Press [2005 - 2019] [Turkish]

 
2 0 0 5

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
2005.06.05
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer ile ilgili bir müjde vereyim

Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin bu akşam Aya İrini’de yapılacak açılış konserinden önce İKSV (İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı) tarafından gerçek divamız (bu sıfat o kadar çok kullanıldı ki havı döküldü) uluslararası üne sahip soprano Leyla Gencer’e 2005 Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilecek. Ona nice sağlıklı, mutlu, müzikli yıllar diliyorum.
Ne yazık ki, büyük soprano rahatsız olduğundan törene katılamayacak, onun adına ödülü Covent Garden Kraliyet Operası eski Genel Müdürü Sir John Tooley alacak.
Diva’yı ilk kez uzun süre kuyrukta bekleyerek bilet alabildiğim Puccini’nin Tosca operasında seyrettim/dinledim. Eski Dram Tiyatrosu’nda.
Tanıştıktan sonra bir gerçeği fark ettim.
O hançeresiyle değil beyniyle söylüyordu. Bir sanatçının başarısı tek kelimeyle özetlenebilirdi: Tutku.
Zeynep Oral’ın onun yaşamını dile getiren Tutkunun Romanı da (Doğan Kitap), Türkiye’den dünyaya açılan birinin tek rehberinin tutku olduğunu gösteriyor.
Ahmet Makal’ın ‘Tutkuların ve korsan CD’lerin kraliçesi Leyla Gencer’ yazısını (Andante, 15 Mayıs-15 Temmuz, s. 16) okurken, onun yıllar önce LP’lerini İtalya’dan aldığımı anımsadım, Leyla Gencer Sahnede (Leyla Gencer in Scena) adını taşıyordu. Müzik mağazasına girip adını telaffuz ettiğimde, satıcı çocuk Cencer diye bana tezahürat yapmıştı. Sonraları da CD’lerini toplamaya başladım.
Ahmet Makal’ın onun yurtdışındaki ve içindeki durumunu anlatan bir görüşünü okumanızı isterim:
‘Gencer’in; önce, Callas’ın ve Tebaldi’nin, daha sonraları ise Caballe ve Sutherland’ın hüküm sürdüğü dönemlerde kendini kabul ettirebilmesi, gerçekten büyük bir başarıdır.
Gencer’in bu uzun soluklu koşusunda ülkemizden gereken ilgi ve desteği görememiş olması ise can acıtıcı bir gerçektir.’
Ahmet Makal’ın yazısında Leyla Gencer diskografisini bulabilirsiniz. Seçim için yararlı bir kaynak.
İKSV Başkanı Şakir Eczacıbaşı bu akşam yapacağı açış konuşmasında Leyla Gencer’i uluslararası nitelikleriyle tanıtıyor.
Türkiye’ye çok geç döndü, biz uluslararası başarılarını yeterince Türkiye’de yansıttık mı? Kolayca evet diye yanıtlayamam.
Ancak Şakir Eczacıbaşı’nın bu akşam vereceği bir müjdeyi ben okurlarıma bugünden iletiyorum: ‘Leyla Hanım’la ilgili olarak size bir müjdemiz var: 2006’dan başlayarak Vakfımız, genç yetenekleri ortaya çıkarmak amacıyla, Dışişleri Bakanlığı’nın destekleyeceği, Doğuş Grubu ve Garanti Bankası’nın sporsorluğunu üstleneceği Leyla Gencer Şan Yarışması’nı düzenleyecek.’
Yazarken Leyla Gencer’in Lucrezia Borgia’yı söylediği Gaetano Donizetti’nin Lucrezia Borgia operasını dinliyorum.

ANDANTE WEEKLY MAGAZINE
2005.07.15 

BÜYÜK YORUMCULAR

AHMET MAKAL

Gönüllerin ve korsan CD'lerin kraliçesi


Leyla Gencer
 

Tarih, ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile sadece bilimsel değil, sanatsal yaratıcılık arasında da yakın bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor sevgili andante okurları... Bu yaratıcılığın gelişmesi ise kuşkusuz, sanatsal etkinliklerin gerçekleştirilebileceği koşulların ve ortamın yaratılmasına bağlı ve bunun bir öğesini de sanatçıların desteklenmesi, teşvik edilmesi oluşturuyor. Kuşkusuz, Türk toplumu olarak bu konularda iyi bir sicile sahip değiliz. Türkçe’nin en büyük şairini 13 yıl "kapalı mekânlara mahkûm etmenin ayıbından hâlâ kurtulabilmiş değiliz ki, 21. yüzyılın başlarında dahi düşünce özgürlüğünü, basın özgürlüğünü tartışmaya devam edebiliyor, kitap toplatmaktan-yakmaktan söz edebiliyoruz. Kadir bilmezliği konu alan sımsıcak bir Anadolu türküsünün sözleri, siyasetçimizin, bürokratımızın, ortalama insanımızın, hatta ve hatta sanat camiamızın, sanata ve sanatçıya yönelik tavırları için de geçerli gibidir: "Bilemedim kıymetini, kadrini; hata benim, günah benim, suç benim..." Evet, Andante'nin bu sayısında, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın 2005 yılı "yaşam boyu başarı ödülü ‘nün kendisine verilecek olması vesilesiyle, uzun yıllar boyunca bu kadir bilmezlikten payını fazlasıyla almış olan değerli sanatçımız soprano Leyla Gencer'i değerlendiriyoruz.

 

GENCER'İN YAŞAMI


Leyla Gencer'in 1920'li yıllarda İstanbul'da Safranbolu kökenli bir Türk baba ile Polonya asıllı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldiği kesin olmakla birlikte, doğum tarihi konusundaki rivayetler çeşitlidir. Dünyanın en büyük ve güvenilir müzik ansiklopedisi olan Grove bile, sanatçının doğum tarihini 10 Ekim 1928 olarak verirken, bu tarihin yanına bir soru işareti koymaktan geri durmamaktadır. Müzik eğitimine İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başlayan genç Gencer, İstanbul'da tanıştığı ünlü İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi'nin önerisiyle, ondan ders alabilmek için Ankara'ya taşındı. Ünlü sanat adamı Muhsin Ertuğrul'un başında bulunduğu ve o dönemde operayı da kapsayan Ankara Devlet Tiyatrosu'nda korist olarak göreve başladı. Gencer, burada Mascagni'nin Cavalleria Rusticana operasındaki Santuzza rolüyle, 1950 yılında ilk defa sahneye çıktı. Sanatçı, aralarında Tosca, La Traviata ve Madame Butterfly'in da bulunduğu başka operalarda da rol aldı. 1953 yılı, Gencer'in müzik yaşamının en önemli dönüm noktası oldu. Bir bursla İtalya'ya giden sanatçı, burada geçireceği parlak, ama uzun ve zorlu sanat yaşamına ilk adımını attı. İtalyan opera dünyasının en önemli şefleriyle ve yöneticileriyle tanışan Gencer, peş peşe onların beğenilerini kazanmayı bildi. İlk defa aynı yıl içerisinde Napoli'de Arena Flegrea'da Santuzza rolüyle sahneye çıkan sanatçı, bunu takiben, San Carlo'da Santini yönetiminde Butterfly rolünü, Serafin yönetiminde Evgeni Onegin'deki Tatyana rolünü üstlendi. Bunu izleyen yıllarda Avrupa'nın çeşitli opera evlerinde sahneye çıkan Gencer, 1956'da da ilk defa Amerika Birleşik Devletleri'nde, San Francisco Operası'nda sahne aldı. Gencer 1957'de, hep hayallerini süslemiş olan La Scala'da, Poulenc'in Dialogues des Carmelites (Dialoghi della Carmelitane) adlı operasının dünya prömiyerinde Madame Lidoine rolü ile ilk defa sahneye çıktı. Bu ilk çıkışı diğerleri izleyecek, Gencer uzun yıllar boyu Scala'da sahne alacaktı. Gencer, Toscanini'nin 18 Şubat 1957 günü Milano'nun Duomo Katedrali'nde yapılan tarihî cenaze töreninde, Verdi'nin Requiem'inde soprano partisini söylerken, orkestrayı Victor de Sabata yönetiyordu. 1957'de Viyana Devlet Operası'nda Karajan yönetiminde La Traviata'da söyleyen sanatçı, 1958'de Philadelpia'da, 1960'ta Bolsoy'da ve Kirov'da, 1961'de Colon'da sahneye çıktı. Gencer, 1962'de Covent Garden Krallık Opera Evi'nde, Solti yönetiminde Don Giovanni ve Don Carlos'la sahne aldı. Dünyanın en önemli müzik festivallerinde de sahneye çıkan sanatçı, 1961'de Salzburg Festivali'nde, 1962, 1963 ve 1965 yıllarında Glyndebourne, 1969 ve 1972'de Edinburgh Festivallerinde sahne aldı. Gencer'in sanat yaşamı boyunca sahneye çıkmadığı tek önemli opera evi Metropolitan'dı.
Gencer, henüz 20'li yaşlarında bir genç kadın olarak İtalya'da başlattığı müzik kariyerinde; yetenekleri, kararlılığı, çalışması ve sadece müzikle sınırlı kalmayan zekâsıyla, bütün güçlükleri aşarak yoluna devam etti. Sanatçı, başta Serafin, Gui ve Gavazzeni olmak üzere; Pradelli, de Sabata, Previtali, Votto, Capuana, Rescigno, Patane, de Fabritiis, Santini gibi dönemin İtalyan operasının bütün önemli şefleriyle çalıştı. Sanat yaşamının henüz başlarında bulunan Riccardo Muti’de, Gencer'in çalıştığı şefler arasındaydı. Gencer'in birlikte çalıştığı şefler arasında Karajan, Solti, Sawallisch, Kertesz, Barbirolli gibi en büyükler de bulunuyor. Gencer'in rol arkadaşları da dönemin en büyükleriydi: Bergonzi, di Stefano, del Monaco, Gobbi, Raimondi, Taddei, Siepi, Bruson, Cappuccilli, yani kısaca İtalyan operasının yıldız sanatçıları...
Kuşkusuz Gencer'in müzik yaşamı birçok güçlüğün, sorunun üstesinden gelinerek gelişti. Bir Türk olarak tüm önyargılara karşın opera dünyasının zirvelerine tırmanabilmek ve kıyasıya bir mücadelenin olduğu bu "arena"da tutunabilmek zaten yeterince güçtü. Sadece yeteneklerine ve çalışmasına güvenen bir yalnız kadın olarak, bunu gerekli maddi ve manevi destekten yoksun olarak gerçekleştirmesi ise Gencer'in olağanüstü başarısıydı. Gencer'in dönemi, aynı zamanda Callas'ın dönemiydi ve kim ne derse desin, dönemin bütün sanatçıları Callas'ın opera dünyası üzerindeki egemenliğinden nasiplerini aldılar. Tebaldi La Scala'dan ayrılıp, sanat yaşamının büyük bölümünü ABD'nde Metropolitan Operası'nda geçirmek durumunda kalırken, Caballe de hak ettiği ilgiyi görmek için Callas'ın sahneleri bırakmasını beklemek zorunda kalmıştı. Kuşkusuz, Callas faktörü tüm diğer sanatçılar gibi, Gencer'i de olumsuz yönde etkileyecekti. Buna karşılık, Gencer'in; önce Callas'ın ve Tebaldi'nin, daha sonraları ise Caballe'nin ve Sutherland'ın hüküm sürdüğü dönemlerde kendini kabul ettirebilmesi, gerçekten büyük bir başarıdır. Gencer'in bu uzun soluklu koşusunda ülkemizden gereken ilgi ve desteği görememiş olması ise can acıtıcı bir gerçektir. İtalya'ya gittikten sonra da Ankara Devlet Operası'ndaki kadrosunu koruyan, çağrıldığında gelerek temsillerde rol alan Gencer'in işine, 1959 yılında, dönemin bugün adı dahi hatırlanmayan Maarif Vekilinin isteği üzerine Opera Müdürü Necil Kazım Akses tarafından son verildi. Hiç şüphe yoktur ki, bu durum üzerinde sanat camiamızın bilinen çekememezlikleri ve Türkçe'mizin güzel bir ifadesiyle "kifayetsiz muhterisler" belirleyici olmuştur. Benzeri biçimde, Türkiye'de 1971 yılından itibaren verilmeye başlanan ve üzerinde hep tartışılmış olan "devlet sanatçısı" unvanı, Gencer'e epeyce gecikmeli olarak ve ancak 1988'de verilebilmiştir. Buna karşılık, Gencer'e daha 1950'li yıllardan başlayarak birçok ülkede, devletler ve çeşitli kurumlar tarafından saymakla bitmeyecek kadar çok ödül verilmiş olması, bizim açımızdan sadece bir utanç kaynağıdır. Son yıllarda ülkemizde de bazı olumlu gelişmelerin olması, devletin esirgediği ilgiyi bazı sivil toplum kuruluşlarının göstermeye başlaması, belki de küçük bir teselli olarak kabul edilmelidir. 1994 yılında Sevda-Cenap And Vakfı'nın Onur Ödülü Madalyası'na layık görülen Gencer'e, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı da 2005 yılı "Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü veriyor.
Gencer opera sahnelerine 1983 yılında La Fenice'de Francesco Gnecco'nun La Prova di un'opera seria operasının temsiliyle veda etti. Buna karşılık, 1992 yılına kadar resitallerini sürdürdü. Bunu izleyen dönemde de yaşamını operaya vakfetmeye devam eden sanatçı; jüri üyelikleri, konferanslar, ustalık sınıfı dersleri vb. etkinliklerle kendi yaşamını doldururken, müzik dünyasını da zenginleştirmeye devam ediyor.

GENCER'İN SANATI


Her büyük şancının sanatı, değişik öğelerin kendine özgü bir bileşiminden oluşur. Bu bileşim içerisinde, sanatçının artıları kadar, eksileri de vardır kuşkusuz. Önemli olan bu eksi ve artılardan, eksileri minimize, artıları maksimize eden dikkate değer bir bütün ortaya çıkarabilmektir. Bu süreçte, bir taraftan sanatçının sahip olduğu sesin doğal, verili özellikleri bulunmaktadır; diğer taraftan bu sesin kullanımına ilişkin özellikler. Sesin kullanımında ise sanatçının yeteneğinden motivasyonuna, çalışmasından bilgisine, kültüründen müzikal aklına ve zekâsına kadar çok sayıda etmen rol oynamaktadır. Opera tarihinde Gencer'i Gencer yapan, kuşkusuz sanatçının sahip olduğu sesten çok, bu sesin kullanımındaki olağanüstü ustalığıdır. Onun başarısı, hiç de olağandışı olmayan bir sesten, bu olağanlığı aşan olağanüstü müzikal sonuçlar elde edebilmiş olmasında yatar. Gencer'in opera standartlarına göre çok da güzel sayılamayacak ve volüm olarak sınırlı bir sesi vardı. Ama sanatçı olağanüstü tekniği, güçlü kişiliği ile müzikal ve tiyatral aklı ve zekâsıyla bu malzemeden, malzemenin kendisini aşan müzikal sonuçlar elde etmesini bildi. Ses özellikleri itibariyle bir lirik soprano olan Gencer'in sesinin kıvraklığına ve etkileyici yumuşak söyleyişine Gilda, Amina gibi daha hafif, lirik karakterli roller daha uygun düşüyordu. Ancak, bel canto repertuvarda Callas'ın, verismo repertuvarda Tebaldi'nin egemen olduğu bir dönemde, Gencer'in bu yarışta var olabilmesi, repertuarını genişletmesine, farklı ses özellikleri gerektiren karakterlere de uzanabilmesine bağlıydı. Gencer, hafif, lirik karakterli sesini; dramatik bir kullanımla, dramatik karakterli rolleri de seslendirebileceği bir araç haline dönüştürdü. Kuşkusuz bu durum teknik açıdan sorunlar da yaratmakla birlikte, Gencer'in elde ettiği renkler ve bu renklerle ortaya çıkan dramatik etki inanılmazdı. Renk ustalığı, Gencer'in sanatının en önemli bileşenlerinden biri olacaktı. Birçok müzik eleştirmeni tarafından Gencer'in alameti farikası olarak kabul edilen pianissimo- çok yumuşak- söyleyişine, sesinin dramatik kullanımıyla elde ettiği sınırsız renkler eklendiğinde, onun sanatının ayırt edici çizgileri belirginleşmektedir. Rolün dramatik taleplerine uygun biçimde oluşturulan bu sınırsız renkler, Gencer'in seslendirdiği karaktere, çok az sanatçıya nasip olacak biçimde vakıf olmasına yol açıyordu. Kuşkusuz böylesi bir sanatsal yaratıcılığın altında, Gencer'in müzikal aklı ve kültürü yatmaktaydı. Gencer, tıpkı Magda Olivero gibi, entelektüel bir sanatçıydı; geniş bilgi ve kültürüyle, ne yapmışsa bilinçle yapıyor, seslendirdiği rolün duygusal olduğu kadar düşünsel olarak da içine giriyordu. Her ne kadar Gencer'in performanslarında gözlenen dramatik etkiler doğal, spontan gibi görünüyorlarsa da aslında sanatçının uzun çalışmaları sonucunda biçimlendirmiş olduğu etkilerdi. Buna karşılık, Gencer'in bu önceden çalışılmış karakterizasyonları, hiçbir zaman yapmacıklık izlenimi vermiyordu.
Gencer, soprano rollerin hemen tümünde olduğu gibi, Gioconda ve Aida gibi dramatik rollerde de başarılı oldu. Ancak, sanatçının en başarılı olduğu roller, kuşkusuz dramatik koloratura rollerdi. Bunlar, Gencer'in seslendirdiği tarihler itibariyle henüz repertuvar operası olma niteliğini kazanamamış ve bir bölümü çok uzun yıllardır seslendirilmemiş olan Donizetti ve erken dönem Verdi operalarını içeriyordu. Donizetti'nin Anna Bolena, Maria Stuarda, Lucrezia Borgia, Roberto Devereux, Belisario, Caterina Cornaro operaları ile Verdi'nin Attila, I due Foscari ve La Battaglia di Legnano operaları bunların başında geliyordu.
Gencer, yaklaşık 30 yıl süre ile opera sahnelerinin zirvelerindeki yerini korudu. Resitaller de dahil edildiğinde, bu süre 40 yıla uzanmaktadır. Kendisi, bu uzun zaman aralığı içerisinde, 1957-1965 dönemini, sanatsal açıdan zirvede olduğu yıllar olarak nitelendiriyor.

