaman sanki bir kuyunun dibinden gelir sesi. Düz bir çizgisi, belirli bir rengi yoktur, daha doğrusu pek çok rengi vardır. Kariyerinin sonuna doğru tizlerde sallanır. Son derece çarpıcı ve yırtıcıdır. Koloraturaları şeytanca hızlı ve nettir. İnanılmaz bir şarkı söyleme kolaylığı varmış gibi görünse de onun da Leyla Gencer gibi ölesiye çalışkan olduğu bilinir.
Maria Callas’ta Leyla Gencer’de olmayan çok önemli bir fazlalık vardır. Uluslararası destek. Leyla Gencer, Avrupa’da tek başınadır. Oysa Callas, Yunan asıllı Amerikalıdır, üstelik Meneghini adlı milyoner bir İtalyan menajerle evlidir. Avrupa ve ABD’de sözü geçen her kesimin salonları ona açıktır. Opera, konser ve plak angajmanları sorun değildir. 
Değeri tartışılmaz Maria Callas ile yine değeri tartışılmaz Leyla Gencer arasındaki tek ve en önemli ayırım, birine tüm kapıların ardına kadar açılması, ötekine ise aynı kapıların hep zorlukla aralanmasıdır. Uzun sözün kısası Leyla Gencer, bugün dünyada kendi başına adını duyurmuş tek Türk opera sanatçısıdır ve hâlâ Devlet Sanatçısı olmamıştır. 
 
(Leyla Gencer, bu yazıdan dört yıl sonra 1988 yılında Devlet Sanatçısı oldu)

1 9 8 6

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                   
1986.02.23

Leyla Gencer'in annesi
Polonyalı, babası ise
köklü bir Anadolu
ailesinin çocuğuydu

Süper sopranonun
büyülü genç kızlığı
 
Dünyaca ünlü sopranomuz Leyla Gencer, 10 Ekim 1928 günü yaşama "Merhaba" demişti... Genç kızlık adı Ayşe Leyla Çeyrekgil olan ünlü soprano, Türkçe' den önce Fransızca'yı öğrenmişti, kontes mürebbiyesinden...

Kraliçe Nefertiti...
Ayşe Leyla diş görünüşüyle tipik bir Türk'tü. Kraliçe Nefertiti'ninkine benzetilen ince, düz, uzun burnu, geniş alnı duru beyaz teni siyah gözleriyle babasının bir devamıydı sanki. İncelikleri, duygusallığa, tüm karakter özellikleri ise aristokrat bir aileden gelen annesine benziyordu.
 
Yıl 1928... Büyüleyici havasıyla artık geçmişte kalan, bugün derin bir özlemle anılan, Boğaz’ın o doyumsuz güzelliklerinin iç içe geçtiği köşelerden biri... Tepelere kadar gözün alabildiğince uzanan yıllanmış ağaçlarının oluşturduğu ormanın eteklerinde, denizle koyun koyuna, uçsuz bucaksızmış görünümü veren içinde av köşklerinin de bulunduğu cennet gibi bir alan... Mermer merdivenlerle çıkılan, on sekizinci yüzyıl mimarisinin en zarif Örneklerinden biri olan görkemli köşkün arka tarafında sebze ve meyve bahçeleri sıralanırdı, ön tarafında ise yaseminlerin, türüzotlarının, hanımellerinin, ıhlamurların, renk renk güllerin o güzelim kokuları arasında kameriyelerin altında keyifli akşam çayları içilirken, yaşamın en tatlı sohbetleri yapılırdı...
Çağımızda, müzik otoritelerince opera dünyasının "Sönmeyen Primadonna"si olarak nitelenen soprano Leyla Gencer, işte böyle büyüleyici bir güzelliğin ortasında dünyaya geldi. Doğum günü 10 Ekim 1928...

Küçük Leyla...
İstanbul'a Anadolu'dan gelen soylu ve varlıklı babadan ve Polonya asıllı bir annenin kızı olarak 10 Ekim 1928 de dünyaya gelen Ayşe Leyla Çeyrekgil'in çocukluğu ve genç kızlığı büyülü bir güzellik içinde geçti.

MUTLU ÇOCUKLUK
Genç kızlık adıyla, Ayşe Leyla Çeyrekgil, her ayrıntısıyla feodal bir düzenin varlığını kanıtlayan bir atmosfer içinde, kalabalık bir ailenin ve ev işlerinde yardımcı olan evlatlıkların arasında gözlerini dünyaya açmıştı. Ayşe Leyla, çocukluğunun ve genç kızlığının en güzel yıllarını, salonlarını muhteşem avizelerin aydınlattığı, geniş mutfaklarında hazırlanan reçellerin, konservelerin mis gibi kokularının etrafa yayıldığı, tüm havasıyla insanın yüreğini sevinçle çarptıran, sonsuz bir güven ve mutluluk veren böyle bir dünyada geçirdi. Ayşe Leyla, dış görüntüsüyle Türk'e benziyordu. Yüzü, köklü bir Anadolu ailesinden gelen babasının modelliydi. Opera dünyasında Kraliçe Nefertiti'ninkine benzetilen ince, düz, uzun burnu, geniş alnı, duru beyaz teni, siyah gözleriyle onun bir devamıydı sanki... Annesi Alexandra Angela Minakowska, Polonyalı aristokrat bir aileden geliyordu. Ayşe Leyla, tavırlarındaki bütün incelikleri, karakter Özelliklerini, duygusallığını, Türkçeyi Slav aksanıyla konuşan annesinden almıştı. Evde hem Müslümanlığın hem de Hıristiyanlığın dini adetlerine uyularak yaşanırdı. Başucunda Meryem Ananın heykelini eksik etmeyen Alexandra, kurallarını büyük bir saygıyla yerine getirdiği Müslüman bayramlarının yanı sıra, Noel geceleri, evin en büyük salonunun bir köşesine kocaman bir Noel ağacı hazırlardı. Çoluk çocuk herkes, bu ışıklı süslü ağacın çevresinde toplanır çeşitli tatlılardan yiyerek, Polonya tipi semaverden çaylarını içerlerdi.
Aile yaz aylarının bir bo10münü Yeşilköy'deki villada, bir bölümünü de Polonez köydeki evlerinde geçirirdi. Polonez köyde geçen O sıcak yaz akşamlarında annesi gitar eşliğinde Polonya şarkıları söylerdi.

Kitap oldu...
İtalya'nın belli başla yayınevlerinden CGS, uluslararası sanat dünyasının "Sönmeyen Primadonna"sı olarak nitelenen ünlü Türk yorumcu, soprano Leyla Gencer'in yaşam öyküsünü dile getiren 546 sayfalık ciltli bir kitap yayınladı.

TİYATROYU KAVRIYOR
Çocukluğunun ilk eğitimini, bir zamanlar kontes olan mürebbiyesi Madame Lejeune denetiminde gören Leyla, Türkçeden önce Fransızcayı öğrenmişti. Bugün, o günleri hüzünlü bir sevgiyle anımsayan Leyla Gencer: La Fontaine’in şiirlerini bana Madame Lejeune öğretmişti. Tiyatronun ne anlam ifade ettiğini ilk kez bu şiirlerle kavramıştım. Çok iyi ezberlediğim bu şiirleri evin her katından aşağıya doğru bağırarak söylerdim. Yeşilköy'deki Katolik Kilisesi'nde pazar ayinlerinde, çiçekler, ışıklar, şar kılar, rahibin merasimle kıyafet değiştirmesi, mumların yakılması, halkın diz çökerek duaya katılması, bana hep bir tiyatro gibi gelirdi. Müzik ve tiyatro tutkumun başlangıcı, belleğimden silinmeyen ve benim kutsal saydığım bu görüntülerdir diyor.
Leyla, okul çağına gelince, öğretim görevlilerinin Fransız öğretmenlerden oluştuğu Pansiyonlu Yeşilköy İlkokulu'na gönderildi, Burada ders programı çerçevesinde yer alan klasik dans ve tiyatro çalışmalarıyla küçük kızın içinde yavaş yavaş belirmeye başlayan tiyatro aşkı artık filizlenip boy salıyordu. Ortaokula, bir Fransız okulunda devam eden Leyla o yıllarda ezbere bildiği Moliere'in Kibarlık Budalasını, sandık odasında bulup giydiği eski kıyafetlerle aile içinde bir solukta oynardı. De Mussefyl, De Vigny’yi, Racine'i, Corneille'i okurdu. En sevdiği yazar ise Balzac idi. Yaşami boyunca en sevdiği yazar olarak gösterdiği Balzac'in insanlık Komedisi bugün uykusuz gecelerinde elini attığı bir başucu kitabi gibi yanı başında durur. Bin dokuz yüz kırklı yıl ların başında babasının ani ölümüyle kentte küçük bir apartmana taşınan Çeyrekgil Ailesi'nin görkemli yaşantısında önemli kısıtlamalar görülür. Babasının ölümüyle yaşamın ilk acı gerçeğiyle yüz yüze gelen Leyla, o günden sonra hiç bilmediği başka değerleri de tek tek keşfetmeye başlar.
 
YARIN: Zorlu günler

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                   
1986.02.24

DÜNDEN, BUGÜNE

"Sönmeyen Primadonna"
Derleyen: Tülin ALPMAN

Aşkı 16 yaşında tanıdı

Zorlu

günler

◙ Güzel ve çekici bir genç kızdı artık Leyla... Polonyalı mimar Genius Hilinski'yle ilk karşılaştığında aşkı tanıdığını anlamıştı... Hilinski ona "Küçüğüm" diye hitap ettiği anlarda yüreği bir başka atıyordu sanki... Ama bu büyük sevgi, evlilikle noktalanabilecek miydi?


Note: The newspaper is not clear to read. I’m trying to find a new print.

GÖSTERİ WEEKLY MAGAZINE                                 
1986 June

Ayın Dosyası

Bir Konuşmadan ve
Bir Kitaptan Notlar

Doğan Hızlan

Operanın her yerde operanın olduğu her yerde Leyla Gencer adı bilinir. Türk sopranosu Gencer, şimdi Milano'da yaşıyor. Uluslararası ün taşıyan bir sanatçı için belli bir yerde yaşıyor demek zor. O da bu gerçeği “Leyla Gencer: Romanzo vero di una Primadonna kitabında dile getiriyor:”

"Bu da benim mesleğim... uçaklar, valizler, oteller, provalar, tiyatro sahneleri, müzik, alkışlar ve tatlı, dinginlik veren yorgunluklar. İşte benim hayatım bu. Hepsini de çok seviyorum. Bu yüzden gerçek bir evim yok. Bir evin özlemini duyduğum zaman, indiğim oteldeki odamı ve tiyatrodaki soyunma odamı hemen bir ev' haline dönüştürüp, onun bir parçası oluyorum. Sonra işim bitiyor, bütün eşyalarımı toplayıp, başka bir ülkede, başka bir soyunma odasında, başka bir ev' kuruyorum. Benim Anadolu’nun çobanları yalnızlığı severler, yerleştikleri topraklarında, yabancılarla karşılaştıklarında, topraklarını bırakıp başka yerlere göç ederler ve yeni baştan kurarlar düzenlerini. İşte ben de onların izlerini taşıyorum.”
The Concise Oxford Dictionary Opera'nın Leyla Gencer maddesinde, “En üst yüksek kalitede dramatik bir ses sanatçısı ve oyuncu” deniyor. Gerçekten Gencer üzerine eleştirilerde odak noktası, onun kaliteli sesiyle birlikte usta bir oyuncu olduğu yazılır.
İtalya’da başarılar zincirinin ilk halkasını attığında İtalyan basını onu Rossini'nin bir operasının adıyla selamlıyordu: "II Turco in Italia" (İtalya'da Bir Türk.)
Opera dünyasında, uluslararası alanda ün olmak, her ülkede ve sahnede söyleyebilmek, hiç kuşkusuz yeteneğin yanı sıra çok çalışmayı da gerektiriyordu. Gencer, nelerin ve kimlerin başarısında rol oynadığını hiç unutmamıştı. Türk sopranosu olduğunu da.
Mesleğinin ilk yıllarından bugüne bakar bir konuşmada çok önemli saptamalar yapıyordu:
"1950 yılında operaya korist olarak girdim. İki yanımla övünç duyarım: Biri, operaya korist olarak başlamak, diğeri de Safranbolulu yani köylü olmakla. Muhsin Ertuğrul beni 1951 yılında solist kadrosuna geçirdi. O tarihlerde tiyatroya, müziğe öyle bir tutkum vardı ki, tutku bitmedi ya. Tiyatroya sabah dokuzda girer, gece yarısı çıkardım. Yoğun bir çalışma düzenim vardı. Sabah saat 10.00'da meşhur İtalyan soprano ve şan hocası Madam Arangi-Lombardi'nin derslerine, sonra da Maestro Camozzo'nun provalarına girerdim. Haftada iki gece de operada söylerdim. Tiyatroya merakımdan Yunan trajedilerinde koroda görev alırdım. Ankara Devlet Tiyatrosu benim için büyük bir ekol olmuştur. Bugüne kadar süren başarılarımın temeli orada atılmıştır.”
Annesi Polonez, babası Türk olan, genç kızlık adıyla Ayşe Leyla Çeyrekgil, çocukluk günlerini anlatırken, yaşadığının ve gördüğünün onu nasıl bir dünyaya çektiğini belirtiyordu:
“La Fontaine”in şiirlerini bana Madame Lejeune öğretmişti. Tiyatronun ne anlam ifade ettiğini ilk kez bu şiirlerle kavramıştım. Çok iyi ezberlediğim bu şiirleri evin her katından aşağıya doğru bağırarak söylerdim. Yeşilköy'deki Katolik Kilisesi'nde pazar ayinlerinde, çiçekler, ışıklar, şarkılar, rahibin merasimle kıyafet değiştirmesi, mumların yakılması, halkın diz çökerek duaya katılması, bana hep bir tiyatro gibi gelirdi. Müzik ve tiyatro tutkumun başlangıcı, belleğimden silinmeyen ve benim kutsal saydığım bu görüntülerdir" diyor.
Leyla Gencer, Muhsin Ertuğrul'a olan vefa borcunu hiçbir zaman unutmamıştır, aşağıda sözünü ettiğimiz olay bunun belgesidir. 1957'de Bursa'da Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu'nun açılışına Muhsin Ertuğrul çağırınca, Viyana'daki konserini iptal etmiş ve Bursa'ya koşmuş. Donizetti'nin İngiliz kraliçelerinin hepsini temsil edince bir İtalyan gazetesi övgüsünü şöyle özetlemiş: "Leyla Gencer'e Taht Yakışıyor.”
Leyla Gencer'in birçok plağını İtalya'da bulabiliyorsunuz. Çoğu kaçak doldurulmuş plaklar. Gencer bunlardan bir tanesini anımsıyor: "1957'de televizyondaki bir temsili plağa almışlar.
Şimdi birçok plakçısında Gencer'in plaklarını görmek gene de olası. Kayıtlar cızırtılı da olsa, üstün bir sanatçının sesini dinleme beğenilerin en yücesi.
1982'de Venedik'te Donizetti'nin operaları üzerine bir seminer yapan Gencer, müzik çalışmalarını şimdi resitallerle sürdürüyor. Nikita Magalof'un piyanosu eşliğinde doldurduğu Chopin'in on dokuz şarkısı müzik eleştirmenlerinin olumlu yargılarını toplamıştı.
Leyla Gencer, yurt dışında özellikle İtalya'daki çalışmalarında opera ve müzikteki Türk temalarına ağırlık veren parçaları da yabancı dinleyicilere sevdirmiştir.
Leyla Gencer'in aryalarıyla Aya İrini'de müzik dünyasının ünlü bestecilerinin ürünleri yankılanacak.

Bu yazı 1982 yılında Cumhuriyet'te yayınlanan Filiz Ali ve Doğan Hızlan'ın Leyla Gencer ile yaptığı bir konuşmadan ve Tülin Alpman'ın Franca Cella'nın "Leyla Gencer: Romanzo Vero di Una Primadonna" kitabından yaptığı çeviriden derlenmiştir.
 

Aydın Gün

Leyla Gencer'i
Anlatıyor

Leyla Gencer'i ne zaman tanıdınız?
Leyla Gencer'i yanılmıyorsam 1948-49 sezonunda Ankara Devlet Operası'na sanatçı olarak girdiği zaman tanımıştım. Ankara'ya yeni yerleşmesine rağmen daha ilk yıllarda tüm davranışlarıyla kendisine çok düzeyli bir çevre edinmiş hem opera içinde hem de dışarıdaki sanat çevreleriyle bütünleşmeyi kolaylıkla başarmıştı.
Leyla Gencer ile beraber hangi operalarda rol aldınız?
Beraber oynadığımız ilk opera Cavalleria Rusticana Operası idi. Daha sonraki yıllarda Tiefland, Kerem ile Aslı, Maskeli Balo gibi eserlerle sahneye çıktığımızı hatırlıyorum. Rejisörlüğünü yaptığım operalarda beraber çalışma şansını da elde etmiştim; Tosca, Butterfly, Konsolos operaları, vs....
Leyla Gencer'in yetişmesini, uluslararası alanda üne kavuşmasını anlatır mısınız?
Efendim, değerli sanatçımız daha operaya ilk girdiği aylarda, çevresiyle ilişkilerinde kendine özgü tutum ve davranışları ile, yalnız sahne üzerinde değil, özel ilişkilerinde de bir sanatçı için çok önemli olan bir "kişilik" yaratmış ve bunu kabul ettirmişti.
Evet o yıllarda Arangi-Lombardi gibi bir zamanlar İtalyan Operası'nın en ünlü sanatçılarından biri olan hoca ile çalışması da şanstı. Ancak, Arangi-Lombardi'den onun kadar yararlanmayı başaran çok az sanatçı vardır. İtalya'daki ünlü şan hocaları "İyi şan hocası yoktur, iyi şan öğrencisi vardır" derler haklı olarak.
Bazıları da "Sanatkâr olunmaz, sanatkâr doğulur" derler. Gencer hem sanatkâr doğmuş hem de kendini sanatkâr oldurmuş ender kişilerden biriydi. Leyla Gencer o tarihlerde operamızda bulunan çok değerli korepetitörlerden de yararlanmayı iyi bildi. Daha o tarihlerde repertuarına aldığı operaları tradisyonlarına en uygun biçimde öğreniyordu. İtalyan Operalarını İtalyan korepetitör ve şeflerle, Alman operalarını da örneğin Reinwald isimli bir Alman korepetitörden öğreniyordu. Bu çok ciddi ve sistemli çalışmaların yanı sıra sanatına karşı çok büyük bir tutkusu, aşkı da vardı Gencer'in. Onun için yaşam opera demekti; bir yaşam biçimiydi opera Her şeyin önüne operayı koymuştu. Ne çoluk ne çocuk ne çalım ne kişisel arzu ve hevesler umurunda bile değildi Gencer'in. Bir çeşit dervişlikti işine karşı duyduğu bu sevgi ve saygı.
Zamanı gelince uluslararası platformlarda çalışmak üzere İtalya'ya gitti. Daha ilk oyununda (ki Napoli'de oynadığı Cavalleria Rusticana idi) hemen büyük bir başarı elde etti.
Ondan sonrası malum. Scala'dan Paris'e, Viyana'dan Bolsoy'a kadar dünyanın en büyük operalarının yıldızı oldu; Scala Operası'nda Gencer kadar uzun çalışmış çok az sanatçı vardır. Eğri oturalım ama doğru konuşalım; benim görüşüme göre Leyla Gencer'in yaptığını hiçbir sanatçımız yapmadı bugüne kadar Batı'da. Adına kitaplar yazılan kaç sanatçımız var onun gibi?... Saman alevi gibi parlayıp sönüveren bir sanatçı da değildir Gencer. 35 yılı aşkın bir zamandır bir "Primadonna" bu sözcüğü gerçek anlamında kullanıyorum, olarak kalmayı başardı. İstanbul Festivali'ne her davet edişimde "Aydıncığım artık beni rahat bıraksana, ben eskisi gibi değilim" der, ben de ona "Sen çam ağacı gibisin, 4 mevsimde de yeşil" diye cevap veririm şakayla. Gencer büyük bir sanatçı, kusursuz bir meslektaş olduğu kadar iyi bir dosttur da. ("Sevgi"nin hem "seven "i, hem de "sevilen"i yarattığına) inanmamak mümkün değil Gencer'i tanıdıktan sonra. Hele bu sevgiyi kucaklayıp taşıyan bir de "akıl" olunca...
Normal plak doldurmadı Gencer, değil mi? Sanırım mevcut plakların çoğu korsan plaklardır. Neden?
Bu plak işinde başına gelenler de yukarıda sözünü ettiğim sevgisinden kaynaklandı. Onun bütün istediği sahne denilen o büyülü mekânda seyirci ile yüz yüze gelmek ve onlara kendi sesiyle yeni lezzetler sunmaktır. Stüdyolara günlerce kapanıp, büyük mali olanaklarına rağmen plaklar doldurmak onun aradığı şey değildi. Zamanını harcayamazdı bu "çıkar" için. Bu yüzden açıkgözler oynadığı 30'dan fazla operayı gizlice plağa aldılar. Bir haydutluk, hırsızlıktır bu şüphesiz. Ama neylersiniz hırsızlar dünyanın her yerinde yasalara bile ters giydiriyorlar külahını...
Bir Türk sanatçısı olarak Gencer'in bu başarıları bizim müziğimizin de tanınmasını sağlamış mıdır?
Bizim müziğimizin tanıtılması konusunda değil ama genel olarak Türkiye’mizin ve Türklerin tanıtılması konusunda, hem de opera gibi komple bir sanat dalında çok başarılı oldu Gencer. Bizde ayran dağıtır gibi unvanlar ve ödüller dağıtılırken Gencer'in ödüllerini başka uluslardan alması, onun için değil ama bizim için, hadi dilimin ucuna geleni söylemeyeyim ÇOK ACIDIR...


ORKESTRA MONTHLY MAGAZINE  No.154                       
1986 June

POSTA MONTHLY NEWSPAPER                       
1986 August

Leyla Gencer: “Bana kraliçe derler”

Ali Koçman bu ayki röportajını Türkiye'nin yurt dışındaki en başarılı sanat elçilerinden biriyle, soprano Leyla Gencer'le yaptı. 35 yıldır İtalya’da yaşayan, dünyanın dört bir yanında her biri olağanüstü bir başarıyla sonuçlanan konserler veren Leyla Gencer'le Koçman, İstanbul Festivali'ni izleyen günlerde buluştular. Leyla Gencer'in kendine has otoriter tavrının yarattığı, resmi bir havada başlayan söyleşi yerini samimi, sıcak bir sohbete bırakarak sürdü.


A.Koçman: Öncelikle dünya çapında bir sanatçıyla görüşme imkânı bulduğumuz için size çok teşekkür ediyoruz. Bu sanatçının bir Türk sanatçısı olması bizim için ayrı bir gurur vesilesi. Sen senelerde İstanbul Festivali'ndeki konserlerinizi izledim. Ben konseri izlerken seyircinin tepkisini, heyecanını da gözlemeye çalışıyorum. Son konserinizde Vivaldi'nin Beyazıt operasındaki ünlü aryasını bitirdiğiniz zaman salon kelimenin tam anlamıyla yıkılıyordu. Ağlayanlar, ayağa kalkanlar vardı... Zannediyorum siz de dikkat ediyorsunuz, olağanüstü bir ilgi, olağanüstü bir heyecan vardı. Bu sadece çok ünlü bir sanatçı ve başarılı bir konser nedeniyle değil zannediyorum. İstanbul sanatseverleri, müzik severleri sizi bir Türk sanatçısı olarak selamlamanın heyecanını da duyuyorlar. Herhalde siz de bir Türk sanatçısı olarak dünyada elde ettiğiniz başarılarla bunu hissettiniz. Biraz bu konudaki görüşlerinizi rica edeceğiz.
 
A.Koçman: Operaya gider misiniz?
L.Gencer: Eskiden giderdim, son senelerde gitmiyorum.
A.Koçman: Niye?
L.Gencer: Beğenmiyorum, canım sıkılıyor.

L.Gencer: Tabii. Bütün söyledikleriniz doğru. Ben Türkiye'ye nadiren geliyorum maalesef. Festival daha yeni doğmuştu, ikinci senesiydi. 1974’te iki konser vermiştim. Bir tane orkestra ile bir tane de Aya İrini’de. Yani Aya İrini’yi ben açtım diyebilirim. O zaman büyük bir yenilikti. Bana gösterilen sevgi, yapılan tezahürat herhalde. Kendi sanatçımız olduğu için, Türk olduğum için. Ben Ankara'da da İstanbul'da da aynı sevgiyi gördüm. Hatta Aydın Gün bana telefon eder Milano'ya ara sıra. "Biletlerin daha satışa çıkmadan bitti. Satışa bir saat evvel çıktı hepsi bitti, satıldı, mecburum ilave sandalyeler koymaya yerimiz yok" diye güzel haberler verir. Tabii çok hoşuma gidiyor. Bu tepki burada normal bir tezahürat, Türk olduğum için. Fakat bütün dünyada olan hayranlarım, çok olduğunu biliyorsunuz, aynı şekilde aynı sevgiyi gösteriyorlar. Bunu nasıl izah edelim?
A.Koçman: Sahnede dahi hissedilen olağanüstü bir disiplin ve otoriteye sahipsiniz, bu, sanatınıza da yansıyor tabii, sesinizin güzelliğinin ötesinde çok büyük bir saygı ve onun gerisinde bir teknik var.
L.Gencer: O saygıyı karşımdakilere, sahnede olduğum zaman hissettiriyorum. Kendim hissettiğim kadar, onlar da aynı şekilde hissediyor, cevap veriyorlar. Yalnız ben değilim. Birçok sanatçı var bu şekilde saygı gören, sevgi gören, tezahürat gören, bu nereden geliyor? Bu zannediyorum ki Allah vergisi. Yani dâhiler var değil mi? Şairler, edipler, fizikçiler, büyük dehalar var. Bir de onlarda izah edemediğimiz, bilemediğimiz gizli kuvvetler var. O kuvvetlerden biz sanatkarlarda da var, yalnız ediplerde vs. değil. Büyük müzisyenlerin mutlak ilahi kuvvetleri var. Bunu ne kendimiz izah edebiliriz ne de bir başkası izah edebilir. Ben normal hayatımda olduğum zaman bu kuvveti hissetmiyorum. Lalettayin bir insanım yani, gayet basit, gayet normal, kompleksleri olan, kendinden emin olmayan, çoğu zaman yanlış şeyler söyleyen, yanlış şeyler yapan, yanlış tepkiler gösteren, reaksiyonlar gösteren, herkes gibi birçok kusurları olan bir insanım. Yani çok kusurlarım var benim insan olarak. Sahneye çıkıncaya kadar çok heyecanlanıyor, her seferinde "Bu son, bir daha çıkmayacağım" diyorum. Bir iki ay önceden başlıyor sıkıntım.
A Koçman: Bu doğum sancısı gibi bir şey.
L.Gencer: Evet öyle bir şey fakat, sahneye çıktığım dakikada müthiş bir rahatlık geliyor, aramızda manyetik bir akım kuruluyor ve o anda, "Lisanını anlamadığınız halde, benim size anlatacağım her kelimeyi anlamanız gerek" diyorum içimden ve zannediyorum ki anlatıyorum, öyle olmuyor mu?
A.Koçman: Muhakkak öyle. Bir şey işittim. Bu, basına da yansıdı. Zannediyorum ki iki sene önce bir Paris konseriniz olağanüstü bir başarı olmuş. İtalya'daki temsilleriniz, hâlâ hatırlanan San Francisco Operası olağanüstü başarılı. Demek ki o birkaç ay önceden girmiş olduğunuz bunalım sonucunda çok hoş bir olay ortaya çıkıyor. Sahnede siz artık rahatsınız. Temsil veya konser başladığında siz artık seyirciye hükmediyorsunuz, öyle diyelim mi?
L.Gencer: Öyle oluyor galiba. Hükmetmekten ziyade, seyirciye benim dediklerimi, anladıklarımı hissettirmeye gayret etmiyorum. "Bu böyledir" diyorum ve ulaştırıyorum.
A.Koçman: Sizin için dünyanın sayılı divalarından biri diyorlar. Anlatın lütfen "Diva" ne demek?
L.Gencer: Ben çok modern bir sanatçıyım. Divalık devrinin geçtiğini zannediyorum. Başka bir de- virde yaşıyorlardı hakiki büyük divalar. O zaman başka eğlenceler yoktu, opera çok sevilen bir sanat koluydu. Mesela Maria Braun'ların zamanında, Juditta Pasta zamanında... Biliyorsunuz o zaman atlı arabalar vardı. Atlı arabaları götürürlermiş, sökerlermiş atları, omuzlarında taşırlarmış, muazzam hediyeler verirlermiş Sarah Bernard'ların zamanında vesaire. Bu devirler geçti, sonra bir başka türlü divalık ortaya çıktı. Çok sevilen, çok seyircileri olan sanatkârlar ve her temsili takip eden bir seyirci kitlesi var. Peşinde böyle bir sürü insanı sürükleyen ve kendinde böyle karizması, kuvveti olan sanatkâr olunca ona "Diva" diyorlar.
A.Koçman: Sopranolara...
L.Gencer: Sopranolara. Ben bunu gördüm. Benim çok hayranlarım, çok dinleyicilerim var. Takip ederler.
A.Koçman: Sizin gittiğiniz yerde bilhassa gelip sizi seyreden...
L.Gencer: Evet çok, mesela İngiltere’de programlarım olursa, operalarım olursa onlar takip ederler, İngiltere’ye gelirler. Fransız, Alman, İngiliz, Amerikalı. A.Koçman: En fazla İtalyan mı?
L.Gencer: Hayır çok Amerikalı var. Mesela ben 1978 yılında Milano Operası'nda oynarken New York'ta bütün bir sene ekonomi ve fedakârlık yaparak orada beni seyretmeye gelenler vardı. Mesela 70 yaşında bir hanım vardı ben tanımıyorum, kalkmış gelmiş, bilhassa Anna Bolena'yı dinlemek için ve bizim İtalya'da maalesef biliyorsunuz, ikide bir de grevler olur, makinistlerin grevi oldu, hepimiz hazırlandık, 8.30'da temsil vardı ama yapılmadı.
A.Koçman: "Bizim Italya" demenizi ben kabul etmiyorum. İtalya'da!..
 
L.Gencer: Tenorlar çok acayip insanlardır. Sesleri biraz tiz olduğu için herhalde, başlarına vuruyor.
 
L.Gencer: Ben "Bizim İtalya" diyorum çünkü 35 senedir oradayım. Derken, ben çıkarken, o hanım orada hüngür hüngür ağlıyordu. Geldi, bana dedi ki "Ben taa New York'tan Roma'ya geldim ve bir sene çalıştım gelip sizi dinlemek için." "Aman" dedim. "İki gün sonra yapılacak konser, kalın" ama "Benim işim var" dedi ve ikimiz de son derece üzüldük, gitti kadıncağız. Bir de gençler bütün plaklarımı, konserlerimi takip ediyorlar, bir konser verdiğim, bir seminer olduğu zaman veyahut da gençler için hazırladığım bazı operalar olunca izliyorlar.
A.Koçman: Şimdi onu söyleyecektim, siz gençlere yönelik çalışmalar yapıyorsunuz.
L.Gencer: Yapıyorum tabii...
A.Koçman: Ne yapıyorsunuz?
L.Gencer: Üç sene, Milano'nun 35 senelik bir sanat kuruluşu var. Oranın artistik direktörlüğünü yaptım. Şimdi bıraktım. Fakat mesela Versailles Festivali ile iş birliği yapıp bir gençler grubu hazırladık. Ve ben onun başına geçtim.
Vivaldi'nin, hiçbir asırda oynanmamış bir operasını çıkardık ortaya. Biliyorsunuz şimdi Vivaldi çok moda oldu. Nasıl ki Donizetti yeniden keşfedildi, şimdi Vivaldi, Scarlatti, Haendel yeniden çok rağbet görüyor. Bu kompozitörlerin namütenahi operaları var. Oynanmıyordu şimdiye kadar. En iyilerini seçip, etütler yapıp, müzikologlarla iş birliği yapıp, orkestra şefleriyle anlaşıp, böyle eski partisyonları bulup onların revizyonları yapılıyor ve bazen böyle operalar oynanıyor. Gecen sene de bu II Justinio Operası Vivaldi'nin ve gene Bizans mevzulu, yani İstanbul'da geçiyor...
A.Koçman: Bizans sarayındaki bir entrikayı alıyor konu olarak.
L.Gencer: Evet öyle bir konuda bana "Hem sana daha yakın hem kolay anlarsın bu işi hem de bu atmosferleri biliyorsun" dediler. Üzerinde çok çalıştım. Bu grup çok muvaffak oldu ve Versailles'da bu operayla açtık festivali.
A.Koçman: En son hangi operayı oynadınız?
L.Gencer: Üç sene evvel en son opera, ben istesem opera oynarım ama ben istemiyorum.
A.Koçman: Neden istemiyorsunuz?
L.Gencer: Çünkü benim bir kanaatim var, geçen gün siz beni dinlediniz. Azra Gün "Sen niye opera yapmak istemiyorsun, şimdi yeniden bir çığır açabilirsin, yeni taptaze bir sesin var niye devam etmiyorsun" diyor. Doğru benim yaşımdakiler devam ediyor. Bazen çok iyi oluyor, bazen çok iyi olmuyor. Çünkü eski rezistansları yok tabii Bazen güçlüklerle karşılaşabiliyorlar. Fiziki bir şey bu bence. Bıraktım bu opera işini, konser yapıyorum sadece.
A.Koçman: Efendim çok eski bir İstanbul ailesinden geliyorsunuz. Has bir İstanbullusunuz.
L.Gencer: Anadoluluyum.
A.Koçman: Nereden?
L.Gencer: Safranbolu'dan. İstanbul’da doğdum ama ailem köklü bir Safranbolu ailesi.
A.Koçman: Sizinle ilgili bir yazıda okudum. Müzikten önce mi bilmiyorum fakat o sıralarda bir de bale merakı, arkeoloji merakı.
L.Gencer: Evet.
A.Koçman: 1957-58 arasında İstanbul sizi Ankara Operası'ndaki başarılarınızdan tanıyor. Zannediyorum 1958'de mi, Napoli Operası'nda bir Butterfly oynuyordunuz.
L.Gencer: Aa, daha evvel, 1954.
A.Koçman: Bir de yine hatırladığım Toscanini'nin cenazesinde 1957'de Milano'daki...Duomo Kilisesi'nde Scala'nın korosuyla birlikte sizi seçiyorlar.
L.GENCER: Bütün bunlar Scala başlangıcı. 1957, 1958.
A.Koçman: Amerika temsilleri ondan sonra...
L.Gencer: Ondan bir sene evvel 56-57 San Francisco'da. Birden oldu her şey. Bazen soruyorlar "Nasıl oldu, nasıl hazırlandın" diye. Bilmem ki, her insanın bir kaderi var. Belki de kendimiz hazırlıyoruz hayatımızı, fakat annem beni Fransız mektebine yollamak isterdi, babam İngiliz mektebine. Ben çocuktum ve İtalyan mektebini seçtim. Niçin ise!.. Ve böyle başladı. İtalyan mektebine gidip de İtalyancayı, İtalyan edebiyatını ve kültürünü iyi öğrenmemin sonradan çok yardımı oldu.
A.Koçman: Şimdi sanatçılarla konuştuğumuz zaman hep söylerler "10 yaşında şunu yaptım, bunu yaptım, diye. İlkokuldasınız yahut ortaokuldasınız, dünya çapında ne sopranoluğunuz belli ne bir şey. Söyler miydiniz şarkı, yani hisseder miydiniz?
L.Gencer: Evet ben bunu çocukluğumdan beri hissederdim. O da bir tesadüf oldu tabii. Büyük bir şans benim için, annem babam hayırsever insanlardı. Bilhassa babam herkese yardım eden bir insandı. Rusya'dan kaçmış bir Fransız kontesi, İstanbul'a geldi. Hali vakti yerindeymiş zamanında fakat o zaman çok kötü bir vaziyetteydi. Onu eve aldılar ve madam dedi ki "Ben sizin kızınıza Fransızca öğretirim, mürebbiyelik yaparım ve siz de beni misafir edersiniz." Bu şekilde bizde senelerce kaldı. Bu kontesin benim evimde kalması, beni yetiştirmesi çok mühim oldu benim için. Bu da bir tesadüf. Ben iki yaşında mükemmel Fransızca konuşmaya başladım. İtalyanca sonra geliyor. Ve bunların benim kariyerimde çok tesiri oldu. Ben böyle bir iddiada bulunmuyorum yani sopranoların, şantörlerin büyük kültür sahibi olmaları mutlaka şart değil, Allah vergisi sesi olur onunla biraz çalışır ve öğrenir. Pekâlâ kendi çabasıyla güzel bir kariyer yapar. Müzik disiplin demektir. Disiplin ve çalışmadır. Bana derler ki "Çok büyük fedakarlıklar yapmak lazım sanatçı olmak için bilhassa ses sanatçıları." Bu bir fedakârlık olmuyor ki, bu bir sevgi zaten. Ben bunu çok istedim, böyle seçtim ve ben kendimi böyle realize ettim. Bu benim için başka bir şey ve onun dışındaki her şey ikinci planda kalıyor. Siz biraz evvel "Bale. Arkeoloji ile falan ilgilenmişsiniz' dediniz. Ben çocukluğumdan beri sanata çok düşkünüm. Edebiyatçı olmak istedim, fakülteye gitmek istedim, arkeolog olmak istedim, dansı çok sevdim. Ah keşke büyük bir balerin olsam, keşke büyük bir tiyatrocu olsam, bir Sarah Bernard olsam yahut büyük bir ressam olsam derdim. Her şeyi merak ettim ve 13 yaşıma geldiğim zaman oldukça olgun, kültürü olan bir insandım.
A.Koçman:  Bir vasfınıza daha temas etmek istiyorum. Yabancı tabiriyle bir de sizde "Act de presance" yani oyunculuk var.
L.Gencer: O oyunculuk herhalde Allah vergisi bir şey.
A.Koçman: Yani böyle sütun gibi duran sopranolardan değilsiniz, gülüyorsunuz, duyuyorsunuz, oynuyorsunuz, operada, hatta konserlerde. Tabii bu size ayrı bir özellik katıyor aynı zamanda. Bütün bu üstün vasıflar ve disiplin anlayışı içinde, iyi bir eş olunur mu?
L.Gencer: Herhalde zor bir eş olunur.
A.Koçman: Diğer eşe büyük fedakarlıklar düşer, bunu kabul ediyorsunuz.
L.Gencer: Ediyorum.
A.Koçman: Peki ev kadınlığı?
L.Gencer: Bilmem vardır herhalde, fena değildir.
A.Koçman: Mesela bir orta şekerli kahve yapar mısınız? Başınız Sıkıştığı zaman bir makarna çıkar mı ortaya?
L.Gencer: Tabi, tabii yaparım. Ben size başında da söyledim, ben sahnede olmadığım zaman normal bir insanım.
A.Koçman: Ama o sahne olayı geldiğinde trans halindesiniz diyebilir miyiz?
L.Gencer:
Transtan ziyade ben, nasıl izah edeyim, insanüstü bir bir şey duyuyorum. 
A.Koçman: Şimdi efendim bazı sorularımız olacak belki size klasik gelecek ama şunu soracağım: Böyle seve seve, hakkını vere vere oynadığınız operalar?
L.Gencer: Bu suali herkes soruyor. Bu yanlış bir sualdir. Bir sanatkara sorulmaması gerekir. Bir operacıya bunu sorunca size cevap veremez.
A.Koçman: Ayıp mıdır?
L.Gencer: Ayıp değil yanlıştır, çünkü birçok çocuğunuz var da hangisini tercih ediyorsunuz gibi bir şey bu, öyle bir şey olamaz, hepsini seversiniz.
A.Koçman: Şimdi bir de şunu söyleyeyim. Çok popüler operalar var. Bir de çok teknik operalar var.
L.Gencer: Bütün operalar çok tekniktir.
A.Koçman: İtalyan operalarını...
L.Gencer: Benim daha ziyade ihtisasım İtalyan operalarıdır. Yani esasen çok opera söyledim. Modern opera da çağdaş opera da söyledim. Fakat benim hakikaten ses organizasyonum 1800 yıllarında yazılan operalara çok uygun. Ve bunların yorumu zor olduğu gibi, söylemesi de zor. Onun için bunları söyleyebilecek sanatkârlar bulamıyorlardı. Bir müddet öyle oldu.
A.Koçman: Siz bunları ortaya çıkardınız. Ve İtalya'da oynadınız. Ve benim duyduğum doğru ise müzik sever İtalyanlar yanlarında teyp getirip gizlice siz opera oynarken teybe alıyorlarmış. Doğru mu?
L.Gencer: Var tabii. Hep alıyorlar. Devamlı alıyorlar.
A.Koçman: Yani korsan kaset dediğimiz olay sizin için de geçerlidir.
L.Gencer: Benim için en başta geçerli korsan kaset. Fransa da L'Express de yazmıştı, 3-4 sene evvel "Korsan kasetlerin nişanlısı" diye.
A.Koçman: Sizin kazancınızı da biraz alıp götürüyor herhalde.
L.Gencer: Hayır hiçbir şeyimi götürmüyor, ama bir şey de kazandırmıyor. Çok sevilen sanatkarlara meraklılar geliyor, bantla oturuyor, yapıyor. Mesela ben Milano'da bir hakimle arkadaş oldum. Şimdi 50 yaşında var. Konserlere giderdi ve bilhassa senfonik konserleri severmiş, eskiden. Yani enstrümanlar, piyano vesaire. Piyanistleri takip edermiş. Sakallı bir adamdı. Hep koyu renk giyinir, bir de simsiyah bir apareyi vardı. Tiyatrolar izin verirlerdi, gelir ön sırada oturur herkesi susturur elinde bir mikrofon bütün ne var ne yok hepsini kaydederdi Evinin bütün duvarları büyük bantlarla doluydu. Bu hâkimin yalnız bu senfonik konserlere ve enstrümanlara merakı vardı. Beni dinledikten sonra bana tutuldu. Ve benimle beraber operayı keşfetti. Şimdi bütün temsillere gidiyor, herkesi takip ediyor. Ve bu adeta bir gelenek oldu. "Renato yok ne oldu hasta mı?" filan diye konuşuluyor gelmeyince.
A.Koçman: Bu kadar yoğun çalışmaların arasında seyirciliğiniz de var mıdır? Tiyatroya, operaya seyirci olarak gider misiniz?
L.Gencer: Ben eskiden çok giderdim. Özellikle tiyatroya çok giderdim.
A.Koçman: Opera?
L.Gencer: Operaya daha az, ama giderdim eskiden. Son seneler gitmiyorum.
 
L.Gencer: Tenorlar sopranoları, sopranolar tenorları, mezzo sopranolar her ikisini birden kıskanır.
A.Koçman: Şef ne yapar?
L.Gencer: Şef de herkesi idare etmeye çalışır.
 