GENCER'İN REPERTUVARI VE KAYITLARI

Leyla Gencer'in repertuvarında 70'i aşkın opera bulunuyordu. Callas'ın repertuvarında 40 kadar opera bulunduğunu hatırlarsak, Gencer'in repertuvarının genişliği daha iyi anlaşılır. Üstelik, Gencer'in repertuvarı, o dönemlerde yeterince bilinmeyen birçok eseri de içeriyordu. Gencer, repertuvarındaki operaları, uzun sanat yaşamı boyunca, yeryüzünün en önemli opera evlerinde, en önemli orkestra ve şeflerle, döneminin en önemli sanatçılarıyla ve defalarca seslendirdi. Gencer düzeyinde bir sanatçıdan, günümüze bu eserlerin çok sayıda stüdyo kaydının kalması beklenirdi. Ne yazıktır ki, 1956'da ve 1974'te kaydedilen ve sınırlı sayıda arya ve şarkı içeren iki plak dışında, plak endüstrisinin Gencer'e ilgi göstermemiş olması bunu olanaksız kıldı. Buna karşılık, Gencer, korsan plak endüstrisinin belki de en çok ilgi gösterdiği sanatçı oldu. Öyle ki, Gencer'e "korsanlar kraliçesi" sıfatı yakıştırıldı ve bilebildiğimiz kadarıyla bu sıfatın kullanıldığı başka bir sanatçı da yok. (Gencer, gönüllerin de kraliçesiydi elbette...) Gerek bazı firmalar gerekse hayranları tarafından Gencer'in temsillerinde ya da radyo yayınlarından yapılan bu korsan kayıtlar, plak ve CD olarak defalarca basıldı. Gencer'in değişik tarihlerdeki temsillerinde canlı olarak yapılan kayıtların sayısının 80 kadar olduğu tahmin ediliyor. Bu kayıtlar ses düzeyi itibariyle, elbette dönemin stüdyo kayıtlarıyla karşılaştırılacak durumda değil. Buna karşılık birçoğu dinlenebilir düzeyde, aralarında çok iyi olanlar da var. Gencer'in kayıtlarının tek bir firma tarafından ve sistematik biçimde yayınlanmamış olması, müzik dinleyicisi açısından büyük zorluklar yaratmaktadır. Gencer'in bazı kayıtları CD olarak yayınlanırken, bazı kayıtlar da piyasadan çekilmekte; bu devir yıllardır büyük bir hızla devam etmektedir. Aynı operanın farklı tarihlerde yapılmış değişik kayıtları olduğu gibi, aynı kayıtlar değişik firmalar tarafından da CD olarak yayınlanabiliyor. Üstelik bu CD baskılarının bir bölümünde verilen kayıt tarihleri hem diğer baskılarla hem de yazılı kaynaklardaki bilgilerle uyuşum içerisinde olmayabiliyor. Bütün bu sorunlar, tümüyle sağlıklı bir Gencer diskografisinin çıkarılmasını neredeyse olanaksız kılıyor. Biz bu hızlı değişkenlik ve sorunlar nedeniyle, sanatçımızın kayıtlarından yapılan CD'leri firma ismi ve CD numarası olmaksızın vermeyi daha sağlıklı buluyoruz. Ancak şu an itibariyle, bu CD'lerin büyük bölümünün Myto, Opera d'Oro ve Bongiovanni firmalarının kataloglarında olduğunu belirtelim. Bu firmaların kataloglarında, Gencer'in opera kayıtlarının yanı sıra, bazı resital kayıtları da bulunuyor. Gencer'in Opera d'Oro etiketli CD'lerinin bir bölümünü, şu anda ülkemizdeki müzik mağazalarında da bulmak mümkün. "Meraklısı için Gencer CD"leri listemizde, sanatçının en önemli kayıtları yer alıyor. Nesnel bir değerlendirme yapıldığında, bu listenin en değerli bölümünü Donizetti operalarının oluşturduğu söylenebilir. Gencer seslendirdiğinde tümüyle "nadirat"tan sayılan bu operaların günümüzde dahi az sayıda kaydı bulunuyor. Gencer'in bu kayıtlarını müzik tarihi açısından önemli buluyoruz. Donizetti operaları için yaptığımız bu değerlendirmeler, büyük ölçüde diğer bestecilerin eserleri için de yapılabilir. Sonuç olarak, sevgili Andante okurlarına, bulabildikleri her Gencer kaydını almalarını ve dikkatle dinlemelerini önermek en sağlıklı yol gibi görünüyor. Opera CD'lerinin yanı sıra, Gencer'in Chopin'in şarkılarını içeren bir kaydı da bulunuyor. Müzik tarihinin önemli Chopin yorumcularından biri olan piyanist Nikita Magaloffla, muhtemelen 1980'li yılların başında yapılan bu kaydı Gencer açısından biraz geç kaydedilmiş olarak değerlendirmekle birlikte; Elisabeth Söderström'ün Ashkenazy'yle yaptığı kaydın yanında dinlenmeye değer buluyoruz. Gencer'in iki görüntülü kaydı DVD'ye de aktarıldı. Onun, sanatının zirvesinde olduğu yıllarda, dönemin en önemli sanatçılarıyla birlikte yapmış olduğu Verdi'nin Aida ve Il Trovatore operalarının bu kayıtlarını da dikkatlerinize sunuyoruz.

Biz, bu yazıyı hazırlama sürecimizde Gencer kayıtlarını merakla ve zevkle dinlerken, "gelişme, yaratıcılık, sanat ve kadir bilme" konuları üzerinde de derin düşüncelere daldık. Andante okurlarının bu konudaki görüşlerimize ortak olacağından hiç kuşku duymuyor, size de zevkli ve düşünceli dinlemeler diliyoruz...

MERAKLISI İÇİN GENCER KAYITLARI


 
Eserlerin kayıt tarihleri parantez içerisinde verilmekte, kayıt günleri hakkında bir netliğin olmadığı durumlarda, sadece kayıt yılı belirtilmektedir.

Bellini: Norma

Gencer (Norma), Simionato, Prevedi, Zaccaria, Milano La Scala Opera O. ve K / Gavazzeni (13.1.1965)
Bellini: I Puritani
Gencer (Elvira), G.Raimondi, Ausensi, Bartoletti, Buenos Aires Colon Tiyatrosu O. ve K. / Quadri (12 Ekim 1961)
Chopin: 19 Şarkı, Op.74
Gencer, Nikita Magaloff (piyano)
Cherubini: Medea
Gencer (Medea), Bottion, R.Raimondi, Venedik La Fenice O. ve K / Franci (15.12.1968)
Cilea: Adriana Lecouvreur
Gencer (Adriana Lecouvreur), Zambon, Zerbini, Napoli San Carlo Tiyatrosu O. ve K / de Fabritiis (17.12.1966)
Donizetti: Anna Bolena
Gencer (Anna Bolena), Johnson, Cava, Glyndebourne Festival Opera O. ve K / Gavazzeni (11.6.1965)
Donizetti: Belisario
Gencer (Antonina), Grili, Bruson, Zaccaria, Bergamo Donizetti Tiyatrosu O. ve K / Camozzo (7.10.1970)
Donizetti: Caterina Cornaro
Gencer (Caterina Cornaro), Aragall, Bruson, Napoli San Carlo Tiyatrosu O. ve K / Cillario (28.5.1972)
Donizetti: Lucia di Lammermoor
(Seçmeler) Gencer (Lucia), Sabatucci, Carta, Massario, Prandelli, Trieste Verdi Tiyatrosu O. ve K / de Fabritiis (13.12.1957)
Donizetti: Lucrezia Borgia
Gencer (Lucrezia Borgia), Petri, Aragall, Rota, Napoli San Carlo Tiyatrosu O. ve K. / Franci (29.1.1966)
Donizetti: Maria Stuarda
Gencer (Maria Stuarda), Verrett, Tagliavini, Maggio Musicale Fiorentino O. ve K. / Francesco Molinari-Pradelli (2.5.1967)
Donizetti: Roberto Devereux
Gencer (Elisabetta), Cappuccilli, Rota, Bondino, Napoli San Carlo Tiyatrosu O. ve K. / Rossi (2.5.1964)
Gluck: Alceste
Gencer (Alceste), Picchi, Roni, Roma Opera O. ve K. / Gui (7.3.1967)
Massenet: Werther
Gencer (Carlotta), Tagliavini, Borriello, Sucha, Trieste Verdi Tiyatrosu O. ve K. / Cillario (20.1.1959)
Mozart: Don Giovanni
Gencer (Donna Elvira), Petri, Bruscantini, Alva, Stich-Randall, Sciutti, Milano RAI Senfoni O. ve K / Molinari- Pradelli (26.4.1960)
Mozart: Don Giovanni
Gencer (Donna Anna), Jurinac, Lewis, Siepi, Evans, Covent Garden Kraliyet Opera Evi O. ve K. / Solti (9.2.1962)
Pacini: Saffo
Gencer (Saffo), Quilico, Mattiucci, Napoli San Carlo Tiyatrosu O. ve K. / Capuana (7.4.1967)
Pizzetti: Assassinio nella Cattedrale
Gencer, Rossi-Lemeni, Bertocci, Milano La Scala Opera O. ve K / Gavazzeni (1.3.1958) (Dünyada ilk seslendirilişi)
Poulenc: Dialogues des Carmelites
Gencer (Lidoine), Rossi-Lemeni, Cossotto, Milano La Scala Opera O. ve K / Sanzogno (26.1.1957) (Dünyada ilk seslendirilişi)
Rossini: Elisabetta, Regine d'Inghilterra
Gencer (Elisabetta), Grili, Geszty, Bottazzo, Palermo Massimo Tiyatrosu O. ve K.  / Sanzogno (23.11.1970)
Spontini: La Vestale
Gencer (Giulia), Bruson, Campi, Palermo Massimo Tiyatro O. ve K. / Previtali (4.12.1969)
Verdi: Un Ballo in Maschera
Gencer (Amelia), Bergonzi, Zanasi, Bologna Teatro Comunale O. ve K / de Fabritiis (1961)
Verdi: La Battaglia di Legnano
Gencer (Lida), Gibin, Savarese, Trieste Verdi Tiyatrosu O. ve K. / Pradelli (8.3.1963)
Verdi: I due Foscari
Gencer (Lucrezia), Picchi, Guelfi, Salimbeni, Venedik La Fenice Tiyatrosu O. ve K / Serafin (31.12.1957)
Verdi: La Forza del Destino
Gencer (Donna Leonora), di Stefano, Siepi, Milano La Scala Opera O. ve K. / Votto (5.7.1957)
Verdi: Macbeth
Gencer (Lady Macbeth), Taddei, Malagu, Palermo Massimo Tiyatro O. ve K / Gui (20.1.1960)
Verdi: Rigoletto
Gencer (Gilda), G.Raimondi, MacNeill, Buenos Aires Colon Tiyatrosu O. ve K. / Quadri (1961)
Verdi: Simon Boccanegra
Gencer (Maria), Gobbi, Panerai, Viyana Devlet Opera K, Viyana Filarmoni Orkestrası / Gavazzeni (9.8.1961)
Verdi: La Traviata
(Seçmeler)
Gencer (Violetta), Labo', Cappuccilli, Rio de Janeiro Şehir Tiyatrosu O. ve K. / Rescigno (8.8.1964)
Verdi: Il Trovatore
Gencer (Leonora), del Monaco, Bastianini, Barbieri, Milano RAI O. ve K. / Previtali (29.5.1957)
Zandonai: Francesca da Rimini
Gencer (Francesca), Gasparini, Viaro, Trieste Verdi Tiyatrosu O. ve K. / Capuana (16.3.1961)
 

MERAKLISI İÇİN GENCER DVD'LERİ
 

Verdi: Aida

Gencer (Aida), Bergonzi, Cossotto, Colzani, Arena di Verona / Capuana (9.8.1966), Hardy Classic HCD4010
Verdi: Il Trovatore
Gencer (Leonora), del Monaco, Bastianini, Barbieri, Milano RAI O. ve K. / Previtali (29.5.1957) Hardy Classic HCD4006
 

MERAKLISI İÇİN GENCER BİYOGRAFİSİ
 

Zeynep Oral: Leyla Gencer-Tutkunun Romanı Üçüncü Baskı, Doğan Yayıncılık, İstanbul, 1999
Tutkunun Romanı", yazarının Gencer'e olan tutkusunu, Gencer'in operaya olan tutkusunun önüne geçirse de müzikal açıdan abartılı değerlendirmeler, yanlışlar ve eksiklikler içerse de birinci el bilgiler ve anılar aktaran, kolay okunabilir nitelikte, hoş bir kitap. İçtenlikle öneriyoruz...
 

2 0 0 6

SKYLIFE MONTHLY MAGAZINE                              
2006 September

Çağımızın en büyük opera sanatçılarından biri olan Leylâ Gencer hem ses hem de dramatik gücüyle seyircisini büyülüyordu.
 
Prof. Dr. Metin AND
 
Leyla Gencer İstanbul’daki öğrencilik yıllarımdan biliyordum, ama tanışmamıştım. Galatasaray'da müzik hocam Muhiddin Sadak'ın yönettiği konservatuar korosunda Leyla'yı hayranlıkla seyrediyor, sanki onun sesini korodan ayrı olarak duyuyordum. İkimiz de aşağı yukarı aynı tarihlerde, 1950'lerin başında, Ankaralı olduk. Ünlü ses hocası Arangi-Lombardi; Leyla'yı İstanbul'da keşfetmiş, onu Ankara'ya gitmeye razı etmişti. Ankara'da hem ailemin hem benim yakın dostum oldu. Onu Ankara'da oynadığı bütün operalarda seyrettim: Menotti'den 'Konsolos', Mascagni'den 'Cavalleria Rusticana", Mozart'tan 'Cosi Van Tutte', Adnan Saygun'dan 'Kerem', Verdi'den 'La Traviata', Puccini'den 'Tosca'... Leyla'nın Türkiye dışına açılışı 1953 yılında oldu. İtalyan radyosunda bir resital verdi, bir de Napoli'de Açıkhava tiyatrosunda 'Cavalleria Rusticana' gösterimi... Bunlardan sonra da sanat yaşamı Türkiye'nin onur elçisi olarak dışarıda birbirinden parlak zaferlerle geçti.
 
DEVRİMCİ BİR SANATÇI
 
Leyla Gencer operada bir devrim yaptı; daima zor yolu seçerek. Öteki divalardan farklı olarak arkasında zengin sponsorlar, devlet adamları, sosyetenin seçkin kişilerinin desteği olmadan tek başına uğraşması, didinmesiyle, her engeli aşarak, her sınavı başarıyla geçerek ileriye yürüdü. Konserlerinin programlarına popüler olmuş aryalar koymak yerine bilinmedik, unutulmuş eserleri seçti. Bunların güzelliğini dinleyicilere tattırdı. Onun üzerine iki kitap yazıldı. Bunların ilki Leyla'nın yakın arkadaşı, müzik eleştirmeni Franca Cella'nın 'Leyla Gencer' kitabıydı. Bu kitabı çok iyi inceledim. Burada Leyla'nın oynadığı yetmişi aşkın operanın adı vardı. O sırada ben de bir kitap yazıyordum, daha doğrusu iki kitabı bir arada yazıyordum. Birinci kitabin adı; Türkiye'de İtalyan Sahnesi', ikinci kitabın adı ise 'İtalyan Sahnesinde Türkiye' olacaktı. Leyla Gencer'in konumu her iki kitaba da uyuyordu. Birinci kitapta İtalyanların Türkiye'de yaptıkları tiyatro binaları, opera evleri, İstanbul’da bestelenen operalar, İtalyan tiyatro ve opera topluluklarının mevsim boyunca gösterimleri yer alıyordu. Opera toplulukları Bellini, Donizetti, Rossini, Verdi ve başka bestecilerin hemen hemen bütün operalarını oynuyordu. Kimi kez bu operalar Paris, Londra gibi merkezlerden daha önce İstanbul'da oynanıyordu. Oynanan operalar içinde günümüzde tamamen unutulmuş olanlar vardı. İşte Leyla Gencer arşivlerde bu unutulmuş operaları inceliyor, çok yaratıcı bir yorumla gün Işığına çıkarıyor, onunla bu operalar yeniden popüler oluyordu. Kitabımın ikinci bölümünde ise İtalyan sahne eserlerinde (opera, tiyatro, bale) Türkiye ve Türkler konusunu incelemiştim... Leyla Gencer hep Türklüğü ile övünüyordu. Operada büyük isim olunca, müzik ve sahne yönetmenleri, opera yöneticileri Leyla adı yerine bir İtalyan adı almasını ısrarla söylüyorlardı, Leyla ise buna karşı şiddetle direniyor; "Ben Türküm, Anadoluluyum" diyordu. Resitallerinin programlarına hep Türk konulu operalardan bir iki arya koyuyordu.
Leyla Gencer'in üzerine yazılmış ikinci kitap ise, usta bir yazarın Zeynep Oral'in 1992'de yayınlanan 'Tutkunun Romanı: Leyla Gencer... Her satırı gerçekler üzerine kurulu, ancak sürükleyici bir roman gibi okunan nefis bir kitap. Zeynep Oral bu kitabı yazarken Leyla'nın İtalya’daki evine konuk olmuş, iki soylu kadın çok güzel anlaşmışlar. Yazar Leyla Gencer'in çevresini de tanımış, ünlü orkestra şeflerinin, sahne yönetmenlerinin, bestecilerin, eleştirmenlerin Leyla üzerine yazılı ve sözlü değerlendirmelerini, Övgülerini, onların yazılarından, mektuplarından toplamış. Opera sanatında daima ileriye gitmek, zirveye varmak için verdiği savaşımları, sınavları nasıl aştığını, bu tutku uğruna kavgalarını ve bunlarda hep haklı çıkışını okuyoruz. Ona 'La Diva Turca', 'Leyla La Turca', "La Prima Donna Turca', 'La Regina' (Kraliçe) adları verilmişti. Bu sonuncusu birçok kraliçe rolüne çıktığı için yakıştırılmış bir addır: Anna Bolena, Caterina Cornaro, Alceste, Mary Stuart (Maria Stuarda) ve hem Donizetti'nin hem Rossini'nin kahramanı İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'i oynamıştır. Ancak Zeynep Oral'ın kitabından öğrendiğime göre İtalyanlar Leyla'nın soyadı Gencer'den bir sıfat türetmişler: 'Gencerate'. Bunun anlamı Leyla’nın sahneden seyircilere gönderdiği büyüsel titreşimlerin seyirci üzerindeki etkisi, izlenimidir:
Coşku, korku, acıma gibi çeşitli duygulanın tek kelimede bir araya gelmesidir.
 
CALLAS'I TAHTINDAN EDEN 'TÜRK LOKUMU
 
Leyla Gencer yaklaşık 76 kentte gösterim ve konser vermiş: 31 bestecinin operalarını oynamıştır. Onun iki gücü vardır; sesi ve dramatikliği... Bu iki güç birbiriyle sıkı ilişkidedir. Leyla Gencer'in yalnız sesini dinlemek yetmez, oynayışını da seyretmek gerekir. Leyla çağının iki ünlü divasını; Renata Tebaldi ile Maria Callas'ı tahtından indirip oraya kendisi oturmuştur. 1957'de San Francisco Operası'na 'La Traviata'yı söylemek için çağrılmış, Kaliforniya'da dört kentte 'La Traviata'yı oynamıştı. Sırada Maria Callas vardı, o da Donizetti'nin 'Lucia di Lammermoor'unu oynayacaktı. Ancak Callas oyunbozanlık edip gösterime beş altı gün kala gelemeyeceğini bildirmişti. Opera müdürü çaresizdi, Leyla'ya onun yerine çıkması için yalvarmıştı. Ancak beş günde böyle bir operanın hazırlanması neredeyse olanaksızdı. Ancak Leyla Gencer ısrara dayanamayıp kabul etmişti. İşte ben o günlerde oradaydım. Leyla bitkindi, önünde sanat yaşamının en büyük sınavı vardı. Ben bu işin altından başarıyla kalkacağına inanıyordum. Ve başarılı oldu da... Callas'la Leyla'nın resimleri New York Times'da yan yanaydı; Callas'in resminin altında 'Ekşi Yüz', Leyla'nın resminin altında ise 'Türk Lokumu' yazılıydı.
Görsellerin sağlanmasındaki katkılarından dolayı İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile Prof. Dr. Metin And'a teşekkür ederiz.

One of the greatest opera singers of our time, Leylâ Gencer enchanted audiences with her voice and her dramatic power.
 
I knew of Leyla Gencer from my student years in Istanbul but had not met her. I watched her with admiration in the conservatory chorus directed by my music teacher at Galatasaray, Muhiddin Sadak, almost as if I could pick out her voice above the others. We were both in Ankara at more or less the same time in the early 1950s. The famous voice teacher, Arangi-Lombardi, had discovered Leyla in Istanbul and persuaded her to come to Ankara, where she became a close friend both of me and of my family. I saw her in every opera in which she performed there: Menotti's 'The Consul', Mascagni's 'Cavalleria Rusticana', Mozart's 'Cosi Fan Tutte', Adnan Saygun's 'Kerem', Verdi's 'La Traviata', Puccini's 'Tosca'. Leylâ first went abroad in 1953, to Italy, where she gave a recital on Italian radio and performed 'Cavalleria Rusticana' in the open-air theater at Naples. From then on, her career was one brilliant success after another as Turkey's honorary ambassador.
 
A REVOLUTIONARY ARTIST
 
Leyla Gencer created a revolution in opera, always choosing the hard way. Unlike other divas, she advanced on her own, without the support of wealthy sponsors. statesmen or members of the social elite, but rather by her own efforts. overcoming every obstacle, successfully passing every test. Rather than filling her concert programs with popular arias, she chose little known or forgotten
works, giving listeners a taste of their beauty.
Two books have been written about her. The first is 'Leyla Gencer', by her close friend Franca Cella, a music critic. I examined this book very carefully and found the names given of over seventy operas in which Leyla performed. I too was writing a book at the time; more precisely, I was writing two books at once. The title of the first was going to be, 'The Italian Stage in Turkey', and of the second, 'Turkey on the Italian Stage'. Leyla Gencer's persona was appropriate to both books. The first book discusses the theaters and opera houses built by Italians in Istanbul, the operas composed in Istanbul, and the Italian opera and theater companies that played in the city throughout the season, performing almost all the operas of Bellini, Donizetti, Rossini, Verdi and other composers. Sometimes these operas premiered in Istanbul even before they were performed in capitals like London and Paris. Among them are some that have been completely forgotten today. Leyla Gencer combed through the archives for these operas and resurrected them in extremely creative interpretations, and they became popular again through her. In the second chapter of the book, I examine the subject of Turkey and Turks in the Italian stage arts (opera, theater, ballet). Leyla Gencer was always proud of being Turkish. When she became a big name in opera, music and stage directors and opera managers always insisted that she take an Italian name in place of Leyla. But she stoutly refused, saying. "I'm a Turk, an Anatolian." And she always included an aria or two from an opera on the subject of Turks on her recital programs. The second book about Leyla Gencer is 'A Novel of Passion: Leyla Gencer', published in 1992 by the professional writer, Zeynep Oral. This is an outstanding book, every line of which is based on fact, but which reads like a fast-flowing novel. While she was writing the book, Zeynep Oral was a guest in Leyla's home in Italy, and they got on famously, like two noblewomen. The writer became acquainted with Leyla Gencer's circle, collecting opinions and praises of her, both oral and written, by famous orchestra conductors, stage directors, composers and critics from their letters and published writings. We read here about the battles Leyla fought always to advance and reach the top, the ordeals she survived, the struggles she waged for her passion and how she was always vindicated in the end.
She was called 'La Diva Turca', 'Leyla La Turca', 'La Prima Donna Turca' and 'La Regina, this last being a moniker she earned for singing so many roles as queens: Anna Bolena, Caterina Cornaro, Alceste, Maria Stuarda and the English Queen Elizabeth I as both Donizetti's and Rossini's heroine. But, as I learned from Zeynep Oral's book, the Italians also coined an adjective from Leyla Gencer's surname, 'Gencerate', which connotes the effect that Leyla created on her listeners with her spellbinding vibrato: a phenomenon that combined such a range of emotions as passion, fear and pity.
 
'TURKISH LOUKOUM' DEPOSES CALLAS
 
Leyla Gencer appeared in concerts and performances in some 76 cities and played in the operas of 31 different composers. She is endowed with two great gifts: her voice and her dramatic energy. And the two are closely related. Merely listening to Leyla Gencer's voice is not enough; you also need to see her perform.
Leyla deposed the two famous divas of her time, Renata Tebaldi and Maria Callas, and conquered the throne. In 1957 she was invited to sing 'La Traviata' at the San Francisco Opera and performed the role in four different cities in California. Maria Callas was already lined up to sing Donizetti's 'Lucia de Lammermoor'. But the capricious Callas sent word that she was cancelling just five or six days before the performance. The opera director was desperate and begged Leyla to step in for Callas. Preparing for such an opera in only five days was almost unthinkable. But Leyla, who didn't have the heart to turn him down, agreed to take on the role. I was also in California at the time. Leyla was exhausted; the biggest test of her entire career lay ahead of her. But I knew she would come through with flying colors, as indeed she did. Photographs of Callas and Leyla appeared side by side in the New York Times with the captions, 'Sour Puss' and 'Turkish Loukoum' respectively.
We are grateful to Prof. Dr. Metin And and the Istanbul Foundation of Art and Culture for providing the visual materials.

2 0 0 7


SEVİL MONTHLY MAGAZINE                              
2007 September

20. YÜZYILIN SON DİVASI
Leyla
Gencer
 
Küçük bir kız çocuğu. Uçurumun kıyısında havaya fırlatılmak istiyor...
Sonra yıllar boyunca kendini yeryüzü uçurumlarının kıyısında buluyor...
Onu hep uçurumun kıyısına götüren, tutkusu ve sesi...
Onu hep uçuruma, boşluğa, hiçliğe, yokluğa düşmekten kurtaran tutkusu ve sesi...
Tutkusu, var olma nedeni, şarkı söylemek...
İnançla, inatla, hırsla, aşkla tutkusunun ardından koşuyor...
İnançla, inatla, hırsla, aşkla ülkeden ülkeye, sahneden sahneye,
dipsiz kuyuların en dibiyle, gökyüzündeki bulutların en yükseği
arasında gidip gelirken cenneti ve cehennemi yaşıyor...
 
Dünyaca ünlü sahnelere adı altın harflerle yazılmış bir diva; Leyla Gencer. Zeynep Oral'ın kaleminden çıkan "Tutkunun Romanı" adlı eserde yukarıdaki satırlarla betimlenen soprano operaya yaşamını adamış gerçek bir sanatçı. Bu biyografik romanın adı "Tutkunun Romanı” çünkü o hayatının aşklarını, çocukluğunu ve eğlenceyi opera tutkusu için yeri geldiği zaman elinin tersiyle itti. Hayatı opera oldu, onunla uyudu onunla kalktı ve karşılığını da fazlasıyla aldı.
Polonyalı katolik bir anneyle Türkiyeli bir babanın şanslı kızı olarak İstanbul'da dünyaya geldi. Ailesinin durumu oldukça iyiydi, annesi onunla ve eğitimiyle bizzat ilgilendi. 16 yaşına geldiğinde ilk aşkı Polonyalı mimar Eugenio Hilinski'yle tanıştı. Sanatı, edebiyatı ve hayata dair her şeyi konuşabildiği bu olgun adama âşık oldu. Çok genç yaşta karşısına çıkan bu ilişkiye annesi şiddetle karşı çıktı ve annesinin dediği oldu. Bir süre sonra biten aşkının ardından kendini tekrar eğitimine verdi.
Gencer sanat eğitimine İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladı ve ardından şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti. 1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni'nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu'nda görev aldı. Yeteneği ve disiplini ile birkaç yıl içerisinde tanınan bir opera sanatçısı olan Gencer, birçok önemli devlet etkinliğine soprano olarak davet edildi.
Bu arada özel hayatıyla da ilgili gelişmeler yaşıyordu. Karşısına hiç ummadığı anda biri girdi. Boğaziçi Vapurunda karşısına çıkan bu yakışıklı gencin adı İbrahim Gencer'di. Kısa sürede ilerleyen bu birliktelik evlilikle noktalandı. İbrahim Bey onu sanat hayatıyla ilgili hep destekledi ve yanında oldu.
Gencer'in yurtdışıyla ilk tanışması ise İtalya'daki Napoli San Carlo Tiyatrosu'ndaki "Santuzza" rolü ile oldu.
Üzerinden çok geçmeden bir yıl sonra tekrar İtalya'ya dönerek "Madame Butterfly" ve "Yevgeni Onegin" operalarını seslendirdi. 26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde "Lidoine" rolünü yorumladı.
Verdiği bir röportajda "şarkı söylerken söylediğiniz şeyleri yaşamalısınız" diyen sanatçı Madam Butterfly, Norma, Lady Macbeth, Lucia, Leonora karakterlerini canlandırırken onların acılarını, aşklarını, hayal kırıklıklarını yaşadı. Bu sanat hayatının en önemli kuralı oldu. Her karaktere bu düşünceyle kattığı ruh onu eşsiz bir diva haline getirdi.
Adı Maria Callas'la özdeşleşmiş "Norma" rolünü 1965 yılında Scala'da oynama teklifi alınca Callas'ın hayranları tarafından tehdit edilmeye başladı. O bütün bu olanlara kulaklarını tıkadı temsil akşamı sahneye çıktı ve bütün benliğiyle "Norma" oldu. Oyun bittiğinde gözlerinde yaşlarla seyircilere selam verdiğinde tüm tiyatro ayakta onu alkışlıyordu.
Uluslararası bir üne kavuşan Gencer büyük İtalyan şeflerle çalıştı. Donizetti'nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak "Donizetti Rönesansı"nın gelişmesine büyük katkıda bulundu. Leyla Gencer'in çok önemli bir özelliği de geniş repertuarıydı.
Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazeye sahip repertuarında 23 bestecinin 72 yapıtı yer alıyor.
Sahnelere vedası 1985 yılında oldu. Venedik'teki La Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco'nun "La Prova di un'Opera Seria" isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına kadar çeşitli sahne çalışmaları yaptı. Gencer halen operayla ilgili çalışmalar yap- maya devam ediyor. Aynı zamanda sanat yönetmenliği de yapan sanatçı, seminer ve yorum kurslarıyla da operadan kopmadığını gösteriyor.
1988 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanı alan Leyla Gencer "20. yüzyılın son divası" olarak kabul ediliyor. Repertuarının geniş olmasının yanında canlandırdığı karakterlere kattığı ruhla da akıllara kazınan diva bazı batı ülkelerinde "La Diva Turca", "La Gencer", "La Regina" olarak tanınıyor. Darphane tarafından 2004 yılında basılan 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda adına özel gümüş para basılan sanatçı kendi adını taşıyan Uluslararası Şan Yarışması’nın da kurucusu.
Leyla Gencer'in hayatı ve aşkla bağlandığı mesleği küçücük bir çocukken uçurumun kıyısında oynadığı bir oyun gibi. Siyah ya da beyaz, gri yok, ya hep ya da hiç, belkilere yer yok. Aşk, acı, tutku, ihtiras, kıskançlık, ölüm... Leyla Gencer'in hayatı librettosunu ilahlaştırılmış ve sonuna kadar yaşanan tutkulardan alan büyülü bir dünya olmuş, tıpkı bir opera eserinin görkemli anlatımı gibi.