A.Koçman: Niye?
L.Gencer: Beğenmiyorum. Canım sıkılıyor yani. Bir değişiklik var.
A.Koçman: Yani dünyadaki opera...
L.Gencer: Yalnız opera değil bütün sanat.
A.Koçman: Düşüş mü var?
L.Gencer: Düşüş değil de. Bugünkü sanata karşı verilen değer, hazırlık yeterli değil. Çabuk çalışıp, çabuk iş görmek.
A.Koçman: Ve şöhret.
L.Gencer: Ve şöhret yapmak. Bu bir para kazanma vesilesi oluyor. Ve iyi hazırlanmıyorlar. İyi hazırlayan hocalar da bulunmuyor, eskisi gibi. Şimdi biliyorsunuz televizyonlar, halkla ilişkiler çok kolay oluyor bu işler. Birdenbire parlıyorlar. Çabuk sönüyorlar. Kalitesi eskisi gibi değil sanatçıların. Mesela çok büyük orkestra şefleri var, fakat herhalde devrimizin bir icabı olacak, çünkü her şey daha mekanik oldu. Bir derinlik yok. Belki bir ilerleme var teknik bakımdan. Orkestralarda daha temiz sesler duyuyoruz. Fakat genç orkestra şeflerinde bir Karajan'da olan derinlik yok.
A.Koçman: Bunu hissediyorsunuz?
L.Gencer: Bunu hepimiz hissediyoruz. Hepimiz biliyoruz.

A.Koçman: Bir operaya gittiniz. Operayı seyrediyorsunuz. İçinizden yahu sahneye fırlasam da "Bu söyle oynanmaz, böyle oynanır" diye göstersem diye geçirdiğiniz oluyor mu?
L.Gencer: Yoo hayır hiç demedim, böyle bir şeyi. Ben zaten oynamak istemiyorum artık, sevmiyorum. Bana birçok genç gelmek istiyor, ben kabul etmiyorum. Ben ders de vermek istemiyorum. Şan dersi vermekten hoşlanmıyorum zaten. Belki de yanlış bu. Belki de daha iyi olurdu, mektep kursaydım ama kurmayacağım, hiçbir zaman. Bana gençler bazen "Size bir şey sorabilir miyiz?" diyorlar. Bazen "Peki gelin" diyorum. Kariyerine başlamış insanlar. Onları dinlediğim zaman, tiyatroda değil de ama orada, susturuyorum. Baştan başlatıyorum ve kelime kelime söyletiyorum.
A.Koçman: Yani "O öyle söylenmez böyle söylenir" diyorsunuz.
L.Gencer: Diyorum. Ve artık tabii içimi bir sıkıntı basıyor. Sonra da "Yeter" diyorum. "Kendiniz öğrenin ne yaparsanız yapın." Çok güzel sesler de yok artık. Bir de bu var, çok olağanüstü sesler kalmadı. Bir Joan Southerland bir Maria Callas çıkmadı.
A.Koçman: Beverly Sills.
L.Gencer: Beverly Sills benim için iyi bir şarkıcı değil. Kötü bir ses. Çok çirkin bir ses.
A.Koçman: Öyle midir?
L.Gencer: Söyleyiş tekniği iyiydi. Ama çok çirkin bir ses.
A.Koçman: Dostluklarınız var mıdır? Bu ünlülerle görüşür müsünüz?
L.Gencer: Hayır görüşmeyiz.
A.Koçman: Neden? Divalar görüşmez mi?
L.Gencer: Hayır ama birbirlerini bilirler ve birbirlerine telgraf çekerler. Mesela ben Amerika'ya gittiğim zaman Beverly Sills telgraf çeker. Ben de onlara çekerim.
A.Koçman: Ama oturalım da şöyle bir araya gelip bir kaynatalım.
L.Gencer:: Aaa kaynatmak yok.
A.Koçman: Peki, radyo açıldı mesela nihavent makamında bir şarkı başladı. Çat diye kapatır mısınız?
L.Gencer:: Hayır dinlerim. Severek ama anlamadan dinlerim.
A.Koçman: Anlamazsınız ama dinlersiniz. O nasıl şey? Melodiden mi hoşlanıyorsunuz?
L.Gencer: Ibrahim'in bilmem bilir misiniz ailesi çok müzikal bir aileydi ve çok alaturka meraklısıydı. Ne kadar meşhur varsa biz yeni evlendiğimiz zamanlar onların evinde toplanırlardı. Gençliğimden beri bunları dinlerdim.
A.Koçman: Tahammül gösterirsiniz Türk Müziği dinlemeye.
L.Gencer: Çok meraklı biriyim, her müziği dinlerim.
A.Koçman: Hiç mırıldandığınız olmuş mudur?
L.Gencer: Hayır yapamam, beceremiyorum. Katiyen beceremiyorum, hayrettir yani.
A.Koçman: Efendim, edebiyat, şiir okumak.
L.Gencer: Şimdi vaktim kalmadı. Belki yeniden başlayacağım. Şimdi tiyatro beni istiyor.
A.Koçman: Tiyatro yapacaksınız.
L.Gencer:
: Hayır, Giorgio Streller yeni bir mektep kuruyor ve beni mektebinin müzik kısmının başına geçirmek istiyor. Streller bunu iki sene evvel söylemişti. Şimdi galiba hakikat olacak. Tabii benim bütün zamanımı almayacağı için herhalde ben peki diyeceğim. Aynı zamanda biraz Avrupa rotasına giriyor. Benim, bizlerin yetiştireceği gruplar bütün Avrupa ve dünyayı dolaşacak.
 
L.Gencer: Yeniden dünyaya gelsem soprano olmak istemem, orkestra şefi olmak isterim.
A.Koçman: Neden?
L.Gencer: Herkese hükmetmek için.
 
A.Koçman: Kaç senedir Milano' da oturuyorsunuz?
L.Gencer: 1960’tan beri Milano' da oturuyoruz. Yani 26 seneden beri.
A.Koçman: Aynı zamanda da severek mi oturuyorsunuz? Şehir olarak sever misiniz?
L.Gencer: Çok severim. Güzel bir şehir değildir ama çok aktif, çok çalışkan, hareketli ve sanat bakımından çok zengin bir şehirdir. Konserleri. Scala'sı, konservatuvarı çok mühimdir. Scala bizim orada ikinci bir evimiz. Mesela evde oturuyoruz "Ne yapalım bu akşam? Gel şu operanın bir perdesini dinleyelim" diyoruz.
A.Koçman: Yani bir ekolünüz var, bir grubunuz var.
L.Gencer: Bütün dostlarım var, çok esaslı dostlarım var ve dostlarım da operacılar değil. Daha ziyade müzisyenler, mühim müzikologlar.
A.Koçman: Ama Türkiye'deki dostluklarınızı, arkadaşlıklarınızı hâlâ muhafaza ediyorsunuz.
L.Gencer: Hepsini muhafaza ediyorum. Uzakta da kalsak dostluklarımızı muhafaza etmesini biliyoruz. Görüştüğümüz zaman sanki dün ayrılmışız gibi geliyor bana.
A.Koçman: İstanbul hasreti gelir gider mi?
L.Gencer: Gelir gider, son senelerde arttı.
A.Koçman: Neden?
L.Gencer: Vallahi bilmem. İhtiyarladık galiba. Artık yerimize dönmek istiyoruz.
A.Koçman: Şunu soracağım, yine operaya dönelim. Operada başrolde bir soprano var ve başrolde bir tenor var. Ses bakımından, teknik bakımdan, hatta oyun bakımından daha bir uyuşarak oynadığınız bir tenor...
L.Gencer: Aaa oluyor tabii.
A.Koçman: Herhalde dünyanın en büyük tenorlarıyla oynadınız, çok anlaştığınız...
L.Gencer: Çok anlaşamayız, hayır.
A.Koçman: Usul öyle midir?
L.Gencer: Usul öyle değildir. Tenorlar çok acayip insanlardır. Sesleri biraz tiz olduğu için herhalde başlarına vuruyor.
A.Koçman: Tenorlar birbirlerini kıskanırlar mı?
L.Gencer: Ooo çok.
A.Koçman: Tenorlar sopranoları?
L.Gencer: Tenorlar sopranoları kıskanır, sopranolar tenorları kıskanır, mezzo sopranolar her ikisini birden kıskanır. Herkes birbirini kıskanır.
A.Koçman:: Operada bizim bilmediğimiz neler var?
L.Gencer:: Operada herkes sahneye "Ben en iyisi olacağım diye" çıkar.
A.Koçman: Şef ne yapar?
L.Gencer: Şef de herkesi İdare etmeye çalışır.
A.Koçman: Hiç anlaşamadığınız tenor oldu mu?
L.Gencer: Çok!
A.Koçman: Provada, sahnede...
L.Gencer: Provada da aksilikler olur. Son temsilde de "Ben öne geçeceğim, sen öne geçeceksin." Olur böyle şeyler.
A.Koçman: Başınıza geldi mi?
L.Gencer: Tabii geldi.
A.Koçman: Yani bu bir nevi sanat kaprisi mi?
L.Gencer: Ben sahnede bunları düşünmem. Ben kıskanmam.
A.Koçman: Size yapılan bir şeyi.
L.Gencer: Eee onu görüyorum tabii. O zaman reaksiyonum oluyor. Hem de şiddetli reaksiyon.
A.Koçman: Seyirci hisseder mi?
L.Gencer: Hayır. Nereden hissedecek, oyun icabı zanneder.
A.Koçman: Sesine hayran olduğunuz, gerçekten mükemmel vasıfta, zevkle oynayacağınız bir tenor...
L.Gencer: Ben size bir şey söyleyeyim mi, mükemmel diye bir şey yok bizim meslekte. Mükemmel bir tenor, mükemmel bir soprano diyemem, kendim de dahil.
A.Koçman: Sanatınızdan iyi para kazandınız mı?
L.Gencer: Evet. Kazandım ve yedim. Siz beni Londra'da Savoy Oteli'nde gördünüz. Ben kariyerime başladım ve o günden beri en iyi otellerde yaşadım.
A.Koçman: Misafir ettiler.
L.Gencer: Hayır. Bütün masraflar bize aittir.
A.Koçman: Çok para kazandınız ve çıtır çıtır harcadınız.
L.Gencer: Seve seve. Çok iyi yaşadım.
A.Koçman: Layık olduğunuz bir şekilde...
L.Gencer: Hiçbir isteğim, yapamadığım hiçbir şey kalmadı. Çok çalıştım, çok rahat yaşadım.
A.Koçman: Ne kadar güzel bir şey. Nedir projeleriniz? Önümüzdeki seneler ne yapacaksınız? Bir defa her yıl İstanbul Festivali'ne katılma sözünüz var.
L.Gencer: Yok öyle bir sözüm. Aydın'a "Bu sefer son herhalde" dedim.
A.Koçman: Niye son?
L.Gencer: Eee her sene biraz çok oluyor.
A.Koçman: Bence Türk sanatçısı olarak Türkiye'ye çok az geliyorsunuz.
L.Gencer: Sonuna kadar nasıl devam edecek? Tadında bırakmak lazım. Bu sefer beğendiniz beni, böyle kalsın.
A.Koçman: İçki içer misiniz?
L.Gencer: Ben içerim, çok severim, yemek yemesini, içki içmesini, biraz whisky, biraz votka, güzel şarap severim.
A.Koçman: Ünlü soprano, ünlü tenorların yemek yemeyi sevdikleri, biraz topluca oldukları doğru mudur?
L.Gencer: Evet.
A.Koçman: Bunun sesle bir ilgisi var mı?
L.Gencer: Bence yok. Eskiden öyle denirdi. Eski tenorlar çok şişman olurlardı, çünkü hareketsiz bir hayat yaşıyoruz biz. Doğru değil, bilhassa rahatsız ediyor. Ben zayıf sayılmam, toplu bir insandım her zaman, ama şişmanlamamaya dikkat ettim. Buraya gelmeden önce üç dört kilo fazla olmuştum, diyet yaptım üç hafta.
A.Koçman: Bu sesinizi etkilemez mi?
L.Gencer: Hayır, bilhassa daha rahat ediyorum, fazla kilo nefese zarar veriyor.
A.Koçman: Efendim İtalya’da sizin ünlü bir kitap olayı var, lütfen bahseder misiniz?
L.Gencer: Maalesef size gösteremeyeceğim. Gelirken iki kitap getirdim, birini bir ahbabıma, birini Aydın'a verdim.
A.Koçman: Sizin için mi yazıldı?
L.Gencer: Evet. Biyografi olarak.
A.Koçman: Italyanca.
L.Gencer: Evet.
A.Koçman: Kim yazdı?
L.Gencer: Benim bir müzikolog hayranım var. Franca Cella.
A.Koçman: Hayranınız.
L.Gencer: Evet. Çok kültürlü bir kızdır, benim biyografimi sekiz seneden beri yazıyor. Ve bu kitabı bu sene çıkardı. Scala'da prezantasyonu yapıldı. İtalyan televizyonlarında verildi. Ben konuştum, müdür konuştu, kitabı yazan konuştu ve bütün sarayı davet ettiler ve tıklım tıklım doldu Scala. Bana çok dokundu orada yapılan tezahürat. Ben orada konser de vermedim, temsil de vermedim. En nihayet yazılan bir kitaptan bahsedildi. Çok hoşuma gitti.
A.Koçman: Burada satılıyor mu?
L.Gencer: Hayır burada kimsenin haberi yok. Zannediyorum ki bir rezümesi Milliyet ya da Cumhuriyet'te çıktı. Yalnız kendine mahsus bir biyografi oldu. Yani şu operalarda çıktı, şu şarkıları söyledi, şu fotoğrafları çektirdi değil, sanki bütün bir hayatımı, kişiliğimi taşıyor, sonra da 71 operanın bütün analizini yapıyor, hangi operayı, hangi tiyatroda söyledim ve aynı zamanda her operanın mevzuunu, benim yorumlarımın ne olduğunu anlatıyor. Sonra sonunda bütün hayatım boyunca tanıştığım, görüştüğüm kişilerin bir listesi var.
A.Koçman: Resimleriniz var?
L.Gencer: Çok resimlerim var.
A.Koçman: Mutlaka görmek istiyoruz onu. Türkçe’ye çevrilecek mi?
L.Gencer: Bunlar hakkında hiçbir bilgim yok.
A.Koçman:: Şunu söyleyeceğim, dünya çapında bir sanatçı olduğunuz için Türkiye sizinle iftihar ediyor ama sizin yaptıklarınızın çok azından Türkiye haberdar oluyor.
L.Gencer: Bana diyorlar ki "Sen haber vermiyorsun." Ama benim haber vermem icap etmez ki, beni takip etmeleri lazım.
A.Koçman: Ama dışardaki takibimiz biraz noksansa, onu biraz takviye etmek lazım.
L.Gencer: Bu benim kabahatim değil. Bu kadar işimin arasında bir de bunu yapamam. Şimdiye kadar kritiğimle birlikte yapılan biyografim çıkmamıştı. İlk defa. Bir ansiklopedi gibi yazıldı, 600 sayfa, "Çağdaş bir kantatrisin birinci kritik biyografisi" diye. Bölümleri de Boğaziçi kıyılarından saraya, maestrolar, büyük tiyatrolar, insanlar ve bütün dünya, Donizetti, Rönesansi keşfi ve kraliçeler, bana "Kraliçe" derler, biliyorsunuz...
A.Koçman: Hayır bilmiyoruz. Size neden kraliçe diyorlar?
L.Gencer: Çünkü ben hep kraliçe rollerinde oynarım.
A.Koçman: Operada sahneye çıkacağınız zaman makyajınıza, kostümünüze özel bir itina gösterir misiniz?
L.Gencer: Bakın benim bütün hayatım boyunca şahsıma mahsus dekorlar oldu. Her opera için yeni kostüm yapmışlardır, onun için 35 senedir elbise provaları rüyalarıma girer. Saysam temsillerden daha fazladır. Şimdi artık hazır elbise alıyorum. Üstüme giyip gidiyorum.
A.Koçman: Ama operada?
L.Gencer: Operada, elbise provası yapmak lazım. Mesela Scala' daki terziler o kadar ölçülerimi biliyorlar ve bir itme olayı olduğunu, prova sevmediğini biliyorlar, son dakikada prova yapıyorlar. Onun için Scala'da çok rahattım, fakat elbise bakımından çok titizdim. Her bakımdan çok titizdim. Elbise, peruk, makyaj, bir kere iki saat evvel giderim ben tiyatrolara. Makyajımı falan evde yaparım. Kostüme kadar her şeyi tek tek tetkik ederim. Kendi locamda kimseyi kabul etmeden, notalarıma bakarım, ondan sonra maestrolarımı çağırırım, zor pasajları çalışırım son dakikada.
A.Koçman: Sahneye çıktığınızda artık Leyla Gencer'i beğeniyorsunuz?
L.Gencer: Hayır.
A.Koçman: Hayır değil, "Hayır" demeyin artık.
L.Gencer: Beğenmek yok. Ben hiçbir zaman beğenmedim.
A.Koçman: Daha iyisi mi olur diyorsunuz?
L.Gencer: Tabii, her zaman daha iyisi vardır. Geçen akşam ben kendimi beğendim mi zannediyorsunuz?
A.Koçman: Kötü bir konser miydi?
L.Gencer: Daha iyi olabilirdi.
A.Koçman: Leyla Gencer olmaktan şikayetçi değilsiniz?
L.Gencer: Hayır değilim ama tekrar dünyaya gelsem yine soprano olarak dünyaya gelmek istemem.
A.Koçman: Ne olmak istersiniz?
L.Gencer: Orkestra şefi.
A.Koçman: Neden efendim?
L.Gencer: Herkese hükmetmek için.
A.Koçman: Herkese hükmetmek istiyorsunuz. Sizi daha fazla rahatsız etmeye hakkımız yok.
L.Gencer: Başka bir şey söylemek istiyorum size. Dün bir gazeteci arkadaş dedi ki "Hanımefendi bazen pek çok söylentiler oluyor, sizin gibi sanatkarların, yani çok Avrupa'da yaşamış sanatkarların din değiştirdiğini, pasaport değiştirdiğini... Efendim ne din değiştirdim ne de pasaport değiştirdim.
A.Koçman: Neden? Ben hiç böyle bir şey duymadım.
L.Gencer: Böyle bir şey olmadı. Bir defa ben Müslüman doğmuşum. Yazılı nüfus kağıdımda. Ama ben hiçbir zaman fazla dindar olmadım. Fakat ben herkesten daha fazla dindarım çünkü ben kendi mesleğimi bir din olarak telakki ediyorum. Yani Hıristiyan, Müslüman diye bir şey yok benim için. Sonra Türklük dendiği zaman ben kendimi çok Türk hissediyorum her zaman. Ve Türklükten ziyade ben Anadolulu hissediyorum kendimi,
A.Koçman: Efendim konuşmanın başında dünya çapında bir sanatçıyla görüşüyoruz dedik. Zannet meyin ki yalnız siz heyecanlanıyorsunuz. Biz biraz daha fazla heyecanlanıyorduk. Bizde bir Leyla Gencer imajı vardı, bir dünya çapında sanatçıyla görüşüyorduk, fakat konuştukça tanıdığımız Leyla Gencer'in aslında bizden biri olduğunu gördük ve bununla iftihar ettik ve Posta sayfalarına bunu yansıyacağı için de ben hem Posta adına hem de şahsım adına fevkalade memnuniyet duyuyorum, teşekkür ederiz.

KADIN MONTHLY MAGAZINE                                 
1986 September

Leyla Gencer'in tüm yaşamı İtalya'da geçiyor. Türk müzikseverler onu ancak iki yılda bir dinleme imkânını buluyorlar. Bu yıl Türkiye'de sahneye çıktığına göre en az 1988'de tekrar gelebilir. Ama bu da onun yoğun programına bağlı...

DÜNYADA ADIMIZI DUYURANLAR

35 YILLIK RAHİBE:

Leyla Gencer



Tullio Serafin ile çalışma olanağı sağlamıştır. Daha önceleri Maria Callas da aralarında olmak üzere birçok ses yıldızı yetiştiren “Maestro”, Leyla Gencer'in tekniğini daha da geliştirmiş, Palermo'nun Massimo sahnesindeki La Traviata temsilinin Violetta rolünü hazırlamıştır. Gencer'in, buradaki başarısını 1957'de Venedik'in La Fenice sahnesindeki I due Foscari’nin başrolü izlemiş, Viyana Devlet Operası'nda Herbert Von Karajan yönetiminde La Traviata temsilinden sonra Birleşik Amerika'nın San Francisco ve Los Angeles şehirleri opera mevsimlerinde yer alan La Traviata, Lucia di Lammermoor ve La Forza del Destino, sanatçıyı Yenidünya'ya tanıtmıştır. Dönüşte La Scala kurumu ile sözleşme imzalayan Leyla Gencer, La Forza del Destino ile Milano'da da başarısını sürdürmüştür. Gencer daha sonra Francis Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites adlı operasının ilk temsilinde başrolü almıştır. Mefistofele'de de alkışlanan sanatçı, 1958'de Donizetti'nin konularını İngiliz tarihinden alan unutulmuş operalarındaki üstün başarısı ile Sopranoluktan Primadonnalığa geçmiş, radyo için ünlü müzik yönetmeni ve ses eğitmeni Gianandrea Gavazzeni ile yaptığı Anna Bolena ile başarılarına başarı katmıştır.
1960 yılından sonra Leyla Gencer' in yükselişi büyük hız göstermiştir.
Çoğunlukla Mozart, Donizetti, Verdi ve Puccini'nin eserlerinden oluşan repertuarına artık Rus Operaları da katılmış, 1961 yılı Salzburg Festivali'nde Simone Boccanegra ile ilgi toplamış, 1962'de Norma, Beatrice di Tenda ve Jerusalem’le ününü daha da artırmıştır.
Bu sene dördüncü defa Uluslararası İstanbul Festivali'ne katılan ünlü primadonnamızla, Kadın dergisi için söyleşi yaptık.
İtalyan stili eşyalarla sade, iddiasız, fakat dinlendirici bir görünümde döşenmiş olan, Leyla Gencer'in Topağacındaki evinde, ilk sorumuza başladığımız zaman, öncelikle ters bir karşılama ile karşı karşıya kaldık...

Sorumuz şöyleydi:

“Efendim, Türkiye'yi yurtdışında başarı ile temsil eden değerli sanatçılarımızdan biri olan Sayın Leyla Gencer, önce sanat yaşamınızda başınızdan geçen ilginç bir anınız anlatır mısınız?” dediğimiz an...

“Niye hep böyle şeyler sorarsınız. Bir sanatçının hayatında devamlı ilginç şeyler, ilginç hadiseler yaşanabilir. Zaten sanatçının hayatı ilginçtir. Hiçbir şey hatırlamıyorum” cevabını alıyoruz. Eyvah, ünlü sanat elçimiz, daha ilk sorumuzda sinirleniyor, yoksa kendisi ile söyleşimizi yapamayacak mıyız, diye çelişkiye düşüyoruz. Ama yılmadan ikinci sualimize geçiyoruz...

“İlk sahne aldığınız günü hatırlıyor musunuz? Neler hissettiniz?”

“Evet, Ankara Devlet Operası'nda Cavalleria Rusticana Operası'nda tek prova ile çıktım. Ama sanki bugünkü gibi hiç heyecanlanmadım. Ama rolüm gereği heyecanlı olmam gerekiyordu, bunu da başardım.”
İşte Leyla Gencer böyle soğukkanlı bir şekilde sahne almasını anlattıktan sonra, güzel sanatlara olan ilgisini kendisine sorduğumuz zaman güleç bir ifade ile bale ve tiyatronun yanı sıra, arkeoloji ile de ilgilendiğini belirtti ve...
“Ben çok gençken, yani mektebe giderken, hangi sanat koluna girebileceğimi kestiremiyordum. Çünkü benim bütün sanatlara karşı aşırı bir duyarlılığım ve ilgim vardı. Hep derdim ki... Acaba Edebiyat Fakültesi'ne mi gitsem, Sanat Tarihi Fakültesi'ne mi gitsem, yoksa arkeoloji mi yapsam. Arkeoloji benim çok ilgilendiğim bir sanat dalı idi. Bale dersi aldım. Ama bana balenin faydası sadece sahnede rahat hareket edebilmem için âdeta bir jimnastik göreviydi. Baleyi oynamayı değil, seyretmeyi severim. Zaten ben çocukluğumda da devamlı 'ben bir gün ünlü bir sanatçı olacağım' demiştim.”

“Peki, arkeoloji ile tekrar uğraşmak istemez misiniz?”

“İstemez olur muyum? Elbet bir gün sanat hayatıma son verdiğimde, ülkeme gelip arkeoloji ile uğraşacağım.”

“Sizce bir sopranonun yaşamı nasıl olmalıdır? Bir sanatçının 24 saatini anlatır mısınız?”

“Bir insanın gerçek değerde primadonna olabilmesi için manastır hayatı yaşaması lazım. Ben 35 yıldan beri sahnelerdeyim. Evet, tipik bir manastır hayatı yaşaması lazım. Ne düzenli bir aile hayatı ne balo ne çay ne sosyal hayat; hiçbiri yok. Çünkü bu yoklar olmazsa iyi sanatçı olunmaz.”

“Peki, bir sanatçının 24 saati nasıl olmalı diye sormuştuk?”

“24 saat ne demek?.. 24 saat bile gün gelir yetmez. Hele sahne ve resitaller öncesi gayet yoğun bir çalışma temposu, provalar, provalar... Derken, sahne alırsınız, onu sahneler izler ve siz kusursuz olmak için gece bile uyumadan, kusursuzu başarmak için devamlı düşünürsünüz.”

“Halen Türkiye'de ve dünyada en çok beğendiğiniz sopranolar kimlerdir?” diye sorduğumuzda Gencer'in yüzünde hemen sert bir ifade oluşuyor ve...

“Uzun senelerden beri yurtdışında olduğumu söylemiştim. Bu yüzden Türkiye'dekileri bilmiyorum. Çünkü takip etmedim ve de seyretmedim. Yabancılara gelince, sakin rakip olarak düşünmeyin. İsim vermeyeceğim. Çünkü bir diğerinin adını duyunca, öteki gücenir.”

“Peki Maria Callas?..” Daha sözümüzü tamamlamadan:

“Eee? Öldü gitti.”

“Dünyanın çeşitli tiyatrolarında sahne aldınız. Bilindiği gibi Rus Operası'nda sahne almak bir soprano için çok önemli bir olay. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?”

“Ben Rus Operası'nda üç defa oynadım. Bunlardan ikisi Çaykovski'nin eserleri idi, ki bunlardan birinde çok sevdiğim arkadaşım Mina Lafelli ile birlikte sahne aldık. Bir diğeri de Prokofiyef'in bir operası idi. Ben daha ziyade İtalyan operalarında sahne aldım. Bunun da sebebi bazı kompozitörlerin İtalyan operalarına sesimin daha iyi gittiğini söylemeleriydi.”

“Bugüne kadar kaç operada oynadınız?”

“Valla onu ben kesin rakam olarak bilmiyorum. Ama, geçenlerde bir yerde okudum; 71 defa sahne almışım. Daha önce de belirttiğim gibi 35 seneden beri de sahnelerdeyim.”

“Sayın Gencer, idealinizde soprano olmak var mıydı?”

“İdealimde aslında tiyatrocu olmak vardı. Çocukluğumda hep tiyatrocu olmak isterdim. Sesimin tonu itibariyle sopranoluğu seçmek zorunda kaldım. Soprano olduktan sonra da Scala'ya gideceğim diye kafama takmıştım. Ve de gittim, hem de sahne aldım. Yani bundan da şunu söylemek istiyorum; bu mesleğe başlanıldığı zaman en mükemmel şekilde düşünüp, en mükemmel şekilde çalışıp, muvaffak olabilmek için de daima hedefleri büyük tutmak lazımdır. Yani şöyle, sadece sahneye çıkmış olmak için çıkmamalı insan.”

“Leyla Hanım, eğer dünyaya bir defa daha gelseydiniz, ne olmak isterdiniz?” diye sorduğum zaman ünlü primadonna hiç düşünmeden şu cevabı verdi:

“Orkestra şefi!”
Bir süre sessizlik oldu... Ardından Leyla Gencer'in söyleşimizin başındaki sert tavrı ortadan kalkmış ve “Bir kahve ikram edebilir miyim?” diyen sesi duyulmuştu. Teşekkür ettim ve söyleşimize devam ettik.

Leyla Gencer'i
tanıtan kitabın kapağı
“Bugüne kadar kazandığınız ödüllerinizin sayısını hatırlıyor musunuz?” 
“30'a yakın ödül kazandım. Yalnız, Türkiye'den hiç ödül almadım. Beni İtalyanlar en büyük ödülleri olan Commandatore, Fransızlar L'egion d' honneur ile ödüllendirdiler. Amerikalılar da Fahri Hemşeri ilan ettiler. Fakat ben, memleketimde hiçbir kimseden ödül almadım. Buna rağmen sitem de etmiyorum ama, ehemmiyet verilmedi diyorum.”

“Sayın Gencer, biyografinizi bir de sizin ağzınızdan dinleyebilir miyiz?”
“Şimdi anlatmaya kalksam saatler sürer. Siz en iyisi ocak ayında İtalya'da satışa çıkan, 8 seneden beri benim hayatımı inceleyerek yazılan 600 sayfalık kitabı alın. Bu kitabı İtalyan kadın yazar Franca Cella yazdı. Kitapta benim bütün oynadığım operalar, gazete ve dergilerde beni metheden veya eleştiren yazılar, verdiğim resitaller yazı olarak çıktı. Gerisi de resimli olarak işlenmiştir. Hatta Scala'da bu kitabın tanıtımı için büyük bir merasim de yapıldı. Öyle tahmin ediyorum ki, Türkiye'de de satışa çıkacak.”

“Sayın Leyla Gencer, öncelikle bu değerli zamanlarınız içinde bize söyleşi imkânı tanıdığınız için çok teşekkür ederiz.”

“Ben teşekkür ederim.”

Röportajın ertesi günü Leyla Gencer İtalya'ya gidiyordu. Bir daha ne zaman geleceği, özellikle ne zaman sahneye çıkacağı belli değildi. Ama onu tanıyanlar, Türk opera severlerin az iki yıl bekleyeceklerini söylüyorlar.


1 9 8 7

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1987.07.23
YURDUNDAN BAZEN KUYRUKLU YILDIZ GİBİ GEÇEN BİR SANATÇIMIZ
 
15. Uluslararası İstanbul Festivali'nin artık 1 sonlarına yaklaşıyoruz. Festival çerçevesin de bugün tek bir konser yer alıyor: Leyla Gencer.
 
İstanbul’da doğan Leyla Gencer, İtalyan Lisesi'nde okudu, sanata karşı tutkusu önce tiyatro, bale, arkeoloji ile başladı, sonra sesinin niteliği anlaşılınca müziğe yöneldi. Özel dersler yanında İstanbul Belediye Konservatuarı’nda öğrenime başlayan sanatçı, 1949'da İstanbul Şehir Korosu'nda çalıştı, sonra Ankara Devlet Operası korosuna katıldı, Elvira da Hidalgo ve Giannina Arangi-Lombardi gibi ünlü şan hocalarıyla eğitim gördü. Ankara Operası’nda Cavalleria Rusticana'daki Santuzza rolüyle başarı kazanan Gencer, 1954'te İtalya'ya giderek Napoli San Carlo Operası'nda aynı rolde sahneye çıktı. Onun bu başarısını gören yönetici Pasquale di Costanzo tarafından o sezonun Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarında başrollerde görevlendirildi. Bu kez İtalyan operasının ünlü uzmanı ve şefi Tulio Serafin'in dik- katini çeken Leyla Gencer, daha önce M. Callas gibi pek çok yıldızı yetiştiren bu büyük ustanın yanında tekniğini geliştirdi. 1956'da Palermo'da, La Traviata rol aldı, daha sonra 1958’de Anna Bolena’daki üstün başarısıyla "sopranoluktan "prima donna"lığa ulaştı.
1960 yılından sonra Gencer'in yükselmesi hızla sürmüş, Don Carlos, Maça Kızı, Talihin Kudreti, Aida, Macbeth, Norma, Simon Boccanegra, Lucrezia Borgia, 1 Vespri Siciliani, Alceste, Maskeli Balo, Albert Herring operalarındaki üstün başarılan birbirini izledi. Ayrıca Piccolo Scala Konser Salonu'ndaki Chopin (1976), Liszt-Bartok (1978) resitalleri de büyük ilgi gördü.
Dünyanın en ünlü eleştirmenleri, onun eski operaları yeniden gün ışığına çıkarma çabasını övgüyle karşılanırken, Donizetti'nin Roberto Devereux, Maria Stuarda, Belisario, Caterine Cornaro, Les Martyrs; Puccini'nin Saffo, Cherubini'nin Medea, Spontini'nin La Vestale, Rossini'nin Elisabetta Regina D'Ingilterra adli eserleri Leyla Gencer ile yeniden canlılık kazandı. Ancak bu başarılar korsan plak endüstrisine yaradı, radyo yayınlarından yapılan yasadışı kayıtlan kapsayan, sayısı on dördü bulan opera plağı piyasaya sürüldü, bu da ciddi plak firmalarının Leyla Gencer olayına ilgisini azalttı.
Gencer'in kendine has üslubu, sesini çok ustalık- kullanış, üstün sahne hâkimiyeti, özellikle eski operalar çağdaş biçimde değerlendirmesi, onun büyük başarısının başlıca nedenleri arasında. Büyük çalışma gücünü, unutulmuş İtalyan operalarının diriltilmesi ne harcayan ve bunu zevkle yapan Gencer, geçmiş yüz yılların primadonnaları Pasta, Malibran gibi yıldızların sesleriyle dinlenebilen ve onlarla birlikte ortadan kaybolan eserleri müzikseverlere tekrar sundu. Geniş yan kılar uyandıran Gencer'in başarılan için La Scala'nı ünlü hocası Plazza, "Bu operalar ancak Leyla yeniden hayata kavuşturabilirdi" dedi, Paris'te ilk kon serini 1981'de veren sanatçımızı, 1985'te bu kentteki resitalinden sonra L'Express bir "Diva-İlahe" olarak tanımladı.
1967 İtalya Hükümeti Commendatore Ödülü, 1973 Donizetti Derneği Şeref Ödülü, 1975 İtalya Plak Eleştirmenleri Ödülü ve Floransa Uluslararası "Le Muse" Ödülü, 1977'de üstün sahne oyunu için Uluslararası "La Madonina" Ödülü, 1986'da Milano Kenti Altın Madalyası ile onurlandırılan Leyla Gencer, halen İtalya’da yaşıyor. Avrupa ve Amerika'daki yoğun sahne çalışmaları ve konserleri yanında, 1974, 1982; 1984 ve 1986 Uluslararası İstanbul festivallerine de katılan sanatçı bestecimiz, Bülent Tarcan'ın deyimiyle, "Yurdundan arada bir kuyruklu yaldız gibi geçer."

NOKTA WEEKLY MAGAZINE                          
1987.07.26

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1987.07.27

Sanat ●Kültür ●İnsan

"Hem alaturka hem Avrupalıyım"

Opera sanatçısı Leyla Gencer, 35 yıldır Avrupa'da yaşıyor

ÜNLÜ İtalyan opera binası Scala'da 22 yıl sahneye yıkan Leyla Gencer, yılda birkaç defa Türkiye'ye geliyor. Sanatçı, "Anadolu adetlerini unutmadım. Ancak, yaşantı olarak tam bir Avrupalıyım. İki özelliği bir araya getirip medeni bir insan olmaya çalışıyorum" dedi.

 
LEYLA İPEKÇİ 

Leyla Gencer'in İstanbul seferi bu yıl da geçen yıl olduğu gibi İstanbul Festivali sayesinde gerçekleşti. Onu Nişantaşı'ndaki evinde ziyaret ettik: Gencer'e, genç kızlığınızda böylesine bir isim yapmayı umuyor muydunuz şeklindeki bir soru yönelttiğimizde açık ve net olarak şunları söyledi:
Çocukluğumdan beri operaya çok merakım vardı. İstanbul'da konservatuvardayken konserler vermeyi, tiyatrocu olmayı düşünüyordum. Yıllar geçti çalışmalarım ilerledi. Ankara Devlet Tiyatrosu'na girdim, İtalyan hocalarla tanıştım. O zamanlar gerçek bir sanatçı olarak çalışmayı kafama koymuştum. Belki de biliyordum. Aslında insanın kendine güveni olmazsa bu iş olmaz. En baştan beri Scala'ya gideceğim diyordum... Ve gittim ve tam 22 yıl da devamlı Scala'daydım.
Türkiye'ye gelip gittikçe, neler hissediyorsunuz?
Aslında Türkiye'ye geldiğim zaman biraz daha fazla kalmak istiyorum. Ama devamlı kalamam burada, sıkılırım herhalde. Milano'da bile sürekli oturamıyorum ki! Mutlaka dolaşmam gerek. Sanatçılar biraz bohemdir. Bizim evimiz valizler. Bunu hep söylerim. 35 yıldır valiz yapıp açmaktan usandım diyorum. Ama bir türlü de valizsiz bir hayat düşünemiyorum.
Batılı yaşam tarzını benimsemeniz kolay oldu mu?
İnsanın iç zenginliği çok önemli. Bunu koruması için de kendi köklerini inkâr etmemesi gerek. 35 yıldır yaşantı olarak tam bir Avrupalıyım. Ama hiçbir zaman bir Türk, bir Anadolu kızı olduğumu yadsımadım. Tam tersine bundan gurur duyuyorum. Bence insanı insan yapan kökleridir. Geçmişini inkâr eden insanlar boş insanlardır. Derinlikler yoktur. Bu da sanatçıda kendini belli eder. Her medeniyetin bazı özellikleri vardır. Ben aynı zamanda çok alaturkayım, hem de Avrupalıyım. Anadolu adetlerimi unutmayı hiçbir zaman düşünmedim. Ben iki özelliği bir araya getirip medeni bir insan olmaya çalışıyorum.
Sanatınız uğruna ne gibi özverilerde bulundunuz?
Hayat boyu, saatinde uyudum, denize girdim, güneş banyomu yaptım, vitaminlerimi aksatmadan aldım, normal bir evlilik hayatı geçirdim. Düzenli yaşadım ve çalıştım.
Feminizm hakkında ne düşünüyorsunuz, feminist misiniz?
Feminist hareketleri kadın sanatçılar arasında yaygın galiba Türkiye'de. Avrupa'da da aşırı feministler vardı ama şimdilerde biraz duruldular gibi. Ben sonuna dek kadın haklarına saygı duyuyorum. Kadın, kendi başına bir şahsiyet her şeyden önce. Ama öyle aşırı bir feministliği anlamıyorum. Her kadında biraz dişilik olmalı. Bu onun doğal bir parçası.
Medeni bir feminizmden yanayım, aşırıya kaçmadan. Bence kadınlar hem kadınlığını bilsin hem de haklarını korusun. Kadın kadınlığını bitirmesin. Ama mesela bir kadının erkek gibi giyinmesini doğru bulmuyorum. Estetik bakımdan feminitesi olması gerek.
Sanatçılar dışarıda zaten isim yapmış insanlar. O yüzden bu problemlerle pek fazla ilgilenmiyorlar. Ben de kendi haklarımı elde ettiğim için pek bir tepki göstermiyorum.

Leyla Gencer: Benim evim valizler
 

Diva'yı

dinlerken...

LÜTFİ AY

 
Aya İrini'de, bu eski Bizans Kilisesi'nin (taş kubbelerine bir ipek kadife yumuşaklığı giydiren) harika estetiği içinde, harika bir ses dinledik: Leyla Gencer.
Günümüzde sayıları çok azalmış olan büyük primadonnaların ancak müzik dünyasının oybirliğiyle erişebildikleri Divalığa, ses tanrıçalığına alnının teriyle yükselmiş olan bu seçkin sanatçımız, Scala'nın basamaklarına ilk adımlarını İstanbul Konservatuarı’nda attığı için aynı zamanda şehrimizin yetiştirdiği ve çağdaş kültürüyle özleştirdiği bir cevherdi.
Leyla Gencer o akşam dinleyicilerine, bunaltıcı Temmuz sıcağında serinletici bir sanat rüzgârı estirerek, Monteverdi'den Vivaldi'ye, Cimarosa'dan Donizetti'ye kadar seçme operaların yorum ustalığı isteyen en güç aryalarını ince ayrıntıları titizlikle işlenmiş kusursuz tekniği renkli ve ifadeli bir yorumla bütünleşmiş örnek bir icra içinde sundu. Denebilir ki, Leyla Gencer'i dinledikten sonra İstanbul Festivali'nin operadan yana belirtmekten geri kalmadığımız eksikleri, boşlukları önemini yitirmiş gibiydi. Leyla Gencer'in olağanüstü bir performans halinde sunduğu resital, bütün o boşlukları tek başına ve en üst düzeyde doldurmuştur.
Leyla Gencer'in başarıları opera dünyasının vermekte en hasis davrandığı ses tanrıçası tahtına bir Türk kızı oturturken devlet operamızda kopan kıskançlık fırtınalarını, onu o zaman, Devlet Operası'ndan ayrılmak ve İtalya’ya yerleşmek zorunda bırakan entrikaları hatırlıyoruz. Kazanan kim oldu acaba? Leyla Gencer'in büyük tecrübesinden yeni sanatçı kuşaklarını yararlandırmak fırsatını kaçırmayan İtalyan operası mı yoksa, hâlâ cadı kazanı kaynatmaktan ciddi bir gelişme olanağına kavuşamadığı gazete sütunlarında tartışılan kendi operamız mı?
 
 
ORKESTRA MONTHLY MAGAZINE No. 168                    
1987 August

Milano’da bahar


Orhan TANRIKULU
 
Leyla Gencer ile Anadolu Medeniyetleri Sergisi'nde karşılaştıktan sonra kendileriyle birkaç defa beraber olup görüştük. Leyla Hanım şu anda kısa adı L'ASLICO olan bir opera ve Konser Derneğinin Sanat Yönetmeni. L'Asociazione Lirica Concertistico» olduğunu sanıyorum. Bu 40 yıllık kuruluş Bergonzi, Cappucilli gibi ünlüleri ortaya çıkarıp üne kavuşturmuş. Her yıl genç İtalyan sanatçıları arasında yaptığı yarışma sonucu seçtiği seslerle, onlara uygun bir opera hazırlayıp çevre illerde ve festivallerde sergiliyorlar. Burada başarılı olanlar hemen başka tiyatrolarla angajman yapıyorlar. Geçen yıllarda hazırladıkları bazı eserleri sonbaharda Amerika'ya götürecek, oradaki festivallerde sunacaklar. Halen Venedik La Fenice Tiyatrosunun Artistik Direktörü olan Italo Gomez Pomerriggi Musicali adlı orkestra konserleri derneğinin iş birliği ile bu aktiviteleri yürütüyor. Leyla Gencer bu arada Venedik La Fenice Tiyatrosunda hazırlanan temsilleri de denetliyor. Eserin çıkmasına yakın Venedik'e giderek prodüksiyonu izleyip önerilerini bildiriyor. Yani İtalo Gomez ile güzel bir iş birliği içindeler. Gencer, L'ASLICO ile şimdi Massenet'nin Werther operasını hazırlıyor. Kendisine İstanbul Festivalinde eşlik edene Maetro Roberto Negri ile yaptıkları bir çalışmada gelecek için ümit vaat eden güzel bir tenor ile, renkli ve sıcak bir mezzo dinletti bizlere...
Şu günlerde Leyla Gencer’imizi en çok yoran şey İtalya’nın bir ucundan ötekine yaptığı kısa süreli yolculuklar. Son bir ay içinde İtalyanlar, Leyla Gencer’e sayısını tutamadığım kadar çok ödül verdiler. Adria, Abano, Floransa, Sardegna ve Palermo'dan sonra bizim döndüğümüz günlerde Napoli'de Regina di S. Carlo, yani «S. Carlo Kraliçesi» adına bir ödül almış olacaktı. Bunlarla ilgili bir televizyon programı 1 Temmuz günü yayınlanacaktı. Bn. Franca Cella nın yazdığı «Leyla Gencer, romanza vero di una primadonna», «Bir primadonna'nın gerçek öyküsü» adlı Biyografik çalışmayla ilgili olarak Floransa'da yapılan kitabı tanıtma sergisinde Belediye Başkanı tarafından şehrin anahtarı ile kendisine birçok kuruluşunkiyle beraber toplam yedi ödül verildi...
Yabancı sanatçıların İtalyan sahnelerinde oynamasını engellemek için kurulan bir dernek bile Gencer in aralarına katılmasını istemiş, o da kendisinin de bir yabancı olduğunu söylemiş. Kariyerinin başından beri Türk olduğunu söylemekten kaçınmayan, değiştirmesi teklifini reddeden Leylâ Gencer in kitabı bir Türk sopranosunun İtalya ve dünyadaki büyük kariyerinin belgelendiği değerli bir kaynak.
Eğer şu günlerde İtalya'daki plâkçılara uğrarsanız, vaktiyle korsan plak olarak satılan Lucrezia Borgia, La Forza deldestino, Rigoletto, Alceste, Beatrice de Tenda; Roberto Devereux, Maça Kızı, I Vespri Siciliani Guglielmo Tell ve Norma'nın komple plaklarını bulup kolayca satın alabilirsiniz.
Galiba bütün bunlar «Leyla Gencer Türkiye için ne yaptı?» diyerek çoktan hakkettiği birtakım şeyleri vermekten kaçınanlara en açık cevaptır... 