2 0 0 8

POLONYA YAZILARI - I
2008 Ankara
AHMET SEVGİ
 
Gururumuz Leyla Gencer Ankara Devlet Operası’nın önünden geçerken köşede, çimenlerin üzerinde yükselen ‘Leyla Gencer Anıtı’nı her görüşümde heyecanlanırım.
1995 yılında dikilen bu heykelin mermer zemini üzerinde şunlar yazılı. “Çağdaş Türk Operası’nın Öncülerinden Devlet Sanatçısı Leyla Gencer – 1928”. Bu heykel adeta şunları söyler bize; “Ben Leyla Gencer. Bir opera sanatçısıyım. Sözlerinin çoğu veya tamamı şarkıyla söylenen müzikli tiyatro eserine opera denildiğini biliyorsunuz. 1950’de çıktığım sahne hayatını 1989’da verdiğim son temsille noktaladım. Halen eşimle birlikte İtalya’da yaşıyorum. Avrupa’da sanatçı eğiten kurumlarda hocalık ve danışmanlık yapıyorum. Çocuğumuz yok. Ama repertuvarımda bulunan 73 operanın her birini çocuğum sayıyorum. Onların hepsini seviyorum. Büyük kitlelerin operaya yeniden ilgi duymasında emeğim geçti. Bunun için mutluyum.” Bu heykel beni yine alır götürür. Leyla Gencer’in heykelinin arkasında yıllar süren geceli gündüzlü emeği görürüm. Raflar dolusu binlerce kitabın okunup özümsendiğini görürüm. Özveriyi görürüm. Seyahatleri, koşuşturmaları görürüm. Ankara – Varşova Dostluk Derneği Başkanı olarak bir ayağım İstanbul-Beykoz’daki Polonezköy’de. Polonezköy’e her gidişimde müze niteliğindeki “Zofia Teyze Hatıra Evi”’ni de gezerim. Bu evin duvarlarında asılı Leyla Gencer’in çerçeveli iki-üç fotoğrafı sanki gülümser bana. Son gidişimde bir fotoğrafının karşısında durdum. Hakkında bir yazı yazmam gerektiğini düşündüm. Peki, Leyla Gencer’in Polonezköy ile ilgisi nedir? Birincisi, küçük Leyla ailesi ile birlikte genellikle kışları Boğazdaki evlerinde, yaz aylarını da Yeşilköy’deki konutlarında ve Polonezköy’deki tatil evlerinde geçirirler. İkincisi, bankacı olan eşi İbrahim Gencer, genç kız Leyla Çekmegil’i ilk defa Polonezköy’de görür. 11 Aralık 1946’da evlenirler. Leyla ve İbrahim Gencer çifti olurlar. Üçüncüsü, aristokrat aileden gelen annesi Alexandra Angela Minakovska, Polonya asıllı. Polonezköy’lü Minakovski ailesinden. Türkiye’de Polonya denilince aklımıza Polonezköy’ün geldiğini biliriz. Anne Minakovska’dan söz etmişken, biraz bilgi verelim. Minakovska evde bol bol kitap okur. Piyano çalar. Güzelliklere, inceliklere ve öğrenmeye meraklı bir hanımefendi. Keyiflendiğinde gitar eşliğinde şarkılar söyler. Hem mükemmel bir eş hem de mükemmel bir anne.
Minakovska’nın çok sevdiği eşi Hasanzade İbrahim Çekmegil, bir tarihte Safranbolu’dan İstanbul’a gelip yerleşen oldukça varlıklı ve köklü bir ailenin oğlu. Anne Minakovska ömrünün son yıllarına doğru, eşi İbrahim Çekmegil’i kaybettikten sonra, müslüman olur. Adını da Atiye Çekmegil olarak değiştirir. Küçük Leyla’nın matmazel’i Lejeune evlerinde görevli bir hanımefendi. Bu Fransız bakıcı Bayan Lejeune, küçük Leyla’ya Fransızca’yı öğretir. Fransız ve İtalya edebiyatı ile dünya klâsiklerinin kapısını açar. Küçük Leyla 13 yaşında Fransız klâsiklerini okur. Baudelaire, Musset, Vigny en sevdiği yazarlardır. Çocukluğunda dünya edebiyatının, tiyatrosunun, müziğinin, sanat ve kültürünün her alanını öğrenir. Kitaplar, kitaplar, kitaplar... Öğrenimi Notre-Dame-de-Sion’da başlar. İstanbul İtalyan Lisesi’ni bitirir. İtalyan Lisesi’ni bitirdikten sonra, Beyazıt Kütüphanesi’nde bir süre çalışır. İstanbul Belediye Konservatuarı’na girer ve mezun olur. Bayan Reine Gelenbevi’den, Cemal Reşit Rey’den ve Muhittin Sadak’tan çok yararlanır. Eşi İbrahim Gencer bankacıdır. İstanbul’dan sonra çalıştığı bankanın Zürih ve Frankfurt temsilciliklerinde de çalışır. Leyla Gencer eşi İbrahim Bey’e hep “İbocuğum” diye hitap eder. 1949 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu’nun başında Muhsin Ertuğrul vardır. O tarihlerde Opera, Devlet Tiyatroları’na bağlı. Muhsin Hoca Leyla Gencer’e “Ankara’ya gel” der.
Dönemin en büyük sopranolarından Giannina Arangi Lombardi’nin de teşvikiyle 1950’de Ankara’ya gelir. Koro sınavına girer. Kazanır. Önce korist olur. Türkiye, 1950-1958 yılları arasında Ankara’da dünyanın en önde gelen krallarına, cumhurbaşkanlarına Leyla Gencer’in aryalarını sunar. Krallar, kraliçeler, prensesler, prensler, dükler, baronlar, devlet başkanları, başbakanlar, büyükelçiler Leyla Gencer’in aryalarını alkışlarlar. Artık, Ankara Leyla Gencer’e dar gelir. 1952’de İtalya’da çalışmaya başlar. Milano’da 1778’de yapılan ünlü tiyatro binası ve İtalya operasının en önde gelen sahnesi sayılan “La Scala”da solist olarak 20 Ocak 1957’de sahneye çıkar. İlk Türk sanatçısı olur. “La Scala”’dan önce 1954’de Napoli’de “San Carlo Tiyatrosu”’nda rol alır. Ankara, Belgrat, Ankara, Trieste, Napoli, Palermo, Ankara, Lozan, Münih, Ankara, Napoli, Torino, Ankara Varşova, Lodz, Poznan ve Ankara ile diğer şehirlerdeki temsilleri birbirini izler. Münih, Viyana, San Francisco, Venedik, Floransa, Spoletto, Salzburg gibi uluslararası festivallere katılır. Piyano eşliğinde resitaller sunar. Londra’da Albert Hall’de, New York’ta Carnagie Hall’de orkestra eşliğinde konserler verir. Primadonnalığa yükselir. Çok geniş repertuvarı olan Gencer, özellikle Verdi, Donizetti, Bellini, Rossini ve Puccuni operalarındaki yorumlarıyla övgüler alır. 1960’dan sonra başta Rus Operası olmak üzere diğer operaları da repertuvarına katar. Unutulan ya da çok az sergilenen eserleri yeniden canlandırır. 30’a yakın uluslararası ödül kazanır. Çeşitli nişanlar ile birlikte 1994’te Ankara’da Sevda-Cenap And Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyası alır. 1987’deki 15. Uluslararası İstanbul Festivali’ne katılır. Bu festival çerçevesinde 23.07.1987’de Aya İrini’de konser verir. Türk ve dünya opera tarihine adını altın harflerle yazdıran sanatçı. Bir ara adının ve milliyetinin değiştirilmesi teklifine şiddetle karşı koyar. Millî kimliğinden ödün vermez. Evrenseli yakalar.
Dünya müzik otoriteleri O’na, “Türk Divası” (La Diva Turca) ünvanını verir. Hiç bitmeyen çalışma ve öğrenme arzusuyla eserleri seslendirir. Başkalarını taklit etmez. Orijinaldir. Okurken eserlere ruh katar. Her temsilinin sonunda seyircisini yeniden feth eder. Alkışları dinmek bilmez. “La Diva Turca” ünvanını alnının teriyle kazanır. O’nun için hayat müziktir. 1988 yılında “Devlet Sanatçısı” ünvanını alır. O bitmez tükenmez Anadolu ateşini ruh ve kültür zenginliği içinde seyircisine sunar. Dünyayı ayağa kaldırır. Seyircisini gözyaşlarına boğar. Sesinin özelliği, sözcükleri seslendirmedeki berraklığı, her sözcüğün ritim ve anlamını bilerek okuması eşsizdir. O, araştırır. İnceler. Her notayı, her sözcüğü tek tek tahlil eder. Yurt dışındaki bir-iki emsali arasından sivrilir. Zirveye çıkar. Otuz beş yıl ayakta kalır. Operayı tek düzelikten çekip çıkarır. Seyircisini ruhundan, yüreğinden, beyninden yakalar. Sevilir. Sayılır. Sahneye her çıkışında dev olur. Müziği huşu içinde söyler. Sahneyi zirvede iken, en çok tanındığı zamanda bırakır. Leyla Gencer, engin kültürü ve sanatçı duyarlılığı ile seslendirdiği eserlerin yazarlarını ve bestecilerini çok iyi anlar. Yorumlarıyla seyircisine aktarmayı bilir. Sesini renkten renge sokar. Gereğinde yükseltir. Gereğinde kısar. Sesini, üstün oyun gücüyle birleştirir. Müzikle, dramatik öğeyi çok iyi kaynaştırır. İnsanın sağlığında dikilen heykelini görmesi ne güzel. Kültür adamlarımızın, sanatçılarımızın heykellerinin sayılarını giderek artırmalıyız. Evrensel olmayı başarmış, uluslararası düzeyde ün kazanmış bilim adamlarımızı, kültür adamlarımızı, sanatçılarımızı ve yazarlarımızı “Süleymaniye”, “Selimiye” gibi korumalıyız. Çünkü O’nlar kültür varlıklarımızdır. Bunun için heykelleri dikilmeli, yaptıkları canlı tutulmalıdır. Leyla Gencer heykeli dikilmiş kültür varlığımızdır. Leyla Gencer gururumuzdur.

Leyla Gencer hakkında yazılmış kitaplar
* CELLA, Franca “Leyla GENCER, Romanzo Vero di una Primadonna” (Leyla GENCER – Bir Primadonna’nın Gerçek Romanı) C.G.S. Edizioni, Venedik, 1986
* ORAL, Zeynep “Tutkunun Romanı-Leyla GENCER” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 318/13 – Ankara, 1992
* ORAL, Zeynep “Tutkunun Romanı-Leyla GENCER” Milliyet Yayınları, İstanbul, 1992
* ORAL, Zeynep “Leyla GENCER’e Armağan” Sevda-Cenap And Vakfı Yayınları, 1994 Onur Ödülü Altın Madalyası Sahibi, Dizi N. 6, Ankara, 1994
* ORAL, Zeynep “Tutkunun Romanı-Leyla GENCER” Doğan Kitap-İstanbul,1999 * ÖZİŞ, Ünal (Prof.Dr.) “Leyla GENCER ve Opera Dünyası” Sevda-Cenap, And Vakfı Yayınları, Ankara, 2006


POLONYA YAZILARI - II
2008 Ankara
AHMET SEVGİ

Leyla Gencer’i kaybettik (1928 – 2008) 


Uluslararası sanat çevrelerinde “La Diva Turca” olarak tanınan 20’nci yüzyılın en büyük opera sanatçılarından Leyla Gencer’i 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü İtalya – Milano’daki Majino Caddesi’ndeki evinde, solunum ve kalp yetmezliği sebebiyle kaybettik. Leyla Gencer’in vefatı dünya basın ajanslarına hemen yansıdı. Görsel ve yazılı Türk medyası da bu haberi üzüntülü ve çarpıcı olarak Türkiye’ye hemen duyurdu. Leyla Gencer’in vefatı üzerine o günlerdeki bir kısım gazetelerin manşetlerine birlikte göz atalım.
 
“Dünya operası La Diva Turca için ağlıyor.”
“Türk divası Leyla Gencer öldü.”
“La Diva Turca’yı yitirdik.”
“Türkiye’nin gerçek diva’sı artık yok.”
“La Scala da O’na veda etti.”
“Diva’nın cenazesinde medeniyetler buluşması.”
“Diva’nın külleri memleketinde.”
“La Diva Turca Boğaz’a kavuştu.”
“20’nci yüzyılın son diva’sına veda.”
“Diva’nın ruhu Boğaz’la buluştu.”
“İlahilerle uğurlanıyor.”
“Leyla Gencer anısına Dolmabahçe Camisi’nde mevlit okundu.”
 
“Leyla GENCER’in köyünü (Safranbolu’nun Yörük Köyü) yılda 30 bin kişi ziyaret ediyor.”
 
Gazeteci Reha Erus; Roma’dan bildirdiği, gazetesinde de yayımlanan fotoğraflı haberinde şunları söylüyor. “Leyla Gencer’in tabutu kiliseye taşınmadan önce, bir imam tarafından aile bireylerinin katılımı ile evinde dua merasimi yapıldı. Sanatçının naaşı San Babila Kilisesi’ndeki ayinin ardından Lambrate Mezarlığı’ndaki krematoryuma teslim edilmeden önce, İslami usullere göre cenaze namazı kılındı. Gencer’in cenaze namazı, cenaze arabasının mezarlık girişi önünde mola verdiği sırada, sanatçının akrabalarının da katılımı ile Milano’da görev yapan Kemal GÜL adlı imam tarafından kıldırıldı.” Leyla Gencer’in naaşı, vasiyeti doğrultusunda Kuran okunmasının ardından Milano Lambrate Mezarlığı’nın krematoryumunda yakıldı. Cesedinin külleri bir kutu içinde Boğaz’ın sularına dökülmesi için, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) Genel Müdürü Görgün Taner ve Gencer’in yakın arkadaşı Melahat Behlil’in kucağında Milano’dan İstanbul’a uçakla getirildi. Atatürk Limanı’ndan doğrudan Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’ne götürüldü. Leyla Gencer’in küllerini, AKM’de 15 Mayıs 2008 Perşembe günü saat 22.30’da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay basın mensuplarının önünde çiçekle karşıladı. Hatıra defterine duygularını yazdı. AKM’deki karşılama töreninden sonra küller, o gece İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na götürüldü. Orada özel bir odada muhafaza edildi. Leyla Gencer’in küllerinin Boğaz’ın sularıyla buluşturulması için 16 Mayıs 2008 Cuma günü, görkemli bir tören düzenlendi. Bu tören için, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası ve Korosu Dolmabahçe Meydanı’nı bir açık hava sahnesine dönüştürdü. Törende; Gencer’i çiçekler atarak uğurlamaya gelenler arasında, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Zeynep Damla Gürel, İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı, bir kısım siyasî şahsiyetler ile, Güler Sabancı, Şakir Eczacıbaşı, Bedri Baykam, Nuri Çolakoğlu, Yelda Kodallı, Genco Erkal Gülriz Sururi, Hakan Aysev, Ferdi Artuner, Fazıl Say, Meral Çetinkaya gibi pek çok sanatsever ve sanatçı ilk bakışta göze gelen isimlerdi. Törende; yakılan bedeninin külleri, Süreyya adlı bir teknenin içinde, simli siyah bir örtünün üzerine yerleştirildi. Küllerin muhafaza edildiği tahta kutunun üst tarafına Gencer’in çerçeveli bir fotoğrafı, ön tarafına da çok sevdiği beyaz güller konuldu. Teknenin içinde Gencer’in kuzeni Engin Cezzar, İpek Cem, sanatçının yakın dostları Melahat Behlil, Necla Ergeneli, Sevgi Üzer, gazeteci-yazar Zeynep Oral, Evin İlyasoğlu, Türkiye’nin Tallin Büyükelçisi Şule Soysal vardı. İstanbul Devlet Operası ve Balesi Orkestrası ve Korosu, Mozart’ın “Requiem”’i (ağıt) ile Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’ndan üç ilahinin seslendirilmeleri sırasında, küller Boğaz’ın sularına döküldü. Süreyya adlı teknenin içinden küllerin denize dökülmesini gazeteci-yazar Zeynep Oral, Türkiye’nin Tallin Büyükelçisi Şule Soysal ve yakın arkadaşı Melahat Behlil birlikte yaptılar. Küllerin, Boğaz’ın sularına dökülmesinden sonra da teknedekiler ve sahilden törene katılanlar denize beyaz güller atarak Diva’yı gözyaşlarıyla uğurladılar. 16 Mayıs 2008 Perşembe günü yapılan bu tören, ertesi günkü, yani 17 Mayıs 2008 tarihli gazetelere resimli olarak ayrıntılarıyla yansıdı. Leyla Gencer’in vefatı sebebiyle, bir kısım köşe yazarları da “La Diva Turca”’yı sütunlarına taşıdılar. Bu yazıların bir kısmının başlıklarına ve yazarlarına birlikte göz atalım. “Sanki ses hafızam boşaldı. (Doğan Hızlan)” “Leyla Gencer’in heykelini gerçekleştirmeliyiz. (Doğan Hızlan)” “Boğaz’ın kızı. (Yalçın Doğan)” “Leyla Gencer’i İnönü dışarıya göndermişti. (Yalçın Bayar)” “Boş Koltuk (Can Dündar)” Yine o tarihlerde, alan uzmanlarının Leyla Gencer için ne dediklerini gazeteden birlikte okuyalım. Rengin Gökmen (Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü) – “Sanat dünyası 20. yüzyılın en önemli opera sanatçılarından birini yitirdi.” Zeynep ORAL (Gazeteci-yazar)- “Leyla Gencer olmasaydı pek çok eser kaybolacaktı.” Evin İlyasoğlu – “Türk sanatçıları onun tutkusundan örnek almalı.” Filiz Ali – “Büyük divalar dönemi onunla birlikte sona erdi.”
Dr. Mesut İktu (İstanbul Devlet Opera ve Balesi Eski Müdürü) – “Ölümü sadece Türkiye için değil, dünya için de önemli bir kayıp. O gerçek anlamıyla bir divaydı.” Orhan Şallıel (Bursa Devlet Opera ve Balesi Şefi) – “İlerlemiş yaşına rağmen performans kaybetmemiş biriydi. Çok özel bir stili vardı.” Hepimiz biliyoruz, Leyla GENCER’in babası Hasanzade İbrahim Bey Safranbolu’lu köklü bir aileden. Annesi Angela Minakovska Polonya asıllı. İstanbul – Beykoz Polonezköy’den Minakovski ailesinden. Gencer’in babasının ölümünden sonra, annesi Minakovska Müslüman oldu. Atiye ismini aldı. Leyla Gencer; vasiyetini bu kimlikle yaptı. Vasiyeti doğrultusunda hem kilisede ayin hem de İslâm adetlerine göre törenler düzenlendi. Leyla Gencer’in ölümünden sonra şimdi neler yapılabilir.
- “Leyla Gencer’i Araştırma Enstitüsü” kurulabilir. Araştırmalar ve çeşitli etkinlikler bu çatının altında yapılabilir.
- Heykeltraş Huşber Akyürek Hanımefendinin maketini hazırladığı Leyla Gencer’in çelik konstrüksiyonlu heykeli, Maçka Parkı’ndaki tespit edilen yere dikilebilir. Tepeden denizi gören bu yer, mükemmel. Doğan Hızlan’ın yazdığı gibi, 300 bin Euro bulunup “Leyla Gencer’in heykelini gerçekleştirmeliyiz.”
- “2008 sonbaharında İstanbul Tepebaşı’nda “İKSV Evi” açılacak. Burada bir bölüm “Leyla Gencer Müzesi” olacak.” Bu çalışma da sevindirici.
- Doğan Hızlan’ın “Leyla Gencer’in long playleri, CD’leri toplanmalı, firmalarla anlaşıp, iyi, ciddi kitapçıklarla da desteklenen (Leyla Gencer Diskoteği) oluşturulmalı” önerisi de mükemmel.
- Önceden planlanan ve yıllardır uygulanan etkinliklere de devam edilmelidir. Bundan birkaç yıl önce yazdığım “Gururumuz Leyla Gencer” adlı yazımın son iki paragrafını, bu yazıma da aynen alarak noktalıyorum.
“Evrensel olmayı başarmış, uluslararası düzeyde ün kazanmış bilim adamlarımızı, kültür adamlarımızı, sanatçılarımızı ve yazarlarımızı “Süleymaniye”, “Selimiye” gibi korumalıyız. Çünkü onlar kültür varlıklarımızdır. Bunun için heykelleri dikilmeli, yaptıkları canlı tutulmalıdır. Leyla Gencer, Ankara’da heykeli dikilmiş kültür varlığımızdır. Leyla Gencer gururumuzdur.”