SKYLIFE MONTHLY MAGAZINE                                 
1987 August

Z İ R V E D E  B İ R  T Ü R K

L E Y L A  G E N C E R
 

LEYLA GENCER YALNIZ TÜRK OPERASININ DEĞİL, BATININ DA EN ÖNEMLİ PRİMADONNALARINDAN BİRİ. FRANSIZLARDAN, İTALYANLARDAN, AMERİKALILARDAN OTUZA YAKIN ÖDÜL VE NİŞAN ALMIŞ. HAYATINI İTALYA'DA SÜRDÜREN SANATÇI VATANINA KONSERLER VERMEK İÇİN GELİYOR, HASRET GİDERDİKTEN SONRA YENİDEN AVRUPA'YA DÖNÜYOR.

 

Dünya opera sahnelerinde Türk adını zirveye çıkaran, adına kitaplar yazılan bir primadonna yaşıyor. 1954 yılında İtalya’ya giden ve operanın anavatanında kendine çok özel bir yer edinen bu sanatçımızın adı Leyla Gencer.
Batılı müzikseverler için Leyla Gencer bir "mit "tir. Şu sıralarda operalarda oynamak yerine şan resitallerini tercih eden sanatçı için eleştirmenler sayfalar dolusu övgü yazıları yazıyorlar.
Nasıl başlamış Gencer'in sanat yaşamı? Ankara Devlet Operası'nda tek prova ile çıktığı Cavalleria Rusticana operasında. Bundan önce ünlü ses eğitimcileri Elvira De Hidalgo ve Gianni Arangi-Lombardi'den ders almış. Türkiye'de çok başarılı olmak bu büyük sanatçıya yetmemiş ve 1954 yılında Napoli' de San Carla Tiyatrosu'nda sahneye çıkmış. Buradaki kısa başarısını diğerleri takip etmiş. Önce yaz temsillerinde Cavalleria de Rusticana'da sahneye çıkmış. Bunları Madame Butterfly ve Yevgenyi Onyegin gibi önemli eserlerde başrol anlaşmaları takip etmiş. Art arda gelen başarılar ona İtalyanların ünlü müzik yöneticisi ve ses eğitmeni Tullio Serafin ile çalışma imkânını doğurmuş. Maria Callas da aralarında olmak üzere birçok ünlü sanatçıyı yetiştiren Serafin,
Gencer'in tekniğini olağanüstü boyutlara getirmiş. Palermo'da Massimo sahnesindeki La Traviata operasında oynadığı Violetta rolü Türk sanatçının bir anlamda zaferi oluyor. Venedik'ten Viyana'ya kadar rol almadığı opera sahnesi kalmıyor. Herbert von Karajan yönetimindeki La Traviata temsilinden sonra Leyla Gencer'e Yenidünya kapıları açılıyor. San Francisco ve Los Angeles'te ayakta alkışlanan sanatçı dönüşte İtalyanların ünlü La Scala'sıyla anlaşma imzalıyor ve hiçbiri unutulmayan operalarda başrol oynuyor. 1958 yılında ise Donizetti'nin konularını İngiliz tarihinden alan unutulmuş operalarındaki üstün Gencer'in tekniğini olağanüstü boyutlara getirmiş. Palermo'da Massimo sahnesindeki La Traviata operasında oynadığı Violetta rolü Türk sanatçının bir anlamda zaferi oluyor. Venedik'ten Viyana'ya kadar rol almadığı opera sahnesi kalmıyor. Herbert von Karajan yönetimindeki La Traviata temsilinden sonra Leyla Gencer'e Yenidünya kapıları açılıyor. San Francisco ve Los Angeles'te ayakta alkışlanan sanatçı dönüşte İtalyanların ünlü La Scala'sıyla anlaşma imzalıyor ve hiçbiri unutulmayan operalarda başrol oynuyor. 1958 yılında ise Donizetti'nin konularını İngiliz tarihinden alan unutulmuş operalarındaki üstün başarısı ile "Sopranoluktan Primadonna"lığa yükseliyor. 1960 yılından sonra Leyla Gencer'in yükselişi büyük bir hız göstermiştir. Çoğunlukla Mozart, Donizetti, Verdi ve Puccini eserlerinden oluşan repertuarına artık Rus operalarını da katmış 1961 yılı Salzburg Festivali'nde "Simone Boccanegra" ilgi toplamış, 1962'de "Norma", "Beatrice di Tenda" ve "Jerusalem "le ününü daha da artırmıştır.
Otuza yakın ödülü olan Leyla Gencer İtalya'nın en büyük ödüllerinden Comedotore, Fransızlarin L'egion d'honneur, Amerikalı ların Fahri Hemşeri ödüllerini almış. İtalyan yazar France Cella sekiz yıl Türk sanatçının yanında onun yaşamını inceleyerek 600 sayfalık bir kitap yazmış. İşte böylesine önemli ve ünlü bir Türk Leyla Gencer.

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1987.08.16

Bir sopranoya

Hayranlık
 
Doğan HIZLAN
 
Sanat, sanatçı nedir? Kimliği nasıl belli olur? Leyla Gencer hep bunu düşünmüş ama sadece bunu. Plaklardan gelecek paralar, korsanların alıp götürdüğü servet, ses endüstrisinden alacağı pay... O kadar uzak ki. İlk notayla birlikte Leyla Gencer şunu düşünmüş; para mı kazanacağım, sanatçı mı olacağım?
 
Ne zaman Leyla Gencer'le karşılaşsam, 1960 yılını anımsarım. Tosca'da onu dinleyebilmek için kuyrukta geçen saatleri. Eski Dram Tiyatrosu'nun görkemli dekorunda belleğimde hâlâ yankılanan sesi.
Aydın Gün sahneye koymuştu Tosca'yı. Sonraki yıllarda öğrenecektim. Aydın Gün ile Leyla Gencer sınıf arkadaşıydı. Orta beğeniler dünyası onların dostluklarını pekiştirmişti. Neydi Leyla Gencer olayı? Avrupa'da bir Türk'ün efsane sanatçı doruğuna tırmanabilmesi, işlerin en zoru, çabaların en inatçısı, yeteneklerin en büyüğü.
Biz tanıyor muyduk Leyla Gencer'i. İtalyanlar onun için kitap yazıyorlardı, Paris'teki plakçılar Gencer deyince gözleri parlayıp size onun plağını bir kutsal emanet gibi taşıyorlardı.
"Hollanda'dan geldim konserinize. Hem bir kez daha dinlemek istedim sizi hem de plağımı imzalatayım" diye.
Aya İrini'deki konserin birinci bölümünden sonra sahne arkasında Leyla Gencer'in yanındayken işte onun hayranının söylediklerinin özeti.
Sizin plaklarınızı Türkiye dışında her yerlerin söylediğine göre en çok korsan plağa sahip sanatçı Leyla Gencer. Maria Callas da fazla.
"Ben stüdyoya girmediğim için bu son derece olağan. Ben bunları ne kontrol ettim ne uğraştım ne ilgilendim" diyor Gencer.
Güç operalar seslendiren Leyla Gencer’in unutamadığı olaylardan biri Carnegie Hall’da söylediği Donizetti'nin Caterina Cornaro operasının üç gün sonra plağına rastlaması.
Verdi'nin Il Trovatore'sini gördüm ve izledim videodan. Leyla Gencer'in oynadığı opera, opera tarihinin önemli icralarında sayılıyor.
"Evet" diyor Leyla Gencer. "1957'de televizyona almışlardı. Mario del Monaco ile birlikte oynamıştık. Ansiklopedilere geçti bu icra. Ben beğenmiyorum. Siyah-beyaz. Il Trovatore'yi izleyenler, büyük sesle büyük oyunculuk yeteneğinin bir kişide buluşmasının örneği olarak gösteriyorlar.
Korsan plaklarda Leyla Gencer. Yirmi yıl geçtiği için artık o plakları yasal olarak da plakçılarda bulabileceğiz. (Kendi ülkesi hariç.)
Canlı kaydın güzelliği
Canlı kaydın güzelliğini, doğallığını seviyor ünlü soprano. Bugün birçok eleştirme ve dinleyici bu tür kayıtları benimsemiş.
"Bugünün teknik olanaklarıyla küçük sesler büyüyor ama doğallığını kaybediyor diyen Gencer, eylül başında plaklarının CD olarak çıkacağını da sözlerine ekliyor.
Sahne dışında bir sopranoyu izleme başka bir tutku.
 
Photo: Leyla Gencer İstanbul'daki evinde dinleniyor. Gene Aya İrini de bir konsere gelmişti. Bu evde içilen çayların özel olduğunu belirtiyor Gencer. Konukların hepsi bu konuda aynı düşünceyi paylaşıyormuş.
 
Photo: Leyla Gencer eski Dram Tiyatrosu'ndaki Tosca temsilinden sonra (soldan sağa) Muhittin Sadak, Leyla Gencer, Aydın Gün ve Celal Bayar.
 
Photo: Leyla Gencer ünlü orkestra yönetmeni Riccardo Muti ile. Muti'nin bu yıl Scala'da yönettiği Verdi'nin Nabucco Operasi, eleştirmenlerin büyük övgüsünü toplamıştı. İlk temsilden sonra halk dakikalarca onu "Viva Maestro" diye alkışlamıştı.
 
Gölle hırçın deniz arasında gidip gel bir kişilik. Müzik olunca her şeyin geriye atıldığı bir coşku. Çok seyrek geliyor Türkiye'ye Leyla Gencer. İbrahim Gencer ile birlikte, yalnız konser vermek için vatanına geliyor.
"Artık konserlerden yoruldum" diye söze başlıyor ve İtalya'daki hızlı tempolu yaşamını özetliyor.
"Milano'daki bir müzik teşekkülünün artistik direktörüyüm. Freni, Bergonzi gibi sanatçılar yetiştirmiş bir teşekkül. Amacımız gençleri yetiştirmek, topluma tanıtmak. Geçen yıl Buenos Aires'e gittik, bu yıl da Houston'a gideceğiz. Bir sezon içinde bir opera için altı ay çalışıyoruz."
Verdiği derslerin niteliği, özelliği üzerinde çok duruyor. Bir sanatçının ayrıntıya inen tavrı hemen seziliyor. Unutmayan, belleğini hep diri tutan.
"Geçen yıl Milano'ya geleceğinizi söylemiştiniz, söz vermiştiniz" diyor.
"Evet gelemedim, özür dilerim" diye cevaplıyorum.
Ne yapıyor bu teşekkülde Leyla Gencer. "Mükemmeli" öğretiyor.
"Tekâmül kurslarının" yöneticisi. Yaşamını mükemmelliğe adamış birinin yeni öğrencilere, yeni yeteneklere bilgisini aktarması.
Sıradan öğretmenliğe hep hayır demiş. Yoksa nota okumayı, nefesini kullanmayı öğretmek için bunca çaba harcamasına gerek yok.
Leyla Gencer, öğrencilerine bakın neyi öğretmek istiyor:
"Benim amacım, bir 18., bir 19. Yüzyıl operası nasıl söylenir, stili nedir onu öğretmek. Ondan zevk alıyorum. Size bir şey söyleyeyim mi, şancılar çoğunlukla müzik bilmiyor. Sadece nota okuyorlar, notayı söylüyorlar, sade nota söylemek bir şey ifade etmez."
Sanat, sanatçı nedir? Kimliği nasıl belli olur? Leyla Gencer hep bunu düşünmüş ama sadece bunu. Plaklardan gelecek paralar, korsanların alıp götürdüğü servet, ses endüstrisinden alacağı pay... O kadar uzak ki. İlk notayla birlikte Leyla Gencer şunu düşünmüş para mı kazanacağım, sanatçı mı olacağım? İkisi at başı gider mi? "Ben söylemeye başladığım zamanlarda ikisi pek bir arada olmazdı" diyor. "Şimdi ise insanın kendine sorduğu soru değişmiş. Ben nasıl sanatçı olacağım sorusunu soran çok az. Ben kaç para kazanacağım sorusu dillerde. Aryaya başlamadan önce ağız bu soru için açılıyor."
Genç operacılar yetiştiriyor
Türkiye'den çağrılmadığına, ülkesinden bir şey istenmediğine göre, Leyla Gencer onu isteyenlere açmış bilgi dağarcığını. Yakınıyor mu? Eski deyimle sitem ediyor. Orada genç operacılar yetiştiriyor, uluslararası festivallere götürüyor. Yetenekli şefleri bulup çıkarıyor, onların büyük salonlarda, binlerce kişinin önünde değnek sallamalarından büyük tat alıyor.
-Birçok ünlü şefin yetişme döneminde bulundunuz...
-Son bir örnek vereyim, bugünün çok ünlü yönetmeni Riccardo Muti. Sahneye benimle başladı. Medea'da, Attila'da, Macbeth'de beraber çalıştık. Çok büyük, çok üstün yetenekleri, nitelikleri olan bir insandır. Yepyeni bir şef lanse ediyorum şimdi. Daniele Gatti. İnanın Muti kadar tanınacak dünyada.
Gençleri yetiştirmenin, birini bulmanın sevincini paylaşıyor Leyla Gencer.
Anılar yumağında yitip gitmiyor, gelecek günlerin aydınlık çalışmasını kuruyor. 22 ile 26 yaş arasındaki genç operacıların gün geçtikçe daha gelişmesi, bir operayı yıllarca emek veren profesyonellere taş çıkartırcasına oynaması benzersiz bir sevinç kaynağı.
Yoruldum, diye söze başlayan Leyla Gencer, yaptıklarını anlattıkça, şaşırıyorum. Şaşırıyorum da uluslararası üne kavuşan, opera klasiklerinin yaratıcısı Leyla Gencer'e neden yaz kursu yaptırmıyoruz. Çok mu ustamız var, gereksinme duymuyor muyuz ona. Gene hatırladım, gene tekrar edeyim. Roma Konservatuarı’nın şan bölümünü bitiren İtalyan arkadaşın dediğini hiç unutmadım:
"Türk’sünüz, Leyla Gencer'in vatandaşısınız. Beni onunla tanıştırır mısınız? Sesimi bir dinlesin, ne diyeceğini merak ediyorum." (Biz merak etmiyoruz.)
Araştırmasız nasıl sanatçı olunacağını bir türlü anlamıyor Leyla Gencer. (Burada yaşasaydı örnekleriyle anlatırdık ona.)
Araştırmalarla insanın yenilikleri yaratabileceğini biliyor.
"Ne yaptım biliyor musunuz bu gençlerle" diye soruyor. Başarı pırıl pırıl siyah gözlerini daha da parlatıyor, ince dudakları hafif gururla kısılıyor. "Düşündüm ki Mozart Don Giovanni'yi Viyana'da yönettiğinde 30 yaşındaydı. Şarkıcılarının hepsi de 22 ile 25 yaş arasında İtalyan'dı. Ben de 20 yaşında bir bas buldum ve büyük övgü topladık."
Araştırma ile yaratmanın bir arada nasıl güçlendiğini hep yineliyor Leyla Gencer. Onca operayı gün ışığına çıkarmanın, notaları yaşama geçirmenin başka türlü olmadığını anlatmak istiyor sanki bize.
Strehler'in kurduğu Avrupa Tiyatrosu'nda kurlar yapacak.
Müzik hareketleri İzlenemiyor
Türkiye'deki müzik hareketlerini nerden, nasıl izleyebileceği sorusunu biz de cevaplandıramıyoruz. (Nasıl cevaplandırayım, Nevit Kodallı'nın çello konçertosunu dinleyebilmek için Ali Doğan'ın usta yayından çıkan ezgileri kötü bir stüdyo kaydından dinlemeye razı olduğunu).
Leyla Gencer'i konuşturan sorunun bu olacağını nereden kestirebilirdim.
Türkiye'de kurs yapmayı düşünüyor musunuz?
Teklif almadım. Bırakın teklifi tek ödül bile almadım."
Bu yıl tam sekiz ödül aldım. Bir de Milano fahri hemşeriliği verdiler bana. TÜTAV bir ödül verdi bana. Hemen gel al dediler. Angajmanlarım vardı gelemedim. Bugün ödül verdik yarın al denmez ki... Programlı olmak suçsa ben programlıyım...
-Devlet sanatçılığı meselesine gelelim mi...
 
-Gelelim. Ben şimdiye kadar hiç sesimi yükseltmedim. Bekledim ki, ülkem kendi kendine düşünsün. Bakanlarım hatırlasın. Şimdiden sonra verilse de değeri yok benim için, çünkü söyledim. Otuz beş yıldır her zaman Türklüğümü ön plana koydum. Ravenna'da verdiğim konserden sonra çıkan eleştiriyi okudunuz. Hiçbir Türk kadını düşünülemez ki, Leyla Gencer'den daha Türk olsun' diye yazılmıştı.
Kendimden vazgeçtim. Aydın Gün neden devlet sanatçısı değil. Hayatının 50 yılını operaya, müziğe vermiş bir insana, devlet sanatçılığı vermemeyi aklım almıyor. İstanbul Operası'nı kuran bir adama bu unvan verilmez mi? Çok ayıp, İtalya'da yabancı olduğumuz halde yaptıklarımızdan, çalışmalarımızdan ötürü Başbakan bana Commandotore nişanı veriyor. Aydın Gün'e de nişanını önemli bir kişi verdi.
"Türkleri tanıtan bizleriz"
Devleti tanıtan, Türkleri tanıtan insan biziz, elçilerden çok daha fazla. Kaç elçi bizi tanıtıyor?
Rahmetli Adnan Bulak gibi olanlarını dışta tutuyorum. Ne zaman Paris'e gitsem onuruma resepsiyon verirdi.
Franca Cella'nın yazdığı Leyla Gencer- Romanzo Vero Di Una Primadonna kitabının yalnız bir biyografisi niteliği taşımadığını vurguluyor Leyla Gencer. Kendisiyle birlikte o dönemin bütün opera dünyasını da sergilediğini belirtiyor.
Cella'nın kitabı bir Primadonna'nın başarı grafiğini izletiyor bize.
Neresi evi? Leyla Gencer'e göre onun evi Scala. "Eh" diyor "22 yıl bir kentin operasında söylerseniz orası artık evinizdir".
Evde canı sıkılan Leyla Gencer asıl evine koşuyormuş, bir perde opera seyredip evine dönüyormuş.
Leyla Gencer sahnede adını taşıyan plağın içindeki yazı tanıdığımız Primadonna'nın özelliklerinin altını mı çiziyor acaba? 1977'de Anna Bolena operasının ilk gecesinden sonra Roma'da bir gazeteye söyledikleri onun yaşamının ilkeleri belki de. "Benim yaşamım manşetlere konu olacak özellikler taşımaz. Bende haber malzemesi yoktur. Ne plak şirketlerinin reklamını istedim, ne de hep toplumun önünde olmayı, ortada gözükmeyi". Gerçek sanatçının tanımı.
Leyla Gencer'i dinleyen bir eleştirmen onun sanatı üzerine düşüncesini tek yargıda özetledi: "Leyla Gencer'in dünyasında tek düzeliğe ve sıradanlığa yer yoktur."
En bildik operaların bilinmedik özelliklerini fark ediyor İtalyanlar. Çünkü o her rolün sesini keşfetmenin ustasıdır, diyorlar.
Leyla Gencer şu günlerde dinleniyor. Eylül başında opera dünyasının gelecekteki ustalarını yetiştirmek için Milano'ya dönecek. Siz de katılır mısınız... 35 yıldır Türkiye'yi dışarıda temsil eden Leyla Gencer'in devlet sanatçılığı için söylediklerine.


NOKTA WEEKLY MAGAZINE                          
1987.07.27

NOKTA WEEKLY MAGAZINE                          
1987.10.04

1 9 8 8

ORKESTRA MONTHLY MAGAZINE No.173
1988 January

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1988.08.10

Beni hiç tanımıyorlar.

Geçen hafta Devlet Sanatçısı unvanıyla ödüllendirilen ünlü sopranomuz Leyla Gencer yine de kırgın. Bu kırgınlığının nedeni ise Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Milano büyükelçiliğimizden Gencer'in hâlâ Türk vatandaşı olup olmadığım soruşturması. Gencer, 35 yıldır dünyayı bayrak gibi 'Türk sanatçısıyım' diyerek dolaştım diyor. Bakanlıkça Türk olup olmadığı soruşturulan Devlet Sanatçısı Leyla Gencer uluslararası düzeyde ün kazanmış bir Türk opera sanatçısı. 1958 yılından bu yana primadonna. Milano La Scala Operası'nda solistlik, Münih, Viyana Devlet operaları, San Francisco, Roma ve Venedik operaları, Londra Albert Hall, New York Carnegie Hall salonlarında konserler, çeşitli uluslararası festivaller, plaklar ve ödüller... Gencer'in 38 yıllık sahne yaşamın da birbirinden değerli 35 ödül süslüyordu. Son olarak geçen yıl Floransa'da 5 ödül birden verilmiş, hemen ardından Milano kentinin kültür yaşamına yaptığı katkılardan dolayı bu kentin altın madalyasıyla onurlandırılmıştı. İtalya, ABD, hatta Polonya pek çok kez ödüllendirmişti Leyla Gencer'i. Ancak kendi ülkesinden, Türkiye'den bir kez bile ödül almamıştı bugüne kadar. Nihayet geçen hafta ülkesinin ilk ödülüne kavuştu Gencer. "Devlet Sanatçısı" unvanını ve ödülünü Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in elinden aldı. Bu yüzden 36.sı en değerlisiydi Leyla Gencer'e göre. Kendi memleketimden aldığım için beni en çok sevindiren, en kıymetlisi bu oldu. Hem 38 senelik çalışma hayatımın bir değerlendirmesi oldu sanki diyordu. Ülkesinden aldığı ödül Leyla Gencer’in 38 yıllık sahne yaşamına birçok yabancı ülkeden aldığı birbirinden değerli 35 ödül var Ancak ünlü opera sanatçımız, kendi ülkesinden ilk ödülü gecen hafta aldı Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz’in de katıldığı ödül töreninde Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Gencer'e Devlet Sanatçısı unvanını verdi (Fotoğraf Lale Filoğlu) Atatürk Kültür Merkezi'nde resitaller verdi, Leyla Gencer artık temsillere çıkmadığını, ileriye yönelik tasarılarını pek fazla çeşitlendirmediğini söylüyor: 38 sene sahnelerde olmak ne demek biliyor musunuz? Hele böyle muazzam zor, yıpratıcı bir meslekte! Şimdi artık dinlenmek istiyorum". Böyle söylüyor, ama aslında kendisinin bile buna pek inandığını sanmıyoruz. 5 yıldır Milano'da As.Li.Co. adını taşıyan bir kurumun yöneticiliğini yapıyor Gencer. 40 yıllık bir geçmişi olan ve iki yıl süreli bir opera kursu niteliğini taşıyan As.Li.Co’nun hem teknik hem sanat yönetmeni. Yaklaşık 15 kişilik öğrenci grubuna bir yandan kelime kelime opera öğretiyor, bir yandan yardımcılarıyla birlikte, yıl sonunda öğrenciler tarafından sergilenen operaların idari sorumluluğunu taşıyor. Sanatçı Türkiye'de de böylesi çalışmalar gerçekleştirebileceğini, ancak bunun için önce maddi olanaklar sağlanmasının, sonra da teklif gelmesinin gerektiğini belirtiyor, As.Li.Co’nun yılda 1 milyarı bulan harcamalarının yarısını devletin karşıladığım, yarısını ise sponsorların sağladığını ekliyor. Yaşamını Milano'da sürdüren Leyla Gencer ödülünü almak için birkaç günlüğüne İstanbul'daydı. Devlet Sanatçılığı unvanı ile ilgili duygularını öğrenmek, İtalya'daki çalışmalarından söz etmek üzere, kaldığı otelde ziyaret ettiğimizde kendisini oldukça üzgün ve şaşkın bulmuştuk. Konserler için sık sık Türkiye’ye gelen Leyla Gencer buna karşın uzunca bir süredir İstanbul'u gezemediğini, bu kez fırsatını bulunca kısa bir Taksim gezisi yapmak istediğini söylüyordu. Taksim'in, Beyoğlu'nun, Tarlabaşı’nın halini görünce dehşet içinde kalmıştı. Ne olmuş buralara böyle? diye soruyordu. Nasıl yaparlar bunu? Leyla Gencer'i geldikten sonra şoke etmek bir yana, gelmeden önce de gücendirmiştik. Kültür ve Turizm Bakanlığı ödül vermeye karar verdiğinde Milano Büyükelçiliği'nden Gencer'in hâlâ Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup olmadığım soruşturması çok kırmıştı sanatçıyı. Ben çift pasaport taşıyabilecekken bunu bile istemedim. 35 senedir bayrak gibi 'Türk sanatçısıyım' diyerek dolaştım dünyayı. Beni hiç tanımıyorlar diyordu. Leyla Gencer artık dinlenmek istediğini söylüyordu, ama bir yandan da kendisinin daha çok 1800'lerde kaldığını, Donizetti, Bellini, Verdi gibi bestecilerde uzmanlaştığını, şimdiyse öğrencileriyle birlikte daha yenilen modern bestecileri keşfettiğini itiraf ediyordu: Dünya çok şeyler veriyor bize. Almak, sindirmek lazım. İnsan böylece zenginleşiyor. Ufuklarımız geniş olmalı hep. Genişledikçe insan da olgunlaşıyor. 2000 yılına girerken kültürümüzü de birlikte geliştirmek zorundayız. Bilgimiz yalnız ihtisas olmamalı. Her konuda gelişmek lazım. Gençlerimizin, devlet adamlarımızın da gelişmesi lazım. Gencer İstanbul Şehir Korosu'nda solist olarak çalışmış, daha sonra Ankara Devlet Operası'nın sınavını kazanarak bu kuruluşta görev almaya başlamıştı. İlk başrolü, Mascagni'nin "Cavalleria Rusticana" operasında oynadı. Eugen d'Albert'in "Tiefland" operasının Türkiye'deki ilk sahnelenişinde "Martha" rolündeydi ve büyük bir başarı kazanmıştı. 1952 yılında opera yaşamını İtalya'da sürdürmeye başlayan sanatçı kısa bir süre sonra Milano La Scala Operası'nda solist olmuştu. Poulenc'in "Carmelitlerin Diyalogları” adlı operasının dünya prömiyerinde rol alması ise 1957 yılına rastlıyordu.
Dünyanın belli başlı opera kuruluşlarındaki temsillerde rol alan ve uluslararası düzeyde ün kazanan Leyla Gencer zaman zaman Türkiye'deki temsillere de katıldı, Aya İrini'nin büyüleyici atmosferinde İstanbul Festivali'nin konukları arasında yer aldı.
İstanbul Şehir Operası 19 Mart 1960 günü perdelerini "Tosca " operasıyla açarken soprano Leyla Gencer de konuk sanatçı olarak sahneye çıkmıştı 'Tosca"yı sahneye koyan ise İstanbul Şehir Operasının kurucusu Aydın Gün'dü İstanbul'un ilk operası için İtalya’dan gelen Gencer, provalar sırasında da Gün'ün en büyük desteklerinden biri olmuştu. İki sanatçı yıllar sonra aynı gün Devlet Sanatçısı unvanıyla ödüllendirilecek. 

1 9 8 9

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1989.01.07

MİLLİYET WEEKLY ART MAGAZINE                                   
1989 March

Leyla Gencer'le İtalya’da opera eğitimi üstüne...

 
Zeynep Oral
 
“Operada eğitim As.Li.Co'daki gibi olmalı bence. Operanın en uzman, en usta elemanlarını, en iyi hocalarını bir araya getirip çalışarak...”
 
Leyla Gencer şubat ayında İstanbul’daydı. İstanbul Devlet Operası sanatçılarına iki hafta süreyle Donizetti üzerine bir seminer verdi. O günler, bizim de Sanat Dergisi'nde "Sinemada Eğitim", "Tiyatroda Eğitim"'den sonra tam "Opera ve Balede Eğitim" konulu sayımızı hazırladığımız günler... Böyle bir fırsat kaçırılmaz. Opera tarihine adını klasik deyişle, altın harflerle kazımış sanatçının, hocanın karşısındayım. Bu kez konuşmamız eğitim üzerine yoğunlaşacak.
Daha önce de belirtmiştim: Leyla Gencer'i sahneden dinlemek, plaktan dinlemek, opera temsilinde ya da konserde dinlemek sonsuz bir keyif. Ama onu konuşurken de dinlemenin tadına doyulmuyor: Doludizgin, dinmeyen bir coşkuyla anlatıyor. Yalnız sesiyle değil, her an değişen, hep devingen, kâh fırtınaları, volkanları, kah durgun saydam suları çağrıştıran yüzüyle anlatıyor. En çok da gözleriyle vurgulayarak anlatıyor.
Seminerin ikinci gününün sonundayız. Coşkuyla ilk iki günkü çalışmalarını anlatıyor:
"İlk gün herkes çok çekingendi. İki gündür onları rahatlatmaya çalışıyorum. Ben öcü değilim, bu bir sınav değil, birlikte bakalım daha ne öğrenebiliriz araştırıyoruz diye anlatmaya çalışıyorum... Ben bunca deneyimimle, hâlâ kimden ne öğrenebilirim diye çırpınıyorum... Neyse ikinci gün biraz rahatlama oldu... Bu iki hafta içinde onlara bir yararım dokunursa, ne mutlu bana..."
İlk gün seminere 19 kişi adını yazdırmış, ancak ikinci gün ilginin arttığını belirtiyor, Leyla Gencer... O sırada aklımdan yıldırım gibi şunlar geçiyor: İstanbul Operası’nda 80'i aşkın solist var... Leyla Gencer, Avrupa ülkelerinde bir seminer yaptı mı, solistler katılmak için can atar. Biliyorum ki onun seminerine katılmak için bir ücret ödenir, çünkü bir seminerden Leyla Gencer milyonlar alır. Oysa İstanbul’da Leyla Gencer beş kuruş almadığı gibi, katılanlar da beş kuruş ödemiyor... Öyleyse neden tüm sanatçılar değil de 19 kişi... Biliyorum, başka provalar, herkesin işi gücü var, kimi hasta... Hayır bunları Leyla Gencer'e söyleme ya da sorma fırsatım olmuyor çünkü o çok keyifli anlatmayı sürdürüyor:
"Yoruluyorum ama çok iyi bir çalışma yapıyoruz, yanılmıyorsam katılanlar da çok memnun. Hepsi çok istekli, öğrenmeye can atıyorlar. Faydam dokunursa, yine gelir yine böyle bir seminer yaparız..."
"İstanbul Operası'nın repertuvarını çok beğendim... Ayrıca şunu da söyleyeyim: Bana önceden operamızla ilgili çok karamsar bir tablo çizmişlerdi, hayır hiç katılmıyorum, ben hiç de öyle karamsar değilim. Beklediğimden çok daha iyi buldum" diyor. Konumuz operada eğitim...
"Sizinle son konuştuğumuzdan beri, neler yapıyorum biliyor musunuz?" (Son konuşmamız: Sanat Dergisi: 15 Temmuz 1982).
Hayır, tam olarak bilmiyorum.
“1983'te operayı bırakmaya, sahneyi bırakmaya karar verdim.”
“Neden?”
"Yoruldum, artık o müthiş heyecana, strese gelemiyorum...”
“Bakın, İtalya'da birçok önemli müzik kuruluşları, dernekleri var: Bunlardan biri de Milano'daki "As.Li.Co. Yani Associazione Lirica e Concertistics Italiana (yani Opera ve Konser Derneği). Bu tam kırk yıllık bir kuruluş. Yarışmalar açıyor, operalar sahneliyor, eleman yetiştirip, lanse ediyor... Buradan sayısız ünlü sanatçı yetişmiş... Ben 80'den beri onlara yardım ediyor, fikir veriyordum. Ancak 80'de bu kuruluş parlak çizgisini çoktan yitirmiş, düşüşe geçmişti. 1983’te bana, gel bunun başına geç, artistik ve didaktik yönetmeni ol dediler. Ben de kabul ettim... Ama bir şartla: Gelin burayı, 'Cours de perfectionement'a çevirelim dedim."
Böylece 1983'te "Aslico" mükemmeliyeti kovalayan uygulamalı derslere dönüştü ve Leyla Gencer bu kuruluşun Genel Sanat Yönetmeni oldu.
"Tam teşkilatlı bir tiyatromuz var. Konservatuvarı bitiren öğrencileri bir yarıma açıp alıyoruz. Yalnız İtalyanları. Uluslararası değil. İtalya’nın her yerinden geliyorlar. Diyelim yarışmaya 80, 90 kişi katılıyor, eleyip, yedi ya da sekizini alıyoruz. İki yıllık süresi var... Yalnız bize gelebilmelerinin bir on koşulu var: Mezuniyet sonrası hiçbir tiyatroya girmemiş olmak. Yani konservatuvarı bitirip 'viergega kir' olarak bize geleni alabiliyoruz..." (Leyla Gencer tiyatro sözcüğünü, opera temsilinin yer aldığı yapı anlamında kullanıyor.)
Konservatuvardan sonra “Aslico”ya kapağı atabilene ne mutlu! Çünkü her şeyden önce konservatuvar sonrası, o amansız rekabet ortamın da bir yarışmadan ötekine, bir emprezaryodan berikine bir "tiyatrodan ötekine iş olanakları arayıp sürünmüyor... Sonra “Aslico”yu bitirince de her tiyatro tarafından aranılan, istenilen sanatçı oluyor. “Aslico”ya seçilenler, o iki yıl boyunca bu kuruluştan harçlıkta alıyorlar.
(“Aslico”ya girenlere, yan boyunca, öğrenci mi yoksa sanatçı mi demem gerektiğini sorduğumda, Leyla Gencer "ne o ne o, ikisinin arasında geçiş dönemindekiler" dedi... Bir an durup "ama öğrenci kesinlikle değil" diye ekledi... Anladım: Bu "mükemmelleşme süresini bitirmeyene de "sanatçı" demeye Leyla Gencer'in dili varmıyor... Onu dinlerken, kimlere sanatçı dediğimizi düşünüp, ahhh benim ülkemin değer ölçüleri diye vahlanmaktan geri kalmıyorum!) 
MÜKEMMELLEŞMEK İÇİN!
"Önce, aldığımız herkesin sesi deneniyor, kim, hangi operayı söyleyebilir. Yani onlara göre opera seçiyoruz. Hem de özelliği olan bir opera olmalı öyle her zaman her yerde dinlenen, bilinenler değil.
Bu seçim işinin ağırlık Leyla Gencer'de. Zaten eski tutkusu, bilinme yen operalar gün ışığına çıkarmak Ellerindeki yeni elemanlara göre iki opera eserinde karar kılınıyor.
"Rol dağlımı kesinleşinceye dek ki bu bir ayı aşkın bir sürede oluyor, herkes iki partisyon üzerine çalıyor. Vocal ve enterpretasyon (ses ve yorum) derslerini ben veriyorum, sonra bir opera için gerekli her alanın en uzman, en büyük isimlerini getirtip onlarla çalışıyoruz. Örneğin sahne sanatları için Strehler'le çok çalışmış Marise Flach ders veriyor: Orkestrasyon için, beden çalışmaları için, belli bir dönemin gestuslar için, hep ayrı aynı uzmanlar... Sesin tüm olanaklarının değerlendirilmesi, çeşitlemeler, sahnede nasıl koşulur, yürünür, durulur, düşülür, nefes kullanmaları vb. Dördüncü ayın sonunda orkestra şefi katılıyor ise... Bir opera yaklaşık altı ayda ortaya çıkıyor... Kostümleri Scala Operası'ndan alabiliyoruz...Bize katılanların yılda bir ay tatili var, Ağustos'ta hepsi bu... Eylül'de mevsimi açıyoruz.
Opera eserini bulup çıkarmaktan, hangi alanda hangi uzmanla çalışıla cağına, ders vermekten, kostüm sağ lamaya, prodüksiyon ortaya çıkana dek tüm örgütlenmeyi sağlayan Leyla Gencer. Bunların yanı sıra Venedik, Padua, Trieste ve Montpellier’de seminer yapmayı da ihmal etmiyor!
“Aslico”da hazırlanan operalar yurt içi ve yurt dış turnelere de çıkıyor. Örneğin 1985'te daha önce hiç temsil edilmemiş Vivaldi'nin "Giustino" eserini sahnelediler. (Söylememe gerek var mı eseri ortaya çıkaran Leyla Gencer.) Yönetmenliğini yine opera dünyasının büyük ismi Alan Curtis üstlendi, sahne rejisini Marise Flach yaptı, kostümler yine bir ünlünün Pasquale Grossi'nin. Ve bu eser müthiş sevildi. Bir yıl içinde Scala Operası da dahil olmak üzere İtalya’da turne yaptılar. "Guistino"yu, Almanya, Arjantin, Fransa (Versailles'da açılış) ve Houston’da temsil ettiler.
Houston’da eseri izledikten sonra, anla Amerikalı eleştirmen Andrew Porter "İtalyanlar nihayet şarkı söylemeyi öğrendiler, artık bağırmıyorlar" diye yazacaktı.
EN İYİYİ SEÇMEK...
"Opera'da eğitim diyorsunuz...
İşte operada eğitim, “Aslico”daki gibi olmalı bence... Yani operada söz konusu olan her alanın en uzman en usta elemanlarına, en iyi hocalarını bir araya getirip çalışarak...".
Bir an durup genelde opera ama özellikle Türkiye'deki opera için ekliyor:
"Operada dışarıyla ilişki, sürekli değiş tokuş, alışveriş çok önemli. Opera hep değişmeli... Operada kendi yağınla kavrulmak diye bir şey olamaz, kendi içine kapanmak çok yanlış... Açılmalı, açılmalı, dışarıya, uzaklara açılmalı... Bütün dünyada operalar bunu yapmalı ve bunu yapıyorlar...
Ya Leyla Gencer'in eğitimi? O nasıl oldu da "La Turca", büyük Leyla Gencer olabildi?
"Hep en iyiyi seçtim... Şanslıydım, sesim, yeteneğim vardı. Ama hep kendim seçtim ve en iyi hocaları seçtim... Daha doğrusu şöyle söylemeliyim: Her hocadan öğrenebileceğim bir şeyler olduğunu biliyordum. Bence, her insan, her insandan bir şeyler öğrenebilir. Her hocadan, herkesten en iyi şeyi aldım... Öğrenmenin sonu yok... Buna inandınız mı, herkes kendini yetiştirir."
"Benim şansım, perfectionement dönemimi Ankara'da geçirmem. Alman Yahudisi rejisörlerle, Aydın Gün gibi iyi rejisörlerle yine Alman ve İtalyan coepetiteurlerle çalışırdık. İtalyan repertuarını, İtalyan hocalardan öğrendim, Alman hocalardan Almanların o kılı kırk yaran dikkatini ve disiplinini öğrendim... Solfej hocam Muhittin Sadak'tı, armoni hocam Cemal Resit, Fransız liedleri söylemeyi bir Fransız'dan, Ren Gelenbevi'den öğrendim... Ankara'da tiyatroya sabah onda girer gece yarısı çıkardım... Her an ne oluyorsa, her şeyi izlerdim. Her oyunun korosuna girdim. Hep kimden ne öğrenebilirim diye..."
O coşkuyu, o dinmeyen öğrenme tutkusunu anlatırken, şimdi yine bir volkandan farksız Leyla Gencer... Yeterince güçlü, yoğun, sözcükler bulmak, o öğrenme tutkusunu dile getirmek için çırpınıyor... Neden sonra, durulduktan sonra minicik bir sesle: "Şimdi nerede o hocalar?"
Sustuk.
"Şimdi hâlâ Türkiye'de, biz ne de olsa daha yeni başladık... Opera bizim için yeni falan deniyor... Yok öyle şey. Artık müsamaha etmek olmaz... Atılmalı, dışa açılmalı, değişmeli, mükemmeli aramalı... Artık aya gidilen çok hızlı bir çağda yaşıyoruz!"
Eğitim konusu galiba şimdilik bitti. Ne zamandır dilimin ucunda dolanan, Leyla Gencer'in konuşurken yaşadığı yoğunluğu, coşkuyu gördükçe yeniden sormak istediğim bir soru:
"Operayı, sahneyi özlemiyor musunuz?"
"Hayır! Hayır! Hayır!" (Tam üç kez ve çok kesin geldi yanıt!)
"Ben perfectionistim. Her şey mükemmel olmadan sahneye çıkamam. Kendi konserime üç aydan az çalışamam. Hep aynı repertuarı değil, hep değiştirip söylerim. Yalnız ben değil, her şey mükemmel olmalı. Şimdi anlıyorum, ne eziyet etmişim is arkadaşlarıma, çevremdekilere, hep sinin ne çok canına okumuşum (Konuşmamızın sonunu izleyen birkaç aile yakın, "ah bilmez miyiz, konser zamanı hepimiz neler çekerdik senden..." gibilerinden onaylıyorlar...)
Leyla Gencer gülerek sürdürüyor:
"O korkunç heyecana artık gelemem deyip bıraktım ya... (kahkahalar yükseliyor) Şimdi hazırladığım çocuklar çıkarken bin kat daha korkunç heyecanlanıyorum! Aman Allah’ım o ne heyecan ne stres, mahvoluyorum! Yani ben çıksam, bu is daha kolay olacak galiba demeye başladım!" Ve bürün bunlardan sonra bir güzel haber:
Temmuz ayında, İstanbul Festivali'nde Leyla Gencer'i Scala Orkestrası Yayh Sazlar Grubu'yla bir konserde dinleyebileceğiz. Scala'mn bu Yaylı Sazlar Grubu, Leyla Gencer'le başladı konserlere, turnelere. Ama hem "seyahat sevmediğinden" hem de deminden beri söylüyoruz ya "ah o heyecan" yüzünden artık yeter dedi, konser turne tekliflerinin çoğunu geri çevirdi, yalnız İstanbul'a "evet" dedi...
Leyla Gencer'le bundan sonraki randevumuz Temmuz'da İstanbul’da... İşte siz asıl o zaman görün heyecanı. 

MİLLİYET WEEKLY ART MAGAZINE                                  
1989 July

Leyla Gencer:
«Çoluğum çocuğum, dinim, ailem hepsi sanatım»

Zeynep Oral

"Her şey değiştiği gibi opera da değişiyor. Ancak bu değişikliğin en önemli yanı, kalitenin hızla düşmesi. Dünyadaki çeşitli operalara bakın. Durumları acıklı. Ya Scala? Scala'nın durumu hepsinden daha trajik. Parmakla sayılan birkaç şarkıcı var o kadar. Olacak şey değil! Giderek meslek sanattan uzaklaşıp ticarete dönüştü!"

Leyla Gencer'le Aya İrini’de vereceği konserden birkaç gün önce konuşuyoruz... "Konuşuyoruz" söz gelişi: O konuşuyor. Ben daha bir soruya başlarken o dolu dizgin atılıyor. Olağanüstü bir heyecanla, coşkusunu hiç gizlemeye çalışmadan, her söylediğini, yüzündeki bin bir ifadeyle, kocaman kara gözleriyle vurgulayarak... "Fotoğrafçı istemem" demişti. Eh, belki de haklı, ne de olsa yıllar, bir kadın sanatçı evinde olduğu gibi görünmek istemeyebilir, oysa sahnede, falan filan diye düşünmüştüm. Oysa evinde konuşurken yanıldığımı anlıyorum. Karşımdaki "kadının yaşı yok. O anda neyi anlatıyorsa, o anlattığının duygusu, yaşanmışlığı var yalnızca. Şimdi öfke ya da kızgınlık, biraz sonra müthiş bir yumuşaklık ya da şaşkınlık ya da bir sevinç... Dikkatimi çeken bir başka nokta: Sanırdım ki opera sanatçıları, (hele opera sanatçılar) kendi dünyalarına kapanırlar ve ancak söz konusu opera ya da müzik oldu mu canlanırlar, heyecan duyabilirler. Yine yanılmışım. Leyla Gencer'in yukarıda belirtmeye çalıştığım tavrı yalnız opera için geçerli değil. Tiyatrodan, kitaplardan, resimden, yalnız sanat konularından değil, dünyada olup bitenlerden, politikadan konuşurken de aynı dolulukla, coşkuyla anlatıyor. ("Birkaç gündür buradayım. Tabii yalnız Türk gazetelerini okuyorum. Şaşıyorum, siz dünyada olup bitenleri nasıl izleyebiliyorsunuz diye... Gazetelerde o kadar az dış haber var ki. Dünyadaki sanat olayları falan hele hiç yok... Vallahi işiniz çok zor!"... Basın dünyamızın büyüklerine, bu eleştiriyi iletmeden geçmeyeyim dedim.)
Leyla Gencer'le konuşurken, bir de bir süre önce "Le Monde de la Musique'de yayınlanan yazıdan şu iki cümleyi zihnimden atamıyorum: Yazar şöyle diyordu: "Leyla Gencer'le konuşurken, onun etkisine karşı direniyordum. Tek amacım, ateş ve buz karışımı bu yüzün çekiciliğini geri itmek ve yarı kapalı gözlerle, kısık sesle anlattığı itirafları dinlemekti..."
Sürdürüyordu konuşmasını: "Kalite neden mi düşüyor? Elbette ki içinde bulunduğumuz toplumsal yaşamdan. Ekonomik, politik bir sürü nedenden. Tiyatrolar (burada opera temsillerinin verildiği kurumları kastediyor) belli kişilerin elinde. Genellikle ticari amaçlara yönelik kişilerin elinde. Örneğin aynı sanatçının üç ayrı tiyatroda, üç ayrı eserde olması gerekiyor. Bir jetten, öteki jete atlayıp duruyor. Ancak genel provaya yetişebiliyor. Oysa, 15-20 yıl önce böyle miydi? Bir kere uçak sesimizi bozar diye uçağa binmezdik. Örneğin Amerika temsillerine bile gemiyle gittiğimizi ve bir aylık yolculuk sırasında gemide her gece prova yaptığımızı hatırlıyorum... Şimdi nerde öyle uzun provalara ayrılacak zaman... Ama bir şey diyeyim mi...Halk yutmuyor. Hemen tepki gösteriyor seyirci. Hazırlıksız çıkan sanatçıyı hemen ıslıklıyor...'
"Siz... siz hiç ıslıklandınız mı?"
Tahtalara vuruyor: "1954'ten beri operacıyım. 1957'den beri Scala'da söylüyorum. Daha bir kere bile ıslıklanmadım... Aman susun nazar değmesin...'
Madem tarihlere girdik, sürdürelim: Onca yıl operacı, ilk konserini 1974'de verdi. İstanbul' da Aya İrini'de...
"O yıllarda Scala'da neden yalnız opera olsun, resital de verelim dendi. Piyanist Dino Ciani ile çalışmaya, bir konser hazırlamaya başladık. Ancak bir trafik kazasında ölümüyle konser kaldı. İşte bu sırada Aydın Gün'ün teklifi, hele hele Aya İrini'nin konumu çok cazip geldi. Konser iyi miydi kötü müydü bilmem ama, ben oranın havasını, o konserin üzerimdeki etkisini asla unutamam. Benim için müthiş bir olaydı. Böylece konser kariyerim de burada başlamış oldu. Sonra Avrupa'da, Amerika'da öteki konserler izledi... Her şey gibi, temeldeki her şey gibi konserlerim de burada başlamış oldu. Temel müzik bilgim, tiyatro bilgim gibi. Bu temel bilgiler sayesinde, bugün Avrupalı meslektaşlarımla yarışabiliyorum."
Öyleyse, biraz ara verip temele dönelim. Nedir temeldeki her şey?
"Önce birikimler, kültürel ve toplumsal yaşam... Yalnız Allah vergisi sesle ya da çalışmayla olacak şey değil. Iş şan hocalarıyla bitmiyor. Herkes kendi yolunu kendi bulmalı. Bu da aklını kullanmakla, doğru seçimler yapmakla gerçekleşecek bir şey. Aklı kullanmanın, bilinçli seçimler yapmanın, çevreye, dünyaya, kültür ve sanat dünyasına, sanatın her dalına açık olmanın gerekliliğine her zaman inandım..."
Biraz gerilere dönüyoruz:
"Babam Safranboluluydu. Annem Polonyalı. Fransız bir mürebbiyem vardı. Babam İngiliz okuluna, annem Fransız okuluna gitmemi isterdi. Ben ikisine de uymayıp, İtalyan Lisesine girdim... 9 yaşımdan beri sesim olduğunu biliyordum. 13 yaşımda Fransız edebiyatının tüm klasik eserlerini okumuştum. Hiçbir tiyatro ve opera temsilini kaçırmadım. İstanbul Konservatuarı’nın şan bölümüne girmekle yetinmedim. Kendime en iyi hocaları seçmeye kararlıydım. O sıralar en iyi hoca, 1920'lerin ünlü 'Aida'sı Arangi-Lombardi, Ankara'daydı. Ona gidecektim. Hiç düşünmeden İstanbul Konservatuvarını yarı yılda terk edip, sırf onu izleyebilmek için Ankara'ya, tiyatro bölümünün korosuna girdim. Ankara'da bir büyük kazancım daha oldu. Muhsin Ertuğrul'u tanımak. Beni sonuna dek destekledi, bu desteği yıllar boyu, yurt dışındaki çalışmalarımda da sürdürdü. Ankara'daki deneylerim, bana sağlam bir tiyatro temeli de kazandırdı. Nitekim sonraki yıllarda bunun yararını çok, hem de çok gördüm... Birlikte çalıştığım rejisörler sık sık eğer operacı olmasaydınız, iyi bir tiyatrocu olurdunuz derler..."
 
YURT DIŞINA AÇILIŞ

İtalyan Lisesi, Bayan Lombardi derken kendini "İtalyan Sanatçısı" gibi buldu İtalya'da. "Hazır gitmiştim anlayacağınız... Oraya gidince bana ikinci, üçüncü roller değil, doğrudan doğruya başrol verdiler. Kısacası ben hiçbir şey yapmadım, yalnızca ağzımı açıp söyledim...
Leyla Gencer, kendi deyişiyle, hiçbir şey yapmamış, yalnızca ağzını açıp söylemiş ama bu arada onu "keşfeden" maestro Tullio Serafin, Napoli'de "Eugene Oneguine'i ona söyletmiş... Tullio Serafin'in "onun sesinde tüm duyguların, tüm incelikleri ve nüansları dile geliyor" dediği Leyla Gencer, Napoli'de büyük bir başarı kazanır. Sonra ver elini Milano... New York... San Francisco... Ve Scala'nın bir yıldızıdır artık o. Tüm yabancı kaynaklarda belirtildiği gibi yalnız ses ya da teknik değildir önemli olan, akıl ve kişilik de önemli bir rol oynamaya başlar. (L'Express dergisinden bir alıntı: "Leyla Gencer'in sesinde önemli olan tekniğindeki ustalık... Başkalarında mekanik bülbülleri andıran titreşimler, onda yüreğin, ruhun çırpınışını dile getiriyor. Ve bütün bunları Leyla Gencer aklıyla, kişiliğiyle bütünlüyor...")
Leyla Gencer'in geçirdiği bütün evreleri burada anlatmak olanaksız. (İtalyan yazar Franco Cella, sanatçının bir biyografisini hazırlıyor. Ayrıca Amerikalı iki yazar anılarının peşindeler. İnşallah bunlar yayınlanınca hep birlikte okuruz. Tabii, bizde herhangi bir yayınevi ilgilenir de çevirtip basmayı düşünürse...)
Burada ancak 1954'ten bu yana, meslek yaşamı boyunca Leyla Gencer'in sıkı sıkıya sarıldığı ilkeleri belirtebilir, böylece izlediği yolu görebiliriz:
"İlkelerimin başta geleni, eserin orijinaline, metne, besteciye sadık kalmak... Özellikle 20 yıl öncesinde sanatçılar sese, sesin hacmine önem veriyorlardı. Büyük ses çıkarmak bir marifet sayılıyordu. Büyük ses moda olmuştu. Ben bu modaya uymadım. Bu yolda çok kavga ettim, çok savaş verdim, zaman zaman çok eleştirildim." (Kesip, buraya, Le Monde gazetesine, François Lafon'a verdiği demeçten bir bölüm koyuyorum.)
"Bunun bilincine, 1957 yılında San Fransisco'da Callas'ın yerine Donizetti'nin "Lucia di Lammermoor'u seslendirirken vardım.
Rolümü öğrenmek için beş günüm vardı. Bu müziğin yüksek perdeden söylenmemesi gerektiğini hemen anladım. Ne yazık ki Verdi ve Puccini'de de aynı yanlışlar tekrarlanıyordu. Aynı yıl İtalyan televizyonu RAİ için "Le Trouvere''in kaydını yaparken, rol arkadaşlarım 'bu bölümde, niye yumuşak alçak sesi kullanıyorsun, daha etkili olmak için yüksek perdeden söylemek gerekir' diyorlardı. Onlara Verdi'nin burada 'yumuşak, alçak sesin' olması gerektiğini belirttiğini, Verdi'ye karşı gelmemin söz konusu olmadığını söyledim. Arkamdan 'bu kısık sesiyle elinden geleni yaptı' diye fısıldaşmaktan kaçınmıyorlardı. Oysa bundan iki yıl önce "Le Trouvere" yeniden yayınlandığında, şarkının inceliği için, meslektaşlarımın alamadığı övgüleri aldım."
Leyla Gencer modalara uymadı, esere sadık kalmak ilkesinden ödün vermedi, kolay alkış, kolay başarı için esere ihanet etmedi. Sonuçta bugün opera dünyası, onun 20 yıl önce söylediklerini "örnek" diye gösterir oldu... Bunun bir başka sonucu da birçok meslektaşı gibi sesini birkaç yıl içinde yitirmedi.

OPERAYI SEVMEYEN BİR OPERACI

Bir başka ilke: Unutulmuş, yok olmuş, kaybolmaya yüz tutmuş eserleri, parçaları araştırıp bulmak, bunları gün ışığına çıkartmak ve yaşatmak... Dünyanın sayılı operacılarından Caballé, "Bir eseri Leyla Gencer bulur, ortaya çıkarır, sonra biz söyler üne kavuştururuz" diyor.
"Evet Caballé'nin bu sözü, her yerde çok ünlendi. Ben duyunca gülüp geçtim... Haklısınız bilinen eserlerin garantisine sığınmak yerine, bilinmeyenleri bulup çıkarmak, büyük bir serüven, büyük bir risk demek. Ama ne yapayım ki beni bu ayakta tutuyor... Zaten operayı sevmiyorum, opera temsillerine gitmekten çok sıkılıyorum... Ancak bir yeniliğe yönelmek, bilinmeyeni ortaya çıkarmak beni ilgilendiriyor... Başlangıçta bu işi yapan yalnız ben değildim. Avrupa'da böyle bir akım vardı. Bilinmeyeni bulup çıkarmak. Ben de bu akıma uydum. Callas da bu işin öncülerindendi. Ancak ben sürdürdüm. İşe daha bir sistematik olarak sarıldım. Onlar 3 yaptılarsa, ben 13 yaptım... Şimdi iyi ki bu serüveni sürdürmüşüm, bu riskleri almışım diyorum. Bu riskler başarıya dönüştü... Benim için önemli olan yenilik, ilerlemek. Elbette ki gelenek çok önemli, ama gelenekten yararlanmak, daha da önemli. Bir şey olduğu yerde sayıyorsa, aynı kalıyorsa, geriliyor demektir..."
Sözün burasında, operadaki yeni atılımlara giriştik. Örneğin çeşitli tiyatro yönetmenlerinin, opera sahnelemeleri, tüm operacıların ateş püskürdükleri Peter Brook'un "Carmen" denemesi...
"A! Ben müthiş heyecan duydum, duyuyorum bu denemelerden, yepyeni ufuklar açıyorlar... Yalnız Peter Brook'un "Carmen'i değil, Parrice Chereau'nun "Wagner Üçlemesi" üzerine çalışmaları da ne müthiş şeylerdi değil mi... Bunlar mutlak yapılmalı, sürdürülmeli."
Ve geldik Leyla Gencer'in bir başka savaşına: Opera sahnesine tiyatroyu, oyunculuğu da sokmak...
"Her zaman en iyi rejisörlerle çalışmayı şart koştum. Daha önce de belirttiğim gibi, sağlam bir tiyatro temelim vardı. Bunu sonuna dek değerlendirmeliydim... Giorgio Strechler büyük bir dosttur, benim için dünyanın en iyi rejisörlerinden biridir ile birlikte bir 'Macbeth" çalıştık, ama gerçekleşmedi. Ancak çok kısa bir süre önce birlikte bir resital hazırladık ve gerçekleştirdik. Strechler şiir okuyordu, ben onları şarkı olarak söylüyordum... En keyifli çalışmalarım Jean Vilar'ladır. Jean Vilar hiç opera sahnelememişti. İlk kez 1963’te Venedik'te benimle denedi. 'Jerusalem'i sahneledi. Çok da başarılı oldu. Öyle ki bir yıl sonra yeniden birlikte çalıştık. Bu kez La Scala'da 'Macbeth'i sahneye koydu. O da çok yakın dosttu. Hep bana eleştiri getirmesini isterdim. O da eleştirisini çok kısıtlı tutar, 'sen Türk Maria Callas’ısın, oyunculuğunun nesini eleştireyim' der, beni hayran hayran seyrederdi provalarda... Sonra 1969'da Pierre Lıigi Pizzi'nin dekor ve kostümlerini hazırladığı (sahnede yalnız gri ve siyah vardı) çok modern bir anlayışla sahnelediği 'Macbeth'de oynadım ki, İtalya'da müthiş olumsuz tepkiler aldı. Oysa sonradan bu prodüksiyon kitaplara geçti. Pizzi de büyük sanatçı olarak kabul edildi bugün... Sonra Visconti'yle 'Anna Bolena'yı yaptık. O müthiş profesyonel, usta bir yönetmen..."
 
KORSAN PLAKLARIN KRALİÇESİ

Leyla Gencer'in sanatını, mesleğini, yaptıklarını, yapamadıklarını dünyada en az biz biliyoruz. Nitekim her konserinden, her opera temsilinden sonra dış basında yer alan yazılara şöyle bir göz atmak yeterli. Ne yazık ki burada bunlara da yer vermek olanaksız. "Müthiş Türk", "Callas'dan beri bir numara", "Ender bir ses" vb. leri burada geçiyorum. Dış basında "korsan plakların kraliçesi", "en çok onun plakları satıyor" diye okudukça, bunlara pek anlam veremezdim. Şimdi anlıyorum. Stüdyo'da plak yapmaya inanmıyor Leyla Gencer, "Teknik öyle ilerledi ki, stüdyoda her şey mümkün. Sesi büyütmek, kısmak, temizlemek vb... Sesi olmayan bile opera plağı doldurabiliyor. Kısacası stüdyo plakları gerçeğe uymuyor..." Onun plakları konserlerinden, temsillerinden, radyo ve televizyon programlarından kaçak doldurulmuş bantlardan üretilme. Yani doğrudan doğruya kayıt. Üzerinde oynanmamış. Opera dünyasında en çok satan plaklar olmalarının nedenine gelince: Bir kez, orijinale en yakın olmaları, sonra 20 yıl öncesinin, esere sadık söylemenin günümüzde en revaçta olması ve Leyla Gencer'in moda olanı değil de bilinmeyenleri bulup çıkarıp söylemesi...

Leyla Gencer'le böyle karşılıklı otururken edindiğim bir başka izlenim. Yine yabancı bir gazetedeki eleştirilerden birinde okumuştum: Eleştirmen "müziğin ve şiirin doruğu" diye nitelediği konserde "dinleyici, onun sahneden her söylediğine inanıyor. Öylesine gerçek..." diyordu. İşte o eleştirmenin konserde hissettiğini ben şimdi duyuyorum: Onu dinlerken, her söylediğine inanıyorum. Öylesine gerçek bir insan...
İşte 1957'den beri Scala Operasında çalışarak New York, Münih, Paris, Roma, San Francisco, Venedik, Viyana arasında sürdürülen dopdolu bir yaşam. "Bu yaşamda çoluğa çocuğa yer yoktu... Elbette bu bizi yalnızlığa itiyor ama benim çoluk çocuğum, dinim, ailem hepsi sanatım..." Bu yaşamı Leyla Gencer cebindeki Türk pasaportuyla sürdürüyor:

"Bakın daha başında adımı değiştirip bir İtalyan adı alırsam mesleğime çok yararı olacağını söylediler. Kabul etmedim. Düşünmedim bile. İtalya olsun, Amerika olsun, pasaport teklif ettiler, vatandaşlığa kabul ettiler, hiçbirini kabul etmedim. Sonunda her ikisi, kabul etsem de etmesem de fahri vatandaşlık verdiler. Ayrıca İtalya'nın verdiği sayısı 24'ü bulan nişanım var. Bir de İtalyan hükümeti, opera dünyasına katkılarımdan dolayı, Fransa'daki Legion d'Honneur benzeri bir devlet ödülü verdi... Ancak her zaman, her yerde Türk olduğum söylendi. Türk olduğum yazıldı. İyi ki de yazılmış. Yoksa ortalık yalnız Mehmet Ali Ağca'lara kalacaktı! Zaten dünya Türk düşmanlığını körüklemek için fırsat bekliyor! Ben deli miyim, adımı değiştireyim, başka bir pasaport ya da vatandaşlık kabul edeyim... Yoo bunu böyle, görevdir, hizmettir falan diye yapmıyorum. Doğal olarak yapıyorum. Türk olduğum için, doğal olduğu için..."

Acaba "Devlet Sanatçısı" unvanını taşıyanlar, şu son paragrafı okuyunca (eğer okurlarsa) ne düşünürler, içlerinden acaba kaçı Leyla Gencer hâlâ neden Devlet Sanatçısı değil diye sorar, doğrusu çok merak ediyorum...

TEMPO WEEKLY MAGAZINE                               
1989 July

LEYLA GENCER'LE HER ŞEY ÜZERİNE

Polonezköylü diva

DÜNYANIN BİZDEN DAHA ÇOK TANIDIĞI, DAHA ÇOK SEVDİĞİ VE DAHA ÇOK SAHİP ÇIKTIĞI BİR SANATÇIMIZ VAR: LEYLA GENCER. OTUZ KÜSUR UNVANIN SAHİBİ OLAN PRIMADONNA'YA BUGÜNE KADAR KENDİ ÜLKESİ SADECE İKİ UNVAN VERDİ: DEVLET SANATÇILIĞI VE FAHRİ DOKTORLUK...

Ümit BAYAZOĞLU

Bundan iki yıl kadar önce Polonezköy'de bana Leslav Riji adında bir Polonez, karısının Leyla Gencer'in akrabası olduğunu söylemişti. Sonra çocuğuna seslenip, aile albümünü açmıştı önüme. "Bak bu saçları kısa olan Muhtar Edek, askerden yeni gelmişti. Bu Leyla Gencer, arkasındaki sarışın da Zygmunt, sevgilisi." Adamın, "Ağaca çıkıp şarkı söylerlerdi" diye işaret ettiği koru, vadinin öteki yakasındaydı. Ama sesleri köye kadar gelirmiş. Derin dut bölgesinde domino oynayan yaşlılar, "Bizimkiler yine şakıyor" diye aralarında gülüşürlermiş. Leslav "ama" diye yutkunduktan sonra, "Leyla hayırsız çıktı, gitti gideli bir gün olsun aramadı. Artık Zygmunt da yok, Amerika'da kemik kanserinden öldü" diyor ve susuyor.

Photo: "Aristokrat" sıfatına itirazı var Gencer'in... Eski kompozitörlerin eserlerini tercih etmesinin nedeni "aristokrat tavrından” kaynaklanmıyor. Onları daha iyi anlıyor, daha çok beğeniyor; sesine, tekniğine daha uygun buluyor. Gerekçe bu.


Ondan bu fotoğrafı emanet aldım. İki yıldır bende. Leyla Gencer gelse de göstersem diye beklerken, birden Etap Marmara'nın ""piyanist şantörlü" ayakaltı lobisinde Polonez köylü divayı karşımda buluyorum. Kırmızı dantelden bir fular var boynunda. Gözünde ise neredeyse plaj gözlükleri.
Aklıma Jean-Jacques Beineix'nin filmi "Diva" geldi. Soprano Wilhelmenia Wiggins Fernandez'in 15-16 yaşlarında çılgın bir tutkunu vardı. Soprano nereye gitse peşinden gidiyordu. Bir defasında mobiletiyle Avrupa turnesi boyunca peşinde dolaşmıştı. Şüphesiz sizin de böyle marazi hayranlarınız vardır. "Olmaz olur mu? Mesela Milano'dan bir savcı." Evet gördüm onu. Soljenitsin sakallı. Aya İrini'deki gösterinizi filme alıyordu.
"Evet, 25 senedir nereye gitsem gelir. Neredeyse beraber ihtiyarladık. Onun gibi kaç yüzler var! Amerika'da, İtalya'da, Fransa'da.'
Filmdeki çocuk tam bir çılgındı, sopranonun soyunma odasına girip kostümünü çalmıştı.
"Böyleleri çok. Benim 14 yaşında bir hayranım vardı. Şimdi büyüdü, kocaman adam oldu. Nereye gitsem, arkamdan geliyordu. Bir defa hatırlıyorum, Milano'da kıyamet gibi yağmur yağıyor. Kapı çalındı, eşim baktı, bir çocukmuş. Açma, hırsız mıdır belli değil dedim. İki saat kapının önünde bekledi. Meğer çiçek getirmiş. Dayanamadım içeri aldım, üstünü başını kuruttum. Meğer benim için evden kaçarmış. Bir defasında onu suflör kulübesinde yakalamıştım."

EVREN VE KRAL

Zenci diva Jessye Norman için kilise ağırlıklı dini eserlere önem verdiği söyleniyor. Kiri Te Kanawa içinse, fazla ticari deniyor. Oysa siz, eski operaları çağdaş şekilde yorumlayarak sevdirmeyi amaçlayan aristokrat bir tavır seçmiş...

"Aristokrat da ne demek?" Sorumu tamamlayamıyorum. Leyla Gencer'in aristokrat sıfatına itirazı var: "Ben eski kompozitörleri daha iyi anlıyorum, daha çok beğeniyorum. Sesime, tekniğime, kişiliğime daha uygun bulduğum için eski eserleri seslendiriyorum. Aristokratlığımdan değil."
Aya İrini'deki temsilde Kenan Evren de vardı. Devlet Sanatçısını tepkisiz bir ifadeyle dinledi. Gösterinin ardından kulise gelip kutladı. Yan gözle "Şeref Locası'nı süzerken aklıma, Haendel in "Mesih'inin Dublin'de ilk seslendiriliş öyküsü geldi. Devrin kralı eserden öyle etkilenir ki, birden ayağa kalkar, bütün salon ona uyup, Mesih'i sonuna kadar ayakta dinler. Sonra bu gelenek olmuş. Mesih hep ayakta dinlenmiş. Şimdi bu hassasiyetle, ülkemizdeki devlet erkanının hassasiyetini karşılaştırmak icap etse?
"Böyle bir karşılaştırma yapamazsınız. Bir defa bizde opera sahasında devlet adamlarımızın pek fazla bilgisi olduğunu sanmıyorum. Sözlerim lütfen gaf anlaşılmasın." Leyla Gencer operamızın henüz 60 yıllık olduğunu, oysa Batı'da 1300 seneden beri opera söylendiğini hatırlattıktan sonra "Ama" diyor, "insanlık 60 senede aya çıktı".

PASAPORT SORUŞTURMASI

İstanbul Festivali kataloğunda ilk başarınızı Ankara Operası'nda kazandığınız yazılı. "O katalogda her zaman bir yanlış vardır ama bu doğru,"

Sanat yaşamınız boyunca size birçok unvan verildi. Bunlardan bazıları sizi rahatsız etmiyor mu? Mesela Devlet Sanatçılığı?
"Hayır, neden?"
Devlet Sanatçısı unvanı birçok sanatçının tercih etmediği bir paye.
"Hayır ben hatırlanmaktan memnunum. Ancak çok geç hatırlandığım için doğrusu biraz rahatsız olmuştum. Üstelik Milano'ya telefon açıp, Türk pasaportu taşıyıp taşımadığımı soruşturmuşlar. Bunlar beni çok gücendirdi."
İtalya'da "Leyla Gencer- Bir Primadonna'nın Gerçek Romanı" adında bir kitap yayınlandı. Aradan iki yıl geçtiği halde bu kitap Türkçeye çevrilmedi. Siz ki övüncümüzsünüz, Devlet Sanatçımızsınız. Niçin kitabınız, plaklarınız, diskleriniz gelmiyor? Leyla Gencer'in bu konuyu konuşmaya hiç niyeti yok. "Herhalde pahalı buluyorlar" diyerek geçiştiriyor.

CHOPIN IN EVİ

Zekeriya Sertel hatıratında sizi Nazım Hikmet ile dinlemeye gittiğini yazıyor. Bundan haberiniz var mıydı?

"Bu dediğiniz, sene 1956. Varşova'ya davet ettiler. Orada 'La Traviata'yı söylemiştim. Salonda Nazım ile Zekeriya beyler de varmış. Ama bana gözükmediler. Ertesi gün Chopin'in evini ziyaret ederken, iki kişi karşıdan bana doğru geldi. Biz Türküz dediler. Zekeriya Bey galiba. O zaman gençtim, öyle mi dedim, şaşırdım. Nazım Hikmet, geçen akşam sizi dinledik, çok gururlandık dedi. Sonra kaçarcasına uzaklaştılar. Ben öyle şaşkın halde kaldım. Sonradan anlattılar, Nazım benden çok etkilenmiş, müthiş heyecanlanmış." Ve nihayet sorsam mı 'sormasam mı diye endişe ettiğim soru dönüp dolaşıp düşüyor ortaya: Polonezköy'e Atatürk'ün geldiği günü hatırlıyor musunuz? Hani Bayan Kamilya ile dans etmişti? O ana kadar bu köyden hiç söz etmemiştik. Polonez olduğunu bildiğimi de bilmiyordu. Ama hiç şaşırmadan cevabını verdi. Hatırlamıyordu. "Ama biliyorum, o zaman Polonezköy'de dans modası vardı. Akşam oldu mu herkes harman yerinde toplanır, ay batıncaya kadar dans ederdi."
Siz de şarkı söylerdiniz. "Evet söylerdim." Bugün Polonezköy'de hâlâ bir efsane gibi, sizin vadinin öte yakasından söylediğiniz şarkılar anlatılıyor. Bir de Zygmunt adında arkadaşınız varmış, sarışın...
"Vardı vardı."
Elimde Zygmunt ile çekilmiş bir fotoğrafınız var. "Göster bakalım, eşine dönerek neler de çıkarıyor ha..ha..ha..."

Photo: Otuz küsur unvanı var Leyla Gencer'in. Ama kendi ülkesinde sadece iki unvan sahibi olabildi. Biri geç gelen Devlet Sanatçılığı payesi, diğeri geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi'nin verdiği fahri doktorluk. Dünyanın onu bizden çok daha iyi tanıdığını söylemeye gerek var mı?

Photo: Leyla Gencer'e Tempo'nun sürprizi: Bir eski fotoğraf. Hem de çok eski. Unuttuğu (Belki de hiç unutmadığı) siyah beyaz kartta Polonezköy hatıraları canlanıyor. Sarışın sevgilisi Zygmunt da... Daha sonraları sanat yaşamı boyunca birçok hayramını peşinden sürükleyecektir. Ama hiçbiri Nazım Hikmet ve Zekeriya Sertel kadar utangaç değildir hayranlarının...


1 9 9 2

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1992.07.14

Zeynep Oral, 'Tutkunun Roman’ında ünlü sopranomuz Leyla Gencer'i anlatıyor

Dünyanın tüm mutluluğu o seste

Tutkunun Romanı dünya çapında bir opera sanatçısını yalnızca görkemli operaların dekorları önünde değil, yazarca yakalanabilmiş tüm insan yanlarıyla da anlatan bir yaşam öyküsü.

 
AHMET CEMAL
 
"Tutkunun Romanı" diye adlandırmış Zeynep Oral, Leyla Gencer üzerine kaleme aldığı nefis kitabı. Kitabı diyorum, çünkü sınıflandırmakta güçlük çekiyorum. Biyografi demeye dilim varmıyor; belki de -birkaç üstün örneğin dışında- o her biyografiye özgü, asık suratlı vakanüvistik merakından bu kitapta eser olmadığı için. Zeynep Oral'ın daha önceki kitaplarında örneğin bir Azra Erhat'a, bir Aliye Berger'e ve başkalarına, saygının yanı sıra nasıl sımsıcak bir sevgiyle yaklaşmış olduğunu anımsamak, işimi kolaylaştırıyor.
Karşımda Leyla Gencer'i anlatan, usta bir yazarlığı insan sıcaklığının bütün kalıplarına dökebilmiş bir kitap var.
Hiç kuşkusuz olayın en önemli yanı, "bizden" olan, ama on yıllardır -bir kültür politikası düzeyinde- "bizdenliğini" pek benimsemeye yanaşmadığımız birini, şimdi çıkıp yine "bizden" birinin yazarak anlatmış olması. Üstelik hakkını olabildiğince vererek, yıllar ve yıllar sürmüş, ödün ve tükeniş tanımayan bir sanatsal çabayı olduğu gibi yansıtarak anlatmış olması.
Bilindiği üzere bu, bizim için pek alışılagelmiş bir tutum değildir, biz, bizden olanları, özellikle sanat, bilim ve yazın alanında hakkını vermek yerine, yemeyi, korumak yerine kurutmayı yeğleriz. Üstelik böyle davranmak için, mutlaka "ara rejimlerin" buyurganlığını da gereksinmeyiz, biz, özgürlüğün, demokrasinin, katılımcılığın, değerbilirliğin sloganlarını ağzımızdan en düşürmediğimiz anlarda, örneğin bir Filiz Ali'yi, yıllarını verdiği konser salonunu konser salonu olarak korumak istediği için kapı dışarı ediveririz...
 
Photo: Leyla Gencer, 1968'de "Il Trovatore" operasında. Hayranları Gencer'i bu yaz İstanbul Festivali'nde dinelemeye hazırlanıyorlardı. Ama konser iptal edildi. İstanbullu hayranlarının umudu da kışa kaldı.
 
İşte böyle bir ortamda bir Zeynep Oral'ın kalkıp Leyla Gencer'i ve onun sanatsal savaşımını anlatması, gerçekten önem kazanıyor. Çünkü düzeyine erişmeye çalıştığımız "Batılı" ülkelerin en geri kalmışı bile Leyla Gencer düzeyindeki dünya çapında bir sanatçısını hangi sınırlar içinde, hangi topraklarda yaşadığına bakmaksızın başının tacı eder.
Bize gelince... İstanbul Festivali gibi bir kurum ortaya çıkmasaydı, Leyla Gencer'i bu topraklarda kaç kez dinleyebilirdik sorusu, sanırım pek iç açıcı bir yanıta kavuşamayacak gibi...
Tutkunun Romanı, dünya çapında bir opera sanatçısını yalnızca görkemli operaların dekorları önünde, bin bir avizenin ışık denizinde değil, fakat yazarca yakalanabilmiş tüm insan yanlarıyla da başarıyla sergileyen bir yaşamöyküsü.
Yıllar önce, opera âleminin tanrıçalarından Maria Callas'la yapılan bir söyleşiyi okumuştum. "Sizce Maria Callas, nasıl bir kadın" şeklindeki son soruya, Callas'ın verdiği yanıt şuydu: "Callas, çok ünlü, çok zengin bir kadın; Maria ise çok yalnız bir insan..."
Yalnızlıkların, her şeyden önce de korkuların gerçek sanatçılar bakımından nasıl değişmez bir yazgı olduğuna, Tutkunun Roman’ında bir kez daha tanık oluyoruz.
Ve elbet korkular... En büyük başarılara karşın, hep bir anda her şeyi yitirivermek korkusu. Ve bu korkunun hep bir sonraki, çoğu kez daha büyük başarının kaynağını oluşturması. Böyle bir korkuyu duymak, duyabilmek, sanatçının, katıksız sanatçının, kendisiyle hiç durmaksızın daha büyük başarılar uğruna kumar oynaması demektir.
Şöyle demiş yazarı, Tutkunun Roman’ının bir yerinde: "Ah sevgili Leyla Gencer, hiç mi aklınız yok! Bakın Ankara Devlet Operası'nda kalsaydınız, bir kez kadrolu oldunuz ya, bir daha asla çaba göstermenize gerek kalmazdı. Yılda bir eserde rol alın, ya da beş yıl hiçbir eserde rol almayın, değişen bir şey olmazdı. Her ay maaşınızı alırdınız. Ömür boyu güvence. Yaş haddinden emekli olunca da ayrılırdınız..."
Doğru. Ama Leyla Gencer öyle yapsaydı, "Casta Diva"yı söylediğinde, dinleyicilerinin ifadesiyle, "yeryüzünün tüm mutluluğu o seste" olur muydu?

SKYLIFE MONTHLY MAGAZINE                                 
1992 August
 
Büyük Türk Diva Leyla Gencer'in sanatı ve yaşamı gazeteci-yazar Zeynep Oral tarafından "Tutkunun Romanı- Leyla Gencer" adıyla kaleme alındı. Zeynep Oral ilgiyle karşılanan bu kitabın oluşumunu ve Leyla Gencer'i anlatıyor.
 
The celebrated Turkish prima donna Leyla Gencer's life and singing career is the subject of a recent biography by the journalist and writer Zeynep Oral. Author Zeynep Oral gives Skylife readers insight into Leyla Gencer the person as well as the singer.

la

DIVA TURCA

LEYLA GENCER 

Leyla Gencer... Bu adı, çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda önce babaannemden duyduğumu anımsıyorum: Bana uzun uzun "Müthiş Türk Kızımız"ı anlatırdı... O bir kahramandı. Neredeyse bir roman kahramanı... Yürekliydi, azimliydi, sonsuz yetenekliydi, korkusuzdu, meydan savaşları veriyordu, düşlerimin alamayacağı denli ünlüydü. Hayır, babaannemden bunları dinlerken günün birinde bu kitabı yazacağımı bilmiyordum.

Leyla Gencer'i yazmak düşüncesi ansızın, birdenbire doğmadı. Birikimler sonucunda böyle bir karar verdim:
60'lı yıllarda, yurtdışındaki öğrenciliğimde müzikle ilgilenen gençler Türk olduğumu öğrenir öğrenmez bana Leyla Gencer'i sorduklarında ben yalnızca kem küm edebildiğimde duyduğum utançtan...
70'li yıllarda mesleğim gereği gittiğim festivallerde, kültür ve sanat merkezlerinde sokakların, alanların 'Leyla, La Turca' afişleriyle donatıldığını görüp duyduğum gurur ve eziklikten...
80'li yıllarda uygar kentlerin en ücra köşelerindeki plakçılarda onun plaklarını, kasetlerini görüp şaşmamdan... Özetle dünyanın önünde eğildiği bir Türk sanatçısının, ülkemde 'yok sayılmasının” artık kaldıramayacağım bir ayıba ve öfkeye dönüşmesinden kaynaklandı bu kitap. Üç yıl neredeyse dört yıl süren çalışmamız boyunca, Leyla Gencer'e duyduğum sevgi, her geçen gün biraz daha arttı. Onu, kişiliğini, dünyasını daha yakından tanıdıkça, Dünya Opera Arenalarının gerçeklerini daha yakından öğrendikçe, saygım ve hayranlığım arttı... "Tutkunun Romanı" adlı kitabımda, 300 sayfada anlatmaya çalıştığım Leyla Gencer'i, şimdi sizlere birkaç paragrafta anlatabilmem oldukça güç... Ama deneyeyim:
Leyla Gencer'in anımsayabildiği en eski anısı (dört yaşlarında ya vardı ya yoktu) bir oyun: Hasan Çavuş'un onu havalara fırlatıp tutması. Bayılıyordu bu oyunu tepelerin, yamaçların, "uçurumların kıyısında oynamaya... Uçmak, uçmak, hep daha yükseklere uçmak...
Daha İstanbul Konservatuarı’na girdiği an kararını vermişti: "Günün birinde ya La Scala'da söylerim ya da ölürüm" diye... Çocukluğundan beri en güzeli, en iyiyi, mükemmeli arayan o değil miydi? En güzelin, en iyinin aynı zamanda en zor olduğunun bilincindeydi. Ama olsun... Hep en iyi hocalarla çalışmak istemesi, gece gündüz çalışması ve İstanbul Konservatuvarını bitirmeden terk etmesi bundan... İstanbul'u terk etti, hocaların hocası, bir zamanların ünlü "Aida"sı Arrangi-Lombardi'nin peşinden Ankara'ya geldi.
Ankara Devlet Tiyatrosu ve Operası'nda koro kadrosundaydı, ama "Cavalleria Rusticana", "Tosca" gibi operalarda baş role çıkıyordu (1950-52). İtalyan Türk Kültür Antlaşması çerçevesinde RAI Radyosu'nda bir resital vermek için ilk kez yurt dışına çıktığında yıl 1953'tü. Roma'da RAI stüdyolarından tüm İtalya’ya bu resital naklen yayınlandığında büyük bir serüvenin ilk adımları atılmış oluyordu. Radyodaki müzik otoriteleri kararlarını vermişlerdi: Bu genç kadın sesini mutlak Napoli'deki ünlü San Carlo Operası'nın müdürlerine dinletmeliydi. Iki gün sonra Leyla Gencer Napoli'dedir. Bir sınav... Sınavı geçer: Dört gün sonra Napoli'de Arena Flagrea'da on bin izleyicinin önünde "Cavelleria Rusticana"da başrol oynuyordu. Temsil sonrasında, opera dünyasına sayısız sanatçı kazandırmış büyük Maestro Tullio Serafin ve San Carlo Operası'nın müdürü Di Cotanzo önüne kontratlar koyuyordu: Bir yıl sonraki Yaz Festivali'nde yine Napoli'de "Madame Butterfly" ve "Yevgeni Onegin" operalarında başrol oynar mıydı? Napoli'de "Madame Butterfly"ı üç temsil oynamak için antlaşma yaptı Leyla Gencer. Öyle beğenildi ki bir yıl içinde yirmi üç kez oynadı...
Günün birinde (1956'daydı) San Francisco Operası'nın müdürü İtalya'daki müzik otoritelerine telefon açıp, "mahvoldum, Francesca Da Rimini operasında başrolü oynaya- ....