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER

2008.02.08
ZEYNEP ORAL
Leyla Gencer Heykeli Maçka'ya...
 
Kadınları örtmenin kapatmanın "özgürlük" diye sunulduğu bir süreçte yaşıyoruz. Bu örtmeyi kapatmayı meşrulaştırıp, yaygınlaştırmayı, giderek dayatmayı   hedef edinmişlerin egemenliğinde bir süreç... Kimi "aydınlar" da buna "demokrasi" diyorlar...
Ülkemizde bir yandan bunlar olurken, bir yandan da kültür sanat ve bilim adına, çağdaş ve evrensel değerler adına, insanı "İnsan" yapan değerler adına, yaratıcılık adına, didinip çalışanlar var.   İçinde yaşadığımız bu ortamda "ölmemek" için, bunalmamak için, mücadeleyi sürdürebilmek için bu çabalara, emeklere sığınıp, bunları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.  İşte bunlardan biri daha:
Önce bir rastlantı
"Tutkunun Romanı" kitabımda Leyla Gencer'i anlattığımdan beri her yaştan pek çok insan, bu eşsiz sanatçıya ulaşabilmek için bana başvurur oldu. Bu başvuruların kimilerini karşılayabilir kimilerini karşılayamam...İsteklerin dileklerin sonu gelmez...   İşte genç heykeltıraş ve içmimar Huşper Akyürek'in onun heykelini yapma isteğini bilirdim ama aynı zamanda arkadaşım olduğundan "iltimas" "kayırmacılık" yapmamak adına susar dururdum...
Rastlantı bu araya giriverdi: Leyla Gencer'le yemek yediğimiz bir lokantada bu gençle karşılaştık.  İkisini tanıştırdım. Huşper Akyürek, bir yaprak gibi titreyerek, bir çırpıda Leyla Gencer'e hayranlığını dile getirdi ve yine bir çırpıda heykelini yapmak için izin istedi. 
Leyla Gencer, saçları bir isyan bayrağı gibi uçuşan, kılığı kıyafeti tüm normlara meydan okuyan, görüntüsüyle sözleri alabildiğine çelişen bu genç sanatçıyı tepeden tırnağa süzüp (bence en çok da o heyecanından ve yaprak gibi titremesinden etkilenip) gülerek ve her zamanki Tanrıca edasıyla, "izin veriyorum" dedi.  Huşper yanımızdan ayrıldı.  Ancak o denli heyecanlıydı ki, Leyla Gencer'in yanıtını duymamıştı bile, izin verdiğini ancak ertesi sabah bana telefon ettiğinde öğrenecekti.
Aradan aylar geçti. Leyla Gencer yeniden Türkiye'deydi. Huşper Akyürek kolunun altında müthiş profesyonelce hazırlanmış bir dosya ile çıkageldi.  Hiç unutmuyorum, o sırada Dış İşleri Bakanlığı Kültür Müdürü olan Büyükelçi Şule Soysal'da oradaydı.  Dosyanın sayfalarını çevirdikçe başta Leyla Gencer olmak üzere   hepimiz neye uğradığımızı şaşırdık.  Müthiş çarpıcı, çok etkileyici   bir anıt tasarımıydı karşımızda duran... Bence yıllarca İlhan Koman'ın asistanlığını yapmış, onunla çalışmış bir sanatçıdan başka türlüsü beklenemezdi zaten! 
Mustafa Sarıgül sahip çıktı
Sonrasını kısa kesmeliyim.   Huşber Akyürek'in tasarımına ilk büyük destek Prof. Metin Sözen'den geldi. Onun aracılığıyla, İstanbul'a dikilecek heykel için yer ve olanak aranmaya başladı.  Kimi belediyeler ilgi gösterip oyalama taktiği güttü...
Sonunda Şişli Belediyesi, Mustafa Sarıgül projeye sahip çıktı. Yıllardır Leyla Gencer'i izleyen, sanatçıya sonsuz saygı ve hayranlık duyan, onu Nişantaşı'nda evinde ziyaret eden Mustafa Sarıgül, bu projeye Türkiye'nin aydınlık yüzü olarak bakıyor.
Mustafa Sarıgül'ün özellikle vurguladığı bir nokta: Sanatçılara saygının ölümlerinden sonra değil, yaşarken yerine getirilmesi...
Derhal kolları sıvadı, görev dağılımı yapıldı. Çeşitli seçenekler arasından yer belirlendi. Saptanan yer: Nişantaşı'nda Maçka Parkı'nın caddeye en yakın ucu. (İtfayeninin karşısı) İşin mali portresi ortaya çıktı.   Belediyenin tek başına altından kalkması zor, o nedenle sponsorlarla çalışılacak.
Leyla Gencer'in heykeli 15 metre uzunluğunda, müzikteki fa anahtarı formunda granit bir kaide üzerine oturuyor.  Heykelin kendi paslanmaz çelik...  Huşper Akyürek, "Bu malzemeler Leyla Gencer'in kişiliğiyle son derece iyi örtüştüğü için seçtim" diyor.  Heykelin toplam yüksekliği altı metre. 
Şimdi ben buradan potansiyel sponsorlara sesleniyorum. Paslanmaz çelik üreticilerine, granit işindekilere de sesleniyorum. Haydi kolları sıvayın.  İstanbul'a ancak ve ancak saygınlık kazandıracak, çağdaş, evrensel değer katacak bu eser için seferber olun!


HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.02.17

Boğazın Kızı ya da Güllerin Kızı ya da Yirminci Yüzyılın Son Divası.

Türk sanat tarihinin gözdesi, Türkiye'nin yetiştirdiği en ünlü, en büyük sopranosu Leyla Gencer, sadece eserleriyle değil, aynı zamanda bir heykeliyle de ölümsüzlüğe adım atıyor.
Kendisine ait heykel projesini gördüğünde, bir başka ünlü Türk heykeltıraş Huşper Akyürek'e "Bu kadarını beklemiyordum" diyerek, heykelin görkemine ilişkin duygularını aktarıyor. Daha önce, Leyla Gencer'e benzer projeler getirildiğinde, seçici davranan, onları kabul etmeyen Gencer, bu kez "evet" diyor.
Hemen arkasından, "ama bunun gerçekleşeceğine inanmıyorum" diyerek, Türkiye'de operaya, genel anlamda sanatçılarla ilgili, devletin o çok iyi bildiği duyarsızlığının altını çiziyor.
Çocukluğundan itibaren, ne zaman sorulsa, Huşper Akyürek "Büyüyünce sanatçı olacağım" yanıtını veriyor. Çocukluğundan itibaren, o müze senin, bu tiyatro benim dolaşıyor, hiçbir sergiyi, hiçbir sanat gösterisini kaçırmayan Akyürek heykelde karar kılıyor. Türkiye'de ve İngiltere'de okuyor. Hocası yine bir başka ünlü heykeltıraş İlhan Koman.

SCALA’DA 23 YIL
 
Akyürek, Leyla Gencer'in hiçbir operasını kaçırmıyor. İşte, yine sahnede Gencer, Beyazıt Operası'nda başrolde. Kırmızı tuvaletiyle. Akyürek o anda karar veriyor, Leyla Gencer'in heykelini yapmak gerek, bu tuvaletiyle.
Üç yıl kadar önce, İstanbul'da Leyla Hanım'la özel bir akşam yemeğinde, cesaretini topluyor, ona bu düşüncesini açıklıyor. Türkiye'de hiçbir opera sanatçısının heykeli yok. Oysa, Gencer bunu en çok hak eden sanatçılarımızdan biri.
Gencer önce Ankara Devlet Operası'nda, sonra İtalyan sahnelerinde. Napoli'de San Carlo Tiyatrosu'na attığı adımı,
Milano'daki operanın beşiği Scala Tiyatrosu izliyor.
Scala denildiğinde, akan sular duruyor. Leyla Gencer Scala'da 1957 ile 1980 arasında tam 23 yıl Macbeth, Aida, Don Carlos, Maça Kızı'nı seslendirirken, büyük İtalyan şefleriyle çalışıyor. Bazı eserlerin dünya prömiyerinde başroller artık Leyla Gencer'in.
Böyle bir ses, böyle bir sanat yeteneğinin kısa sürede uluslararası kariyere sahip olması, sürpriz değil. Gencer o kariyere ulaşıyor. 72 role imza atıyor.
 
İSTANBUL'DA DENİZE KARŞI
 
1985 yılında Venedik'te Gnecco'nun La Prova di un'opera Seria isimli eseriyle sahnelere veda ediyor. O tarihten beri Scala'da sanat yönetmenlerinden biri olarak genç sopranolar yetiştiriyor. Leyla Gencer İtalya'da hâlâ herhangi bir sergiye ya da davete katılsa, gazeteler "Diva sergiye geldi" haberleri yapıyor. İtalya'da böylesine bir saygı görüyor. Akyürek'in heykeli granit bir temel üzerinde, çelik konstrüksiyon. Çok pahalı. Yaklaşık 300 bin Euro'ya mal olacak. Ancak ve ne yazık ki, şu ana kadar 300 bin Euro henüz ortada yok. Buna karşılık, heykelin yeri hazır. İstanbul'da, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül heykele sahip çıkıyor, ona Maçka Parkı'nda bir yer veriyor. Tepeden, denize karşı. Çünkü Leyla Hanım'ın Avrupa'daki şanına uygun şekilde ve kendi yaşamıyla, özlemleriyle denk düşen "Boğazın Kızı" olarak, heykelin deniz görmesini arzu ediyor.
Sıra şimdi 300 bin Euro'yu bulmaya geliyor. Eminim, bulunur, bulunacak, bulunması gerek.

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                             
2008.02.19

Proje LEYLA GENCER
Tasarım Husper Akyürek

Opera dünyasının mabedi sayılan La Scala'dan Leyla Gencer'e onur töreni
'La Scala'da 50 Yıl...'
 
ESİNTİLER
ZEYNEP ORAL
 
Ah ne çok isterdim orada olabilmeyi. Ama olamadım... Geçen hafta Milano'da, La Scala'da Leyla Gencer için görkemli bir tören düzenlendi. Sanatçının bu kurumda çalıştığı, emek verdiği 50 yıl onuruna düzenlenen müzik, şiir, inanç, saygı, sevgi, aşk, tutku dolu bir tören...
İnsan onurunu yüceltme töreni... Çağdaş evrensel değerlerle bütünleşme töreni... Emeğe saygı töreni... Vefa borcu töreni...
Hayır, töreni izleyemedim ama İstanbul-Milano telefon hatları, Leyla Gencer'in yorgun ama heyecan dolu sesi ve törende konuklara dağıtılan ancak dün elime ulaşan "Leyla Gencer: La Scala'da 50 Yıl" adlı anı kitap imdadıma yetişti.
Kısa bir süre önce zatürree geçiren Leyla Gencer, son ana dek, "Belki de törene katılmam, katılamam" deyip durmuştu. (Bunu hep yapıyor... Belki anımsayanlarınız olur: Caruso Ödülü'nü alacağı zaman da aynı şeyi yapmış, katılmayacağım demiş ve son anda bir fırtına, bir volkan gi bi sahnede ışıklar saçarak belirivermişti!) La Scala'daki törene katılmak bir yana, her zamanki kraliçe ya da tanrıça edasıyla sahneden kükreyen, tüm dinleyicileri kâh gözyaşlarına, kâh kahkahalara boğan, en çok alkışı alan yine onun konuşması olmuş!
Bu konuşmada Leyla Gencer en ağdalı, en dramatik İtalyancasıyla (sahne diliyle günlük konuşma dilini muhteşem bir biçimde ayırmayı biliyor!) sahneden müzik aşkını, opera tutkusunu, hayattaki misyonunu dile getirip gençlere öğütlerle sürdürmüş. "Yaptığınız işi aşkla, tutkuyla, sevgiyle, inançla yapmazsanız, yok olursunuz!" diye haykırmış!
Törenden sonra telefonda "nasıldı" diye sorduğumda, şöyle yanıtladı: "Eh, fena değildi galiba... Çok yorgundum ama konuşmaya başlayınca açılıverdim... Galiba fazla açılmışım..." (Kıs kıs gülüyor!)
 