Note: Son sayfa eksik / Last page is missing
 
Leyla Gencer was a name familiar to me from childhood, when my grandmother used to regale me with accounts of this "amazing Turkish girl". She was a heroine of almost fictional dimensions: intrepid, determined, fearless, a veritable Jean d'Arc of opera, and just as famous. It never crossed my mind listening to my grandmother's eulogies that I might write Leyla Gencer's biography someday. Nor was the idea a sudden inspiration but grew out of the seed of my own admiration. In the 1960s I was at university abroad. Whenever I met anyone interested in classical music, their first question on discovering that I was Turkish was inevitably about Leyla Gencer. With shame, I discovered that they knew far more about her than I did.
In the 1970s my career as a journalist took me to the festivals and cultural capitals of Europe, where posters declaiming "Leyla, La Turca" in streets and squares were a source of pride but left a disconcerting prick of self-reproach.
In the 1980s when I saw her records and cassettes on sale in the most unlikely backwaters of foreign cities, my reaction was still an unworthy astonishment.
A Turkish artist who was worshipped by the rest of the world, was a nobody to most of her fellow countrymen. This paradox, far more than my admiration, motivated me to write this book.
In the course of the three, nearly four, years that it took me to write ber biography, the indignation with which I had first sat down at the typewriter gradually resolved itself into profound affection. As I got to know her personality, the world in which she moved, and the facts about worldwide opera, my respect for her deepened.
Having taken 300 pages to describe Leyla Gencer in my biography, it seems nigh impossible to squeeze her into two pages of a magazine. But I will do my best...
Leyla Gencer's earliest memory is of being tossed up into the air and caught again by Hasan Çavuş, when she was a child of four or even younger. She was thrilled at the sensation of flying, just as she relished the tingle of fear when standing on the edge of heights. This daredevil temperament must be credited for its part in her spectacular career. The moment she set foot inside Istanbul Conservatory she swore to herself: "I will either sing at La Scala or die". This perfectionism was a two-edged sword, making failure an ever-threatening alternative. Since childhood, she had been satisfied with nothing but the best, the most beautiful, the most impeccable, and she appreciated only too well bow dif…

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                               
1992.08.19

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                               
1992.10.06

TEMEL BRITANICA                         
1992 December

1 9 9 3
 
ORKESTRA MONTHLY MAGAZINE  No.238
1993 June

sevgili leyla; bin yaşa sen

 Aydın Gün

 
Efendim, ben Leyla Gencer'i Ankara Devlet Operası'na girmeden önce, İstanbul’da dinlemiştim. Yanılmıyorsam, 1947 veya 1948 yılıydı. Biz Ankara Devlet Operası olarak Puccini'nin Madam Butterfly operasını oynamak üzere İstanbul'a gelmiştik. O hafta İstanbul'da Cemal Reşit Rey'in yönettiği bir konser vardı. Bu konserin solisti de Leyla Gencer'di. Onun adını Ankara'da da duymaya başlamıştık. Tabii büyük bir merakla bu konsere gitmiştim, yanılmıyorsam, bir kantat icra edilmişti. Leyla Gencer daha o yıllarda farklı bir sanatçının (farklı dokunmuş bir kumaşın) gelmekte olduğunu haber veriyordu!
Gene o yıllarda Ankara Operasında çok olumlu gelişmeler vardı. Değerli hocamız Hayır! "Çok değerli, en değerli hocamız" Muhsin Ertuğrul Bey, Devlet Tiyatro ve Operasının başına geçmişti.
İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Konservatuvardaki ve Tatbikat sahnesindeki hocalarımız ki, bunlar Hitler'in hışmından kaçıp, Türkiye'ye sığınan çok büyük sanatçı hocalar idi, birer birer kendi ülkelerine dönüyorlardı. Biz de aramızda bir grup oluşturup, Muhsin Bey'e gitmiştik: "Hocalarımızın pek çoğu kendi ülkelerine döndüler, biz de denizden çıkmış balığa döndük, ne yapacağız?" derken, o gülümseyerek sözümüzü kesti; "Eylül ayında İtalya'nın en büyük sanatçılarından soprano Arangi-Lombardi, bariton Apollo Granforte, korrepetitör Tritziyo ve Rainwald Ankara'da olacaklar; Elvira Hidalgoda operamızda kalacak, dedi ki, bu sanatçı da Maria Callas'ın hocası idi. Bunların yanında Scala Operasının Şefi Conka ve daha sonra Camozzo Koro şefi ve Orkestra şefi olarak angaje edilmişti; çok güzel, çok verimli, coşku dolu bir dönem başlıyordu Türk Operası'nda; sanatta gösteriş ve çalımın değil, nitelikliliğin baş köşeye oturtulduğu bir dönemdi. Bir yönetici kendi değerini etrafına topladığı kişilerin kaliteliliği ile belirler. Muhsin Bey bu konuda hiç yanılmayan ve ödün vermeyen bir büyük usta idi.
Evet! Arangi-Lombardi Ankara'ya ulaşmak üzere İstanbul'dan geçerken, Leyla Gencer'i dinlemişti. Tabii Arangi-Lombardi de hemen cevherin farkına varmış; "Eğer Ankara'ya gelirsen seninle çok başarılı çalışmalar yapabiliriz ve sen Uluslararası bir sanatçı olabilirsin" demişti. Leyla Gencer de tası tarağı toplayıp Ankara'nın yolunu tutmuş ve Ankara Devlet Operasına (kadro olmadığı için de korosuna) girmişti.
Her şeyi, farklıydı, Leyla Gencer'in; çalışmaları, dostları, ilişkileri, yorumculuğu, zevkleri en önemlisi de amaçları (idealleri) farkıydı. Tabii farklı olmayı isteyen kişi yalnız kalmayı da göze almış olan kişidir. Leyla Gencer de zaman zaman bu yalnızlığın içine düşüyordu.
Büyük bir tiyatro adamı, "Tiyatroda iki tip sanatçı vardır. Birincisi kendinde tiyatroyu sever, ikincisi ise tiyatroda kendini sever" demişti. Tiyatroda veya operada kendini sevenlerden ancak sıradan sanatçılar çıkar. Leyla Gencer tüm yaşamını operayla doldurmuştu; opera onun mutluluğunun aracı değil, mutluluğunun amacı idi. Gerçekten de "İnsan kafasına koyduğu kadar mutlu oluyor". Leyla Gencer'in kafasında ve yüreğinde bir büyük dağ vardı ve bu dağın adı opera idi.
Yeri gelmişken şu opera sanatçılığı için birkaç söz söylemek istiyorum: Ben opera sanatçısını "Bir gönüllü esir olarak tanımlıyorum. Opera sanatçısı, her şeyi kıskanan, hiçbir şeye olanak tanımayan kendi sesinin (o en büyük zorbanın) esiridir. Belki de dünyanın en acımasız, en nankör, en kıskanç despotudur, operacının kendi sesidir; yaşamının her anını O'na, yani sesine vermeyen, kendisine rüyalarında bile şarkı söyletmeyen bir operacının büyük işler yapabileceğine inanmak mümkün değildir. "Ben hem operacı olacağım hem de bütün zevkleri tadacağım diyen bir kimse, ömrü boyunca fesle mes arasında gelip gitmeye devam eder. Rusların güzel bir atasözü var: "İnsan su içerken aynı anda ıslık çalamaz" diyor. Ya ıslık çalacaksın ya da su içeceksin ya operacı olacaksın ya da keyfince yaşayacaksın, bu işin başka yolu yoktur.
Bir yanılgımız daha var opera konusunda. Çoğu kimse her şeyin sahnenin üstünde olup bittiğini zanneder. Oysa asıl başarı, asıl yaratı sahneden önce ve sahneden sonra yapılan o bitmez tükenmez çalışmaların ürünüdür. Fransız Ozan Valery "Sanat yapmak çocuk yapmaya benzemez" diyor ve şunları ekliyor: "Sanat yapmak bir büyük piramit inşa etmek gibidir; önce o piramidi taşıyacak toprağı bulacaksın, sonra o piramidin oranlarını, dengesini ve anlamını kuracaksın, taş taşıyacaksın, taş taşıyacaksın, ter dökeceksin, ter dökeceksin.
En değerli servetimiz, en büyük gücümüz aklımızdır. Leyla Gencer aklını çok akıllıca kullanarak düşlerine ulaşmış ve bu düşlerle gelişmesini tamamlamış ender sanatçılardan biridir; sevgi doludur, vefakâr ve dosttur. Hiç unutmuyorum ben. İstanbul Operası'nı kurarken, açılış temsili için Tosca'yı oynamak üzere onu davet etmiştim. Onca işini ve angajmanlarını iptal edip, İstanbul'a gelmişti. Daha sonraki yılda gene sezonun açılışı için bu sefer Madam Butterfly'ı oynamasını rica etmiştim. Temsilden dört beş gün önce eşi İbrahim Gencer ki, o da örnek bir beyefendiydi, kuvvetli bir kalp spazmı geçirmişti. Leyla Gencer buna rağmen temsili yapmak üzere İstanbul'a geldi ve operayı oynadı hem kuliste hem sahnede gözyaşları içinde bir Butterfly oynanmıştı o gece. Daha sonra defalarca Istanbul Festivali'ne davet etmiştim onu; Aya İrini’de verdiği konserler unutulmaz güzellikteydi. Leyla Gencer'i o mekân içinde dinlemek başlı başına bir lezzetti.
Evet, son olarak da şunları söylemeliyim: Toplumlar yetiştirdikleri sanat ve kültür adamlarıyla anılırlar ve değerlendirilirler. Ben o kanıdayım ki, Leyla Gencer dışarıda yaptığı çalışmalarla, yüzlerce devlet görevlisinin ülkemize yıllarca kazandıramadığını, bir temsilde kazandırmıştı.
Sevgili Leyla'cığım, senin sanatçılığından ve dostluğundan duyduğumuz mutluluklar için, ne kadar teşekkür etsek azdır; Bin yaşa sen...

leyla gencer'i tanımak

Yekta Kara
 
Leyla Gencer'i tanımak, Leyla Gencer'le birlikte olabilmek, hele hele Leyla Gencer'le çalışmak bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığı yaşayabilmiş olduğum için kendi adıma, kurumum adına kıvanç duyuyorum.
Bizlere, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarına ve tüm çalışanlarına bu ayrıcalığı yaşatmış olduğu için kendisine sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum.
Leyla Gencer'in bütün yaşamı boyunca sürdürdüğü arayış, daima daha iyiyi, daha güzeli, mükemmeli bulmak için sürdürdüğü arayış hiç tükenmedi.
Bu yetkinlik arayışı sanatçıyı opera tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü, unutulmaz yorumcuları arasına kattı.
Leyla Gencer'i dinlediğimizde vokal açıdan, teknik açısından, yorum açısından ulaştığı yetkinliğin yanı sıra çok önemli bir temel özellik hemen dikkati çeker: Başka sanatçılarda pek sik rastlanılmayan bu özellik Leyla Gencer'in her notaya, her müzik cümlesine kattığı değişik renkler nedeniyle bütüne getirdiği farklılıktır.
"Öğrenmenin, araştırmanın sonu yok" ilkesinden hareketle Leyla Gencer var olanla yetinmeyi sevmez. O güne kadar yapılmış olanın, alışılmışın kusursuz biçimde sunuluşu Leyla Gencer için yeterli değildir. Çünkü o gerçek anlamda bir opera serüvencisidir.
Oynayacağı her operayı ve bestecisini kendisine aktarılanın ötesinde yeniden keşfetmiştir. Oynadığı her rolü her temsilde yeniden yorumlayıp, esere bambaşka bir boyut kazandırmıştır.
Opera yazınının tozlu sayfalarına sıkışıp kalmış yapıtları araştırıp bulmuş, yorumlamış, yeniden dünya opera repertuarına katmıştır.
Leyla Gencer, sıkı sıkıya bağlı olduğu yetkinlik arayışını şimdi bir başka bağlamda, yaptığı seminerlerde sürdürüyor. Kendisine uyguladığı sıkı disiplini, yoğun çalışma temposunu bu seminerlere katılan sanatçılardan da talep ediyor. Azla yetinmiyor, opera söz konusu oldu mu asla ödün vermiyor.
İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sanatçıları da canla başla çalışarak ellerine geçirdikleri bu fırsatı değerlendiriyor, bu yoğun tempodan kazançlı çıkıp sonsuz sevinç duyuyorlar. Ne mutlu bize, böyle bir sanatçıya, böyle bir hocaya sahibiz.
 
MAVİ NOKTA MONTHLY MAGAZINE  
1993 August

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1993.09.08

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                              
1993.10.09

AKTÜEL WEEKLY MAGAZINE                                
1993.10.10

LEYLA GENCER

Operanın

tanrıçası

ŞEBNEM DENKTAŞ

Çok koyu gözleri var. Koyu ve çok güzel. Koyu ve uçsuz bucaksız. "Sesi yüzündeydi" diyor Zeynep Oral onun için. Evet, sesi yüzünde. Ama yüzünden çok gözlerinde. Tüm mutluluğu, mutsuzluğu, umutsuzluğu gözlerinde. Öfkesi, nefreti, sevgisi gözlerinde. Yapılan hatayı gözleriyle düzeltiyor. Aldığı övgüyü gözleriyle kabul ediyor. Ağzından çıkan her ses gözleriyle bir şarkıya dönüşüyor. Kimi zaman Santuzza o. Terk edip giden sevgilisine sesleniyor. Gözleriyle. Kimi zaman Maria Stuarda. Kraliçesine hakaretler yağdırıyor. Gözleriyle. Kimi zaman Madam Butterfly. Aşkı için kendini öldürüyor. Gözleriyle. Kimi zaman da Leyla Gencer. Tutkusunu, hırsını, kıskançlığını, tüm duygularını haykırıyor. Gözleriyle.

Leyla Gencer dünyaca ünlü bir soprano; bir primadonna. Gencecik bir kızken karar verdi bir opera sanatçısı olmaya ve koca bir ömür geçirdi aryalarda... Sanatından hiç ödün vermedi. Söylemek istediği tüm şarkıları söyledi. Oynamak istediği tüm operalarda oynadı. Önüne çıkan hiçbir engel onu durduramadı. Çünkü o bir "Casta Diva"ydı. O bir "La Diva Turca"ydı. O, Leyla Gencer'di.
Leyla Gencer, İstanbul Belediye Konservatuarı'nda en iyi hocalarla adım attı operaya.


 
Seslerin şarkıya dönüştüğü yerdir opera; duyguların biçim aldığı yerdir. Leyla Gencer ise bu yerde hep başrol oynamış bir kraliçedir. Bir Türk kraliçesi.

Tüm duygularını şarkılarına dökmüş, tüm duygularını oynadığı rollerle biçimlendirmiştir. "Onu sahnede ya da sahne dışında izlemek tanrıçalarla ilişkiye girmek gibi bir şeydir."

 

Gece gündüz çalışıyordu. En mükemmeli yakalamak, ileride önüne çıkacak fırsatlara hazır olmak için deliler gibi çalışıyordu. O sıralar Türkiye'de olan dünyanın gelmiş geçmiş en büyük Aida’sı, tüm zamanların en iyi sopranolarından biri olan Arangi-Lombardi dinledi bir gün Leyla'yı. Hem de Aida'nın ağzından. Arangi şaşkın. Gencecik bir kız onun Aida'sına bürünüyor, onun şarkılarından birini söylüyor. Arangi sessizce bekliyor. Ve Leyla'nın ağzından çıkan tiz tonlara, pianissimo do'lara ve duygulara öyle bir kaptırıyor ki kendini, hemen çalışmalara başlıyorlar. Daha sonra da birlikte Ankara Devlet Tiyatrosu'na geçiyorlar. Günler, geceler notalarla birbirini kovalıyor. Her gün aryalarla başlıyor, aryalarla son buluyor.

Yıl 1950. Ankara'da "Cavalleria Rusticana" sahneleniyor. Leyla, Santuzza rolünde. Sicilyalı köylü bir kız.
Üç yıl sonra dünya değiştiriyor Santuzza. Yine aşkını haykırıyor. Yine duygularını anlatıyor. Yine aynı heyecanı hissediyor. Ama bu kez Napoli'de. Arena Flagrea'da. Her yer tıklım tıklım dolu. Her yerde opera tutkusu. Bu tutku Leyla'nın sesiyle bir haykırışa dönüşüyor. Oyun bittiğinde dünya operasının kapıları ardına kadar Leyla'ya açılıyor.
Hem de yalvarmasına gerek kalmadan. Sadece şarkı söyleyerek...
Bu oyundan hemen sonra Leyla'ya Madam Butterfly için hazırlanması söyleniyor. Ünlü orkestra şefi Tullio Serafin'le birlikte çalışmaya başlayan Gencer 11. Şubat 1954'te San Carlo Tiyatrosu'nda sahne alıyor. Aynı yıl mart ayında da "Eugenio Onegin"i oynuyor. Artık tüm İtalya ondan söz etmektedir. Sesinin mükemmelliğinden, oynadığı karakterin duygularını sahnede gerçekten yaşıyor olmasından, doğallığından, insancıllığından... Her yer Gencer'in adıyla çalkalanıyor.
O sıralar dorukta olan bir başka soprano Renata Tebaldi, San Fransisco'da sahnelemesi gereken "Francesca da Rimini" adlı oyuna çıkmayacağını açıklayınca Leyla Gencer'e Amerika'nın yolu görünüyor. Hiç bilmediği bir operadır bu ama içindeki müzik tutkusuyla ve öğrenme azmiyle şarkıların içine gömülüyor. Önce San Francisco, sonra da Los Angeles. Alkışlar, çığlıklar, övgüler... Leyla Amerika'yı da fethetmiştir.
1956 ile 1978 yılları arasında Amerika'nın birçok tiyatrosunda sahneye çıktı Leyla Gencer. Birçok eser seslendirdi. Ama opera sanatçılarının rüyalarını süsleyen dünyaca ünlü Metropolitan Operası'nda oynamadı hiç. Neden? Bu kadar ünlü, bu kadar başarılı bir soprano neden Metropolitan'dan teklif almasın? Bu soruyu şöyle cevaplandırıyor Gencer: "Metropolitan'da sahneye çıkmak kısmet olmadı. Belki bu da kaderin bir parçası. Ama birçok dalavereler da oldu tabii. Benim zamanımda Amerika'da Türk lobisi yoktu. Halbuki her memleketin bir lobisi vardı. O lobiler çok aleyhimde çalıştı. Sanat dünyasında da bir mafya var. Şimdi bunları söylemek pek doğru değil ama bana çok kötülük yapmaya çalıştılar. Bazen bu koşullarda nasıl ortaya çıktığıma ben de şaşıyorum. Demek, hakikaten üstün yeteneklerim varmış ki hiçbir şeyden etkilenmeden bugünkü konumuma gelebilmişim."
La Scala. Operanın yüreği. Orada müziği hissetmek. Orada operaya tapınmak. Leyla'nın tek isteği bu. Hep bunun için çalışıyor. Hep bunun için söylüyor şarkılarını. Bir gün Scala'da olabilmek için. Orada seyircinin karşısına çıkabilmek için. Sevgisini, öfkesini orada dile getirebilmek için. Bir gün orada ölebilmek için.
Yer La Scala. 26 Ocak 1957 gecesi Francis Poulenc'in "Dialogues des Carmelites"inin dünya prömiyeri. Başrahibe Lidoine giyotine gidiyor. Ağzından çıkan her ses bir duaya dönüşüyor rahibe Lidoine'nin. Bu dua Leyla'nın duası. Bu dua onun sesiyle doruklara erişiyor. Bu dua onun sesiyle yüreklere doluyor. Milano bu duayı hiç unutamıyor.


Sanat dünyasında da bir mafya var. Şimdi bunları söylemek pek doğru değil ama bana çok kötülük yapmaya çalıştılar. Bazen bu koşullarda nasıl ortaya çıktığıma ben de şaşıyorum. Demek, hakikaten üstün yeteneklerim varmış ki hiçbir şeyden etkilenmeden bugünkü konumuma gelebilmişim.

 

Artık Leyla Gencer'in hayatında Scala'lı günler başlamıştır. Leyla'nın Scala'da çalışmaya başladığını duyan Ankara Tiyatrosu kızılca kıyameti koparıyor. Tiyatro yetkilileri derhal Ankara'ya geri dönmesini istiyorlar. Verdikleri maaş boşa gidiyordur çünkü. Ama Leyla bunu kabul etmiyor. Çünkü o sırada bir oyun sahneliyor. Bunun üzerine Ankara Devlet Tiyatrosu Leyla'nın kontratını feshediyor. Leyla Gencer bunu hatırladıkça gülüyor: "Hiç umurumda olmadı. Bana kötülük yaptıklarını zannettiler. Ama farkında olmadan iyilik yaptılar. Bu benim için gerçekten çok iyi oldu. Bana özgürlük hissi verdi. Ben hiçbir zaman memur olamam, baskıya gelemem. Zaten hiçbir sanatçı baskı altında olmamalı.

Üretebilmesi için özgür olması gerekir."
1960 yılının aralık ayında dünyaca ünlü soprano Maria Callas Scala'da Donizetti'nin Poliuto'sunu oynuyordu. Leyla Gencer de yedek oyuncu olarak hazırlandığı bu eser için gece gündüz çalışıyordu. Bir gün orkestra şefi Votto Leyla'yı dinledi. Ve Scala yönetimi ile verilen ortak kararla ilk üç temsili Callas oynarken sonraki üç temsili Leyla'nın oynayacağı açıklandı. Bu haber sanat dünyasında bomba gibi patladı. Bu "yedek oyuncunun zaferiydi." Bu, Leyla'nın yeni bir zaferiydi.
Leyla Gencer artık bir "Donizetti Kraliçesi." Anna Bolena, Lucia di Lammermoor, Lucrezia Borgia, Maria Stuarda... Leyla Gencer ünlü besteci Donizetti'nin eserlerinin sahibi. Leyla onların başrol oyuncusu.
Genelde diğer sanatçılar bildik eserleri seslendirmeyi tercih ederken Leyla Gencer hiç kimsenin bilmediği, daha önce hiç seslendirilmemiş eserleri de repertuarına almıştı: "Ben operaya girdiğim zaman Donizetti'ye önem verilmeye başlanmıştı. Ve Donizetti'nin oynanmamış, bir asırdan beri temsil edilmemiş operaları yavaş yavaş ortaya çıkarıldı. Aynı şey Verdi'nin gençlik döneminde verdiği eserler ve Rossini için de geçerli. Bunlara da önem verilmeye başlandı. Zaten bunların teknik açıdan benzer yönleri çok. Bu üç kompozitör birbirlerinden etkilenmişlerdir. Donizetti'yi ben San Fransisco'dayken keşfettim. Beş günde hazırlanıp seslendirdiğim Lucia di Lammermoor ile. Düşündüm ki bu kompozitör benim yapıma, karakterime, sesimin vokalistesine uygun. Ve devamlı aynı eserleri oynamaktansa yeni şeyler keşfetmenin hem benim için hem de opera dünyası için daha iyi olacağına karar verdim. Araştırmalar yapmaya başladım. Tesadüfler bir araya geldi, şans da yardım etti. Böylece bu bestecilerin bütün bilinmeyen operalarını ben ortaya çıkardım. Şimdi bunlar repertuar operası oldu. Yani dünyanın bütün operalarında oynanıyor.
Bunu gerçekleştirmek pek kolay olmadı tabii. Ama benim vokal organizasyonum, ses tellerim bu repertuara çok uygun geliyordu. Bu benim için bir avantajdı."
Zeynep Oral, "Bel Canto" tekniğinde Leyla Gencer'in nasıl bir devrim yarattığını şöyle anlatıyor "Tutkunun Romanı"nda: "Bel Canto, yani şarkının, ezginin ön planda olduğu, melodinin yüceltildiği, güzel söyleyişe, ses gösterilerine dayalı operalar... Bel Canto'nun ünlü bestecileri, örneğin Bellini, Donizetti ve Rossini'nin eserleri... yıllar geçtikçe bestelendikleri dönemin özelliklerinden uzaklaşmış, bir 'ses cambazlığına dönüşmüş. Oysa ilk kez Maria Callas, Bel Canto'nun yalnızca ses cambazlığı olmadığını kanıtlayacaktı. Altmışlı yıllarda ise Leyla Gencer bir adım daha ileri giderek unutulmuş, söylenmemiş Bel Canto eserlerini bulup ortaya çıkaracaktı."
Bel Canto Kraliçesi'nin seslendirdiği karakterler arasında en sevdiği karakter "Norma." Norma, Bellini'nin en büyük kadını. Norma, Leyla'nın düşlerindeki kadın. Galya'nın tanrıçası. Ülkesi için, çocukları için, sevdiği erkek için savaştı Norma. Hayatında değer verdiği herşey uğruna kendini feda etti: "Norma'yı oynamak demek zirveye erişmek demektir. Norma'yı söyleyebilecek insan çok az çünkü ses tekniği açısından çok zor bir rol. Ama Bel Canto tekniğine girdiğinden benim için onu seslendirmek daha kolaydı. Aynı zamanda Norma çok mükemmel bir karakterdir. Onu oynamak müthiş bir şey. Onun yüreğinde her şey var. Anne sevgisi, rahibe, ilahe, aşık, mücadeleci... Tüm bunların birbirleriyle çatışmasıdır Norma." Bu rolü oynamak için kendisiyle de epey çatışıyor Gencer. O güne dek en büyük Norma, Maria Callas'tır. Callas'tan tam on yıl sonra Norma olarak Leyla Gencer inecektir Scala'nın merdivenlerinden. Birçok insan Gencer'e güvenmiyor. Yapabileceğine inanmıyor. Callas'çılar tehdit ediyor onu. Vazgeçmesini istiyorlar. Leyla üzülüyor, sıkılıyor. Ama hiç durmadan çalışıyor. Yapabileceğini biliyor. Çünkü onun yüreği Norma. Hiç korkmadan çıkar sahneye. Ve 1965 yılında yeni bir Norma opera tarihine yazılır. Leyla Gencer bundan da zaferle çıkmıştır. Norma olarak yuhalanması beklenen Leyla Gencer dakikalarca ayakta alkışlanır. "La Scala'da birçok ünlü sanatçı yuhalanmıştır. Pavarotti bile. Ama ben hiç böyle bir şey yaşamadım. Bunun için Tanrı'ya hep şükrettim."
Leyla Gencer oynayacağı role hazırlanırken uzun zaman dilimlerine yayılan ön çalışmalar yapıyor: Birçok sanatçı benim yaptığım kadar araştırma yapmaz. Ama benim tabiatım öyle. Her şeyi çok iyi anlamak isterim, öğrenmek isterim. Onun için dikkatle kitap okurum, malumat edinirim. Beni alakadar eden birçok mevzuda araştırma yaparım. Mesela İngiltere Kraliçesi Elizabeth'i temsil etmem icap ettiği zaman onun zamanında neler olmuş neler bitmiş her şeyi okuyarak kendime göre bilgi edinirim. Böylece söyleyeceğim eseri daha iyi benimsemiş oluyorum. Ama bunu herkesin yapması lazım. Öyle kişiler tanıyorum ki sadece kendi notalarını okuyor. Ondan sonra da solfej yapar gibi söylüyor. Etraflıca bir araştırma yapmıyor. Böyle bir şeyi tasvip etmiyorum."
 

Kesinlikle kaprisli değildim. Sadece çok titizdim o kadar. Bu da perfeksiyonist olmamdan kaynaklanıyor. Ben gerekirse günde 12 saat hiç durmadan çalışırım. Her şeyi öyle detaylı ele alırım ki, çevremdekilerden de böyle olmalarını beklerim. Tabii onlar az çalışınca ya da benim kadar titiz davranmayınca çatışmalar olur.

 

İşte böyle bir sanatçı Leyla Gencer. Repertuarındaki 73 operaya da böyle hazırlandı. Ve sonunda sanatında öyle bir yere geldi ki, opera literatüründe onun için bir terim bile üretildi: "Gencerate." "Gencerate" Leyla Gencer'in şarkı söyleyiş biçimidir. Leyla'nın ses tekniğidir. Leyla Gencer, seslendirdiği karakterlere bu söyleyişle ulaşır: "Her sanatçının kendine mahsus bir stili, bir anlatış, bir söyleme tarzı vardır Bu karakteristik bir stildir. Benimkine de 'Gencerate' adını verdiler. Ben şarkı söylemeye başladığımda daha temiz, daha ifadelere, kurallara uyarak söylüyordum. Zamanla kişiliğim belirginleşince, rollerim de değiştikçe seslendirmelerime kendimden çok şey kattım. Seyircilerim bunları çok sevdi, çok benimsedi. Leyla Gencer adı bunlarla anılır oldu. İşte Gencerate terimi böyle oluştu."

Leyla Gencer kırk yıllık sanat yaşamı boyunca Gavazzeni'den Serafin'e en ünlü orkestra şefleriyle çalıştı, Verdi'den Rossini'ye en ünlü bestecilerin eserlerinde başrol oynadı, birçok ünlü kadını seslendirdi. Böyle büyük bir sanatçı için elbette çok şey yazıldı, yalnız övülmedi, yerildi de... En çok da "kaprisli" oluşu. Özellikle temsil öncesinde çok kapris yaptığı söyleniyor. Gencer olaya bu açıdan bakmıyor: "Kesinlikle kaprisli değildim. Sadece çok titizdim o kadar. Bu da perfeksiyonist olmamdan kaynaklanıyor. Ben gerekirse günde 12 saat hiç durmadan çalışırım. Her şeyi öyle detaylı ele alırım ki, çevremdekilerden de böyle olmalarını beklerim. Tabii onlar az çalışınca ya da benim kadar titiz davranmayınca çatışmalar olur. Yaptığım işe öyle emek veririm ki, karşımdakilerden de aynı emeği beklemek hakkım diye düşünürüm. Bu huyumdan dolayı kaprisli sıfatını yemek bana doğru gelmiyor. Hiç kaprisli değilim." "Daha sıkılmadınız mı? Ben çok sıkıldım. İlk defa kendimi bu kadar uzun dinliyorum." Geçtiğimiz hafta onun için düzenlenen saygı gecesinde böyle diyordu Leyla Gencer. Oysa herkes büyülenmiş gibi dinliyordu bütün anlatılanları. Herkes koltuğuna çakılı, kalakalmıştı. Leyla Gencer ise sahnede dimdik ayaktaydı. Eliyle mikrofonu sımsıkı kavramıştı. Üzerinde upuzun elbisesi ve itinayla taranmış saçlarıyla her an bir aryaya başlayacak gibi bir tavrı vardı. Her an Alceste'nin gözyaşlarına bürünebilirdi. Her an Maria Stuarda'nın ağzından çıkan küfür olabilirdi. Ve her an Leyla Gencer'in tutkusunu haykırabilirdi. Gözleriyle. 

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                               
1993.11.21

Sesini kültürüyle, aklıyla besleyen Leyla Gencer, sonsuz öğrenme tutkusunu hâlâ sürdürüyor

O kadar büyük aşkla çalışıyordum ki...


HANDAN ŞENKÖKEN

“Yüzüme ışık geliyor mu? Nasıl olsa uzaktan bir şey görülmez, diye düşünüyorlar, halbuki bu doğru değil. İyi ışıklandırılırsa, insanın yüzü manalı olur, seyircinin üzerinde derhal etki yapar. Ben sahnede nerede ışık varsa oraya giderim. Yoksa o gece, üstünde durduğum bazı cümleler vardı, gidiyor...”
 
Kaygılanmayın Leyla Hanım. O gece (Leyla Gencer'e Saygı Gecesi) söylemek istediklerinizi çok iyi vurguladınız. Bir kraliçe gibi sahnede belirdiğinizde, yaptığınız kısacık konuşmada öyle anlamlar yüklüydü ki...
“Az önce benim Lucia'mdan söz edildi. Madem sizin hocanız beş günde bir opera ezberledi. Lütfen siz de bana seneye tam bir opera getirin ve çabuk rica ediyorum. Yoksa yine mi birinci perdeyi al baştan tekrar etmemiz gerek? Çağımızda her şey çok çabuk oluyor. Onun için biz de daha iyi, daha canlı çalışalım ve daha verimli olalım.”
Yıllar önce bir T.C. Bakanı yüzünden istifa etmek zorunda kalan Leyla Gencer'e, bu kez bir başka bakan, Kültür Bakanı Fikri Sağlar, -gecikmiş de olsa- Türkiye adına teşekkür ediyordu.
Leyla Gencer'in Nişantaşı'ndaki evinde, dostlarıyla birlikte çay masasında oturuyoruz. Arkadaşım Uğur Günyüz, Leyla Hanım'ın fotoğraflarını çekmeye çalışıyor. Gözlerimi ondan ayıramıyorum. Bin bir türlü ifadeyi yakalamak öyle güç ki... Birden 'Güüüül, bana pırlantalı gözlüğümü getirsene, onsuz fotoğraf çektirmem genellikle' diyor, sonra nasıl olduysa Safranbolu'nun yemeklerinin güzelliğinden söz açılıyor. Bakışları müthiş anlamlar yüklü, sürekli anlatıyor. Nadir Nadi de bana inananlardandı... 'derken uzaklara gidiyor, gözü çevredeki fotoğraflara takılınca Son günlerinde ateşler içindeydi, müthiş yorgundu İbocum, (geçen yıl yitirdiği eşi İbrahim Gencer) ama hasta yatağında Franca'yı görünce “Pavarotti ıslıklandı değil mi?” diye sormuş. Duyduğumda hayretler içeresinde kaldım. Benimle ilgili her şeyi takip ederdi. Ne mutlu bana böyle bir insanla birlikte olmuşum..."
 
Yaptığımı önce kendime beğendirmem gerekti. O kadar haz alıyordum ki, hiç kimseyi, hiçbir şeyi görmüyordum. Ne gazeteler ne halk ne emprezaryolar, hiçbiriyle ilgilenmedim, sadece kendi işime baktım.
 
'Sanırım, 40 yılı aşan bir mutluluk...' diyecek oluyorum. Gözleriyle kızgınlığını yansıtıyor. Nasıl böyle bir pot kırabilirim? Karşımdaki 'primadonna'nın yaşı yok ki...
O geceden söz ediyoruz. Ülkesinde uzun yıllar sonra ne hissetmişti sahnede?
"Ben hiç bunu düşünmedim. “Derhal gelmezseniz, işinize son verilecektir” dediler. Ben de istifa ettim. Kendi istediğim, seçtiğim bir yoldu. Zaten kalmayacaktım. Anlamadılar, anlamadılarsa ne yapalım, mesele yok. Biraz gücendim o zaman. Bana ıstırap vermedi, katiyen. Fakat onun ertesinde de çok başka hadiseler oldu. 1960 hadisesinden sonra eşimi de aldım götürdüm İtalya'ya ve orada yaşa-bütün konularla ilgileniyor, operada çalıştığı zaman da tam olarak kendini müziğe veriyordu...
Hiç bilinmeyen operaları keşfetmek bir serüvendi
Çok titizdi, özellikle iyi bir orkestra şefi konusunda; "Her zaman olmuyordu maalesef. Çok dikkat ederdim iyi bir orkestra şefi olsun diye ama nadiren oluyor. O zaman da iyi bir orkestra şefi olmayınca, yanımdaki arkadaşlarım da çok parlak olmayınca, bir hayli söyleniyordum, çatışmalar oluyordu tabii. "Mükemmeliyetçiydi: "Gerekirse günde 12 saat hiç durmadan çalışırım. Her şeyi detaylı ele alırım ki, çevremdekilerden de böyle olmalarını beklerim. Yaptığım işe öyle emek veririm ki, karşımdakilerden de aynı emeği beklemek hakkım diye düşünürüm. Buna kapris denmesini de anlamıyorum..."O görkemli kostümlerden sınırlarını iyi bilerek, güçlüklere karşı savaşmış, müzikle tiyatro arasında bir senteze ulaşmıştı. Ama yaptıklarını, başarılarını hep 'şans, kader ve kısmete bağlıyordu. Gerçekten sadece bunlar mıydı başarısının kaynağı?
"Çok mühim, bir defa Callas, onunla yarışmak zor oldu. Fakat Zeynepciğim (Zeynep Oral, "Tutkunun Romanı") zor oldu diyor, fakat bana yarışma gibi gelmedi ki, söylediğim zaman. Ben sadece yaptığım işi o kadar seviyordum ki, tutku diyor ya, başka ismi yok mu bunun? Türkçesi tutku mudur passion'un? Ben yalnızca onun için yaşıyordum. Onun için bana bir operada, tiyatroda söylemek icap ettiği zaman, o kadar büyük bir aşkla çalışıyor, öyle büyük bir zevk arıyordum ki... Artık ben şu sopranonun altında mıyım, üstünde miyim, beni hiç ilgilendirmiyordu. Yaptığımı, çalıştığımı, evvela kendime beğendirmem lazımdı, sonra öte oluyor değil mi?... “Dinliyorduk: 1957’de San Francisco'da Maria Callas'ın yerine beş günde Donizetti'nin 'Lucia di Lammermoor'unu seslendirişini...Bilmediği halde listesine biliyorum diye yazdığı- Ah gençlik işte- bir operayı nasıl canla başla çalıştığını... Donizetti'nin bütün kraliçelerini çok severek- oynadığını, çünkü çılgınlık sahnelerinden çok büyük zevk aldığını...
Her zaman mütecessis ve mükemmeliyetçi oldum
Onu dinledikçe sesini kültürüyle, aklıyla nasıl beslediğini, sonsuz öğrenme tutkusunun hala var olduğunu, 'sanatından hiç ödün vermediğini, söylemek istediği tüm şarkıları söylediğini, oynamak istediği tüm operaları oynadığını, önüne çıkan hiçbir engelin onu durduramadığını' iyice kavrıyorduk. Konserleri ve resitalleri gibi seminerleri de herkes çok beğeniyor..."
Kuşkusuz klasik müziğin, operanın ayrı bir yeri var Leyla Gencer için. Operanın gördüğü ilgiden çok hoşnut. "Kaç sene evvel, beni yeni başladığım zaman bile, artık opera bitmiştir, operanın geleceği yok' derlerdi, Avrupa'da bile. Halbuki operalar çoğaldı, eskiden kalma binalar tekrar restore edildi, namütenahi tiyatrolar ve faaliyet var. Operanın müzelik olduğuna inanmıyorum. Bu da başka bir devirdir, o devir de çok güzel, onu yaşatmaktan zarar yok, yarar var."
Devlet memuru anlayışından nefret ediyor. Sanatçılıkta bunu bağdaştıramıyor, operanın 'gidişatının' düzelmesi için 'büyük bir reform' gerektiğini vurguluyor: "Kültür Bakanlığı'nın işidir bu, bir çare bulsun. Opera rekabet ortamında gelişir. Dünyanın hiçbir yerinde bu yok. Bizim mesleğimiz bir yarışmadır, devamlı bir yarışma; kim iyi olursa o öne geçer. 100 kişi bir tarafta oturur, iki kişi söylerse olmaz böyle."
Bunca yıllık çalışmasının ürünleri sadece korsan kayıt olarak dinlenebiliyor. O hiçbir zaman stüdyoya girip, plak ya da CD çalışması yapmamıştı. Öneri mi gelmemişti, yoksa bu işin peşine mi düşmemişti?
"Evet, ben peşinden koşmadım. Para kazanmak meselesi olmadı benim için. Ben bunu kendimi övgü için söylemiyorum. Ama benim geleneğim yok. Bu işlerle uğraşmamışım, bir aile çocuğuydum ve birdenbire kendimi tiyatroda buldum ve her şeyi birden anlayamadım, kavrayamadım. Neye önem vereyim iş bakımından? Hangisiyle, kiminle görüşmem lazım? Hangi emprezaryoyu tutmam gerek? Bu işlerle uğraşmadım. Uğraşmayınca da mesleğimiz maalesef bütün meslekler gibi bir orman kanunu meselesi. Bir sürü vahşi hayvanlar içinde hangisi kuvvetli ise zayıfı yer, değil mi? Benim plak meselesinde de öyle oldu zannederim. Evvela bir girişimler, konuşmalar, teklifler oldu, sonra duruverdi. Neden durdu? Herhalde öteki taraf ağır bastı ya ben ya o dedi, öyle kaldı."
Önümde dağ gibi engeller vardı. Öteki sanatçılar benden daha kuvvetliydi. Emprezaryoları vardı ve büyük bir mafyaydı onlar. Bunların içine girmedim. Hata oldu.
Karizmasını ve çekiciliğini hala sürdüren Leyla Gencer, 'canlandırdığı kişilikle kader arasında, geçmişle gelecek arasında olağanüstü ilişki kuruyordu'. Başarısı; araştırmanın, çalışmanın ötesinde belli belirsiz söyleyiverdiği "ben her zaman mütecessis oldum" tümcesinde mi saklıydı yoksa?
Başarının doruğundayken sahneyi bırakma kararını tek başına mı almıştı? Hiç mi özlemiyordu?
"Evet, kendim karar verdim. Devamlı o zirvede kalmak için çok büyük eforlar, sarfetmek gerek. Çünkü hayatın bir gidişatı ar değil mi? Bir yaşa geliyorsun, sesi de anlayışı da her şeyi de değişiyor insanın. O teknik zorluklar başladığı dakikada bence bırakmak lazım. Bunlar daha 1, uzun yenilebilir ama onun stresi çok büyük oluyor. O kadar büyük stresler geçirdim ki, artık buna dayanamam dedim. Çok büyük saadetler geçirdim….

Photo: “Tiyatroyu eskiden beri çok severim. Evvela tiyatrocu olmak istedim. Ne olmak istemedim ki, her şeyi yapmak istedim...”
Photo: “Herkes bana gülmenin yakıştığını söyleyip, gül diyor, eskiden ne çok gülerdik değil mi?”
Photos: UĞUR GÜNYÜZ
 
Şans, kader ve kısmete inanıyorum. Çok mühim, onlar size yardım etmezse, istediğiniz kadar çaba gösterin olmaz. Mesela İtalya'ya 1953'te gitmeseydim, daha genç olup da 1960’ta gitseydim, belki ünüm daha fazla olurdu. Çünkü bana ün bakımından mâni olan çok meşhur kişiler vardı.

1 9 9 4

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1994.01.11

20 yıl sonra, 1960-90 dönemi İtalya operasına referans olarak Leyla Gencer gösterilecek

Dünya operası Leylalaşıyor

 
ERHAN KARAESMEN

 

"Gençlik ruhtadır" diyordu Leyla Gencer. "Günümüzün doktorları, bu sarkan organlarımıza-çok sevimli biçimde kollarını, boynunu göstererek- çare bulamıyorlar. Ama gönlümüz için kimseye ihtiyacımız yok, bereket versin. Burası-kalbini göstererek-bizim. Gerçek gençlik, yaşlık orada."
Ayakta uzun alkışlarla sık sık kesilen bu sözler, Diva'nın Ankara'da kendisine Sevda-Cenap And Vakfı'nca verilen yılın sanatçısı ödülü törenindeki o çok içten, duyarlı konuşmasının bir parçasıydı.
Sahneye ilk adımlarını attığı, giderek büyük alkışlarını topladığı Ankara kentine, yıllar sonra, bu anlamlı ödülü almak üzere iki günlüğüne gelmişti. Aktif sahne yaşantısı dönemini ses tellerindeki kaçınılmaz fiziki yorgunluk inişi başlamadan, pek çoklarının düştüğü klasik tuzağa düşmeden çok zekice kapatmış bulunan bu olağanüstü soprano, eğitici, yol gösterici, beğenici (yarışma jürilerinde) etkinliklerle musiki dünyasındaki yoğun varlığını sürdürüyor. Ancak Leyla Gencer ile süren en etkili ve yoğun faaliyet mantar gibi türeyen plaklarıdır.
 
● Sahne, radyo-televizyon, plak şirketleri üçgensel ilişkisinin eskiden beri mevcut olup son yirmi-otuz yılda iyice katmerleşmiş bulunan çarpıklıkları, sadece müzik yapan ve onun en iyisini üretmeye uğraşan içine dönük 'soylu sanatçı türünü eritmeye başladı. Medya soytarılığı yapmadan üne kavuşmayı neredeyse olanaksız kıldı.
 
Birkaç yıldır böyle gidiyor. Uzunçalarlarla başladı. Kompaktlarla sürü yor. Amatör çekimli bantlardan, plağa ucuz tarafından çekilmiş bu dokümanlar, bandı sağlayana da plak-disk firmasına da satıcısına da para kazandırıyor. Ama işin tecimsel yönünün yanı sıra, duygulandırıcı bir "musikiye saygı" boyutu da var.
Ne uygar cürettir, ozdı duyulmaz plak firmalarındaki aktif sahne yaşamı boyunca şöhreti hep hafifçe gölgede tutulmuş ve hiç plak yaptırılmamış bir "Türk" sopranoya dar bütçeyle de olsa bir yatırım yapabiliyor. Ne insani gönüldür ki, bazı özel plak satıcıları o adı duyulmamış firmaların eski hayranlarının amatörce bantlarından toparlanmış Leyla plaklarına stokunda baş yeri veriyor. Ne derin bir müziğe saygıdır ki, Bologna'daki o müzik dükkânı sırf Leyla Gencer pazarlıyor ve onunla yaşamaya çalışı yor.
Eski hayranlarının, gizli dostlarının katkısıyla kendinden örgütlenivermiş "Operayı Leyla Gencer'le sil baş yeniden düşündürtme" çabası müthiş bir olaydı. Yürekli bir hakkaniyet arayışıdır. Büyük plak firması denen kaypak, hesapçı, renk körü, etnik ayırımcı senaryoya epeyce bir kafa tutuştur. "Kahrolası sizler, kadına yirmi yıl önce stüdyoda adam gibi Lucrezia Borgia söyletmediniz. Ama biz tutkulu amatörler salonlara bantlarımızı pardösümüzün iç ceplerinde gizlice sokmayı becerdik. Modern teknikler bizim kötü bantların cızırtılarını biraz ayıkladı. Sonuç hala Leyla'ya layık değilse de bir cıvıl cıvıl hançereyi duyabiliyoruz. En oylumlu değil; belki. En dramatik de olmayabilir. Muhtemelen köşeleri en yumuşatıcı türden de değil. Ama, en ar, en soylu musiki ailesine ait bir kadife ses. Ve alabildiğine müzikal."
Burada sözü uluslararası üne sahip müzikolog Alain Paris'e bırakalım. Çok ciddi bir referans dokumanı olarak, ellerden düşmeyen "Dictionnaire des Interpretes (Yorumcular Sözlüğünün) Leyla Gencer hanesini Paris ve ekibi şu cümle ile bitiriyorlar: "Bu kırık dökük amatör kayıtlan tanıdığımızı sandığımız çok büyük bir sanatçıyı aslında tamamen ıskalayarak geçmiş bulunduğumuzu yüzümüze vurarak ortaya koyuyor. Ne kadar yazık."
Kendisinin alçak gönüllü “biz sarkıyoruz artık" deyişine bakmayın. Hâlâ alımlı güzellik taşıyan bu olağanüstü kadının sahne sanatlarındaki çok önemli o fiziki çekiciliğinin ve hareket zarafetinin de yardımıyla otuz yıl öncesinde Donizetti'yi nasıl dirilttiğini, yirmi yıl öncesinde Bellini'ye ne tür bir yeni boyut getirdiğini tasarlayabiliyor musunuz? Henüz video yok, bu kadar çok güzelliği bir arada zapta geçirecek. Ama stereofonik uzunçalar var. Callas üç ayda bir plak yapıyor. Tebaldi, altı ayda bir. Yeni yetme bir Monserrat Caballe'yi plak şirketleri paylaşamıyor. Peki, Leyla? Yok. Niye yok? Yeterince sosyetik değil. Ayrıca Türk'ün biri, canım. Callas panterimsi esmer kişiliğini sahnede olağanüstü pazarlıyordu. Benzersizdi, bu anlamda. Ama, ent büyük özenle hazırlanmış plaklarındaki sesinden ne kalacağı tartışmalıdır. Tebaldi yüz küsur kiloluk hareket- siz gövdesinden müthiş dolu bir ses çıkarırdı. Plaklarından bireyler kalacağı kesindir? Ama, çok kesin bir şey daha belli oldu. Yirmi yıl sonranın şöyle 2015'lerin falan meraklısı, 1960-90 dönemi İtalyan Operası referanslarını ararken baş köşeye amatör kayıtlardan yapılmış ve yer yer cızırtılı da olsa sayısı şimdiden elliyi geçmiş olan plağı ve diskiyle Leyla Gencer'i oturtacaklar.
Leyla Gencer'i anlatırken, sadece bir masal perisinden, onun haksızlıkların sonradan daha da parlattığı yıl diz yönünden söz etmek eksik olur. Kendisi ne tatlı anlatıyordu, geçen akşam. Kimseye kırgınlığı yoktu. Ne vaktiyle kendisini Türkiye'den kaçır tanlara, ne elinden habire rol kapan hırslı rakiplerine, ne kendisini ezeli bir ikinci-üçüncü hanımlığa layık görüp medyayı o doğrultuda biçimlendirenlere, ne kapısını çalmayan plak şirketlerine. Çok değişik ülkelerde, çeşitli sahnelerde yeterince alkış toplamış, ödüller almış bulunması onun için yeterliydi. Çok sevdiği bir işi, şar ki söylemeye en kusursuzca yapmak için kendini hırpalarmış ve başarmıştı. Sevenleri, takdirkarları, bir avuç kıskanç ayak oyuncusundan çok daha fazla olmuştu, yaşamı boyunca. Zaten onlar için vardı. Onların uzaktan, yakından kendisine uzattığı sevgi demetleriyle mutluydu.