BİTMEYEN MİSYON
 
Leyla Gencer'in La Scala'da ilk sahneye çıkışı 1957'de Poulenc'in "Dialoghi delle Carmelitane" adlı eseriyleydi. Rejisör Margherita Wallmann'a karşı verdiği büyük kavgalar ve kendi deyişiyle "meydan savaşı" sonucu kazandığı bir zaferdi o rahibe rolü! (Meraklısı "Tutkunun Romanı" -Doğan Yayınları-kitabıma bakabilir...) La Scala'daki son opera temsili ise 1980'de Britten'in "Albert Herring"... Ikisi arasında Aida'dan Norma'ya, Lady Macbeth'ten Lucrecia Borgia'ya, Alceste 'den Idomeneo'ya 19 rol var...
Ancak son opera temsiliyle bitmedi La Scala serüveni Leyla Gencer'in... La Scala'nın genel müdürü ve artistik direktörü Stephane Lissner'in de hem anı, kitapta hem de törende vurguladığı gibi o tarihten sonra eğitimci olarak, hocaların hocası olarak sürdürdü görevini. La Scala'nın Lirik Akademisi olan, "As.Li.Co" diye tanınan kurumun hem artistik direktörü hem de eğitmeni oldu. 1981'den beri bu görevi sürdürüyor. Yani kendi deyişiyle "misyona devam".
"La Scala'da 50 Yıl" töreni ve kitabında, Gencer'in İtalya’da biyografisini yazan aynı zamanda arkadaşı Franca Cella'nın büyük rolü var. Törende ve kitapta üç büyük Maestro'nun (Gavazzeni, Muti ve Pizzi'nin) tanıklıklarına yer verildi. Lorrenzo Arruga, Carlo Fontana, Giancarlo Landini gibi eleştirmen ve müzik adamlarının görüşlerine de... Kitaba eşlik eden Leyla Gencer'in çeşitli sahnelerden çekilmiş filmleri bir DVD'de ve 2 müzik CD'sinde toplanmış.
Yurtdışından bu haberleri aldıkça bir yandan sonsuz sevinç ve kıvanç duyuyorum, bir yandan da acaba Maçka Parkı'na Leyla Gencer heykelini yerleştirebilmek için daha ne kadar bekleyeceğiz diye sormaktan kendimi alamıyorum.
 
10 YILLIK BİRİKİMLER
 
Elli yıllık bir süreç, kuşkusuz muhteşem bir birikim. Ama on yıllık birikimler de az buz şey değil! Hele konu klasik evrensel müzik olduğunda, hele işin kolayına ve ucuzuna kaçılmadığında, hele hele nicelik değil, nitelik gözetildiğinde, kaliteden ödün verilmediğinde...
Şu sıralar onuncu yıldönümüne tanıklık ettiğim iki olay var. İkisi de benim için çok değerli. Biri Siemens Opera Yarışması. Bundan on yıl önce 1998'de başladığında acaba diyordum, acaba kaç yıl sürer ki... Yekta Kara'nın danışmanlığında her yıl güçlenerek sürdü ve gençlere sayısız önemli kapılar açtı.
10. yıldönümünü kutlayan bir başka olay, Boğaziçi Üniversitesi'nin klasik müzik konserleri... Önceki akşam St. Petersburg'dan gelen Hermitaj Orkestrası'nın şef ve obua sanatçısı Alexey Utkin yönetimindeki konseri öncesinde, bir çırpıda on yılın yoğun ve hızlandırılmış bir panoramasını kuşbakışı izleyiverdik. Birbirinden değerli yerli ve yabancı solistler, orkestralar... Ama asıl önemlisi her konserde dinleyici öğrenci kitlesinin çoğalması... Rektör Ayşe Soysal'ın vurguladığı gibi, bu konserlerin gerçekleştirilmesi tek başına bir ordu gibi çalışan bir insana bağlı. Seçimi yapan, kurgulayan, ilişkiyi kuran, maddi ve manevi desteği arayan hep o. Yani, gazetemizin müzik yazarı Evin İlyasoğlu.
Teşekkürler Siemens ve Yekta Kara. Teşekkürler Boğaziçi Üniversitesi ve Evin İlyasoğlu. Daha nice onar yıllara. zeynep@zeyneporal.com

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
2008.02.28
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer’in La Scala’da 50. Yılı
 
Dünya operasının önemli sopranolarından, Diva Leyla Gencer için, operanın kutsal yeri Milano’daki La Scala’da 20 Şubat 2008 akşamı görkemli bir tören yapıldı.
O geceye Türkiye’den katılan, bir sanatsever dostumun bana oradan gönderdiği e-postayı okuyacaksınız.
"Sevgili Doğan Hızlan,
20 Şubat akşamı Milano’da Scala Tiyatrosu’ndaydım. Scala Tiyatrosu ’Leyla Gencer 50 Anni alla Scala’ başlığıyla yayınladığı kitabın muhteşem bir törenle takdimini yaptı. Leyla Hanım, şiddetli bir zatürreeden yattığı hastaneden yeni çıkmıştı ve telefonda törene gidemeyeceğini ve Milano’ya gitmememi söylemişti.
Leyla Hanım törenin yapıldığı Toscanini (bildiğiniz gibi Toscanini’nin cenazesinde Gencer Requiem’i seslendirmişti) Salonu’na genel müdür, artistik direktör Stephane Lissner’in kolunda girdi. Bütün salon ayakta çılgınca dakikalarca alkışladı. Sahneye çıktığında yine bildiğimiz Regina idi. Bazı filmleri gösterildi. Özellikle İsviçre’de bir şatoda sahnelenen Il Travatore’nin bir bölümü gösterildi ki muhteşemdi. Hem icra hem oyunculuk olarak. Stephane Lissner Leyla Hanım’ın elini hiç bırakmadan onun Scala açısından değerini vurgulayan duygulu bir konuşma yaptı. Müzik ve sanat çevresinden dostları (Pizzi) gibi, ona ait çeşitli anıları içeren, onu anlatan konuşmalar yaptılar. Gelemeyenlerin (Fontana, Muti gibi) mektupları okundu. Sıra Leyla Hanım’a geldiğinde, o hastalıkları geçirmemiş gibi, kraliçeler gibi konuşmaya başladı. Bir İtalyan’dan daha güzel İtalyancasıyla oradakileri kah ağlattı, kah güldürdü.
Leyla Hanım muhteşem sanatına ilaveten, dil bilgisi, kültür birikimi, zarafet, hazırcevaplığı, konuşma ve ifade gücüyle gerçekten müstesna bir insan. Ve en güzel hususlardan biri hala Türk. Biliyorsunuz orada 50 yılı aşkın yaşamasına, İtalyanların onu kendilerinden addedip mesela Lombardiya kadınları ansiklopedisinde ona yer vermelerine rağmen İtalyan vatandaşlığını hala almadı. Milletine bağlılığını da sonuna kadar devam ettiriyor.
Scala’daki törende konuşanlar onun Türk yanını vurguladılar.
Geçen gün Scala Müzesi müdürü gelip onun evinde asılı duran yağlıboya portresini ve bazı eşyalarını almış. Pizzi; Callas, Tebaldi gibi diğer bazı divalarla birlikte müzede bir düzenleme yapacakmış..."
Onun için hazırlanan kitap Leyla Gencer-50 Anni alla Scala (Leyla Gencer Scala’da Elli Yıl) başlığını taşıyor.
Kitabın iç ön kapağında onun opera temsillerinin yer aldığı bir DVD, arka kapak içinde de temsillerden seçilmiş iki CD bulunuyor.
Kitapta Türkiye’deki, yurtdışındaki yaşamından fotoğraflar var.
Gencer’in La Scala’da ilk rol aldığı 1957 yılında Poulenc’in Le Dialogues des Carmelites operası ile başlıyor fotoğraflar. 50 yılın önemli anlarını zaman tüneli içinde günümüze kadar getiriyor.
Sayfanın başında, "Scala’da 19 başlık" yazıyor, zira Gencer tam 19 ayrı operada rol almış.
Biz Leyla Gencer için ne yapmalıyız ne yapacağız?
Bu bir başka yazının konusu.

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER

2008.02.29
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer’in heykelini gerçekleştirmeliyiz


Önce Zeynep Oral’ın Leyla Gencer Heykeli Maçka’ya (Cumhuriyet, 8 Şubat 2008) yazısındaki bilgiyi özetlemeli.
Oral, Leyla Gencer ile bir lokantada yemek yerken, onu heykelci Huşper Akyürek ile tanıştırıyor. Akyürek, onun heykelini yapmak için müsaade istiyor, Leyla Gencer de "İzin veriyorum" diyor.
Diva, İstanbul’da iken ona heykel dosyasıyla geliyor.
Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül de bu heykel için Maçka Parkı’nın caddeye bakan ucunda yer veriyor.
Heykelin toplam yüksekliği altı metre. Fa anahtarı formunda granit bir kaide üzerinde oturuyor.
Heykelin maketi hazır, yeri hazır.
O heykeli oraya dikebilmek için bir sponsor aranıyor.
Maçka Parkı’nda bir Leyla Gencer heykelini görmek elbette bizi mutlu edecektir.
İstanbul’da önemli edebiyatçıların heykelleri var, o adlara Leyla Gencer’in de eklenmesi için bu parasal çabayı harcamak hepimize düşer.
Üstelik heykel projesini büyük sanatçımız da onayladığına göre, onun da içine sinmiştir.
İstanbul’da bir de Leyla Gencer Müzesi düzenleniyor.
Tepebaşı’nda Deniz Palas Apartmanı dış cephesi aynı kalarak yenileniyor.
Önümüzdeki sonbaharda İKSV Evi olarak açılacak, burada da bir bölüm Leyla Gencer Müzesi olacak.
Bir müzikçinin yaşamından kesitleri, eşyasını, notalarını, fotoğraflarını burada görebileceksiniz.
Leyla Gencer Şan Yarışması da, Aydın Gün’ün girişimiyle ilk kez 3-9 Eylül 1995 tarihinde başladı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanatları Akademisi Vakfı işbirliği ile bu yıl 25-30 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da yapılacak.
Büyük sanatçılara verdiğimiz önem, bize başkalarının vereceği önemle doğru orantılıdır.

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.05.12
FİLİZ ALİ
Leyla Gencer and İbrahim Gençer at home Milano 1988
Opera Dünyasının Son Divası Leyla Gencer de Ölümlüymüş Meğer... 


Bazı insanların öleceği hiç aklınıza gelmez. Ne kadar “kendimi iyi hissetmiyorum, hakikaten hiç iyi değilim” de deseler siz hastalığı ya da ölümü yakıştırmazsınız onlara. Zaten en sağlıksız, en halsiz anlarında bile “hadi sahneye çıkıyorsun” dendiğinde birden canlandıklarına, büyük bir titizlikle sahne için hazırlandıklarına, sonunda sahneye adım atar atmaz etraflarına parlak bir enerji halesi yaydıklarına kaç kez tanık olmuşsunuzdur.
Leyla Gencer’i bundan yaklaşık 50 küsur yıl önce ilk kez tanıdığımda Ankara Devlet Konservatuarı’nda öğrenciydim. Sınıf arkadaşım piyanist Alp Ulusoy, Leyla Hanımın akrabasıydı. Birlikte Atatürk Bulvarı’ndaki çatı katına çaya gitmiştik. Leyla’nım o zamanın Ankara Operası sanatçılarından hiçbirinin hayatına benzemeyen bir hayat tarzı sürdürüyordu kocası İbrahim Bey’le. İstanbul’dan Ankara operasına gelip, kısa bir süre sonra başroller oynamaya başlaması opera kulislerinde kıskançlık krizlerine ve bol dedikodulara malzeme olmaktaydı. Güzelliği, görgüsü, dil bilmesi, kendini daha o zamanlar bir kraliçe gibi taşıması ve her şeyden önemlisi sahne üzerindeki başarısı onu zamanın opera sanatçılarından ayırıyor, farklı kılıyordu. 
Zaten Leyla Gencer’in Ankara Operası macerası 1950-55 arası sadece birkaç yıldır. O, opera sanatının 2. dünya savaşı sonrası yaşanan büyük patlama döneminde, Maria Callas, Renata Tebaldi gibi yıldızların yaratıldığı pırıltılı ortamda İtalya’ya gitmiş ve müthiş bir rekabet dünyasında kendini kabul ettirmişti. Gencer’in opera kariyerine tarafsız bir gözle baktığımızda cesaretine, sebatkârlığına, çalışkanlığına, gururlu duruşuna bir kez daha hayranlık duyarız. 
Gencer, opera dağarının yeni ve keşfedilmemiş alanlarına girme riskini göze almasıyla da dikkat çeker. Ses tekniğine birinci derecede önem verir. Sesini bir enstrüman gibi çalıştırdığını, teknik sağlam olmadan doğru ifadeye varılamayacağını her fırsatta tekrar eder. Onun için “sesim yorulur, kısılır, aman tam ses söylemeyeyim” gibi kısıtlamalar geçerli değildir. 
Sahne büyüsüne sahip olarak dünyaya gelmiş ender fanilerden biridir Leyla Gencer. Sahnede göründüğü anda seyirciyi avucunun içine alabilen hem sesini kullanışı, hem kusursuz yorumu hem de yarattığı kişi ile özdeşleşmesi onu aynı zamanda birlikte çalıştığı orkestra şefleri ve rejisörlerin de gözdesi yapar.
Büyük plak firmalarının desteği olmadığından sahne üzerinde yarattığı, canlandırdığı ve seslendirdiği sayısız rolün ses ve görüntü kayıtları hep korsandır. Adı etrafında zaman içersin de gizemli bir efsane oluşur. Korsan kayıtlar kapışılır, dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılan Leyla Gencer hayranları ağı gerçekleşir. 
Türkiye müzik dünyasının Leyla Gencer’i kabul etmesi epey gecikmişti. Ona hak ettiği önemi vermemiz ne yazık ki hayatının son dönemine rastladı. Ama o, memleketine hep sadık kaldı, küsmedi, gençlere evini, kucağını açtı, bilgilerini aktarmaktan kaçınmadı. Türk adını dünyada gururla taşıyan ender insanlardan biriydi Leyla Gencer, onu hep hayranlık ve sevgi ile anacağız. 

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.05.13

Külleri Türkiye'ye getirilecek olan Leyla Gencer cuma günü Boğaz'ın sularına uğurlanacak.

Gencer için Milano'da görkemli tören

İtalya

divayı

uğurladı

 
ZEYNEP ORAL
 
MILANO- Viale Maino'da 17 numaralı apartman… Leyla Gencer'in 40 yılı aşkın süredir yaşadığı apartman... Önü çiçeklerle dolu... Avluyu geçerken başımı kaldırıp balkona bakıyorum. O balkondan bin kez bana el salladı. Karşılarken, yolcu ederken... Bu kez, biz onu yolcu edeceğiz, son yolculuğuna uğurlayacağız.
Apartman dairesine giriyorum... İçeride herkes fısıltıyla konuşuyor. Sabahın erken saatleri, ama şimdiden ziyaretçi dolu... Gençler, öğrencileri, daha yaşlılar, çok yaşlılar (hayranları, müzisyenler...). Aile yakınları, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Müdürü Görgün Taner, Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürü Suat Arıkan, ilk gözüme çarpanlar...
Leyla Hanım yatak odasında sanki uyuyor. Çevresi o çok sevdiği beyaz çiçeklerle dolu. Orkideler, leylaklar, zambaklar, en çok da güller, beyaz güller... Yüzü açık. Dileyen yanına gidip onunla vedalaşıyor... Yattığı yerde, o beyaz çiçekler arasında, sanki Alceste rolüne hazırlanmış gibi... Hani o oynadığı vakit, yalnız dinleyicileri değil, orkestrayı ve sahne arkadaşlarını da gözyaşlarına boğan Alceste...
Milano'daki İslami cemaatin temsilcisi ve imamı Sayın Kemal Gül geliyor. Leyla Hanım'ın üzeri örtülüyor. Kemal Hoca çok anlamlı ve kısacık bir konuşma yapıyor ve duasını ediyor. İtalyanlar, Türkler orada kim varsa, kimi ellerini göğe açarak, kimi haç çıkararak âmin diyor...
 
SON VEDA...
 
Dakikalar ilerliyor. Leyla Gencer'le son vedalaşmalar... (Ayrıntılarını belki bir başka gün anlatırım sizlere.) Tabutuna kondu. Tabutun kapağı yerleştirildi. Tabut görünmüyor, çünkü üzeri bembeyaz güllerle kaplı. Önde cenaze arabası, arkada öteki arabalar, La Scala'nın hemen yakınındaki Santa Babila Kilisesi'ne geldik. Burası hem bir kilise hem de en önemli törenler için kullanılan, Milano kentinin simgelerinden biri olan görkemli bir mekân. Kilisenin önü, beklemediğim denli kalabalık. İçeri girmeden, demek herkes dışarıda bekliyor diye geçirirken içimden, yanıldığımı görüyorum. İçerisi çoktan dolmuş, dışarıdaki kalabalık içeri giremeyenler... La Scala'nın Genel Sanat Yönetmeni Lisner, yılların sopranosu, rol arkadaşı Mirella Freni ve daha sayısız sanatçı kapıda sarılıyorlar tabuta...
Kilisede Heandel'in bir ağıdı karşıladı Leyla Gencer'i... Orgun başında La Scala'nın Amerikalı piyanisti James Vaughan. "Norma Operası"ndan "Casta Diva" aryasının melodisi yükseldiğinde orgdan, artık kimse gözyaşlarını tutamıyordu. (Leyla Gencer'in unutulmaz rollerinden biri...) Bakireler Tanrıçası Norma kendini ateşe atarak ölümü seçmişti. Milanolular "Diva"larına "Sen bizim tanrıçamız- sın" diyerek veda ediyordu.
 