With Süleyman Demirel President of Republic of Turkey
 
● Bu iğrenç sistemin mengeneleri musikiye tutkulu, en iyisini yapma yolunda hırslı, ama medya cambazlığı söz konusu olduğunda parmağını kıpırdatmayan muhteşem bir Leyla Gencer'i bile neredeyse öğütecekti. Ama Leyla çok büyüktü. Mengeneler küçük kaldı.
 
Sahne, radyo-televizyon, plak şirketleri üçgensel ilişkisinin eskiden beri mevcut olup son yirmi-otuz yıl da iyice katmerleşmiş bulunan çarpıklıkları, sadece müzik yapan ve onun en iyisini üretmeye uğraşan içine dönük "soylu sanatçı" türünü eritmeye başladı. Medya soytarılığı yapmadan üne kavuşmayı neredeyse olanaksız kıldı.
Bu iğrenç sistemin mengeneleri musikiye tutkulu, en iyisini yapma yolunda hırslı, ama medya cambazlığı söz konusu olduğunda parmağını kıpırdatmayan muhteşem bir Leyla Gencer'i bile neredeyse öğütecekti. Ama Leyla çok büyüktü. Mengeneler küçük kaldı. Aksine cızırtılı mızırtılı, korsan morsan o elli küsur plakla. Leyla insanlara operayı yeniden düşündürtüyor. Hatta biraz daha öte: “İtalyan operası yeniden Leylalaşıyor.”

CUMHURİYET MAGAZINE                            
1994.12.18

BAŞKENT GÜNLERİ

Photo: 1964 yılında, Müşerref Hekimoğlu, Leyla Gencer, Nevin Menemencioğlu Roma'da.

Bu bizim Leylamız

MÜŞERREF HEKİMOĞLU

 
Sevda-Cenap And Vakfı'nın Leyla Gencer'e verdiği ödül nedeniyle duygulu, onurlu saatler yaşadık geçen hafta. Bu ödüller gelenekleşti artık. Seçici kurulu da vakıf yöneticilerini de kutluyorum. Ödül törenlerine büyük özen gösteriliyor. Seçkin bir kalabalık katılıyor, Cumhurbaşkanı da geliyor, güzel sözlerle sesleniyor sanatçılar. Leyla Gencer'in altın madalyasını da Sayın Demirel verdi, bu görevi yapmaktan onur duyduğunu söyledi. Leyla Gencer gibi bir sanatçıya ödül vermek kuşkusuz onur duyuran bir olay. Kimi olaylarla hayli zedelenen onurumuzu da sanatçılarımız onanıyor ancak. Değerli müzik tarihçisi Erdoğan Oktay ne güzel anlattı operanın Diva'sını.
Yaşlı ve orta kuşak okurlarımız anımsar, ben de en güzel yazılarımı Leyla Gencer için yazdım. Yıllar boyunca. 1950'lerin başında Ankara'ya geldiğim zaman kapısını çaldığım ilk sanatçılardan biri Leyla Gencer. Onunla konuştuk, resimlerimiz yayımlandı Hayat Dergisi'nde. O dönemde ABD Büyükelçisi olan McGhee'nin eşine ulaşmamı da o sağladı. Bir telefon, ertesi sabah Çankaya'daki elçi evindeyim! Tören akşamı elini sıkarken 1964 yılında Roma'da buluşmamızı anımsadı. Benim de unutamadığım bir olay. Operada Leyla Gencer'i dinliyoruz. Roma Büyükelçimiz Namık Yolga, eşi, Turizm ve Basın Danışmanı Nevin Menemencioğlu ve ben. Milano'dan gelen kalabalık bir grup "Laila, Laila", diye beyaz güller atıyor sahneye. Gül yağmurunda bir Türk operacı, gözlerimizde yaşlarla alkışlıyoruz onu. Ertesi sabah kaldığı otele gittim, Roma'nın en lüks otellerinden biri, kocaman bir dairede kalıyor Leyla Gencer. Büyük çizgili bir kadın, elbiseleri, kürkleri, takılarıyla görkemli bir primadonna. Yaşam biçimi de sesine, yeteneğine, başarısına eş düzeyde. Güzelliği ve şıklığıyla ödül töreninde de göz kamaştırdı. Siyah kadife uzun elbisesi, siyah pelerininde kürkler, göğsünde ve kulaklarında pırlantalarla bir Diva gerçekten. Konuşması da şarkıları kadar güzel. Şampanyalar içilirken ne güzel seslendi hayranlarına, uzun yılların öyküsünü ne güzel özetledi. Sonra ne güzel uyardı. Bir sanatçının yaşamında tırmanışlar var, tepelere çıkıyor, ama inişler de kaçınılmaz. Ben inişe geçmeden ayrıldım, diyor. Metin And ile dinliyoruz. Operanın Diva'sı için değerli bilim adamımız da ne güzel yazılar yayımladı. Belki biliyorsunuz, Leyla Gencer, tüm konserlerinde Türkiye'den bir rüzgâr estiriyor, programında, Türkiye ile ilgili bir opera aryası yer alıyor mutlaka, Milano'da oturuyor, dünyayı dolaşıyor, ama Türkiye'den ayrılmıyor hiç... Fransa'nın ünlü Le Monde gazetesinden kocaman bir sayfa var kâğıtlarımın arasında. Rahmetli Hasan Işık getirdi bir gün. Sana güzel bir armağan, dedi. O günlerde Fransız basınında iyi bir yazı, tek bir satır çıkmıyor ülkemiz için. Çünkü 12 Eylül dönemi ama Le Monde Leyla Gencer'e kocaman bir sayfa ayırıyor, baştan sona övgü, Maria Callas'ın ölümüyle operada oluşan boşluğu Türk sopranonun doldurduğunu yazıyor. O güzel yazı Leyla Gencer'in kişiliğinden kaynaklanıyor kuşkusuz. Sanat çizgisi sevgiyle, tutkuyla gelişiyor, amacını saptıyor, var gücüyle çalışıyor. Bir kentten başka bir kente giderken trende yeni bir opera ezberlediğini anlattı bir gün. Bilmediği bir opera önerilirse reddetmiyor, kısa sürede öğrenip sahneye çıkıyor. Yalnız sanatı için yaşıyor, özel yaşamı yok, rahmetli İbrahim Gencer de özveriyle destekliyor onu. Biri İsviçre'de oturuyor, öteki Milano'da, yine de az buluşuyorlar. Bir doruktan ötekine tırmanan bir sanatçının kocasıyla buluşmaya da vakti olmuyor kimi zaman. O doruklara belli özveriler, onurlu savaşlarla varılıyor. Ama dünyamız için bir umut, bir mutluluk nedeni oluyor o doruklar.
Soğuk bir gecede Leyla Gencer'i dinlediniz mi hiç? Yüreğiniz nasıl ısınır, ne güzel bir ışık seliyle aydınlanır geceniz, nasıl yücelirsiniz, doruklara ulaşırsınız, aşağıdaki düzeysiz, çirkin olaylara da ne güzel gülümsersiniz. Sonra da onurlanır, dikilirsiniz, "bu bizim Leylamız" dersiniz. Operanın beşiği Scala'yı yirmi beş yıl sallayan bir Türk sanatçısı. Ankara'dan Milano'ya uçup opera mevsiminin açılışını izledi özel locasında. Şan öğrenimini İstanbul’da yapıyor Leyla Gencer. Sahneye de Ankara Devlet Operası'nda çıkıyor., yurtdışına çıkışı kaç yıl sonra. Başka bir deyişle Atatürk'ün müzik devriminden, çoksesli müzik yaşamından bir uzantı dünyaya. Tüm yaşamda tekseslilik eğilimi tırmanırken Leyla Gencer'in ödül töreni güzel bir olay, ayrıca bir uyarı bence.

1 9 9 5

VİZYON MONTHLY MAGAZINE                                
1995 June

RÖPORTAJ
Hülya BANKOĞLU EKŞİGİL

Leyla Gencer: “Benim dinim müzik oldu”
 
Aynı milletten olduğumuz için gurur duyacağımız insan sayısı bakımından ne yazık ki pek de şanslı sayılmayız. Leyla Gencer, her adı geçtiğinde bize bu oldukça ender yaşadığımız duyguyu tattıran bir isim. Görkemli başarılarla dolu bir hayatın nispeten daha sakin bir durağında artık. Bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak isteyenlere kapısı hep açık. Avrupa'da olsun, Türkiye'de olsun, sahnelerden uzak, ama yine de opera dünyasıyla iç içe bir yaşam sürdürüyor. Sanatının dışındaki özellikleriyle de sizi etkileyen biri Leyla Gencer. Meslek yaşamında ona yakıştırılmış olan kraliçelik unvanı kişiliğine neredeyse bir eldiven gibi oturmuş. Yaşamını opera üzerine kurmuş ama, ilgi duyduğu konular geniş bir alana yayılıyor, dünyaya çok daha büyük bir pencereden bakıyor. Leyla Gencer ile 15 yıl içinde üçüncü kez karşı karşıya geldim. Şimdi, daha önceki iki karşılaşmamızda, karakterinin "kraliçe" yönünün daha çok ön plana çıktığını, daha kendine dönük bir tavır sergilediğini düşünüyorum. Geçen zaman, Leyla Gencer'in yansıttığı o sert ve ulaşılması güç insan imajını törpüleyip, ara ara gözlerine yumuşak bir pırıltı olarak yansıyan sevecen yönünün altını çizmiş...
 
H.Ekşigil – Siz son yıllarda İstanbul Devlet Operası'nda her mevsim bir opera çalıştırıyorsunuz. Bu yıl Aida'nın solistlerini çalıştırdınız. Atatürk Kültür Merkezi'nin ve Devlet Operası'nın koşullarını nasıl buluyorsunuz?
L.Gencer – Bu bina ilk inşa edildiği zaman Devlet Opera ve Balesi olarak yapıldı. Dünyanın hiçbir yerinde bu şekilde bir tiyatro binasının her türlü sanat veya sanat olmayan faaliyete açık olmaması lazım. Her tarafı dökülüyor, ayıp. Beş ay kapatmışlar ve doğru dürüst hiçbir tadilat yapılmamış. Yekta Kara çok sıkıntılara katlanıyor. Oysa bu bina devletin malıdır. İlgili makamlar bu konuyu biran evvel halletmeli. Dün sabah mesela, folklor gösterisi mi ne varmış, kantini, yemekhanesi tıklım tıklım dolu, herkes sigara içiyor. Dünyanın her tarafında opera sanatı için bazı kurallar var, sigara dumanı şancılara özel olarak zararlı. Değişik faaliyetler var hep, orası dolu ve hep sigara dumanı içinde.
H.Ekşigil – Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nu nasıl buluyorsunuz?
L.Gencer – Temiz, akustiği güzel bir konser salonu. Oraya da çok yazık oluyor. Politikanın girmemesi lazım sanata, bizim daha serbest olmamız lazım.
H.Ekşigil – Eskiden kendi alanının ünlü isimleri konuk olarak buradaki eğitime katkıda bulunurmuş. Şimdi onlar da gelmiyor bildiğim kadarıyla...
L.Gencer – Çok az geliyor. Ama daha çok ihtiyaç var. Ben devlet sanatçısı olduğum için ve bir katkım olsun diye arzu ettiğimden geliyorum. Devlet kurumu olduğu için birçok sıkıntıları var tabii. 2000 yılına geliyoruz operanın kendini, sistemini yenilemesi lazım. Mesela Almanya'da devlet operaları var, onlar da bizim gibi sıkıntılar çekiyorlar. Başlangıç için çok iyiydi bu düzen, fakat şimdi mutlaka birtakım reformlar yapılması lazım.
H.Ekşigil – Sonbaharda sizin adınıza bir şan yarışması düzenlenecek. Bu yarışmayla ilgili bilgi verir misiniz?
L.Gencer – Aydın Gün'ün fikriydi bu. 5-6 sene evvel Atina'ya davet edilmişler, Azra'yla beraber. Bana telefon etti, dedi ki, "Burada bir Maria Callas yarışması var her sene yapılan. Niçin bizim de böyle bir organizasyonumuz olmasın? Senin adına bir yarışma düzenleyelim". Ekseri Avrupa ülkelerinde kendi milletlerinden büyük sanatkârlar adına yarışmalar yapıyorlar. Maria Callas'ın radyo yarışması da yapıldı ve oradan çok büyük sanatçılar çıktı birkaç sene evvel. Aydın bunu söyleyince çok memnun oldum tabii, ama aradan bir- kaç sene geçti, o sırada festival için vakıfta çalışıyordu ve oradayken yapmak istedi.
Olmadı. Şimdi Yapı Kredi ile anlaştı, onun sponsorluğunda bu yarışmayı yapıyorlar. Jüri üyelerinin enternasyonal olmasına çok dikkat ettik. Klaus Bachler, Massimo Bogianckino, Nicolas Joel, Helga Schmidt, Gianni Tangucci, Vincenzo de Vivo, Aydın Gün ve benimle beraber yedi kişilik bir jüri kuruldu. 
H.Ekşigil – Tarihi belli mi?
L.Gencer – 3-9 Eylül. Nerede yapacağımızı bilemiyorduk, en sonunda Cemal Reşit Rey'e karar verildi, orayı kiralıyorlar.
H.Ekşigil – Halka açık bir yarışma mı olacak?
L.Gencer – İkinci ve üçüncü elemeleri halka açık yapacağız, ama henüz tam bir karar verilmedi. Bütün bunları Aydın düşünüyor. Organizasyonu bir hayli zor...
H.Ekşigil – Ama Aydın Bey de çok deneyimli.
L.Gencer – Aydın müziğe, operaya çok hizmet eden bir insan, kıymetini bilmiyorlar. Her şeyi kurdu sonra da kızdı, çekti gitti, hiç kimseye boyun eğmez biliyorsunuz. Bizim Aydın'la çalışırken hiçbir çatışmamız olmuyor. O beni çok sever, ben de onu çok severim, 45 senelik dostum.
H.Ekşigil – Genel olarak nasıl bir çalışma düzeniniz var?
L.Gencer – Eskiden çok fırtınalı olurdu çalışmalarım. İbrahim vefat ettikten sonra duruldum, birçok şeye eskisi gibi kıymet vermiyorum. Eskiden çok ehemmiyetli sandığım şeyler şimdi ehemmiyetsiz gibi geliyor.
H.Ekşigil – Anneniz Katolik ti, daha sonra Müslümanlığı seçti. O süreç içinde sizi kendi diniyle ilgili bilgilendirdi mi?
L.Gencer – Bilakis, annem Müslüman olmama çok dikkat etti.
H.Ekşigil – Herhalde burada yaşadığınız için.
L.Gencer – Hayır, çocukların babalarının dininde olması lazım, diye bir inancı vardı. Zaten sonunda kendi de Müslüman oldu. Herkesin inandığı dine hürmet etmek gerektiğini düşünüyorum. Katolik olsun, Budist olsun, Müslüman olsun, ne olursa olsun. Hepsine hürmet ederim. Ama aşırı din- darlığı tehlikeli buluyorum. Biz laik bir memleketiz öyle de kalmamız lazım. Atatürk'ün kurduğu düzen bozulmamalı. Orta Çağ’a dönmenin hiçbir manası yok. 70 Yıldır ileriye bakıyoruz, bunu 2000'li yıllarda da korumalıyız. Yoksa İran gibi Orta Çağ’a döneriz. Bu çağ karanlıklar değil reformlar çağı. Bana gelince, çok dindar sayılmam...
H.Ekşigil – Öyle bir kavrama inanır mısınız?
L.Gencer – Benim dinim müzik oldu, diyelim. Müziği başkalarına bir hizmet gibi düşünüyorum, insanlık hizmeti. Çünkü müziğin insanları barışa götürdüğüne, iyi geçinmelerine sebep olduğuna inanı- yorum. Ayda bir opera değiştirirdim, yeni bir eseri söylerdim. Her seferinde yeni bir grup, her seferinde yeni bir orkestra şefi, Çinli olsun, Japon olsun, İtalyan olsun, Fransız olsun... Bunlar her milletten gelip müziğin etrafında birleşirlerdi ve gayet iyi geçinirlerdi. Arada bir anlaşmadığımız insanlar da oluyordu tabii, ama karakter olarak, müzik yönünden değil. Ekseriyetle ben çok sevilen bir insandım.
H.Ekşigil – Kin tutar mısınız?
L.Gencer – Hayır, ama unutmam. Hafızamın bir yerlerinde yazılı durur. İyi zamanlarda unutur gibi olurum, ama sonra kötü anlar olduğunda tekrar aklıma gelir.
H.Ekşigil – Sizin döneminiz de sosyal yaşamın içinde yer almış olan kadınlar erkekler dünyasıyla rekabet etmek zorunda kaldıklarından yakınır lar. Sizin mesleğiniz farklı çünkü siz zaten kadınlar için var olan bir rolle oradasınız Bir erkek sizin yerinizi alamaz ama yine de operanın yönetiminde olsun, teknik olarak bağlı olduğunuz ekiplerde olsun, öyle bir hakimiyet hissettiniz mi o yıllarda? Erkeklerin egemen olduğu bir ortamda çalıştığınız duygusuna kapıldınız mı?
L.Gencer – Pek bana egemen olamıyorlardı! Genel olarak kendi fikirlerini empoze etmeye çalışırlardı, ama benim de kendi fikirlerim vardı ve ben de onları empoze etmeye çalışıyordum.
H.Ekşigil – Her zaman çok ısrarcı mıydınız fikirlerinizde?
L.Gencer – Evet, her zaman çok kararlıydım. Çünkü inanıyordum yaptıklarımın doğru olduğuna.
H.Ekşigil – Sizi dinlerler miydi?
L.Gencer – Rejisörler beni çok severdi, iyi olanlar... Benim küçük çaplı, dünyası dar insanlara tahammülüm yoktu.
H.Ekşigil – Duygularınızı hemen belli eder misiniz?
L.Gencer – Ederim, maalesef ederim.
H.Ekşigil – Diyelim ki pek de mükemmel olmayan bir orkestra şefi var, eseri onunla birlikte çalışmak zorundasınız...
L.Gencer – İyi olmadığını belli ederim. Kendilerini çok büyük orkestra şefi zannettikleri zaman, hizaya gelmelerini söylerdim ve ekseri sabırlı davranırlardı, tabii benim tahammülsüz bir insan olduğumu söyleyenler de vardır. Allahtan nadiren böyle küçük çapta insanlara rastladım, genellikle iyi şeflerdi. Ama bu çekişmeler, anlaşmazlıklar herkesin iş hayatında olur, değil mi?
H.Ekşigil – Özellikle İtalyan basınında yıllar içinde sizinle ilgili yapılmış pek çok yorum, hakkınızda yazılmış birçok haber var. Bunların çok büyük çoğunluğu övgülerle dolu. Ama herhalde arada canınızı sıkan yorumlarla da karşılaşmışsınızdır. Sizi en çok ne tür haberler rahatsız eder?
 
“Avrupa ülkelerinde kendi milletlerinden büyük sanatkârlar adına yarışmalar düzenliyorlar. Benim adıma bir şan yarışması yapılması da Aydın Gün'ün fikriydi."
 
L.Gencer – Hakikat olmayan şeyler rahatsız ediyor tabii... Mesela bazı röportaj isteyenlerle konuşmuyorum, onlar da konuşmadığım halde kendi bildiklerini yazıyorlar, yanlışlar oluyor. Her zaman opera açılışlarına davet ediliyorum, her yere davet ediliyorum, ama gitmiyorum. Burada da birçok davetler oldu, onlara da "Peki" diyemedim. Mesela Tansu Çiller yeni başbakan olduğunda, ilk kez Amerika'ya giderken benim de beraber gitmemi istedi. Maalesef o zaman eşimi yeni kaybetmiştim, gidemedim. Benazir Butto geldiği zaman yine başbakanımız davet etti, ona da gidemedim.
H.Ekşigil – Zeynep Oral, "Tutkunun Romanı"nda Scala'da bir açılış gecesi seyircinin size nasıl tezahürat yaptığını çok etkilenmiş olarak ifade ediyordu. Öyle bir duyguya alıştıktan sonra uzaklaşmak güç değil mi?
L.Gencer – Ama dışında kalmıyorum ki. Ben her seferinde, Scala'nın önünde gözüktüğüm zaman aynı tezahürata uğruyorum. Onların sevgisi azalmadı. Scala'nın açılışlarında başka türlü, görkemli bir hava esiyor hakikaten ve insan mecburen sahnedeymiş gibi hareket ediyor.
H.Ekşigil – İnsan sahnede o kadar görkemli kostümler giydikten sonra bir baloya davet edilse kolay kolay kendine giysi beğenemez herhalde...
L.Gencer – Halbuki ben çok sade giyinirim. İyi dikilmiş güzel elbiseleri severim. Mücevhere hiç merakım yok. Bu kadar senedir çalışıyorum, kendime bir yüzük dahi almamışımdır. Aile yadigarı birkaç mücevherim var, hep onlar takarım. Birden beğenip aldığım giysiler olur, ama hiç giymem, alıştığım, klasik, kaliteli giysilerimi tekrar tekrar giyerim.
H.Ekşigil – Para harcamak hoşunuza gider mi?
L.Gencer – Çoook!
H.Ekşigil – Nelere para harcarsınız?
L.Gencer – Mesela çok çiçek alırım. Çok da çiçek gelir bana.
H.Ekşigil – Milano'daki evinizde bahçe var mı?
L.Gencer – Şehirdeki evimde bahçe yok. Yazlık evimizin küçücük bir bahçesi var. O bahçenin çiçeklerini kendim seçerim, her sene önceden gidip çiçekleri ektiririm, bakarım.
H.Ekşigil – Sizin durumunuzda olan birçok kişi, özellikle uzun prova dönemlerinde evin günlük rutininden çok uzak kalır...
L.Gencer – Ben her şeye yetişirdim. Misafir davet ettiğim zaman bütün evi kontrol ederim, her şeyin yerli yerinde olmasını isterim, çiçekleri mutla- ka ben yerleştiririm, sofrayı ben kurar, menüyü yaparım.
H.Ekşigil – Ne tür yemekleri seversiniz?
L.Gencer – İtalyan yemeklerini çok severim, çünkü fazla ağır değildir, sade ve güzeldir. Bizim mutfağımızı da çok beğeniyorum. Amerika'da bir arkadaşım vardı, bütün dünya mutfaklarını değerlendirir, kitaplar yazardı. O zamanlar birinciliği Çin mutfağına, ikinciliği de bizim mutfağımıza vermişti. Mesela ben Fransız yemeklerini çok ağır ve soslu bulurum, sevmem. Öyle fazla süslü yemeklerden hoşlanmıyorum. Bizim yemeklerimizi tercih ederim.
H.Ekşigil – İstanbul'a gitsem de şurayı görsem, diye gözünüzde tüten yerler olur mu?
L.Gencer – Evet, Boğaziçi. Ben Çubukluda doğdum. Eskiden Anadolu Hisarı'na giderdik, İbrahim'in teyzeleri oralarda, yalılarda otururlardı. Avrupa'dan geldiğim zamanlar beni bırakmazlardı, bütün yazı onlarla geçirirdim. O yıllar hakikaten gözümde tüter bazen. Ama Boğaziçi'nin da eski havası kalmadı. Çok betonlaştı orası da.
H.Ekşigil – Ankara'da yaşadığınız yıllar da var. Nasıl hatırlıyorsunuz Ankara'yı?
L.Gencer – 1950'den '60'a kadar orada oturdum. Güzeldi Ankara’mız o zaman, şimdi çok değişti. Bütün büyük şehirlerimiz fena durumda. Oysa şehircilik diye bir şey vardır bütün dünyada. Eskiyi tamamen inkâr etmemek, şehrin yapısını bozmamak lazım. Biz muhafaza etmesini bilmiyoruz. Bir yeniliğe başlıyoruz, onun dışında başka bir şey göremiyoruz. Bütün eski, güzel binalarımızı, eşyalarımızı söküp atıyoruz... Göçebe doğmuşuz, öyle gidiyoruz galiba. Bir şeye daha dikkat ediyorum, mesela bu apartmanda herkes evinin içini döşüyor, eşyalar alıyor, güzel olsun, çirkin olsun bir şeyler yapıyor kendine göre, fakat dışarısına katiyetle ehemmiyet vermiyorlar. Öyle zannediyorum ki eskiden bizim yaşantımız her bakımdan daha muntazamdı, daha iyiydi. Çocukluğumda büyük amcamın Kanlıcada bir köşkü vardı. Annem yazları mektep bittiği zaman beni zapt edemez, oraya gönderirdi. İki valiz kitap alır, orada durmadan kitap okurdum. Fakat onların da eski zaman adetlerine göre bir yaşantısı vardı. Ben o yaşantıdan da çok şeyler aldım ve belki de o nedenle iki taraflı oldum hem Avrupalı hem çok Alaturkayım ben.
H.Ekşigil – Hangi yönlerinizi Alaturka, hangi yönlerinizi Avrupalı buluyorsunuz?
L.Gencer – Mesela, birbirimize hürmet etmek, saygı göstermek, muntazam, intizamlı yaşamak... Amcamın evindeki intizamı bir daha hiçbir yerde görmedim. Birbirlerine çok hürmetkardılar, kendi adamlarına da çok iyi muamele ederlerdi. Ben de öyle alışmışım, benim için çalışan insanlara çok iyi bakarım, onlar da beni severler. Sertimdir de birçok tenkitlerimi de yaparım, fakat hiç gücenmezler nedense, kaçmazlar, uzun zamanlar kalır benim yanımda. Hatta bir kahyam vardı, onun bizde çalışmadan önce Scala'nın en üst katında küçük bir koltuğu varmış ve her sene abone olurmuş. Beni o zamandan tanıyor idi. O kadar hayrandı ki bana, "kraliçem" derdi. On sene, vefat edene kadar kaldı benimle.
 H.Ekşigil – Kendinizi hiç kraliçe gibi hissetiniz mi?
L.Gencer – Operada belki...
H.Ekşigil – Bir başkasını kraliçe gibi gördüğünüz oldu mu?
L.Gencer – Bilmiyorum, mesleğimde hayranlık duyduğum arkadaşlarım oldu, oluyor da ama kraliçe gibi gördüğüm yok onları... Mesleklerini çok iyi yapan, çok iyi söyleyen, çok kıymetli kişiler olarak görüyorum. Zaten artık kişilik sahibi insanlar da fazla kalmadı.
H.Ekşigil – Türkiye'de ilerisi için çok parlak olabilecek sesler var mı?
L.Gencer – Biri var, Yelda Kodallı. Ankara'da konservatuvarda okudu. Çok güzel bir sesi var. Viyana'da üç yıldır devlet operasında söylüyordu bu arada ben onu dinledim. Çevremdeki etkili kişilere de dinlettim. Olağanüstü bir ses. Şimdi Avrupa'da bütün önemli tiyatrolarda söylüyor. Scala'da bu sezonu o açacak. Kendine de çok güvenen bir çocuk. Mesela ben çok nadiren temsillerimde "Bu akşam iyiydi galiba" derim, orada da daima bir "galiba" ilave ederim. Yelda öyle değil. "Yelda’cığım nasıl gitti?" diyorsun. "Fevkalade!" diyor. Zaten çok rahat çıkıp söylüyor.
H.Ekşigil – Anladığım kadarıyla her temsil öncesinde çok gerginlikler yaşamışsınız...
L.Gencer – Benim zamanım başkaydı. Devir başkaydı. Daha zordu... Ben Avrupa'ya geldiğim zamanlar Callas'lar vardı, Tebaldi'ler, Swarzkopf'lar vardı... Rekabet çoktu. Bu isimlerin arasından sıyrılmak çok zordu. Ama ben bunu hissetmedim doğrusu, her şey kendiliğinden oldu gibi geldi bana.
H.Ekşigil – Çok gergin bir hayat değil mi bu?
L.Gencer – Tabii, her seferinde bir imtihan veriyorsunuz. Mesela verdiğim seminerler de bir olay oluyor benim için.
 
"Seminerlerde bazıları sinsi sinsi sizi zor duruma düşürecek sualler sorarlar. Müzikologlar da oluyor arada. Bizim şancıların genellikle biraz cahil olduğunu düşünürler. Ekseri de öyledir."
 
H.Ekşigil – Neden?
L.Gencer – Orada bana sorulan sorulara, verilen cevaplara dikkat etmem, ona göre hazırlanmam lazım. İbrahim benden çok telaşlanırdı bu seminerlerde. Benim için konuşmak operada söylemekten daha zor. Nihayet sahnede kendimden, sesimden mesulüm. Seminerlerde geniş bir kitleye hitap ediyorsunuz ama, sizi başka türlü izleyen bir kitle... Bazıları sinsi sinsi sizi zor duruma düşürecek sualler sorarlar. Müzikologlar da oluyor arada. Bizim şancıların biraz cahil olduğunu düşünürler. Ekseri de öyledir. Ama ben derim ki; umumi kültürü olsa herkesin, çaldığı, söylediği eserlere de biraz dikkat etse, bilse başka türlü olur. Mesela İtalyanca söylüyor bizim çocuklar. Konunun ne olduğunu aşağı yukarı biliyorlar, ama kelimelerin anlamını teker teker bilmiyorlar. Oysa teker teker tercüme edip ona göre söylerlerse, başka türlü anlamlı olur, başka türlü hissederler. Bunu Amerikalılar da yapmıyor. Çok iyi bir şan teknikleri var Amerikalıların, ama söyledikleri zaman insanda hiçbir tesir bırakmıyor. Yalnız güzel bir ses yeterli değil, içtenlik lazım, bir duyarlılık lazım.
H.Ekşigil – Az önce Pavarotti'den söz ettiniz. Opera severlerin bu sanatı çok sulandırdığına dair ona yönelttiği eleştirilere katılıyor musunuz?
L.Gencer – Pavarotti'nin, Yelda gibi çok güzel bir enstrümanı var, pırıl pırıl, fevkalade güzel bir ses. İyi bir orkestra şefinin elinde iyi söylüyor. Pavarotti çok iyi bir tenor, ama dediğiniz gibi kendi başına bırakıldığı zaman büyük kitlelere hitap etmek istiyor. Şimdi daha ziyade napolitan şarkılara döndü. Çok da popüler oldu, şöhrete kavuştu bu şekilde.
H.Ekşigil – Carreras’da müzikallerin şarkılarını yorumluyor.
L.Gencer – Carreras, o başka bir durum. Hastalığından sonra başka türlü bir insan oldu. Ben gelmeden 20 gün önce Scala'ya gitmiştim, o oynuyordu, izledim ve çok üzüldüm. Yaşlanmıştı adeta, oysa daha gençtir.
H.Ekşigil – O üçlünün bir araya geldiği organizasyonları beğenir misiniz? Carreras, Pavarotti, Domingo...
L.Gencer – Hayır, çok fena bir şey! Zubin Mehta gibi bir orkestra şefi öyle birşey yapmamalıydı. Bir ticaret meselesi oldu.
H.Ekşigil – Sinemada opera seyreder misiniz? Örneğin Zefirelli'nin uygulamalarını...
L.Gencer – Zefirelli benim çok iyi arkadaşım, beraber çok çalıştık. Çok iyi bir rejisör ve bilhassa çok iyi bir ressam, sahneleri çok güzeldir. Dehası olan bir sanatkardır Zefirelli. Şimdi biraz Amerikalılaştı, çok fazla şatafata gidiyor, ama yine de iyidir. Bir Traviata'sı var onun, Traviata ile ilgisi yok, ama güzel. 
H.Ekşigil – Klasik eserlerin değişik yorumlarına sıcak bakan operacılardan mısınız?
L.Gencer – Yorum iyi ise değişiklik taraftarıyım. Çağımla beraberim. Her çağda başka yenilikler var. Yeniliklere hayranım ama, iyi yapılan yeniliklere.
H.Ekşigil – Teknolojik yenilikleri de izler misiniz, mesela bilgisayarınız var mı? L.Gencer – Bilgisayarım yok, teknolojik aletlere bir yatkınlığım, yeteneğim yok. İyi bir müzisyenim, çünkü bu yaradılışım, yeteneğim var, ama radyoları bile zor çalıyorum, unutuyorum çünkü düğmelerini... Havagazını açmak bile bana zor geliyor. Ama hayranlıkla okuyorum bütün yapılanları.
H.Ekşigil – Meslek yaşamınıza Demokrat Parti döneminde başladınız. O camiadan pek çok dostunuz vardı. O dostluklar politikaya yakınlık duymanıza da neden oldu mu?
L.Gencer – Ben hiç politikayla ilgilenmedim. Hiç Demokrat Partili olmadım. Bana çok ilgi gösteren kişilere dostluk hissettim, o kadar. O olaylar olduğun zaman da çok üzüldüm. Ama politikayla bir yakınlığım hiçbir zaman olmadı.
Tabii ki her gün gazeteleri okuyor, ne olup bittiğini takip ediyorum, üzülüyorum. Ben kırk senedir İtalya'dayım. İtalyanlar da çok bize benziyor, orada da müthiş bir kargaşalık var, burada olduğu gibi kuvvetli münakaşalar yapıyorlar. Ama onların tabiatları daha neşeli.
H.Ekşigil – Siz neşeli bir insan mısınız?
L.Gencer – Bilmiyorum, biraz buradan biraz oradan aldım galiba. Esasında çok kötümser değilim, çok çabuk sinirlenir, çabuk parlarım, fakat çabuk geçer. Herkesle aşağı yukarı iyi geçinirim. Ama düşündüğümü hemen söylerim. Onun için kırdığım kimseler de olur.
H.Ekşigil – Çok çekinilen biri olduğunuz etkisini bırakıyorsunuz. Telefonda konuşurken de öylesiniz, kişiliğinizle ilgili bir yorum okuduğum zaman da aynı sonucu çıkarıyorum. Çok çekinir mi insanlar sizden?
L.Gencer – Bilmem ki neden öyle oluyor. Belki telefonlarda daha uzak oluyorum. Hayatım boyunca çok rahatsız ettiler beni, çok telefon edenler oldu, iyi veya kötü. Birçok insanlar sanatkarların, bizim gibi tanınmış insanların peşinde koşarlar, gazeteci olsun, bizi beğenenler, beğenmeyenler olsun... Onun için telefonlarda her zaman bir kuşkum vardır. Biraz uzak dururum. Tanımadan insanlara hemen yaklaşamam, ama tanıdıktan sonra gayet normal bir insan oluyorum. Ben herkese çok hürmet ederim, herkesin de bana hürmet etmesini isterim. Eğer o hürmet sınırını aşarlarsa o zaman çok sert oluyorum. Zannedersem dostlukta da birbirine hürmet olmazsa o tam dostluk olamıyor. Çünkü hiçbir zaman insan bir sınırı aşmamalı, evlilikte bile... Benim eşim beni çok sayardı, ben de onu çok sayardım. Böylece çok sağlam bir evlilik kurmuştuk. Ben meslek hayatımda da en büyük hürmeti ve desteği eşimden gördüm. Hiçbir zaman mesleğimi bırakmamı istemedi, uzun zaman yalnızlığa katlandı, ki bu bizim Türk erkekleri için hiç olağan birey değil.
H.Ekşigil – Size olan sevgisinin dışında çok da hayrandı herhalde.
L.Gencer – Evet çok büyük bir hayranlığı vardı bana. Benim için varlığı büyük bir şanstı, şimdi çok zor kabul ediyorum yokluğunu.
H.Ekşigil – Opera temsillerini görünür bir nedeni olmadan bıraktınız.
L.Gencer – Bizim mesleğimizde bir doruğa geliyorsunuz, ondan sonra da yavaş yavaş bir iniş oluyor. Ben inişe gelmeden bırakmak istedim.
H.Ekşigil – Zor bir karar değil miydi?
L.Gencer – Hayır olmadı, çünkü çok çalıştım. 35 Sene devamlı sahnelerdeydim. Her istediğimi yaptım, içimde hiç- bir ukde kalmadı. Şimdi bakıyorum da, benim yaşımda olan, benimle beraber başlayan arkadaşlarım halen söylemeye çalışıyorlar. Bir gün iyi söylüyorlar, bir gün çok kötü söylüyorlar, ben o durumlara düşmek istemedim.
H.Ekşigil – Niye plak kayıtları yapmadınız?
L.Gencer – Ben değil, onlar istemediler. Emprezaryom yoktu, ben her şeyi tek başıma yaptım...
H.Ekşigil – Emprezaryonuzun olmaması sizce bir hata mıydı?
L.Gencer – Zannetmiyorum. Emprezaryolar da çok istifade ediyorlar bizden biliyorsunuz. Biraz da eşim istemiyordu. Belki yanlış yaptık bilmiyorum, onları zengin etmek istemedik, biz de zengin olmadık. O plak işi çok ayrı bir mesele. O devirde şöhretler vardı, onlar muayyen plak şirketlerinin koşan atları idi ve plak şirketlerine çok tesir ediyorlardı. Oysa sesimin plağa çok uygun olduğunu söylerlerdi. Zaten temsillerden doğrudan doğruya alınan kayıtlar var. Onlardan tabii benim hiçbir karım yok. Paraya göre iş yapmayı düşünmedim hiç. Çok hatalar da yapmış olabilirim ama ben onlara hata demiyorum
 
 
"İbrahim uzun zaman yalnızlığa katlandı, ki bu Türk erkekleri için hiç olağan bir durum değildir. Benim için varlığı büyük bir şanstı, şimdi çok zor kabul ediyorum yokluğunu."
 
H.Ekşigil – Bütün o hatalara rağmen bu meslekten sizi tatmin edebilecek maddi geliri elde ettiniz mi?
L.Gencer – Eh, ama bütün kazandıklarımı harcadım. O zamanlar çok iyi para vermiyorlardı. Şimdikiler çok iyi kazanıyorlar. Benim de belki şaşaalı evlerim, malikanelerim olmadı, fakat çalıştığım ve para kazandığım müddetçe kraliçeler gibi yaşadım. En büyük otellere, en iyi terzilere gittim. Etrafım güzel olmazsa, çok iyi bir otelde, çok güzel bir odada kalmazsam, çok iyi bir lokantada yemek yemezsem rahat edemiyordum ve iyi söyleyemiyordum. Yaptığım iş gibi etrafımın da çok güzel olması lazımdı.
H.Ekşigil – Şimdi artık söylemiyor olsanız da aynı koşullarda yaşamayı arıyor musunuz?
L.Gencer – Aramıyorum, her yerde çok iyi hissediyorum kendimi. Sanatkarların biraz adaptasyon özelliği vardır. Güzel bir apartmanda da, köhne bir sokakta da kendimi yabancı hissetmiyorum.
H.Ekşigil – Özler misiniz İstanbul'u?
L.Gencer – Eskiden, çok yoğun bir çalışmam olduğu için Özlemeye bile vaktim olmuyordu. Uzun yıllar gelmedim. Şimdi her gelişimde memnun olarak dönüyorum, aman ne çabuk bitti, diye de üzülüyorum.
H.Ekşigil – Milano'da günleriniz nasıl geçiyor?
L.Gencer – Buradaki gibi geçiyor. Seminerler, çalışmalar... Avrupa'daki müzik yarışmalarının çoğuna jüri üyesi olarak katılıyorum. Sonra operaya ve tiyatroya giderim. Tiyatroya da çok ilgi duyuyorum. Milano'da temsil veren yerel ve yabancı bütün toplulukların oyunlarını görürüm. Başka bir ülkeye gittiğim zaman da ilk yaptığım programlardan biri tiyatroya gitmektir. Eskiden Türkiye'de de çok giderdim tiyatroya. Biliyor musunuz, bizim oyuncularımız çok yeteneklidir. Başka birçok imkanları kısıtlı olabilir, ama doğalarında var olan bir yetenekle başarılı olurlar. Beni daima hayrete düşürmüştür bu. Çünkü yabancı oyuncular çok çalışarak, iyi imkanlar içinde yetişerek aynı düzeyde bir oyunculuk sergileyebilirler. Belki de yıllar boyu çeşitli medeniyetlerin birbiri peşine bu topraklarda yaşamış olmasının genlerimize yaptığı bir katkıdır bu... Milano'da birçok dostum, çok entelektüel bir çevrem var. İstanbul'da çok rahat yaşıyor herkes, çay zamanı geliyor çaylarını içiyorlar, içki zamanı geliyor içkilerini içiyorlar, başka bir şey düşünmüyorlar. Avrupa'da böyle çay zamanları olmuyor, hep meşgulüz. Çok çalışılıyor orada. Ev hanımları hiç olmazsa bir hastanede gönüllü hastabakıcılık yapıyor, konserler tertip ediyor, devamlı sosyal derneklerde çalışıyorlar. Keşke burada da öyle olsa. Ev kadınları bu topluma çok yararlı olabilirler ve Türkiye'nin böyle katkılara çok ihtiyacı var... Ben orada 90 küsur yaşında hanımları bilirim, faal, zekâsı pırıl pırıl, kendine gayet iyi bakmış, dimdik ortadadır.
H.Ekşigil – Yeme içme ile aranız iyi midir? Beslenmenize, sağlığınıza özen gösterir misiniz?
L.Gencer – Eskiden daha iyiydi yemekle aram, şimdi biraz dikkat etmem lazım ve özen göstermeye gayret ediyorum tabii.
H.Ekşigil – Leyla Gencer'i mutfakta kollarını sıvamış halde görmek mümkün müdür?
L.Gencer – Hayır, pek değil. Eskiden ev işi de yapardım. Gençliğimde yalnız okumayı düşünüyor, hiçbir şey ile meşgul olmuyordum. Sonra bir huy edindim, etraf biraz karışık oldu mu rahatsız oluyor, okuyamıyordum. Hatta İbrahim şakalar yapardı, bir tabak yerindeyse kalkar onu bozardı, ben düzeltirdim. Sanatkarların çok dağınık, derbeder olduğunu söylerler, doğru değildir. Her şeyin güzelini sevdiğim gibi, çevremde de hep intizam istiyorum. Karşımdaki insanlar da dahil.

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                              
1995.09.03

Leyla GENCER: Kimseyi kopya etmedim

BAŞARIMI

ACIYLA

ÖDEDİM

Emel Armutçu

Tevazuyu elden bırakmıyorsunuz. Ama herkes sizden kraliçe, tanrıça diye söz ediyor.

- Şu nedenle tanrıça diyorlar. Ben müzik yapmayı bir din, bir ayin olarak görüyorum. Çünkü müzik aracılığıyla başkalarıyla konuşuyorum. Bir manyetizma kuruluyor. 20 bin kişilik bir kitle beni, iki buçuk saat nefes almadan dinliyor. Tek kişi ben ve onlar, aramızda bir iletişim oluyor. Bu şimdiki gibi öyle fakslarla, maddi bir şekilde değil, manevi. Bütün maddi şekillerden daha yüksek, ulvi. 40 sene müddetle yaptığım müzikle kitlelere bir şey verebildim. Bu tevazu mu?

İzleyenlere hükmetmenizden, onların soluk alıp vermesini bile yönetmenizden söz ediliyor. Nasıl yapıyordunuz bunu?

-Herhalde, o 20 bin kişi ben opera söylerken aralarında konuşmuyor, sigara içmiyor. Dikkatle beni izliyorlar. Bunu yapabiliyorum. İnsanları böyle sürüklemek Allah vergisi herhalde. Bunu hissediyorum evet. Zaten başladığımda o kadar seviyorum ki yaptığımı, bu hislerimi aktarabileceğimi düşünüyorum, bu kendiliğinden oluyor.

İnsanların size konsantre olduğunu anladığınızda ne hissediyorsunuz?

- Ben insanları seviyorum, arkadaşlarımı akrabalarımı. Ama oraya çıktığımda başka türlü bir sevgi oluyor. Evrensel bir sevgi. Büyük bir coşku duyuyorum.

Ve güç sizde, o anda.

-Evet, bu beni güçlü yapıyor. Herkesin avucumda olduğunu hissediyorum.

Tiyatro jungle kanunu

Öyle bir noktadan, normal hayata dönünce, o iki Leyla birbiriyle çatışmıyor mu?

- Hayır. İnsanlar çok yönlüdür. Her yerde ben kendimi kendim gibi hissediyorum. Birinde rolün içine giriyorum. O anda onu yaşıyorum. Normal hayatımda da gerekeni. Bütün kusurlarıyla normal bir insan.

1950'li yıllarda bir kadın sanatçı olarak dünyaya açıldınız. Kapıların size açılması kolay oldu mu?

-Ben çok şanslıyım. Belki insanların üzerinde etkili oluşum da rol oynamıştır bunda. Doğrudan doğruya Roma'da bir radyo konseriyle başladım biliyorsunuz. Sonra hemen tiyatrolardan kontrat teklifleri aldım. Demek ki kalitelerim vardı. Yoksa insana boş yere kariyer yaptırmazlar. En zor tarafı tiyatrolar kontratlar verdiği zaman başlıyor. Çünkü o zaman rekabetler oluyor. Bu materyal uğraşmaları ben hiç sevmedim ve çok güçlüklerle karşılaştım. Çünkü tiyatro öyle zor bir alemdir ki, zirvede olanlar yeni yetişen kuşakları engellemeye çalışırlar. Jungle kanunu. Zirveye geldikten sonra da devirmeye uğraşırlar.

Hangi yöntemlerle mücadele ettiniz bunlarla?

-Sadece opera söyledim, müzik yaptım.

Bazı zaman sahneye çıkabilmek için de mücadele gerekmiyor muydu?

-Tabii. Zaten iyi bir netice vermezseniz, dört dörtlük olmazsanız, derhal etrafınız bundan istifade ediyor, aleyhinizde konuşmaya başlıyor.

Sanat dünyasındaki mafyadan söz ediyordunuz bir röportajınızda...

-Mafya kelimesini pek kullanmam. Her türlü dolaplara mafya deniyorsa o ayrı. Hiçbir şey kolay değil, her muvaffakiyeti acıyla ödüyorsunuz. Eleştirmenler size büyük kötülük yapabilir, bilhassa Amerika ve Avrupa'da. Sizi niye tutmadığını bilemezsiniz, onun arkasında entrikalar vardır işte.

Siz hiçbir gruba dahil olmadınız. Bunun zorluğu olmadı mı?

-Emprezaryolara inanmadım. Bilmiyorum, belki de hata ettim. Belki iyi bir emprezaryo seçseydim, beni mal olarak iyi satardı. Birçok zorlukla karşılaştım bu yüzden. Plak meselesinde bilhassa. Plakçılarla hiç kontrat yapmadım.

Operayla alakamız yok

Opera neden geniş kitlelerin dinlediği bir müzik olamıyor sizce?

-Nasıl değil? Pop müziği ayrı konu, o Amerika'dan gelen adetlerden. Olumsuz olarak söylemiyorum. Mesela caz müziği gayet mühim, yeni bir devir müzikte. Nereden etkilendi bu pop, caz müzikleri? Amerikalıların Afrikalılardan etkilendiği bir müzik tarzı. Sonra bir bütün olmuşlar ve yeni memlekette bu müzikler yer almış Klasik müzikse Avrupa'da gelişmiş. Biz ise geri kaldık, memleketimizde bir opera geleneği yoktu, henüz 50 yıllık. Opera seviyesi yüksek bir sanat. Onun için daha zor yer edebiliyor burada.
 

La

Diva

Turca!

Yazar Zeynep Oral’a göre kara kaşlarını, gözlerini, "Kraliçe Nefrititi" fiziğini babasından; saygı uyandıran edasını, inatçılığını Polonya asıllı aristokrat annesinden; sonsuz öğrenme merakını, sanat düşkünlüğünü ise dadısı, öğretmeni Madam Lejeune'den aldı. Daha küçücük bir kızken, hizmetli Hasan'a yalvarırdı, "N'olur uçurumun kenarına, uçurumun kenarına..." Uçurumun kenarında havaya fırlatılmaya, aşağıya düşerken ki korkuya bayılırdı. Yine Oral'a göre, yıllarca "uçurumun kenarında olmayı seçti; uçurumları görkemli opera sahneleri, büyük korkusu o sahnelerde söylemek oldu. Çok da iyi söyledi; binlerce izleyiciyi "avucunun içinde tuttu, teslim aldı. Leyla Gencer, nam-ı diğer La Diva Turca... Onun operaya adanmış hayatı, 1953 yılında yurtdışına açılmasıyla ivme kazandı. Tam 25 yıl (ilk Türk sanatçı olarak) Milano'da Scala Operası'nda başrol oynayarak bir efsaneye dönüştü. Tutkusu, inancı, dikbaşlılığı, kararlılığı, mücadele gücü, insanı kıskandıracak cinsten: Hemen hemen istediği her yerde söyledi: Napoli, Palermo, Trieste, Torino, Lozan, Varşova, Belgrad, San Francisco, Los Angeles, Viyana, Köln, Philadelphia, Floransa, Venedik, Moskova, Buenos Aires, Londra, Bilbao, Edinburgh, Paris... Hemen hemen istediği her rolü oynadı; Tosca, Cosi Fan Tutte, Calleria Rusticana, Madam Butterfly, La Traviata, Turandot, Aida, Anna Bolena, Rigoletto, Don Carlos, Don Giovanni, Lady Macbeth, Norma Alceste... Repertuanna yüzlerce oda müziği, senfoni, koral eserler, aryalar ve liedlerin yanısıra, tam 73 operayı sığdırdı. Türk Divası olarak Avrupa ve Amerika'da başarı üzerine başarı kazandı. Sonra da kalkıp, "Sadece opera söyledim." Hepsi bu" deyip çıkıverdi işin içinden. Elbette sadece söylemedi: Ankara. "Ankara"liğını göstererek, yurtdışında olduğu için kontratını iptal ederken o dünya opera severlerini büyülemekle meşguldü. 67 yaşındaki Gencer artık opera söylemiyor. Ama sanatını bırakmış değil; seminerlerle, konferanslarla, sanat yönetmeliğiyle müziğe devam ediyor. Ve sonunda bazıları Türkiye'nin ona bir "gönül borcu olduğunu fark etmiş. Bunlardan biri Yapı Kredi Bankası. Uluslararası Şan Yarışması'nı onun adına düzenliyor. 3-9 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek olan yarışmaya, farklı ülkelerden 80'e yakın sanatçı katılıyor. Bu nedenle Türkiye'de olan Gencer bir anlamda Türk basınıyla da barışarak, sorularımızı içtenlikle yanıtladı.

 
 

Avrupa'da yaygın mı?

-Avrupa'da da operanın çağını yaptığını düşünenler olmuştur. Bu doğru değil. O kadar çok meraklısı var ki, bütün kapalı opera binaları yeniden açıldı.

Opera genellikle esneten bir şey olarak tanımlanır... Neden böyle bir dönüş var?

-Demek ki bu tarz hitap ediyor insanlara. Esneten bir müzik türü olabilirdi. Ama o da çok değişti. Sahneler, mizansenler, kostümler, reji, hepsi değişti. Kendini çağa uydurdu. Çok genç insan gidiyor operaya. 15-16 yaşındaki çocuklarla karşılaşıyorum temsillerde.

Eskiden de böyle miydi?

-Galiba hep böyleydi. Ben gençlere çok hitap ettim, bizim operanın genç oluşundan bence. Benim ülkemin opera geleneği olmadığı için kimseyi kopya etmedim, bu nedenle benim yaptığım müzik çağdaş oldu, bugünkü anlama göre opera söylemek... Ben başladığımda birçok eleştirmenler şaşırırlardı, bu anlam başka turlu, yeni, diye. Doğru mu, değil mi diye tartışmalar da oldu. Benim 30 yıl önce söylediğim operalar, bugün en modern tarz addediliyor. Ben eskileri kopya etmeden kendi hissiyatıma, müzik anlayışıma göre müzik yaptım.
 

Mafya kelimesini pek kullanmam. Her türlü dolaplara mafya deniyorsa o ayrı. Hiçbir şey kolay değil dünyada, her muvaffakiyeti acıyla ödüyorsunuz. Eleştirmenler size büyük kötülük yapabilir, bilhassa ABD ve Avrupa'da.



Sonra da Gencerate diye bir kavram literature girdi...

-O başka. Söyleyişimde bazen mübalağaya kaçıyordum. Fazla bir vurgu, fazla bir aksan. Şimdi geriye dönsem, onları yapmam, ama çok beğeniyorlardı, Gencerate adı taktılar. Bir insan meşhur oluncaya kadar çok çaba harcar, anlaşılmaz. Ama meşhur olduktan sonra ne yapsanız kabul ediyorlar. Hataları bile.

Terbiyeliyim, ama çok değil

Avrupa ve Amerika başarılarınızı kabul etti sizi bağrına bastı. Türkiye yeterince yaptı mı?

-Benim bir şikâyetim yok. Her gelişimde coşkuyla kabul edildim, sevildim. Basın alakadar olmadı. Layıkıyla mükafatlandırılmadı, demek yanlış bir şey. Devlet sanatçısı 15 sene evvel olmadım da yedi sene evvel oldum, ne olur! İlk başlarda basın çok ilgilendi. 60'tan sonra bir durgunluk oldu, alıştılar herhalde.

Ama Avrupa'da başarı üstüne başarı kazanırken, burada sadece devlet memuru işlemi görmeniz, kontratınızın feshedilmesi...

-Bir ara ben Türkiye'ye gelemedim. Operaya kızdım, bıraktım, çektim gittim filan. Böyle şeyler oldu. Devlet memurluğuna razı değildim. Devlet tiyatrosu anlayışına karşıyım. Çünkü insan mahmurlaşıyor hakikaten ve bu sanat memurluğa sığmıyor. Daha özgür olmalı sanatçı. Mesela Amerika'da sponsorlaştı opera. Buna inanıyorum. Daha çok yarış oluyor, kalite artıyor. O zaman memur zihniyeti olmuyor. Yoksa burada, bir maaşınız var, ömrünüzün sonuna kadar o maaşla idare ediyorsunuz. Başka bir hırs da yoksa, körleşiyor. Yaratıcılığa aykırı. Benim iş görebilmem için hür olmam lazım.

Birinci hayranım İbrahim Gencer

Maria Callas, bir dönem ciddi rakibiniz olmuş. Nasıl bir ilişki vardı aranızda?

-Derler ki, Maria Callas o devirde olmasaydı sen daha kolay yükselirdin. Bilmiyorum. Onu her gün Scala'nın restoranında görürdüm, karşı karşıya masalarımız vardı. Ama bir arkadaşlığımız olmadı. O uzak bir insandı.

Sizi pek sevememiştir herhalde...

- Bana karşı çok nazikti. Ben yeni gelen nesildim. Herhalde biraz kuşkulanmıştır. Ben ayrıca, opera ezberlemekten etrafımı görmüyordum ki... Beni zorladığını hissetmedim. Ama, müzisyenler, şef olsun, solist olsun, kemancı olsun, nadiren dost olurlar. Birbirlerini çekemezler ekseri.

Bütün bu hayatı, İbrahim Gencer nasıl karşılardı?

-O fevkalade bir insandı. Hep, bırakayım bu işi, beraber yaşayalım, derdim. Hayır bu senin kendine ve memleketine karşı vazifen, söyleyeceksin, derdi. Şansların en büyüğü. Birbirimizi çok severdik.

O kadar önemli insan vardı etrafınızda, önemli erkekler. Hiç kıskanmadı mı?

- İbrahim beni çok takdir ederdi. Birinci hayranım oydu. Bana inanıyordu. Kişiliğimi çok beğeniyordu; dâhisin, derdi. Hiç aşağılık duygusu yoktu. O da çok takdir toplar, sevilirdi. Halbuki birçok sanatkarın eşi, işine karışır. İbrahim ise hiç böyle şeyler yapmadı. Hiç kıskanmadı beni. Ben de herhalde kıskanılacak bir şey yapmadım. Ben at-gözlüğü takmış gibi sadece hedefimi ve mesleğimi düşünüyordum.

Yakışıklıymış da siz onu kıskanır mıydınız?

- Belki... Evet, gençliğimde kıskanırdım. Sonraları değil.
 

 Evet öğrenciliğinizden beri. Hocanıza "Kendinizi Toscanini mi sanıyorsunuz?" diye bağırdıktan sonra...

-Pek hoş değildi o zaman. Koskoca maestro evime gelip beş kat merdiveni çıktıktan sonra benimle münakaşa edince, hırsından çatlıyordu. Ben de. Her zaman düşündüğümü söylerdim. Bu benim huyum. Terbiyeliyim, ama çok değil. Çok çabuk feveran ederim. Politikacı olsam herhalde muazzam potlar kırardım, bir gün tutmazlardı beni. Sabrım yok, haksızlıklara dayanamam, kendimi kontrol edemem. Tiyatronun içinde çalışanların hepsi, kapıcıdan ışıkçıya, hışmıma uğramışlardır. Ama kısa sürer... Her zaman yüzüm ışıkta olsun isterdim, olmazsa rejiye aykırı olarak, ışığı arardım. Ve sonra kıyamet kopardı.

Zaten kaprissiz bir primadonna var mıdır hayatta?

-Vardır. Ama ben kaplan gibi dolaşırım. Piyanonun başında, o pasajı bir daha yaparım, olmadı baştan, ona çatarım, buna feveran ederim.

Sahne öncesi korkusundan...

-Evet, sahne öncesi hep korktum. Bütün bunlar korkudan oluyordu. Hala korkuyorum, şimdi bu yarışma olacak, ya muvaffak olamazsak diye korkuyorum. Sanki ben yarışacağım, dinleyip rahat rahat otur, yok, mümkün değil.

Peki sahneye çıkınca, sonra alkışlar başlayınca?

-O zaman hepsi bitiyordu. Alkışlara gelince, benim için ikinci planda. Hiçbir zaman fotoğraf taşımadım imzalamak için. Şimdikiler yüzlerce imzalı fotoğraf hazırlar ve dağıtır. Onlar bu işin tüccarı. Yeni çağ böyle, yeni anlam. Yani din, ayin, sevgi, bir şeyler vermek değil. Sesi var söylüyor, para kazanıyor. Ben çok az kazandım mesela, kazandığımı da hep harcadım.

Girdiğiniz rollerin, Santuzza'lar, Madam Butterfly'lar, Norma'ların kişiliğinizde ne tür etkileri oldu?

-Bana bir unvan verdiler, kraliçe dediler. Bir gazeteci vardı... Zeynep'in kitabında önümde diz çöktüğünü anlattığı. Buraya gelecek, bir mektup yazmış: "Taptığım İlahi Leyla'm" diye başlıyor. Bir başkası "Majeste, ayağınıza kapanıp gelemediğim için özür diliyorum" diyor. Bu tarzda mektup yazıyorlar. O kişilikleri de çok iyi yaptığım için, yani ne kadar kraliçe rolü varsa hepsini oynadım. "Başınızda bir taç olmayınca opera yapmıyorsunuz" diye şaka yaparlardı.

Maestro Gavazzeni, "Leyla ile çalışmak harikaydı, korkunçtu" diyor. Niye korkunçtu?

-Korkunç değildi. Sadece müzik tartışırdık. O fikirlerini bana, ben ona empoze etmeye çalışırdım. Sonra karma bir şey olurdu. Zeynep kavga diyor, ama ben buna katılmıyorum. Kavgacı değilim. Evet, otoriter bir yanım var. Ama zaten otoriter olmasam bu mesleği yapmazdım. Yoksa ezilirsiniz. Ben ne primadonna, ne diva, öyle bir insanım. Kolay değilim, zor bir insanım. Geçinmek kolay değildir benimle. Her zaman söylediğime, yaptığıma inandığım için böyle. Ama ispat edilirse hatamı kabul ederim. Özür dilerim.
 

Her zaman düşündüğümü söylerdim. Bu benim huyum. Çok çabuk feveran ederim. Politikacı olsam herhalde muazzam potlar kırardım, bir gün tutmazlardı beni. Sabrım yok. Haksızlıklara, dayanamam, kendimi kontrol edemem.

 
 
MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1995.09.09

Opera sanatçısı ve

Leyla Gencer efsanesi

Aydın GÜN

Yanılmıyorsam yıl 1947 idi. Puccini'nin "Madam Butterfly" operasını oynamak üzere Ankara'dan İstanbul’a gelmiştik; tam da o günlerde İstanbul Şehir Orkestrası ve Korosu'nun bir konseri vardı. Konserin orkestra şefi Cemal Reşit Rey, koro şefi Muhiddin Sadak, solisti de Leyla Gencer idi. Biz Ankara'da olmamıza rağmen İstanbul’da çok güzel sesli bir sopranonun yetiştiğini duyuyorduk. Tenorluk ve rejisörlük de vardı serde. İstanbul’a gelmişken bu fırsatı değerlendirmeliydim. Gecenin solisti soprano Leyla Gencer in belki de ilk konseriydi bu. Buna rağmen sesinin rengi, tınısı, gücü ve genişliği olağanüstü zenginliklerle dolu idi ve daha zaman çok olgun bir yorumlama yeteneği de her şeyin önünde yürüyordu. Bizim güzel bir atasözüm var “Cins kuş daha yumurtadayken güzel öter” derler. Leyla Gencer daha ilk konserinde bile şarkıcılık yönünden olgunluğa erişti gerçek sanatçılar olgun doğuyorlar genç oluyorlar

Aradan bir İtalyan operasının en değerli sopranolarından biri olan Arangi-Lombardi Ankara operasına şan hocası olarak geliyordu. Buna duyan Leyla Gencer, Ankara'ya varmadan önce birkaç gün İstanbul’da kalan Arangi- Lombardi'ye kendisini dinletmişti. İşte ne olduysa o gün olmuştu. Kutuplar buluşmuş ve yıldırım düşmüş Büyük bir dünya sanatçısının onurlu serüveni başlıyordu, bu buluşma ile. Lombardi “Eğer Ankara'ya gelirsen seninle çalışırım”. Beraberce bir büyük sanatçı üretebiliriz demişti. Tabii Leyla Gencer de hiç vakit kaybetmeden Ankara'ya gelmişti. Nereye gideceğini ve nasıl gideceğini biliyordu. Kararlıydı ve hazırdı. Gerçekten de "şans hazır olan kafalara yardım ediyor. İçine sevgi, cesaret ve dürüstlük katılmamış büyük bir başarı yoktur sanal tarihinde. Leyla Gencer "kendini yok saymaya" ve kendinden vazgeçmeye kararlı idi.
Bir sanatçının kendi işine karşı beslediği adanmışlık duygusunun düzeyi ve nitel başarılarının en açık göstergesi ve itici gücüdür. Picasso'nun "Ben aramam bulurum" demesi gibi Leyla Gencer de kendisini amacına ulaştıracak yollar ve kişileri aramıyor, buluyordu. Çoğu kimse sanatçın yaşamını hayaller, rüyalar, neşe ve güzellikler içinde geçen hoş bir yaşam olarak bilir. Oysa sanatçı olmak, hele opera sanatçısı olmak bilerek isteyerek kendini bunalıma sokmaktır. Sanatçı, "kendini aşma mucizesi ve "varlığın bütünlüğünü kendi iradesiyle yarattığı bu bunalımla yakalar. Bunalımlar sanatçının mutluluk anahtarlardır. Valery "Sanat yapmak, çocuk yapmaya benzemez" diyor. "Sanat yapmak büyük bir piramit yapmak gibidir. Önce Piramit’i oturtacağın zemini bulacaksın. Sonra Piramit’in oranlarını, dengesini, uyumunu ve en önemlisi de anlamını kuracaksın, sonra taş taşıyacaksın, taş taşıyacaksın, terleyeceksin. Terleyeceksin diyor. Evet, sanatta elde edilen her büyük başarının altında büyük bir çalışma mucizesi vardır.
Birçok kimse opera sanatçısının bütün işinin sahnede başlayıp, sahnede bittiğini sanır. Oysa asıl iş sahneden önce ve sahneden sonra yapılanlardır.

Opera sanatçısının hazır bir enstrümanı yoktur, o kendi enstrümanını her gün yeniden inşa etmek zorundadır.


Opera sanatçısının elle tutulur, hazır bir enstrüman yoktur. O kendi enstrümanını (sesini) her gün yeni baştan inşa etmek zorundadır. Her temsilde kendisine karşı giriştiği yarışı kazanma savaşı içindedir, kazandığı her yarış bir sonraki yarışın güvencesi değil çoğu kez tuzağıdır.
Çünkü her başarı çiçeği burnunda bir tamamlanamamışlıktır. Opera sanatçısı kendi iradesi ile büyüttüğü doyumsuz ve kıskanç devi (güzellik devini) her gün yeni baştan doyurmak zorundadır. Yaşamın her anını şan sanatı ve vokal zevki ile doldurmayan, kendisine rüyalarında şarki söyletmeyen bir kimsenin bu yük bir opera sanatçısı olmasını beklemek, boş bir kabın taşmasını beklemek gibi beyhude bir bekleyiştir. Bu nedenle ben diyorum ki: Opera sanatçısı bir gönüllü mahkumdur, kendi sesinin mahkumudur.
Ayrıca ne yazık ki, opera sanatçısının yolu uzun, yükü ağır ömrü kısadır. Birim bir an hocamız vardı Sık sık şunu söylerdi "İyi bir opera sanatçısı olmak için insan dünyaya iki defa gelmeli, birincisinde şarkı söylemeyi öğrenmeli ikincisinde de şarkı söylemeli" derdi. Leyla Gencer sanat yaşamına bu iki ömrü sığdıran ender sanatçılardan biri idi, çünkü. O sanat yaşamını bir “özveriler krallığı”nda sürdürdü. Konuşan, düşünen ve düşleyen bir "Opera" idi artık Leyla Gencer. Sanatının canı ve ruhu olan imgeleri ile kendi yaşamını da güzel bir sanat eseri haline getirmişti.

Leyla Gencer, sanatının canı ve ruhu olan imgelerle kendi yaşamını da bir sanat eseri haline getirmiştir.

 
Her gerçek sanatçı içinden çıktığı toplumun ve çağının özü özeti denilebilir. Biz opera kıtasına ilk çıkartmayı yapan ve bu kıtada bir Türk sanatçısı olarak başarıdan başarıya koşan büyük bir dünya sanatçısı olduğunu herkese kabul ettiren Leyla Gencer ile övünüyoruz övünmeliyiz de. Yapı Kredi'nin bu yarışmaları düzenleyerek yapmak istediği, şöhret ve iktidar Gencer’in bize ve bütün sanatseverlere armağan ettiği mutluluklar için teşekkür etmek ve onu içtenlikle selamlamaktır.
Evet sevgili Leyla Gencer, bize bağışladıkları için sana yeniden büyük bir merhaba.

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1995.12.28

1 9 9 6

PAZAR POSTASI
1996.02.03

“ANKAKUŞU ONARILACAK”
 
Venedik'in 200 yıllık ünlü opera binası "La Fenice"nin (Ankakuşu) yanması tüm opera severleri ayaklandırdı. Ünlü Türk sopranosu Leyla Gencer'in de yıllar boyunca sayısız kez sahne aldığı tarihi yapının onarımı için milyarlar yağıyor. Rigoletto, Il Trovatore gibi birçok ünlü opera ilk kez La Fenice'de sahnelendi. Verdi, Rigoletto'yu La Fenice'de oynanmak üzere yazmıştı.
 
Lirik operanın doğuş yeri İtalya'nın en muhteşem opera binalarından biri olan “La Fenice”nin pazartesi gecesi yanması ardından sanat dünyası “mabet tiyatro” diye anılan bu tarihi yapının hemen onarımı için kolları sıvadı. “Anka Kuşu” anlamına gelen “La Fenice” adı ile anılan ve 200 yıllık bir geçmişi olan Venedik opera binasının onarımına ilk katkı çağrısı, bu binada sayısız temsiller vermiş ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti'den geldi. Pavarotti'yi, New York'un ünlü Metropolitan operasından gelen bir girişim izledi. Metropolitan yetkilileri yaptıkları bir açıklamada ilk temsilin tüm gişe gelirinin, La Fenice'nin onarımı için hibe edileceğini bildirdiler.
1500 kişilik kapasiteye sahip “La Fenice”nin onarımı için İtalyan Kültür Bakanı da Meclis Kültür Komisyonundan 20 Milyar liretlik bir fon isteyeceklerini açıkladı. Brüksel'de de İtalyan ve Avrupalı parlamenterler faaliyete geçtiler. AB kültür komiseri Marcelino Oreja, AB'nin İspanya'da, Barselona'da yanan Liceu Tiyatrosu için yaptığı yardımı örnek göstererek, AB'nin 196 Milyon liretlik bir acil yardımda bulunmasını önerdi.
Ünlü Türk opera sanatçısı Leyla Gencer'in de 1957- 1983 yılları arasında 14 ayrı oyunda başrollere çıktığı “La Fenice”nin önceki akşam yaşadığı yangın felaketi, 200 yıllık geçmişindeki ikinci benzer olay Gastano Donizetti ve Guiseppe Verdi gibi kompozitörlerin, dünyaca ünlü birçok yapıtının prömiyerlerini yaptıkları, 1836'da da yanmış ve tekrar restore edilmişti.

LA FENICE VE LEYLA GENCER

Sanat yazarı ve araştırmacısı Zeynep Oral, 1992 yılında yayınlanan ve Leyla Gencer'in yaşam öyküsünü anlatan "Bir Tutkunu Romanı" adlı kitabında ünlü Türk sopranosu Gencer'in, La Fenice'de 14 ayrı temsil için defalarca sahneye çıktığını anlatır. Oral'ın kitabına göre Leyla Gencer La Fenice'de sahneye ilk kez 1957 yılında “I due Foscari” adlı oyunla çıktı.

Bunu daha sonra sırasıyla "Lucia di Lammermoor” (1958), “Legnano Savaşı” (1959), “Kudüs” (1963), “Beatrice di Tenda” (1964), “Makbet” (1968), “Medea” (1968), “Belisario” (1969), “Requiem – Bellini” (1970), “La Jacondo” (1971), “Les Martyres” (1978). “Berlioz” Konseri (1979), “Leyla La Turca” resitali (1982) ve “Ciddi Bir Opera Provası” (1983) izledi.
Dünya genelinde belli bir ünü olan fakat bir süredir restorasyon çalışmaları nedeniyle kapalı olan binanın, 1 Mart'ta büyük bir açılışa sahne olması bekleniyordu.
200 yıllık opera binasının açılışında Woody Ellen ve müzik grubunu konuk etmeye hazırlanan Venedikliler yangınla birlikte gözyaşlarına boğulurken, ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti de Venediklilerin bu üzüntüsüne ortak oldu. Pavarotti, İtalya'nın en kıymetli mücevheri olarak nitelediği ve ilk opera rejisini yaptığı binanın yangın haberi karşısında yıkıldığını ifade etti.
La Fenice, içinde saklanan el yazması birçok opera notası ile ünlü Yunanlı soprano Maria Callas'ın tabloları ile birlikte kül oldu.
La Fenice yangını için Venedik Belediye Başkanı Cacciari, "Binanın yakınındaki kanalın kazı çalışmaları nedeniyle kurutulmuş olması, suyun daha uzak bölgelerdeki kanallardan taşınması, denizin çekilmesi nedeniyle kanallarda suyun azalmış olması, denizden karaya esen rüzgâr binanın bir saat içinde yerle bir olmasını sağlayan sebeplerdi" dedi.

LİDERLER MAGAZINE No.2                                 
1996 September/October/November

Sanat

“La Diva Turca”

Leyla Gencer
 
Zeynep Oral
 
O bir Divaydı. Her yere çıkmazdı. Yaşamına tanıklık edecekleri seçmesi ise hiç kimsenin tartışmaya cesaret edemeyeceği bir haktı.
O, bu tanıklık için gazetecilik mesleğinin en saygın isimlerinden Zeynep Oral’ı seçti. Leyla Gencer ve Zeynep Oral birlikteliğinde “Tutkunun Romanı” ortaya çıkmıştı.
Gencer ve Oral bu kez liderler için buluşarak “La Diva Turca – Leyla Gencer” başlıklı görüşmeyi gerçekleştirdiler.

 
O dünya opera tarihine çoktan geçti... Pek çok ülkeden sayısız ödüller. Nişanlar aldı... Birçok kent. Birçok sanat kurumu, kendisine "Altın Anahtar" teslim etti... Yeryüzünün bir ucundan ötekine, belli başlı tüm sahnelerde alkışlandı... Kimi ülkeler, her seferinde geri çevireceği, "vatandaşlık" teklifinde bulundu... Kitaplarda, müzik ansiklopedilerinde "Donizetti Rönesansı", "Rossini Rönesansı maddelerinin yanına onun adı yazıldı... Kaybolmaya yüz tutmuş, o olmasaydı, çoktan unutulmuş olacak, birçok opera eserini, geçmişin tozlu karanlığından o bulup çıkardı ve opera repertuarına kazandırdı... Uzmanların, meraklıların
Yeryüzünde bunlar olurken, bizler ne yaptık?
Biz... 1958'de. Leyla Gencer'in Ankara Devlet Opera ve Tiyatrosu'ndaki kontratını feshettik ve onu operamızdan attık "Efendim, ha bire yurtdışı temsillerine, konserlere gidiyordu. Hem neden hep O. neden başkaları gitmiyor." diye homurdanıp durduk. Yurtdışı temsillere sırayla ya da kuraya gidilmediğini, ancak dışarıdan istenen, aranan sanatçının gidebileceğini bilmez değildik. Ama olsun... Cadı kazanları fokurduyordu... Bürokrasi çarkları dişlileri arasında insan ve yetenek öğütüyordu...
Sonra... Sonra uzun bir suskunluk dönemine girdik. O yeryüzü uçurumlarının kıyısında, düşmekle kanat çırpmak arasında, dünya operalarını zorlarken, San Carlo. La Fenice. La Scala, Covent Garden, Staatsoper, Royal Albert Hall, War Memorium Opera House. Büchnen der Stadt. Teatro Colon. Bolşoy. Kirov sahnelerinde ve arenalarda savaş verirken, biz hep sustuk. Başarılarını görmezden, bilmezden geldik.
Biz susarken, gözlerimizi ve kulaklarımızı kaparken, dışarıda:
1957 Puccini Altın Madalya Ödülü 1958 Brüksel Dünya Fuarı ödülü. 1959 Fransa Dışişleri Bakanlığı Onur Ödülü 1960 Londra Harriet Cohen Altın Madalya Ödülü ve Dallas Onur Ödülü. 1963 Verdi 150. Yıldönümü Ödülü. 1967 İtalya Cumhuriyeti'nden "Commendatore della Republica Italiana" nişanı. Ve sırayla, Napoli. Cenova, Verona, Terme di Caracalla. Montana Altın Madalya Ödülleri... "Uluslararası Esin Perisi Ödülü", Fransa "Bin Yıllık Müzik Onur Ödülü" vb... Bu arada Türkiye'de...
Türkiye'de "Devlet Sanatçısı" unvanı 1971'de verilmeye başlandı. Ben de dahil olmak üzere birçok kişi, bu ödülün ilk verilmesi gereken kimsenin Leyla Gencer olması gerektiğini yazıp durduk. Komisyonlar toplandı, düşündüler taşındılar, konuştular, tartıştılar, bir türlü karar veremediler. Neden sonra, tam 17 yıl sonra. 1988'de "Devlet Sanatçısı" unvanı Leyla Gencer'e verildi.
Verilmesine, verildi ama, o zamanki Kültür Bakanlığı "Bu kadının ya da ne olduğunu pek de bilmediğinden, Milano'daki Türkiye Konsolosluğuna "öğrenin bakalım, sahiden Türk müymüş" diye bir de araştırma yaptırdı.
Ülkeden ülkeye, sahneden sahneye başarıdan başarıya, cebinde yalnız Türk pasaportuyla koşup duran o İtalyan Pasaportunu. "insanın tek pasaportu olur" diyerek hep geri çevirdi), bütün bunlara gülüp geçti.
1990'dan sonra Leyla Gencer Türk basınına verdiği demeçlerde ironi ve mizahla karışık "Ülkem beni hatırladı" tümcesini sık sık tekrarlayacak
Ancak bir de şu gerçek var: Ülke yöneticileri, kalıplaşmış kurumlar, belli onu hatırlamışlardı ama bu ülkenin gerçek müzik tutkunları onu hiçbir zaman unutmamışlardı.
1993’ten başlayarak, ülkesi. Leyla Gencer'e şükran borcunu, gönül borcunu ödemeye çalıştı. Onun onuruna İstanbul Devlet Operası'nda Yekta Kara'nın düzenlediği "Saygı Gecesi". Aydın Gün yönetimindeki Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda tüm şan resitallerinin ona adanması. Sevda-Cenap And Onur Ödülü Altın Madalya verilmesi. Ankara Devlet Operası’nın önüne heykelinin dikilmesi birbirini izledi... Bu zincirin son halkası ise Yapı ve Kredi Bankası'nın düzenlediği "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması".
Kâh Milano'nun göbeğinde bir ana caddedeki, kâh Nişantaşı'nın dar eğri büğrü bir sokağındaki, duyarlılıkla anılanı kültürel birikimi kaynaştıran, ince zevkle klasik döşeli, dairelerinde. Görkemli bir çay servisi başında sürdürüyoruz konuşmayı...
Sohbetin çıkış noktası, "zincirin son halkası"...
"Şimdilerde beni en mutlu klan, en heyecanlandıran olay bu yarışma... Biliyorsun, ben hiçbir zaman geçmişle yaşayan. Geçmişe takılıp kalan bir insan olmadım. Hep ileriye dönüktüm. Zaten benim misyonum ileriye dönük... Ne zamandır Aydın Gün'ün benim adıma kendi ülkemizde bir yarışma kurmak düşüncesi vardı. Ömer Kayaloğlu bu düşünceyi benimsedi ve başardılar.
Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması'nın birincisi geçen yıl yapıldı ve bütün dünyada yankıları oldu. Her iki yılda bir tekrarlanacak. Bu olay beni sonsuz sevindiriyor."
 
“MİSYONUM”
 
"Misyon". "Misyonum"... Leyla Gencer'in sık sık kullandığı bir sözcük. Bu sözcüğü açmasını istiyorum.
"Ben eskiden beri, baştan beri, ha yatta bir misyonum olduğuna inanıyordum: İçimdeki bu müzik sevgisini. Şan sevgisini, bu tutkuyu yaymak... Bana verilen bu misyona boyun eğiyor sahneden sahneye, tiyatrodan tiyatroya bu sevgiyi bu tutkuyu yaymak için koşuyordum. İnanıyordum ki eğer mesleğimde çok iyi olursam, beni dinleyen insanlara iyi duygular, güzellikler verebilir, onları daha iyi bir insan olmaya itebilirim. Görevimi yerine getirmeye çalışıyordum. Bunun için kendimle yarışıyordum, bunun için yapabileceğimin hep en iyisini yapmaya çalışıyordum... Sahnelere veda ettikten sonra da sahne yaşamım bitti ama bu misyonum sürdü. Cemiyete faydalı olmaya çalışıyorum. Seminerler, konferanslar, yarışmalar, uluslararası jürilerde görev alma. Gençlerle ilgilenme, onlara yeni yollar açmak... Zaten bu yarışma da kültür bayrağını elden ele yarınlara taşımaktan başka bir şey değil..."
"Sahnelere veda ettiğimden beri" tümcesi, içime yerleşiyor. Leyla Gencer artik opera temsillerine, konser ve resitallere çıkmıyor. Özlemiyor mu, dinmek bilmeyen bütün o alkışları sahneye atılan çiçekleri, "Brava" haykırışlarını ve bunlarla birlikte bütün o şaşaayı?
Yanıt çok kesin ve net geldi: "Hayır, inan ki, hiç ama hiç özlemiyorum... Benim inişe tahammülüm yok. Her zaman mükemmeliyetçi oldum. Mükemmel olmayacaksam sahneye çıkmam dedim... Hem her şeyin bir zamanı var. Yıllarla ve bütün o stresle ses tellerinin yıpran maması imkânsız. Yalnız teknikle, yıllara, doğaya meydan okumak anlamsız... Kimileri bu işi seksenine kadar sürdürüyor. Bir gece iyi, bir gece kötü oluyor. Ama ben buna izin veremezdim... Hem perde açıncaya kadar çektiğim o büyük korkuyu, o stresi, o işkenceyi artık çekemem. Bünye bunları bir yaşa kadar kaldırır. İnsan durma zamanını da bilmeli..."
 
"SAHNEDE TANRILAŞIYORDUM"
 
Gerilere dönüyoruz. Sahnedeyken neler hissediyordu Leyla Gencer?
"Sahneye çıktığın ilk anda, karanlıktan ışığa geçtiğinde, gerideki her şeyi unutursun. O anda izleyiciyle aranda bir gerilim hissedersin. Elektrikli bir hava... Seni sınıyorlardır, senden beklentileri sonsuzdur. Senden tanrıları yeryüzüne indirmeni, sahneye getirmeni, her istediklerini vermeni beklerler. Sen bunu bilirsin... O gerilimi iliklerinde duyarsın..."
"Sonra oyununu oynamaya, şarkını söylemeye başlarsın. Artık sesin, senin sesin değildir. Sesin yalnızca bir araç, bir müzik aletidir. Sen o müzik aletini eline almış, istediğin gibi kullanıyorsun. Ve o sana itaat etmek zorunda. Artık sen, sen değil bir başkasısındır. Canlandırdığın kişisindir. O başkası, sensin..."
 
Photo: LEYLA GENCER İN ÖZEL ARZUSU: Gencer. Zeynep Oral dan "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışmasının mimarı Aydın Gün ve Ömer Kayaloğlu ile birlikte yer aldığı bu fotoğrafın kullanmasını istiyordu. Ve Leyla Gencer büyük dostu Aydın Gün ile Liderler Dergisine sayfa komşusu oluyor
 
"Ve sahnede senin hissettiklerini seyirci de hissettiği an senin her söylediğine seyirci de inandığı an işte o zaman aranızda müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Ve sen sahnede bu bağı, bu bütünlüğü hisseder sin... İstediklerini vermişsindir. Tarılar artık sahnededir. Buna artık zevk sevinç falan denmez, bu bir ayindir. Bu bir dindir."
Bir süre durdu ve ekledi: "Sahnede tanrılaşıyordum."
Sahnede tanrılaşan Leyla Gencer başkalarıyla da ama en çok kendisiyle yarışmaktan ve kendisini acımasızca eleştirmekten de hiç geri kalmıyor:
"Benim en iyi zamanlarım 1957-65 arasındaydı. Bakma bu İtalyanların sana anlattıklarına, yazdıklarına... 1965’ten sonra beni yok Diva'. Yok 'Divina' ilan ettiler ve ne yapsam, ağzımı açsam mucize deyip bayıldılar. Oysa ben biliyorum ki teknik açıdan, vokal açıdan, yorum açısın dan 1965'e dek en iyiydim. O tarihten sonra biraz abartmaya başladım, yorumlarımda fazla vurgulamaya gittim. Nedense. İtalyanlar bunu çok sevdiler. Hani hep söyledikleri Gencerate var ya... Doğrusu ben onları çok doğru bulmuyorum."
Açıklıyayım: 1988-92 yılları arasında "Leyla Gencer-Tutkunun Romani" kitabim için çalışırken görüştüğüm her İtalyan müzik uzmanı, önüme sürülen her yazı Gencer adından türetilmiş ve artık opera terminolojisinde yerini almış olan "Gencerate"den söz ediyordu.
"Gencerate" sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır. Ses, şarkı söylemeyi sürdürür ve bir an gelir öyle bir doruğa ulaşır ki, sanırsınız ses haykırışa dönüşecek ama dönüşmez ve şark devam eder. Gencerate, çok patetik bir vurgu, bir abartmadır... Gencerate sese gözyaşlarının karışmasıdır.
 