AKSAYAN TEK NOTA YOK
 
İtalyanca konuşmalar yapılıyor. Sonra, bu kez plaktan La Scala Operası'nın eski bir kaydını dinliyoruz: Verdi'nin "La Forza Del Destino" (Kaderin Gücü) operasından "La Vergine degli Angeli" aryası... Yine unutulmaz rollerinden biri ve yaşamının son günlerinde Leyla Gencer'in dinlediği tek plak, tek arya...
Bütün bu kalabalık nereden çıktı …

Photo: Leyla Gencer için Milano'da düzenlenen törene Gencer'in dostları ile Türkiye ve İtalya'dan çok sayıda sanatsever katıldı. (Fotoğraf: AA)

Törenin sonunda herkes çiçeklerle örtülü tabutun önünden geçiyor, saygı duruşunda bulunuyor ve kilise boşalıyor. Önümden bir duygu seli akıyor.

Cenaze arabasındayım. Krematoryuma gidiyoruz. Vasiyet etmişti. Yakılmak istemişti. Burada yetkililere onu teslim etmeden önce, uçsuz bucaksız yeşilliğin bir yerinde, yine Kemal Hoca'nın yol göstericiliğinde cenaze namazı kılınıyor... İşte bu kadar...

ACIMIZ ÇOK BÜYÜKTÜR... ANISI ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLEREK

Dünya operasından bir yıldız kaydı


ERHAN KARAESMEN

Opera sanatı, bilindiği gibi, Batı kültürünü yücelten et- kinliklere kaynaklık edegelmiştir. Tüm müzik sanatçıları ve solistleri içinde opera yıldızlarının çok ayrı bir yere sahip olduğu, sadece sanat-kültür çevrelerinde değil, genel kamuoyunda da büyük saygınlığa ulaştıkları bilinegelir. Leyla Gencer bu alanda bizim iklimimizden çıkma en ileri düzeydeki sanatçıydı, ama onun ötesinde opera sanatının evrensel ölçütlere vurulması durumunda da en dar eleklerden geçip alta süzül- meyi becermiş çok az sayıdaki müzisyenden biriydi.

Wagner ve Mozart operalarının Flagstad, Nielsen, Szharzkopf gibi efsanevi seslerle örüldüğü ve İtalyan operasının Callas- Tebaldi ikilisinin ezici kontrolü altında bulunduğu bir dönemde, gencecik bir Türk sesinin dünya arenasında boy göstermesinin güçlüğünü düşünün. Ses niteliği, tını güzelliği oralarda mesafe almaya tek başına yeten unsurlar değil; olağanüstü bir sosyal çevre becerisi ve şiddetli kıskançlıkların kol gezdiği bu alanda, müthiş bir sabır, psikolojik denge ve azimli bir karakterin ürünü olan bir dayanım gücü gerekir.
Zamanında plak şirketlerinin ıskaladığı "bilinmeyen bir Türk kızına yatırım yapmanın riskli görüldüğü bir dönemde, Leyla Hanım tükenmez bir sabır ve alabildiğine güler yüzlü bir azme dayalı müthiş çalışma temposuyla bunları aştı. Sahne üzerindeki duruşunun sesinin yumuşaklığını tamamlayan zarafeti, kendisiyle kişisel ilişkilere girebilenlere gösterdiği zeki, kültürlü ve dostane tepkiler sonucunda da 60'lı yıllar boyunca adı gittikçe büyüdü. Hayranları rol aldığı temsillerde sahneye çıkan merdivenlerin üzerine falan yerleştirdikleri amatör ses kayıt cihazlarıyla Leyla Hanım'ı kayıtlara geçirdiler. Bu kayıtlardan, daha sonraki yıllarda, kara plaklara dökülmüş korsan ürünler türetildi. Bunlar yüz binlerce sattı. Büyük plak şirketleri o tröst yapılarının verdiği cesaretle ayılıp Leyla Gencer'den canlı yayınlar yapma noktasına geldiğinde ise, Leyla Hanım aktif ses sanatçılığını artık bırakmıştı.
20 yıla yaklaşıyor, İstanbul festivallerinin tarihi konserlerinden birinde çok değer verdiği Aydın Gün'ün kolunda sahneye çıkıp parlak şarkıcılık döneminin veda konserini verdiğinde, alkıştan inleyen o Aya İrini’de insanlar hem çok mutlu hem de hüzünlüydü. O günlerde kendisiyle yaptığımız kısa bir söyleşide mutluluk ve hüzün karışımı o karmaşık duyguyu Leyla Hanım'ın da yoğun biçimde yaşadığını gözlemiş ve duyumsamıştık. Çok parlak da olsa bir şey bitiyordu. Leyla Hanım, olağanüstü zekâsı ve kültürüyle, işi uzatmadan tam kıvamında bitirme kararını vermişti, çok anlamlıydı.
Müzik sanatı ve özellikle opera alanındaki benzersiz kültürü, aktif sanatçılığı bırakmasından sonraki dönemlerde de onu hep opera dünyasının etkin noktalarında yol gösterici kültür insanı konumunda tuttu. Kendi ülkesinde adına konmuş bir ses yarışmasına süreklilik kazandıramayan yerli kültürsüzlüğümüzün ürünü büyük umursamazlık ve saygısızlık ise bir ağıt yazısında bile hatırlanması gereken bir büyük keyifsizlik unsuruydu.
 

Gencer

Ankara'da

anıldı...

Ankara (Cumhuriyet Bürosu)- Milano'daki evinde solunum ve kalp yetmezliği nedeniyle yaşamını yitiren "20. Yüzyılın Son Divası" Leyla Gencer, dün Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nde (DOB) düzenlenen törenle anıldı.

Leyla Gencer için Milano'daki La Scala Operası'nda yapılan törenle eşzamanlı başlayan törende konuşan DOB Genel Müdür Yardımcısı Şenol Tiryaki, Gencer'in 80 yıllık ömrünü, onuru ve yaratıcılığıyla sürdürdüğünü söyledi. Eski DOB Genel Müdürü Remzi Buharalı, "Güzel yıldız aramızdan kaydı. Gündüz gök- yüzünde yıldızlar görünmez, ama o gündüz vakti bile yansıyacak bir sanatçı olarak akıllarda kalacak" dedi. Gencer'in çok mütevazı bir sanatçı olduğunu belirten Opera Solistleri Derneği Başkanı Tuncer Tercan da Gencer'in Türkiye'nin adını dünyada en iyi düzeyde temsil ettiğini söyledi.
Tercan, "Türkiye Cumhuriyeti, Leyla Gencer'le ne kadar övünse azdır" diye konuştu. Konuşmaların ardından Gencer'le ilgili sinevizyon gösterisi sunuldu, DOB binası önündeki Leyla Gencer heykeline çelenk bırakılarak saygı duruşunda bulunuldu. Anma töreninde katılımın az olmasıysa dikkat çekti. Gencer'in ilk sahneye çıktığı yer olan 693 kişilik Opera Sahnesi'nde düzenlenen törene yaklaşık 40 kişinin katılması tepki yarattı.
 

SABAH DAILY NEWS PAPER
2008.05.13
HINÇAL ULUÇ
 
Bir Leyla Gencer yaşamıştı ki..
 
Sabah'ın erken saatlerinde tutmuştuk, Ahmet'le Dil Tarih'in yolunu... Ahmet, Kışlalı, kuzen... Dil Tarih'in dillere destan kızlarıyla kantinde hoş saatler değildi bu defa sebebimiz... Tatil günü ne kantini... Konsere gidiyorduk...
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası o zamanlar, her cumartesi öğleden sonra Üniversite Konserleri verirdi Dil Tarih'in büyük salonunda... İrfan Şahinbaş'ın adını taşırdı aklımda kaldığı kadarıyla da o salon... Konser öğleden sonra 3'te başlıyordu da, biz niye sabahın köründe yollardaydık...
Çünkü o konser başkaydı... O konser farklıydı. O konser anlamlıydı, muhteşem olmanın ötesinde...
Leyla Gencer ülkesinde söyleyecekti...
Demokrat Parti zadeganı sanki İsmet Paşa'nın izlerini silmek ister gibi, çok sesli müziğe pek itibar etmezdi. İlk Milli Eğitim Bakanları, Tevfik İleri, Büyük Tiyatro'daki İsmet Paşa'nın koltuğunda gerçekleştirmişti ilk eylemini. İsmet Paşa'nın kulağı güç duyduğu için Operaları ve konserleri rahat izlesin diye, o koltuğa özel bir kulaklık monte edilmişti. Paşa oturunca kulaklığı takardı. Demokrat Parti seçimi kazanıp iktidar olunca, İleri, tayin ettiği Tiyatro Müdürüne emir verip, kulaklığı söktürmüştü.
Olayı öğrenen Bedii Faik, zamanın en büyük kısa fıkra ustası "Sayın Savcı, bana hakaret olmayan en ağır lafı söyle ki, Milli Eğitim Bakanı'na onu yazayım" demişti, Bir Damla köşesinde...
27 Mayıs'ın yarattığı o harikulade özgürlük ve coşku havasında, İtalya'da sürgün gibi yaşayan Leyla Gencer de yurda dönmüştü...
"Artık kendi ülkemde sahneye çıkacağım" diyordu... Ama çıkamadı... Yerleşmiş, ağdalaşmış bürokrasiyi aşamadı... Tiyatro ve Opera'yı yönetenler "Yabancı olsan konuk olarak alabiliriz. Ama sen Türksün, konuk olamazsın. Milano Scala'dan istifa et. Gel bizim kadroya gir, sahneye çık" dediler... Gencer İtalya'nın divası, Dünya Operasının yıldızıydı o zamanlar...
"Yapmayın" dedi... Yaptılar... "Etmeyin" dedi...
Ettiler... Leyla'yı kendi ülkesinde sahneye çıkarmadılar... O da "Gidiyorum" dedi... Gitmeden önce de bir veda konseri istedi...
"Ben de Üniversitelilerime söyler giderim" dedi...
İşte o konserdi, Dil Tarih’te... Ve üniversite günlerdir çalkalanıyordu... Leyla'yı dinlemenin tek yolu, kapıyı erken tutmaktı...
Biz Ahmet'le vardığımızda kuyruk oluşmuştu bile... Saatlerce bekledik... Sonra kapılar açıldı... Daldık... Önce ceketleri fora edip, kız arkadaşlarımıza da yer ayırdık... "Sizin erken gelmenize gerek yok, biz yer tutarız" diye... Şövalyeyiz ya... Ama hadi gel de tut bakalım... İçeri girenler öyle bastırıyor ki, nerdeyse kavga çıkacak... Millet koridorlarda bile yere oturmuşken, boş koltuk olur mu?.. Üstelik biz Dil Tarihli de değil, Mülkiyeliyiz. Yani dağdan gelip bağdakini kovma olayı... Bıraktık yerleri tabii... Konsere bir saat kala kızlar geldi... Yerde oturanların arasından güç bela sıyrılıp yanımıza ulaştılar... Yapacak şey yok... Kucağımıza oturdular tabii... Salon yer sayısının iki misli dolu, balık değil, ton balığı istifiyiz... Dil Tarih'ten hesapta olmayan iki kız arkadaş daha gelmez mi o sırada..
Allah sizi inandırsın... Manzara aynen şöyle... Ahmet'le ben yan yana oturuyoruz... İkişer dizimizde ikişer kız oturmuyor, mümkün değil... Tünemişler adeta... Saatlerce öyle oturduk biliyor musunuz?.. Günlerce açılmadı, uyuşmuş kaslarım, topal topal yürüdüm... Ne gam!..
Nihayet Leyla göründü sahnede... Bir şurup içimize aktı, aktı, aktı... Nasıl kendimizden geçmişiz... Nasıl mest... Nasıl çılgınca alkışlıyoruz...
Ülkesinin bürokratlarının tekmesini yiyen Leyla, gençlerin bu coşkusundan nasıl 
Mutlu... 
Ağlıyor... Hüngür hüngür ağlıyor bir yandan... Çağıl çağıl söylüyor öte yandan...
Bitti konser ama bitmiyor... Ne biz bırakıyoruz ne Leyla gitmek istiyor... Kaç kez geri döndü, kaç kez bis yaptı... Bir yandan kalabalık, nefes alacak hali kalmamış, bir yandan saatlerdir tek başına şarkı söylüyor... Yorgun, sırılsıklam...
Son gidişinde ıslak tuvaletini atmış, sabahlık giymiş üzerine, "Artık tamam" diye...
Ne tamamı... Alkış, çığlık kıyamet...
"Leyla... Leyla... Leyla!.."
Çıktı gene sahneye... Sırtında sabahlık, elinde havlu... "Halim bu, beni bırakın artık gençler ne olur" demek için...
Kim bırakır ki... O halde de söyledi... Söyledi... Sonunda bizde hal kalmadı ne alkış, ne ses... Öyle bitti konser ve Leyla gitti... Yıl 1961... Bu onu sahnede son görüşüm oldu...
Şimdi, dünyadan da gitti Leyla... Türk'ün sesini tüm dünyada duyuran büyük Diva, tek, biricik Divamız dünyaya da veda etti...
Arkasında o coşku dolu, o harikulade, o unutulmaz günün anılarını bırakarak...
O gün yanımda oturan Ahmet, Ahmet'in kucağında oturanlardan İlgün çok önce gitmişlerdi, çok genç...
Leyla'nın oradaki konserinde yer tutmak için sanki!..

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.05.15

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.05.18

Başarısının, 'La Diva Turca' olmasının açıklamasını alçakgönüllülükle yaparken 'Ben sadece ağzımı açıp şarkı söyledim' derdi

Ona sorarsanız: Şans-kader-kısmet

 
Leyla Gencer gerek "Tutkunun Romanı" kitabı için çalışırken gerek sonraki yıllar boyunca beni hep ikna etmeye çalıştı. Başarısının, "La Diva Turca" olmasının açıklaması ona göre şans, kader, kısmetti. "Ben bir şey yapmadım sadece ağzımı açıp şarkı söyledim, hepsi bu" derdi. "Gerisi: Şans, kader, kısmet..."
Bunun gerçek olmadığını elbet kendi de bilirdi. Ama söylemekten hoşlanırdı... Tüm başarısını çalışma, araştırma, öğrenme, mükemmeli arama ve mücadele sonucu elde etmişti. Bilinçli seçimler soncunda elde etmişti. Rastlantıya, kısmete yer yoktu.
Ancak illaki "şans" aramak gerekiyorsa meslek yaşamının ilk başlarında işte iki rastlantısal olay:
 
INGRID BERGMAN'I AĞLATANSOPRANO
Yıl 1954. Leyla Gencer Napoli'de San Carlo Operası'nda "Madam Butterfly" oynuyor. 3 temsil için anlaşması var.
O günlerde Napoli, ne Napoli'si tüm İtalya tüm Avrupa bir aşk hikâyesiyle çalkalanıyor: Ingrid Bergman - Roberto Rossellini aşkı!
Ingrid Bergman, Amerika'da kocasını, çocuğunu terk etmiş sevdiği adamın peşinden İtalya’ya gelmiş, aynı tiyatroda Jeanne d'Arc oynamış, temsiller bitmiş, artık Napoli'den ayrılmak üzere...
Ayrılmadan önce San Carlo'da Madam Butterfly'ı seyreder.
Romantik operaların en romantiğini izlerken müthiş etkilenir Bergman. Butterfly sahnede, Bergman locada gözyaşları içindedir. Temsil sonunda sahne arkasına atar kendini genç sopranoyu kucaklar, ona iltifatlar yağdırır. Bu arada yüzlerce flaş patlar...
Ertesi gün tüm İtalya "Leyla" adını duymuş; o fotoğraftan, "Ingrid Bergman'ı derinden sarsan Türk sopranonun yüzünü tanımıştır!
 
SAN FRANSISCO'YA ACELE FRANCESCA ARANIYOR Yıl 1955.
San Francisco Operası Müdürü Kurt Adler, Napoli'deki San Carlo Operası Müdürü Di Costanzo'ya telefon eder. Panik içindedir: "İmdat! Bana hemen Francesca da Rimini'de başrolü oynayacak çok iyi bir İtalyan soprano bul!"
Francesca rolünü üstlenen Renata Tebaldi, son anda hastalanmış, sahneye çıkamayacak!
Napoli'deki Opera Müdürü Di Costanzo, San Francisco'daki Opera Müdürü Adler'i yatıştırır: "Aklımda biri var, harika Francesca olur. Çok iyi bir soprano." Ve telefonu kapamadan ekler: "Yazık ki İtalyan değil.
Ondan sonraki günlerde iki kıtadaki iki opera arasında, "bu yeni çıkan soprano Francesca olabilir mi, olamaz mı" tartışması sürerken Di Costanzo hiç zaman yitirmeden Leyla'ya "Sana Francesca rolünü teklif edecekler, hemen kabul et" diye haber yollar.
Francesca da Rimini mi? İşte o operayı hiç bilmiyor. Ama nasıl olsa hemen öğrenebileceğini artık çok iyi biliyor. Hem zaten tüm hocaları tembih ettiler ya: Hiçbir operayı bilmiyorum demeyecek. Ne teklif etseler "elbet biliyorum, söylerim" diyecek.
Kurt Adler'in teklifine "evet" dedi. Yurtdışına adımını atmasının üzerinden iki yıl geçmişti. Ve şimdi San Francisco Operası'nda Renata Tebaldi'nin yerine başrol oynamaya gidiyordu.
Bana durumu şöyle açıklayacaktı: "Daha bonjour der demez, kendimi Tebaldi'nin yerinde buldum!"