LEYLA GENCER IN BAŞARISININ SIRRI
 
İstanbul, Ankara. Milano. Roma. Napoli, Floransa. Verona. Venedik, Viyana. Varşova, Paris, San Francisco. Los Angeles. Chicago, Bilbao, Buenos Aires. Barcelona. Edinburgh. Glyndebourne. Londra. Moskova, Leningrad. Stockholm, Köln. Lizbon da. Lucia, Norma. Lady Macbeth. Alceste. Kraliçe Elizabeth. Anna Bolena. Maria Stuarda. Medea. Aida. Tosca. Madam Butterfly. Violetta. Leonora ve daha nicesini unutulmaz kılan neydi?
Neydi başarının sır?
Bu soruyu her sordurduğumda. Leyla Gencer'in yanıtı değişmiyor:
"Ben bir şey yapmadım. Her şey kendiliğinden oldu. Şans, kader, kısmet..." Ama elbet, kimse bu yanıta inanmıyor! Üstelediğimde. Leyla Gencer. "Tutkumun peşinden koştum, hiç ödün vermedim... İşte hepsi bu" diyor... Daha da Üstelediğimde en çok, en çok "Yalnızca bilinçli seçimler yapmaya çalıştım” diyor. "Örneğin, her rol teklifine evet demedim. Her teklife evet deseydim, sesimi çoktan kaybeder, bunca yıl sürdüremezdim. Her teklife evet demek en kolayıydı ama ben eveti ancak bilinçli seçimler sonunda söylerdim." Ve dönüp dolaşıp yine aynı şey söylüyor: "Şans kader kısmet..." Şans, kader kısmet olmadığın de en az benim gibi biliyorsunuz. Ancak başarının sırrını (üstelik sır falan da değil "tüm bir yaşam" diye belirteceğimden burada "tüm bir yaşamı özetleyemem. Ancak birkaç başlık verebilirim.
Evet daha çok genç yaşta tutkusu sarıldı. Tutkusu, var olma nedeni, şarkı söylemek, opera ve müzik dünyasın bir parçası olmaktı. İnançla, inatla, aşkla bu tutkunun peşinden koştu. Daha konservatuara başladığında. "Günün birinde ya Scala'da söylerim. Ya ölürüm" dedi...
Evet hep bilinçli ve akıllıca seçimler yaptı: Daha başlangıçta İstanbul Konservatuarını terk edip ünlü İtalyan Hoca Arangi-Lombardi'nin peşinden Ankara'ya gitmek gibi... En usta hocaları seçmek ileride birlikte çalışacağı Maestro ve rejisörleri seçmek, söyleyeceği operayı seçmek gibi...
Evet mükemmeliyetçiydi. Sahnede yalnız kendisinin değil her şeyin, herkesin mükemmel olmasını istiyordu. Çünkü onun için temsil bir bütündü. Ve seyirciye saygısı sonsuzdu.
Çok çalışkandı. Hep çalıştı. Ses çalması, rol ezberlemenin ötesinde bir çalışmaydı bu. Oynayacağı operanın tarihteki coğrafyadaki, edebiyattaki, müzik dünyasındaki yerinden, o dönemin politikasından, bestecisinin geçirdiği tüm evrelere uzanan çok geniş bir araştırma, analiz ve sentezden oluşan bir çalışma süreci. Her yoruma, engin kültür birikimini kattı. Kolay değil, zoru seçti. Kimselerin söylemeye cesaret edemediği ya da çok tan unutulmuş, hiç temsil edilmemiş eserlerin peşine düştü. Bunlar ortaya p karıp, yıllar sonra ilk yorumlayan olması onu öteki "Diva'lardan farklı kaldı. Bu "zor", alışılmışın dışı rollerin aranan sanatçısı oldu.
Tekniği çok güçlüydü. Teknik gücüyle sesinin olanaklarını bütünledi, tümünü oyunculuk yeteneğiyle yoğurdu İtalya’da hiç bir temsilini kaçırmam olanlardan hep şu tümceyi duydum: "Leyla, sahnede göründüğünde, daha ağzını bile açmadan, hepimizi kendi ateşle tutuştururdu." Sahne karizması bu olsa gerek!
Ona sorarsanız. O, hiçbir şey yapmadı. "Hepsi, şans, kader, kısmet Bugün Leyla Gencer'in yaşamı Türkiye-İtalya arasında, bir seminerle bir konferans arasında, çeşitli ülkelerdeki uluslararası yarışmalarla ders vermeler arasında geçiyor.
"Ben öyle her başvurana. Her gelene özel ders vermem.
Ancak meslek yapmış ünlü sanatçılara ders veririm. Diyelim şu ya da bu operada rol almış, role hazırlanmış ama 'perfection' için bana gelmiş, o zaman ders veririm."
Bu gidiş gelişler arasında onu izlemek sonsuz heyecan verici. Çünkü kişiliğinde dört mevsimi ve duygular dünyasının tüm renklerini ve "Scala"sını içinde tasoor
Diyelim bir seminere, bir konferansa hazırlanıyor: Heyecan içinde. "Ya yanın çocuklara örnek vermem gerekir de sesim çıkmazsa..."... "Ya konferans kötü giderse... Karşımda yaprak gibi titriyor. Eski günlerdeki o sahneye çıkmadan önceki heyecandan farksız... O kraliçe, tanrıça edası gitmiş, korku içinde bir çocuk tan farksız...
Ankara'da bir törene. Altın Madalya alacağı törene hazırlanıyordu ki, o gün Opera'nın önünde, sanatçıların protestosu olduğunu öğrendi. Sanata karşı baskılar ve kültür bütçesindeki kısıntılar protesto edilecekti. Milano uçağından inmesiyle, ayağının tozuyla fırladı protesto mitingine katıldı. Onu orada gören gazetecilerin "Politikaya mı atılıyorsunuz?" sorusunu "Hayır, görevimi yapıyorum!" diye yanıtlıyordu. "Sanatın horlanmasına hiçbir sanatçı izin veremez vermemeli. Buna izin verirsek ülkemiz geriye gider!" Ve ekliyor: "Ama politikaya atılacak olsam Atatürk partisi kurardım..."
Türkiye'deki kimi gelişmeleri izle dikçe öfkeleniyor, kahroluyor. Müthiş bir gazete okuyucusu. Hem Türkiye hem dünya politikasında hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor: "Atatürk devrimlerine ne oldu" diyerek "Bu duruma dur diyecek bir şeyler yapmalıyız" diye öfkesini kusarak, kapana kısılmış bir kaplan gibi kükreyip duruyor. Ve çevresindeki bizleri, pasiflikle, tembellikle suçluyor!
Diyelim o akşam bir törende sahneye çıkacak: Tepeden tırnağa kadınsı endişeler dinmiyor: "Saçım iyi mi? Ya elbisemin yakası? Bu küpeler oldu mu?"
Artık şaşmıyorum: Bütün bu heyecanın seyirciye ve sanatına olan sonsuz saygısından, hep her şeyin kusursuz olmasını istemesinden ve mükemmel kovalamasından kaynaklandığını biliyorum.
Bir de şunu biliyorum: Katıldığı her yere bir kraliçe edasıyla giren ve hep öyle kalan, her ortamda kendine sonsuz güveni ve inancıyla gücünü ortaya koyan, söylediği her sözün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyan bu "Diva"yla, heyecandan, korkudan yaprak gibi titreyen "çocuk". Protesto mitinglerine katılan, başkaldıran "asi genç", tepeden tırnağa kadınlığına bürünen bu "dişi", birbirinden farklı insanlar değil. Tümü bir bütün
Evet, bir bütün: Biri olmazsa öteki de olmayacak bu bütünlük, Leyla Gencer’i, Leyla Gencer yapıyor. Olur olmaz sanatçı dediklerimizle, gerçek "Sanatçı’ya birbirinden ayıran da bu...
Bu yazıyı bitirirken ben Leyla Gencer'e bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Var olduğu için... Kişiliği için... Yaptıkları ve yapmayı sürdürdükleri için... Geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize mal olduğu, damgasını vurduğu için...
Yeryüzünün harikalığına, insanoğlunun müthişliğine beni bir kez daha inandırdığı için...

1 9 9 7

UNKNOWN DAILY NEWSPAPER                                  
1997

OPUS OPUS OPUS
 
"BENİ HERKES TANIYOR ARTIK. BEN SİZE BU YERE GELMEK İÇİN NE GİBİ KALİTELER GEREKLİ ONLARI ANLATAYIM..."
 
LEYLA GENCER
 
Mehmet Murat SOMER
 
Yapı Kredi'nin düzenlediği şan yarışması şahane bir bahane oldu. Leyla Gencer hakkında yazmak için fırsat kolluyordum. "Artık hakkında her şeyi biliyoruz, okuduk" diyenler haklılar: Yeni bir şey yok. Öznel Leyla Gencer fikirlerimi ve piyasada bulunan CD'lerini yazacağım.

İtiraf ediyorum Leyla Gencer'e önce bir Türk, sonra soprano olarak hayranlık duydum. Doğrusu başlangıçta sesi bana unutulmaz, muhteşem, kadife gibi, devasa falan hiç gelmedi. Hatta bir süre bazı benzer seslerden ayırt etme güçlüğü bile çektim. Tüm bunların günahını korsan kayıtlara yıkıp masum bir şekilde aradan sıyrılmayı da bildim doğrusu. Sonra birden onu konuşurken dinledim ve onu konuşma sesinden tanıdım. Berrak, eskice bir Türkçeyi 'r'lere hafif vurguyla konuşuyordu. Örneğin "cenubi Amerika" diyordu.
 
CD'DEN TANIRSAN...
 
Konuşma sesinde, daha sonra tüm operatik rollerinde, özellikle Donizetti kraliçelerinde bulacağım, hâkimiyet gösteren bir tını vardı. TV'de izlediğim kadarıyla tavırlarında da. Yanılmıyorsam Seynan Levent'in programında "İsterseniz bize Leyla Gencer'in nasıl Leyla Gencer olduğunu anlatın" içerikli bir soruyu "Yok, onu anlatmayalım, herkes artık biliyor. Ben size bu yere gelmek için ne gibi kaliteler gerekli onları anlatayım" diye karşılamıştı. Tüm otoritesi ile. Biraz şaşıran Seynan Levent de her zamanki şirinliklerini yapıp ısrar edememişti.
İngiliz kaynaklı Gramophone ve Classic CD ile Fransız kaynaklı Diapason dergilerini yıllardır izlerim. İngilizler ona karşı hep bir saygıyla yaklaşırken, Fransızlar biraz daha ironik, Callas'ın suyunun suyu havasında bahsederler. (Bk. Diapason no.439, Temmuz-Ağustos 1997 sayısı, Callas yazısı, sf.35) Eminim bunda Leyla Gencer'in şaşaalı dönemlerinde Fransa sahnelerinde boy göstermemiş olmasının, haliyle de Fransız eleştirmenlerin onu sadece kayıtlardan tanımasının rolü vardır.
 
EN BABA ROLLERDE
 
Leyla Gencer'in hemen her önemli rolü CD olarak piyasada mevcut. Bunlar düşük kaliteli canlı kayıtlar, nadiren radyo kayıtları. Donizetti ve Verdi aryalarından Cetra şirketi için yaptığı tek operatik stüdyo albümü CD olarak 1995 yılında Lejla (!) Gencer başlığı ile Classic Collection serisinde yayınlandı (Nuova Fonit Cetra CDON112). Bir de Nikita Magaloff'un piyanosu eşliğinde yapılan Chopin şarkıları albümü var (Arkadia AK101). Tipik Leyla Gencer değil, tavsiye edemeyeceğim.
En baba rolleri olan Donizetti kraliçeleri Maria Stuarda, Anna Bolena ve Roberto Devereux operasındaki 1. Elizabeth birkaç versiyonları ile mevcut.
Tavsiye edeceğim kayıtlardan biri Mario del Monaco'lu Verdi/Il Trovatore (Arkadia MP483). 1957 Trieste kaydı Donizetti/Lucia di Lammermoor seçmeleri ise neden büyük olduğunun ve Gencerate'leri anlamak için yeterli (Arkadia HP.577). Hem CD hem de video olarak yaygın bulunan Aida'sına ben pek bayılmam. Aida'da biraz daha az tahakküm eden Aida'lar tercih ederim. Ama hiç kötü değil.
Az bilindik bazı operalar ise farklı lezzetler içeriyor. Spontini / La Vestale, tarihin tozlu raflarından Callas için indirilip, sonradan Leyla Gencer'in eline kalmış operalardan biri. Previtali yönetiminde Renato Bruson'lu 1969 Palermo kaydı dikkate değer (Nuova Era 2379/80).
Daha az bildiklerde Smareglia'nın La Falena operası 1975 tarihli kaydıyla son dönem Leyla Gencer için iyi bir gösterge. Operada iş yok, ama yirmi yılı aşan kariyerden sonra Gencer'in sesindeki parıltı yetiyor (Bongiovanni GB1131/32).
Yine nadir sahnelenen ve kaydedilen Pacini'nin Saffo operası 1967 tarihli, Zandonai'nin Francesca da Rimini operası ise 1961 tarihli kayıtla piyasada. Opera meraklıları için her ikisi de keşfetmeye değer operalar.
 
YENİ BAŞLAYANLARA
 
Yeni tanışan ya da ısınanlara ideal olan ise Myto şirketinin yayınladığı Leyla Gencer Volume 1 (1954-57) ve 2 (1957-58) CD'leri. İlkinde Madama Butterfly, Eugeni Onegin, Tosca, Trovatore, Forza del Destino, Aida, Traviata, Wally, Saraydan Kız Kaçırma, Suor Angelica, Lucia di Lammermoor, Dialoghi delle Carmelitane ve nadir inci Monte Ivnor'dan seçmeler var. İkincide yine Trovatore, Forza.., Lucia.., Suor Angelica, Due Foscari, Tabarro, Anna Bolena ve nadir Assassinio nella Cattedrale'den seçmeler var. Bunlar bence her zevke uyacak gurur albümleri. Her eve lazım!
NOT: Leyla Gencer'in Nuova Era markalılar hariç tüm CD'lerini Yonca Müzik ithal edip dağıtıyor. (Tel: 212.513 34 00)

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                                  
1997.02.06

HÜRRİYET SUNDAY WEEKLY MAGAZINE                                   
1997.09.14

“LA DIVA TURCA” YANİ LEYLA GENCER TÜRKİYE’NİN OPERA ALANINDA DÜNYA SAHNESİNE ÇIKARDIĞI ÇOK AZ SAYIDA İSİMDEN BİRİ…

Kaderi

Callas'la

çizilen DIVA



Arzu DEMİRKAYA

- Yaşarken adına yarışma düzenlenen ender opera sanatçılarındansınız. Bu nasıl bir duygu?
Normal bir duygu. Aydın Gün'ün düşüncesi idi. On yıldır Aydın Bey'in arzusu, rüyası idi. Yapı Kredi olmasaydı bu da olmazdı. Yarışma deyip geçmeyin. Kolay değil. Organizasyon çok zor ve masraflı. En az festival kadar zor. Onun için fevkalade faydalı olduğuna inanıyorum. Adıma yapıldı; onurlu bir şey, hoşuma gitti. Çok teşekkür ediyorum herkese. İnşallah böyle devam eder. Dünyanın her yerinde sanatkârların ismiyle 30-40 yıldır devam eden yarışmalar var. Benim neslimde Pavarotti, Domingo ve benim yarışmam var. En ileride gelenlerden üç tane yarışma. Türkiye'nin böyle bir yarışmasının olması memleketim için de faydalı olduğuna inanıyorum. Tanıtma açısından.
Bu yıl yarışmanın ikincisi düzenleniyor. İlk yarışma ile karşılaştırınca organizasyondaki gelişmeler nelerdir?
Her yarışmayı ayrı düşünmek lazım. Her seferinde değişiklikler oluyor. Her seferinde kaideler değişiyor. Düzelmeler oluyor. Bu ayrı bir şeydir. İkinci yarışma da birincisi kadar iyi olur inşallah. lyi olur dediğim neticelerden bahsediyorum.
Bu tür yarışmaları kazanan kişi nelerle karşılaşıyor. Nasıl bir gelecek açılıyor önlerinde?
Geçen yarışmada kazanan 1. ve 2.lik alanlar, geçen yarışmada ödül alanlar, tenoru mesela Avrupa'nın en gözde tenoru oluyor. Bu da bizim yarışmadan çıktığı için gayet faydalı bir şey. Büyük bir tanıtma fırsatı oluyor yarışmamızı. İki ödül aldılar. Biri Arnavut mezzosopranosu, diğeri de Arjantinli bir tenor. Çok büyük kariyer yapıyorlar. Büyük tiyatrolarda söylüyorlar ve her taraftan çağrılıyorlar. Bu da ender olan bir olaydır. İyi seçmişiz.
Klasik müzikte poplaşma süreci başladı. Montserrat Caballe ve Queen'in ortak çalışması, The Three Tenors, en genç örnek olarak da Vanesse Mae var.
Vanessa Mae kim?
Keman virtüozu. Çok genç bir sanatçı.
Tanımıyorum.
Bu poplaşma sizce kaliteyi düşürecek mi?
Poplaşma! Ben bunu katiyen tasdik etmiyorum. O başka bir iş, bu başka bir iş. Fazla poplaşıyoruz. Hiç sevmediğim bir olay. Birbirine karıştırmayı hiç beğenmiyorum. Pavarotti de kendine reklam yapmak için yapıyor. Ben sevmiyorum. Bu iki tarzı birbirine karıştırmayı katiyen tasvip etmiyorum. Böyle bir cereyan var. Klasik müzik, klasik müzik olarak kalmalı. Hiç ilgisi yok. İki ayrı tarz birbiriyle bağdaşamaz. İyi bir eğitim değil. Katiyen karşıyım, reddediyorum. Eğlenmek için gençler bir ara pop müziğe devam ederler, sonra ondan da vazgeçerler. Seneler sürdükçe, her dakika bir tarz çıkıyor ama bu yanlış. Klasik müzikle bunu karıştırmanın ilgisi yok.
Uzun yıllardır sahneye çıkmıyorsunuz.
Ben hep sahnedeyim.
Opera temsilini bırakalı uzun yıllar oldu.
Hiç de uzun yıllar değil. Ben 1990'a kadar sahneye çıktım. Konserler verdim. 1991'de eşim hastalandı. 93'ün başında da eşimi kaybettim. Ondan sonra sahneye çıkmadım. Uzun yıllar sahneye çıkmadım değil. 90'a kadar sahneye çıktım. Benim kadar uzun söyleyen azdır. Kırk küsür senedir söyledim devamlı. Ondan sonra da yine bıraktım sayılmaz. Tiyatronun içindeyim. Bugün yarışma var. Scala'da doçentlik var. Seminerler var. Bir sürü yarışmalarda jürilik yapıyorum. Dünyanın her yerini dolaşıyorum. Her zaman bütün tiyatrolarda, bütün sahnelerde devamlı çıkıyorum ama opera oynamıyorum o başka.
Yeni projeleriniz var mı?
Yeni projeler... Eski projeleri tamamlayamıyorum. Yeni projeler var tabii. Devamlı her taraftan teklifler geliyor. Bu sene Scala'nın doçentliğini üzerime aldım, o da çok büyük bir iş. Akademi kuruluyor. Bütün çalışmalarına iştirak edeceğim, ki bu vakit alan bir iş. İstanbul Festivali'nin başkanı yaptılar beni biliyorsunuz. O da çok vaktimi alıyor, onunla da çok uğraşıyorum. Projeler çok. Ne tarafa gideceğimi bilmiyorum. Europa Tega diye yeni bir teşekkül kurduk Avrupa'da. Avrupa gençlerine yardım etmek için, ayrıca bir nevi akademi o da. Bu sene Schubert'in ölümünün 200. Yılı dolasıyla bir opera hazırladılar, hazırladık. Sanatçıları bulduk, gençleri yetiştirdik. Onlar şimdi 15 Avrupa şehrinde temsiller veriyorlar. "Herkesin bir devresi var. O devreyi bitirdikten sonra bir köşeye de çekilip rahat rahat oturabilirim ama ben rahat oturan bir insan değilim; her zaman proje yapan, her zaman müspet işler yapmaya çalışan, faydalı olmaya çalışan. Bizim memlekette biraz fazla oturuyoruz... hepimiz, bütün hanımlar. Benim gibi, biraz benden ilham alsınlar. Onlar da biraz faydalı olsunlar cemiyetlerine.
Opera dünyasında bir devrim yarattı. Bunu ses ve teknik yeteneklerinin yansıra, opera sahnesine oyunculuğu, canlandırdığı kişiliklere dramatik yapıyı ve psikolojik boyutları katarak yaptı. 1950'li yıllar altın yıllarıydı. Sahnedeki başarıları, sahne dışındaki renkli yaşamıyla aşkları birleşiyor ve ortaya bir efsane çıkıyordu. Bel Canto’nun kraliçesi, operaların diva sesi ve dramatik oyuncusu Maria Callas. Bundan 20 yıl önce 16 Eylül'de Paris'te öldü...
Dünyanın en ünlü operalarından La Scala'nın bir başka Diva'sı 'La Diva Turca' ise bu operadaki ilk rolüne, Donizetti'nin Anna Bolena'sına Callas'ın yedeği olarak hazırlanıyor. Yıl 1957. Callas gibi söylemiyor, Callas'ı taklit etmiyor. Evet Callas hastalanmadığı için sahnede bu role çıkamıyor. Ancak temsilden birkaç hafta sonra İtalyan RAI radyosu bu prodüksiyonu çekip yayınlamak istediğinde oyunu yöneten Maestro Gavazzeni Leyla Gencer'i tercih ediyor. Bugün La Scala'da doçent, o da 'Bel Canto'nun kraliçesi kabul ediliyor, ayrıca özellikle Donizetti'nin unutulan eserlerini dünya repertuarına kazandıran diva olarak tanınıyor. O da La Scala'da sahneye çıktıktan 20 yıl sonra II. Yapı Kredi Leyla Gencer Uluslararası Şan Yarışması'nda kazananları alkışlıyordu. İstanbul’da. Uluslararası müzik otoriteleri Leyla Gencer'in dünyanın birçok önemli operasında, çok önemli eserleri başarıyla seslendirdiği halde dünya çapında büyük ün ve ticari başarı kazanamamasını Callas faktörüne bağlıyorlar. La Scala'nın genel sekreteri Maestro Gavazzeni "Leyla Gencer'in Callas'la aynı dönemde Scala'ya gelmiş olması onun en büyük şansızlığıdır... Tarihin bir cilvesi deyin isterseniz... Talihin talihsiz bir randevusu. Ters bir zamanlama..." demekle yetiniyor. Opera International'in editörü Sergio Segalini de bu konuda şöyle diyor: "Çünkü o zaman Callas vardı. Ve Callas en parlak dönemindeydi. Callas, Gencer'in parlamasına engel olacaktı. Bir başka büyük sopranonun Montserrat Caballe'nin uzun yıllar süren anonimlikten kurtulması için 1965'te Callas'ın susması gerekti."
Gencer'in bir başka tercihi de operanın 'ticaret' dünyasının dışında kalmış olması. Hiçbir uluslararası ajansı, emprezaryosu olmadı. Gencer'in "hak ettiği üne" ulaşamamasının bir başka nedeni de temsillerinin albümlerinin hep korsan olarak yayımlanmış olması. Bu nedenle ses kalitesi düşük albümleri piyasaya sürüldü. Bu konudaki ve Gencer'in piyasadaki albümleriyle ilgili geniş haber sayfa 50- 51'de okuyacaksınız.
 

Leyla Gencer, La Scala'da sahneye çıkmaya başladığında Maria Callas, aynı operada ününün zirvesindeydi. Gencer'in yolunu kapadı. Gencer'in adına yapılan yarışma da Callas'ın ölüm yıldönümüne denk geldi.



TEMPO WEEKLY MAGAZINE                                   
1997.09.17

TÜM DÜNYADA 60'A YAKIN KORSAN KASET VE CD'Sİ DOLASAN LEYLA GENCER:

Sanat para için yapılmaz"

Emine ÇAYKARA

Photo: Tamer ÇELİK

Kuşkusuz, o da sesinin sahibi değil, sesi onun sahibiydi... Hayatında pek çok şeyden vazgeçti bu tutkusu için. Ama opera dünyasının başkenti İtalya'da ve dünyada La Diva Turca oldu, hep başrolde sayısız temsiller verdi, yirmi beş yıl boyunca... Leyla Gencer'le opera dünyası, korsan kayıtları, gençler ve Türkiye üzerine söyleştik...

O hep zorun peşinden koştu. Hayatı boyunca... Hep farklı ve çok özel oldu. Şimdi de öyle... Belki, on altı yaşında ona hediye edilmiş Eflatun'un "Seçmeler" kitabının ilk sayfasına el yazısıyla yazılı "Ce qui est beau difficile”- Güzel olan zordur sözünü- düstur edindi. Yeteneğine güvendi, çok çalıştı, tutkuyla her gün yeni bir şey öğrendi. Okudu, araştırdı, "doğrusu bu" deme cüretini gösterip kendini kattı her yaptığına. Hem de herkesin önünde titrediği sanatçıların, müzik otoritelerinin karşısında... Diva oldu opera dünyasında, İtalyanların ve dünyanın Leyla'sı, La Regina'sı, La Gencer'i, La Diva Turca'sı oldu. Şimdi, Diva olarak döndüğü ülkesinde "uçurumun kenarına" gidip ona hâkim olmaya yüreği ve gücü yetenlere yardım etmek için İstanbul'da.
Biz onun hikayesini ilk olarak Zeynep Oral’ın yazdığı "Tutkunun Romanı" ile öğrendik. "Uçurumun kenarına" gidip gelişini, bir ayin yönetir gibi seyirciyi avucunun içine alışının büyüsünü orada okuduk. Yapı Kredi Bankası'nın adına düzenlediği "Leyla Gencer Uluslararası Şan Yarışması’nın ikincisi için İstanbul'da bulunan büyük sanatçı Leyla Gencer'le Çırağan Oteli'nin kafeteryasındayız. O, gençler için bir şeyler yapmaktan çok memnun. İki yıl önce ilk yarışmada kazananların önünde açılan yollardan, opera dünyasında gençlere fırsat tanıyor olmaktan hoşnut. Mütevazı, kendi emeği ve yeteneğiyle en yükseğe tırmanmış olmaktan gururlu...
Leyla Gencer, yirmi beş yıl La Scala Operası'nda başrol oynamış bir sanatçımız. Hep kendine özgü, hep doğru bildiği yoldan gitmiş biri; opera tarihinde çığır açmış birçok yenilikler onun adını taşıyor. İtalya gibi opera dünyasının merkezinde Donizetti Rönesansı, Rossini Rönesansı'nı o yaratmış. O güne kadar gelen kalıpları kırmış; ruhunu, duygusallığını, içindeki sevgiyi aktarmış her zaman. Gencer gibi söyleme tarzını, Gencerate'yi o sokmuş opera dünyasına...
Hayatı boyunca hiç stüdyo kaydı olmamış Leyla Gencer'in. Hiç emprezaryosu da... Dünyada dolaşan altmışa yakın CD ve kaseti, konser sırasında gizlice kaydedilmiş. Bu yüzden onun üzerinden para kazanan bir sürü insan var elbette... Bugün için çok tuhaf bu. Emprezaryosu olmadığı için pişmanlık duyup duymadığını soruyorum: "Ben ezelden beri emprezaryolardan nefret ederim. Emprezaryolar bir nevi canavar. Sizi kullanıp paralarınızı çekmeye çalışırlar. ABD'ye ilk olarak 1956'da gittim. 1958'de ABD'de Philadelphia'da La Traviata'yı söylüyorum. Columbia Artist Management, bana geldi. ABD'nin en büyük emprezaryosu... Benimle 5 senelik kontrat yaptı. O zaman orada büyük sanatçı grubu vardı; Maria Callas, Renata Tebaldi gibi... Hepsinin de menajeri Columbia Artist Management. Beş sene bir tek kontrat teklif etmedi bana, yani beni susturdu. Böylece ötekileri korudu. Böyle şeyler de oluyor."
Bugün hep korsan kayıtları var Gencer'in. Stüdyonun soğuk ortamında hiç söylememiş, sanatçının durumunu düşündüğünüzde aslında hiç de haksız değil. "Bu korsan kayıtlar stüdyoda yapılanlardan çok daha rağbet görüyor. Stüdyoda çok trük var, iyi olmayan bir parça, iyi olana kadar deneniyor. Yapay bir şey bu. Benim konser kayıtlarım hep önde, çünkü canlı. Özellikle gençler çok dinliyor beni.
O anın verdiği heyecanla gençler etkilenip duygulanıyor" diyor. Gençlerin onu tercih etmesi tabii ki çok hoşuna gidiyor: "Çok mektup alıyorum gençlerden, bu beni çok memnun ediyor. Yaşlılardan bıkmadım, ama yaşlıların belli fikirleri var, o fikirlere sarılıyor ve yerlerinde sayıyorlar. Gençlerin beğenmesi benim yorum bakımdan eski olmadığımı gösteriyor. Bundan da çok gurur duyuyorum. Bir tek kusuru var bu korsan kayıtların, ekonomik faydası yok bana. Benden izin istiyorlar ve 'para almayın' diyorlar. Yirmi sene geçti, ne diyeceksiniz? Yapın, diyorum."
Sesi ve yorumuyla herkesi büyüleyen, dünya müzik otoritelerini, eleştirmenlerini bir Türk olarak şaşırtan, kendine hayran bıraktıran çok özel biri o. Opera söylemenin onun için ne ifade ettiğini soruyorum. Oral, kitabında, Gencer'in konser öncesi hep uçurumun kenarına gittiğinden bahsediyor... "O stres hep vardı" diyor: "Siz gazeteci olarak bin, iki bin, on bin, yirmi bin kişinin önünde konuşma yapacak olsanız, heyecanlanmaz mısınız? Üstelik konuşmak daha kolay, bütün bir operayı söylemek daha zor. Hava nemli olur, sesiniz etkilenir, sürpriz yaşayabilirsiniz". Peki opera söylemek: "Opera söylemek, müzisyen olmak benim için bir ayindi. Ben ayine katılıyorum; onun bir hazırlığı var. O insanlara hitap etmek, kendi insan sevgini yansıtmak, huzur vermek önemli.
Bir iki saat içinde onlara her şeyi unutturup müziğin kutsallığını hatırlatmak gerek. Dervişlerimizi alın; onlar da ayinlerine başladıktan sonra kendilerinden geçer, kendilerinden verirler. Benim için de böyleydi. Maalesef, yeni kuşak çok materyalist. Ben ve benim kuşağım değişikti, para düşünmedim hiç. Nitekim para da yapmadım. Ne kazandımsa harcadım, ama çok da rahat ettim. Bu işin sonu nasıl olacak bilmiyorum, ama Allah yardım eder. Halbuki ben öyle sanatçılar biliyorum ki ağzını açmadan önce parayı getirmezseniz söylemem, diyor. Adettir, temsilde ikinci perdede kontratla para getirilir. Ben istemem, dedim, bozdum adeti. Para için yapılacak bir iş değil sanat."
İşini en iyi şekilde yapanlar, hep böyle oluyor galiba; para ikinci planda, önemli olan en iyi şekilde, kendini vererek yapmak...
Gencer, ders verirken doğrusunu göstermenin dışında opera söylemiyor artık. Bu yıl, La Scala'da doçent olarak ders verecek, sempozyumlar, konferanslarla geçen bir eğitmenlik dönemi yaşıyor. 1980'de başlamış gençlerle ilgilenmeye, yani sahnedeyken. Resitaller dışında son çıktığı temsil, 1983 yılına gidiyor. "1992'den, yani eşimi kaybettikten sonra ağzımı açmadım. Kriz geldi, stres yaşadım. Ağzımı açmadım demek de doğru değil. Talebelere gösteriyorum seminerler sırasında. Sesimde bir değişiklik olmadı, sesimi kaybetmedim, tabii ki eskisi gibi koca koca operalar deviremem, ama misaller vermek gerekirse pekâlâ yaparım" diyor.
Türk opera dünyasıyla dünyayı karşılaştırıyoruz. Dışarıda rekabet, bizde memuriyet var. Memuriyet zihniyeti sanatçıyı yok eden bir kavram. "Bazıları iyi, bazıları kötü" diyor: "Gençler az. Memuriyet zihniyeti olunca üstüne oturuluyor, yarışma olmuyor. Sanatçının rekabet içinde olması lazım. Bizde reform yapılması lazım." İki yıl önce ilki düzenlenen Yapı Kredi Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması'nda ne kadar çok güzel ses vardı. Yarışmaya katılan Türkler, ne kadar şaşırtmıştı, bizde de bu kadar güzel sesler varmış, demiştik. Nerede onlar? "Maalesef kadro olmadığı için alınamıyorlar. Dereceye giren Birgül Su, İzmir Operası'nda söylüyor.
Bas Tuncay Kurtoğlu, iki senede çok iyileşti. Ben onu uyarıp paylamıştım, iyi ki böyle yapmışım. Zannetme ki sana bu ödül verildi, her şey bitti sanma, çok çalışman lazım, demiştim. Bu sene çok ilerleme gördüm onda, o da solist olarak alınmış.
Sizin hayatınızı anlatan bir film çekilse ya da bir tiyatro sahneye konsa, diyorum. Şaşırıyor. "Hiç düşünmedim böyle bir şeyi, bilmem ki... Olur, ama mesele bunu yapmak" diyor. Kim oynayabilir, diyorum: "Bizden mi? Bilmem ki, düşünmem lazım biraz.
Türkiye'nin dışarıda kendini iyi tanıtamamasından şikayetçi. Hep silik, hep başkalarını suçlar olmamızdan da... Türkiye'ye biraz kırgın mısınız, diyorum. O, Diva iken, çok önemli yerlere gelmiş ve dünya ondan bahseder iken uzun yıllar boyunca ülkesinden destek görmedi ya...
"Hayır, değilim" diyor. Ayrıca ilgisiz kalındığını kabul etmiyor: "Ben 1953 senesinde dışarı çıktım. 60'a kadar her türlü desteği gördüm; basın her şeyi yazdı. Demokrat Parti, Celal Bayar dönemiydi. Çok korundum. Büyük çapta desteklendim; promosyonlar yapıldı, gazeteler yazdı. Çok saygı ve sevgi gördüm. 60’tan sonra duraklama oldu, ben uzun zaman gelmedim, 74'e kadar. Çok mühim şeyler yaptım ama... Bana gazeteciler, niye bize yazmıyorsunuz, diyordu. Benim işim değil ki. Tüm dünya gazeteleri yazıyor, biraz takip edin. Aramızda bir dargınlık olmadı doğrusu."
O, çok özel biri değil mi sizce de...

THEATRE MONTHLY MAGAZINE
1997 October
 
SÖYLEŞİ

Sevgi Sanlı
 
Yaşlanmak ve Yorulmak Bilmeyen Bir Kadın, Bir Erkek Leyla Gencer ve Aydın Gün
  
Son yıllarda Hint asıllı bir Amerikalı doktor, Deebak Chopra, doğu bilgeliği ile batıdaki bilimsel buluşları birleştiren öğretiler sunuyor. Kitapları kapışılıyor. Özel
Kliniklerinde yer bulmak için ünlüler sıraya giriyor. Chopra'nın yaşlılara sevindirici haberleri var: "Ruhun gücü sınırsızdır. Siz izin vermezseniz beden de yaşlanmaz.
 
Yaşlılığa meydan okuyan bir kadınla bir erkek, Leyla Gencer ile Aydın Gün birçok genç sanatçıya kol kanat geriyorlar. Yalnız yurdumuzda yetişenlere değil, başka ülkelerden gelip uluslararası bir platformda yeteneklerini ölçmek isteyenlere de. İki yıldır süren Yapı Kredi Leyla Gencer Şan Yarışması'nda doksan kadar genç sesini duyurmak fırsatını buluyor.
 
Devlet sanatçısı Aydın Gün'e soruyorum:
Bu yarışmanın anlam ve önemini bir do sizin ağzınızdan okurlarımıza iletebilir miyiz?
Leyla Gencer ülkemizi dünyaya tanıtan büyük sanal elçimiz. La Scala Operası Genel Müdürü ve şef Riccardo Muti'nin dediği gibi yüzyılın en büyük 'prima donna'larından biri. Operadaki büyük adar Leyla Gencer ile çalmayı kendileri için büyük bir ayrıcalık saymışlardır. Bu yıl Paris Opera Comique Intendant’ı,
Porro Medicin, Royal Opera House Sanat Danışmanı Helga Schmidt, Teatro Communale Bologna Artistik Direktörü Gianni Tangucci, Roma Operası Artistik Direktörü Vincenço da Vivo jürimizde yer almayı seve seve kabul ettiler.
Yarışmacıların bu kadar önemli kişilere kendilerini tanıtmaları ne büyük bir fırsat
Gerçekten de öyle. Almanya, Rusya, ABD, Japonya, İtalya, Kore, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya, Estonya, Gürcistan, Azerbaycan, Norveç ve Türkiye'den yaraşmaya katılan 90 genç hem ilerdeki kariyerleri için önemli adımlar atarlar hem de birbirlerini tanıyıp değişik eğitimler, değişik ses teknikleri üstünde bilgi edinirler. Uluslararası dostlukların gelişmesi de işin cabası.
6 Eylül'deki yarı finalde yarışan on sanatçıyı dinlediğim zaman işinizin çok güç olduğunu düşündüm. Derece alamayan bir Rus tenor, bir Alman soprano da çok iyiydi. Ama birinciliği kazanan Norveçli Gustava Hege Tjonn'un başarısı tartışılmazdı. Hem kusursuz şan tekniği hem fizik güzelliği hem sahne sempatisi hem de en zor partileri söylemedeki rahatlığı ile. Örneğin Elsbeth Routerin yüz mimikleri beni rahatsız ediyordu. Beni de. Oy verirken çeşitli evrelerde alınan notlar ve sahnedeki sunma biçimi de rol oynuyor."
Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da başarılı sanatçılara operalardan teklifler, angajmanlar geldi mi?
Hiç şüphesiz. Norveçli Tjhonn derhal Covent Garden'da rol almak için Londra'ya davet edildi. Başka sanatçılara da İtalya, Fransa ve Polonya'dan teklifler geldi. Bu yarışmanın büyük bir özelliği de ticari başarı öne çıkaran emprezaryoları aradan çıkarıp sanatçıyı işverenle direkt temasa geçirmek.
Yapı Kredi Sanat Festivalinin bu yılki özelliği nedir sizce?
Festival içinde bir festival yaptım. Bir piyano festivali. Dünyada yankılar uyandıran altı genç piyanisti aynı festivalde bir araya getirdim. Golocok yıllarda başka enstrümanlara ya da üçlülere, dörtlülere, oda orkestralarına öncelik tanıyabiliriz.
Yaşlanmak ve yorulmak bilmeyen Leyla Gencer ile Aydın Gün'e sonsuz teşekkürler

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                              

1997.12.09
Obituary advert for soprano Zehra Yıldız, who died unexpectedly during a performance of Fidelio in Karlsruhe Opera

1 9 9 8

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1998.12.03

'Hepimizin gerçek ustası Leyla Gencer'

..... Montserrat, henüz kariyerinin başındayken kendisine örnek aldığı ve müzik yaşamı boyunca izinden gitmeye özen gösterdiği tek sanatçının Leyla Gencer olduğunu söylüyor: "Benim için örnek alınacak tek sanatçı, 'bel canto' tarzını günümüze taşıyan Leyla Gencer oldu. John Sutherland'le birlikte çok önemli çalışmalar yaptı. Opera repertuvarı Gencer'e çok şey borçlu. Hepimizin gerçek ustası Leyla Gencer oldu. Gencer bizim için opera dünyasında bir efsane gibidir."....

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1998.12.12

'Leyla Gencer bir efsanedir'

….. Toplantının sonuna doğru Türk şarkıcılarla birlikte şarkı söyleme önerisine sıcak bakarken Leyla Gencer'e değinmeden geçmedi Caballe, "Kariyerimin çok başındayken kendime örnek aldığım bir insan vardı. o da "bel canto" taran tekrar günümüze taşıyan Leyla Gencer idi. Leyla Gencer geçmişin birçok operasını seslendirdi. Bugün repertuarda yer alan birçok opera eserini ilk kez bulan, sahneye getiren kişi o olmuştur. Bizim için gerçek bir efsanedir umarım sizin için de öyledir."


1 9 9 9

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1999.12.26


CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                   
1999.12.29

2 0 0 0


ADAM MONTHLY ART MAGAZINE                              
2000 January

LEYLA GENCER
"BÜLBÜL OLMUŞ VARMIŞ GELMİŞ"*
 
Tülay German
 
Sonunda, Leyla Gencer'in CD'si Paris'te piyasaya çıktı. Hemen aldım ve büyük bir kıvançla yabancı arkadaşlara yolladım özellikle.
Erdem Buri'nin: "1950 yılında Leyla'yı ilk olarak Ankara'da Cavalleria Rusticana'da dinledim, olağanüstüydü," deyişini anımsadım.
50'li yıllarda, babamla beraber Muhsin Ertuğrul'un Dragos'taki evine gitmiştik. Çaylar içilip, uzun uzun Leyla Gencer'den konuşulmuştu. Muhsin Bey: "Kızı bir öldürmedikleri kaldı," diyerek, kıskançlıkları, çevrilen dolapları anlatmıştı.
1957 yılında, Milano'daki tarihi Scala Tiyatrosu'nun, New York Metropolitan Operası'nın efsanevi orkestra şefi Arturo Toscanini'nin cenazesinde, Toscanini'nin vasiyeti üzerine Leyla Gencer şarkı söylemişti.
70'li yıllarda, Gencer'i, Fransız televizyonunun naklen verdiği Turandot operasında seyredip, dinlemiştim. Olağanüstü bir ses, soylu bir güzellik ve de büyük bir oyunculuk gücü.
29 Nisan 1985'te, Paris'te, Athénée Tiyatrosu'nda son resitallerinden birini verecekti. Aynı tarihte, Fransa'nın öbür ucunda bir konserim olduğu için, sıkıntı, üzüntü ve isyan içinde yaptığım araba yolculuğunu unutamam. Yol boyunca, öylesine söylenmiştim ki, arabayı kullanan Erdem Buri: "Peki, dönüyoruz Paris'e, git sevgili Leyla Gencer'ini dinle, seni dinlemeyi bekleyenlere de rezil ol," diyerek, bir güzel azarlamıştı beni.
50'li yıllarda, bir ara, Galatasaray-Fenerbahçe taraftarları gibi, önce, Callas'çılar ve Tebaldi'ciler, sonra da Callas'çılar ve Gencer'ciler diye, dünya müzikseverleri ikiye ayrılmıştı.
Maria Callas, büyük yorumculuğunun yanı sıra, yaşamı ile de kendisinden söz ettirmişti.
Büyük bir kültüre sahip olan Leyla Gencer, her türlü skandaldan uzak yaşadı. Tanınmayan, bilinmeyen birçok değerli eseri ortaya çıkardı, seslendirdi. "Scala" üzerine yapılan önemli televizyon programlarında, bu tarihi tiyatronun temsilcisi olarak vakur bir tarzda konuştu.
1985 yılında verdiği Paris konseri üzerine basında çıkan yazıları unutamayacağım. En belalı eleştirmenler, bu büyük ses, yorum ve kişilik karşısında büyülenmişler, Gencer'i göklere çıkarıyorlardı. Duyduğum kıvançtan hindiler gibi kabarıp dolaşmıştım günlerce gazeteci ve müziksever arkadaşların
arasında.
8 Ocak 1993 Cuma. Soğuk mu soğuk bir kış günü. Ben Père-Lachaise Mezarlığı'nda Erdem Buri'yi uğurluyorum, aynı gün Leyla Gencer de Teşvikiye'de çok sevdiği eşi İbrahim Gencer'e veda etmekte.
Paris'teki ilk günlerimizde, Saint-Germain'de, bir kitap arıyordum. Kitapçı, Türk olduğumuzu öğrenince: "Demek Nâzım Hikmet'in vatandaşısınız," diyerek, neredeyse boynumuza sarılacaktı.
Cannes'daki kitapçının vitrininde, en önde, eski dost Yaşar Kemal'in kitabını gördüğümde de ne denli sevinç duyduğumu unutamam.
İstanbul'daki son gecem olan 30 Mart 1966'dan beri görmediğim Yılmaz Güney, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiyeyi aldığında gözlerim yaşarmıştı.
Nâzım Hikmet'in tüm kitapları var kütüphanemde. Yaşar Kemal'in "Akçasazın Ağaları Demirciler Çarşısı Cinayeti" karşımda duruyor. "Canım Erdem'e," diye yazmış Yaşar.
"O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler." Yılmaz Güney'in üç filminin de video kaseti var.
Artık Leyla Gencer'in CD'si de elimde.
Turandot operasının tamamının naklen verildiği 70'li yıllarda video yoktu. Fransız Radyo ve Televizyon Milli Arşivi I.N.A.'da vardır filmi. Arşivdeki programların kopyasını satın almak mümkün; mümkün olmasına mümkün ama, ancak televizyonların, film veya plak şirketlerini ödeyebileceği bir paraya.
İyisi mi... Gözlerimi kapatayım ve yıllar boyunca yüreğimi kıvançla coşturan Leyla Gencer'in o eşsiz "Piyanissimo"larını dinleyeyim. Son olarak da mutlaka, "Siete Turchi" (Türksün) parçasını söyleyişini.
 
*
Bülbül Olsam Varsam Gelsem, Pir Sultan Abdal