VATAN GAZETESİ                                                
2008.05.18
TUĞRUL TUNALIGİL

İtalyanlar, önünde diz çöküp eteğini öpüyordu


“Adı Diva... La Diva Turca...Yaptığı her şeyin içinde bir tutku var. İzleyiciyi avucunun içine nasıl alacağını iyi biliyor. O, derin, gölgeli ve yumuşak titreşimleriyle gerçekten şarkı söylüyor. Anlatılması olanaksız iniş çıkışlarıyla insana sonsuz heyecan veriyor...” 1955 tarihli bir İtalyan gazetesi, böyle yorumluyor Leyla Gencer’i.
“20’nci yüzyılın Son Divası” 50 yıl konser verdiği La Scala Operası yakınındaki San Babila Kilisesi’nde düzenlenen törenle son yolculuğuna uğurlandı. Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük opera yeteneği olan Gencer’in hayatını “Tutkunun Romanı” adlı kitabında kaleme alan gazeteci-yazar Zeynep Oral ölümünün ardından Diva’yı anlattı.
Leyla Gencer adını ilk kez ne zaman duydunuz?
Çocukken babaannemden hep duyardım Leyla Gencer’i, “Bizim müthiş bir Türk kızımız var, bütün Amerika’yı ve Avrupa’yı fethediyor” derdi... Bir kez 12-13 yaşlarındayken İstanbul’da eski Dram Tiyatrosu’nda izledim. Aradan seneler geçti, Callas’ın Tosca’sı için sabahın 5-6’sında Paris Operası’nda kuyruğa girmiştim. O kuyruktaki gençler benim Türkiye’den olduğumu öğrenince bana Leyla Gencer üzerine sorular sormaya başladı. Ve ben hakkında çok az şey bildiğimi fark ettim. Onun üzerine daha çok öğrenmem gerektiğine karar verdim.
Tanışmanız nasıl oldu?
1974 yılında Aya İrini’deki konserine gittim, büyülendim. Müthiş bir sahne karizması var. Bakışınızı, soluk alıp verişinizi, alkışınızı yönetiyor. Avucunun içine alıveriyor insanı. Kendisi öyle çok uzun boylu değil. Ama öyle bir duruşu var ki, onu çok uzun boylu sanıyorsunuz. Sahnede söylediği her sözcük, her nota müthiş bir önem kazanıyor. Bir kraliçe edasıyla sahnede var oluyor. Aya İrini’nin kubbesinde kuşlar uçuşur, onlara bile hükmettiğini gördüm. Konser sonrası gidip kendimi tanıttım, “Aaa cicim, sen misin, Seza Birsel’in torunu, Selçuk’la Semih’in kızı” dedi.
Peki hayat öyküsünü kitaplaştırmaya nasıl karar verdiniz?
“Tutkunun Romanı” kitabı için kendisini görmeye gitmeden önce, çalıştığım gazeteye kendisiyle birkaç röportaj yapmıştım. Yazdıklarımı beğeniyordu. 4 yıl sürdü çalışmamız. İlk kez 1988’de Milano’ya kendisini görmeye gittim. Daha sonra da habire gidip geldim.
İtalya’da nasıl bir ilgi vardı kendisine?
1988’de İtalya’ya ilk gittiğimde “La Scala Operası” mevsimi açıyordu. Akşam arabayla Scala’nın ön kapısına gelmek için ilerliyoruz. Dedim ki, “Müthiş bir trafik var. Biraz erken inip arabadan yürüyelim”. Ama “Hayır, cicim. Ben tam önünde ineceğim” dedi. Meydanda büyük bir kalabalık toplanmış. Leyla Hanım, arabadan indi. Başını kaldırıp şöyle etrafına baktı. O anda tüm flaşlar patladı. Bütün meydan yoğun bir tempoyla “Leyla, Leyla, Leyla” sesleri ile inledi. Ben o anda donup kaldım. Gözümün önünde yaşlı başlı insanların yere diz çöktüklerini, elini ve eteğini öptüklerini gördüm. İster yazlık evi Arenzano’da, ister Milano’da, bakkalından taksi şoförüne, herkesin “La reggina, La reggina (Kraliçe)” diye ona nasıl hayran olduğuna şahit oldum.
Hayatının dönüm noktası ne zamandı?
Ankara Operası’ndan bir telgraf geldi: “Şu kadar gün içerisinde ya gelirsin, ya da operadan atılırsın.” Telgraf, Roma Büyükelçisi’ne gitti. Leyla Hanım’ın, İtalya’da çıktığı her yerin programında ismi Ankara Devlet Operası sanatçısı diye yazılıyordu. “Dönemem, çünkü temsilim var” dedi. 1958’de sözleşmesinin feshedilmesiyle Ankara’dan ayrıldı. Ama Türkiye’ye sık sık gelip gidiyordu. Muhsin Ertuğrul, Aydın Gül ve Mükerrem Berk... 1960’dan sonra Milano’ya yerleştiği halde, bu üç isim ne zaman “Leyla, gel” deseler, Leyla Hanım koştu geldi.
İtalyan vatandaşı olmayı reddetti
İnsan olarak nasıl biriydi?
Çok evhamlıydı. Ama içinde büyük heyecanı ve korkusu olan biriydi. Sahneye çıkmadan evvel belki de adrenalin yükseltmek için yapıyordu bunları. Ona “Diva kaprisi” diyorlar ama Diva kaprisi değildi aslında. “Camı açtın, üşüteceğim, öksürüyorum, sesim çıkmıyor, ya sesim çıkmazsa, ay söyleyemeyeceğim bu akşam vs...” En son geçen sene “Büyük Caruso” ödülünü aldığında da “Nasıl konuşacağım, hastayım, çıkmasam” diyerek kendini yiyip bitirirdi. Fakat sahneye çıktığı anda kaplan kesiliyor....
Dünyanın en önemli operası La Scala’ya girişi nasıl oldu?
O sırada İtalya’da operalar ve şancılar arasında korkunç bir rekabet vardı. Callas ve Tebaldi’nin birbiriyle yarıştığı bir dönem! Ama Leyla Hanım en iyi maestrolara kendini dinletti. İlk yıllarında büyük şef, Toscanini ölüyor. Ve Milano’da, bütün maestrolar, bütün şefler, bütün müzikologlar Milano Katedrali’ndeki cenazeye gelecek. Ve Verdi’nin Requiem’i söylenecek. Leyla Gencer’e “Sen söyle” diyorlar. O gün onun o soprano sesini herkes dinliyor. Hatta, Maria Callas da oradaymış, onun sesini duyunca, arka sırada oturan büyük şef Maestro Gavazzeni’ye dönüp, elini yukarı aşağı sallayıp “Mama mia” demiş.
Türk olduğu için İtalya’da herhangi bir ayrımcılığa uğradı mı?
İtalyan vatandaşlığına geçmesi için çok baskı yapıldı. O asla kabul etmedi. Daha ilk başlarda “Adını değiştirelim” dediler. Bu onda ters tepki yaptı. “Benim adım Leyla, ben Anadolulu’yum, Safranbolulu’yum (babası Safranbolulu’ydu), benim kültürüm farklı” diyerek kendi kimliğini korudu. Hiçbir zaman ikinci bir pasaportu olmadı. “İnsanın tek pasaportu olur” derdi.
Türkiye’de de son yıllarda Leyla Gencer adına değer verilmeye başlandı...
Uzun bir suskunluk döneminden sonra bir şeyler olmaya başladı. Önce Boğaziçi Üniversitesi Fahri Doktora’ya layık gördü. 1988’de çok gecikmeli de olsa Devlet Sanatçısı unvanı verildi. Ankara Operası’nın önüne heykeli dikildi. Sevda ve Cenap And Altın Madalyası verildi. Darphane’de adına “Leyla Gencer anı parası” basıldı. Cemal Reşit Rey’de bir mevsimin bütün konserleri ona adandı. Ve en önemlisi Aydın Gün’ün bir düşü vardı. O hayal gerçekleşti: “Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması” Türkiye’de düzenlendi. Bugün de Garanti Bankası Doğuş Grubu sponsorluğunda düzenleniyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ona sahip çıktı.
Türkiye’de son dönemde kendi adına yapılanları nasıl karşıladı?
“Ülkem beni hatırladı” dedi. Bu söz çok hoşuna gitti. Bunu sık sık söylerdi. Tabii bu sözde biraz ironi de vardı.
Türkiye’de adına yapılanlara rağmen cenazesine olan ilgisizliği nasıl karşılıyorsunuz?
Milano’daki cenaze törenine ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne de Kültür Bakanı katıldı. Kendileri olmadığı gibi, bir çiçekleri bile yoktu. Türkiye’nin İtalya Büyükelçisi orada yoktu. Sadece Milano Başkonsolosumuz Nihal Çevik, her şeyin yolunda gitmesi için çırpınıyordu. TRT de bu olayı yok saydı. Benden başka orada gazeteci olmamasını kabul edemiyorum. Şu anda bir sürü elektronik posta alıyorum. Gençler neler söylüyor bilemezsiniz. Medya, Paris Hilton’a gösterdiği ilginin onda birini Leyla Gencer’e göstermedi. Bir Leyla Gencer’imiz var, başka yok.
İyi paralar kazanabildi mi?
Hayır, kazanamadı. Vaktiyle kazandığını harcadı. Güzel ve keyifli yaşamayı severdi. Ve en önemlisi hem çevresindekilere hem de yardımcılarına karşı çok cömertti. Açıkçası, divalığını çok güzel yaşadı. Ne gerekiyorsa, onu yaptı.
Veliaht olarak gördüğü bir öğrencisi var mıydı?
Birkaç öğrencisi oldu. Gençleri çok beğeniyordu. İki Türk öğrencisi Asude Karayavuz ve Simge Büyükedes’i çok severdi.
Bugüne kadar çok az ses plağı olduğu doğru mu?
Herkes yanlış biliyor. “Plağı yok” diye yazıyorlar. TV’de “Hiç plağı yok” diye ahkam kestiler! Bugün Avrupa’ya gidin, herhangi büyük bir plakçı dükkanından içeri girin. Ortalıkta 50 tane plağı olduğunu görürsünüz. İnternetten de ısmarlayıp alabilirsiniz! Evimde 30 kadarı var! Bunların çoğu stüdyoda değil, kaçak çekilmiş plaklar. Stüdyoya girip plak yapmadı. Çünkü bunun için hiçbir zaman vakti olmadı. Ya yeni bir opera öğreniyor ya da temsil yapıyordu.


CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.05.19

Bilmeyenlerin, 'Yayımlanmış hiç plağı, CD'si yok ki' dedikleri Leyla Gencer'in 100'ü aşkın plağı var!

'Korsanlar Kraliçesi' meselesi

Gelin de Uğur Mumcu'yu anmayın: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunan bu cennet ülkede bir haftadan beri medyada, anlı şanlı gazetecilerimiz, köşe yazarlarımız "Leyla Gencer'in yayımlanmış CD'si yoktur" diye yazıyor, yetmiyor bu savlarını televizyon kanallarında açıklıyorlar.

Hele bir televizyon programında aynen şöyle deniyor: "Leyla Gencer öldü. Herkeste bir Leyla Gencer hayranlığı. Cenazesinde çalmak üzere bir kaydını arıyorlar. Bugün öğrendim Leyla Gencer'in yayımlanmış CD'si, plağı, bandı, kaydı yok. Yokmuş kardeşim. Sahneye çıkmış ama hiçbir yerde kaydı yok. Bugün Leyla Gencer'e methiyeler düzenlerin kaydı olmadığına göre, CD'si olmadığına göre peki bunlar nerede dinlediler de bu kadar hayran oldular. Bugünkü şokum bu benim. Peki, ortada yaygara yapanlar, Ünlü sopranomuz, ne sesti kardeşim' diyenler nerede dinlemişler Leyla Gencer'i... Çoğu yalan söylüyor, palavra atıyor." (İnternetten kopyaladım, gazetecinin sözlerini. Karşısındaki iki tarihçi de karşı çıkmadıklarına göre, herhalde bir bildiği var diye onaylıyor...)
Allah Allah! Yıllardır evde dinlediğim plaklar, CD'ler kimin? Hayal mı gördüm? Bendeki otuz plak başkasının da üzerine Leyla Gencer fotoğrafı mi koydular! Başkası söyledi Leyla Gencer söylüyor diye mi yutturdular!
Neyse düzeltelim: Leyla Gencer'in bugün dünya plak endüstrisinde dolaşan yüzün üzerinde CD'si var. Dünyanın hangi kentinde klasik müzikle ilgili doğru dürüst bir plakçıya girseniz, Leyla Gencer'in CD'lerini bulabilirsiniz. Eğer o an ellerinde yoksa, iki gün içinde sizin için getirtirler... Eğer internetten kitap ve plak satın alma alışkanlığınız varsa Amazon’a müzik bölümüne girerseniz Leyla Gencer'e ait 123 adet (yazıyla yüz yirmi üç) plak ve albümden dilediğinizi seçebilir, ısmarlayabilir, bir hafta içinizde eve teslim alabilirsiniz... Bu CD'leri Türkiye'de bulmak niye mi daha zor? Güldürmeyin beni, yanıtı biliyorsunuzdur: Öncelikler, tercihler, seçim meselesi... Toplumda yüceltilen, örnek gösterilen, medyanın pompaladığı değerlere bir bakın, yeter...

BİLMEYENLERİN BİLMESİ GEREKİR Kİ

Leyla Gencer'in stüdyoya girip çok az kayıt yaptığı doğru. Nedenlerini "Tutkunun Romanı" kitabımda açıklamıştım. Meraklısı alıp baksın!
1950-80 yılları arasında "korsan" diye tanımlanan, sahneden alınmış yüzlerce kayıt, 90 sonrasında "korsan" olmaktan çıktı. Bunlara her gün yenileri ekleniyor.
Nedir "korsan" kayıtlar? Sahnedeki bir temsil sırasında cebe, kucaktaki paltonun kıvrımları arasına ya da bir çantaya, sahnenin bir köşesine gizlenen alıcılarla kaydedilmiş olanlar. İzleyicilerin öksürüğü, aksırığı ama aynı zamanda tüm coşkusu da geçmiş bunlara.
Bu plaklar benzerlerinden çok daha yüksek fiyata satılır. Çünkü uzmanlara göre bunların "ruhu vardır". Çünkü bunlar artık "Collector's item", yani koleksiyoncuların, uzmanların, aşırı meraklıların peşinden koştuğu kayıtlar. Bunlar özgün ve "safkan" kayıtlar. İçine stüdyo hilelerinin, teknik yöntemlerin, elektronik temizliklerin, amplifikatörlerin karışmadığı, "el değmemiş" kayıtlar.
Leyla Gencer'in Türklüğünü, Müslümanlığını sorgulayan, tartıya vurmaya kalkan cahilleri düzeltmeye çalışmak aklımın ucundan geçmez. Ama "aydın" bilinenlerin bu hatayı yapmalarımı anlayamadım.
Biraz yorgunum. "Korsanlar Kraliçesi" ve korsan plaklar konusunu iki yabancı uzmana havale ediyorum...

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2008.05.20
 
Seyirci sahnede tanrıların görmek ister' diyen Gencer, istediklerini vermek için onlarla kopmaz bir bağ kurardı
 
Sahnede tanrılaşıyordum
 
Sahnedeyken neler hissediyordu Leyla Gencer? "Sahneye çıktığın ilk anda, karanlıktan ışığa geçtiğinde, gerideki her şeyi unutursun. O anda izleyiciyle e aranda bir gerilim hissedersin. Elektrikli bir hava...
.Seni sınıyorlardır. Senden beklentileri sonsuzdur. Senden tanrıları yeryüzüne indirmeni, sahneye getirmeni, her iste- i vermeni beklerler. Sen bunu O gerilimi iliklerinde
Sonra oyununu oynamaya, şarkını söylemeye başlarsın. Artık sesin, senin sesin değildir. Sesin yalnızca bir araç, bir müzik aletidir. Sen o müzik aletini eline almış, istediğin gibi kullanıyorsun. Ve o sana itaat etmek zorunda. Artık sen, sen değil bir başkasısındır, canlandırdığın kişisindir. O başkası, sensin..."
"Ve sahnede senin hissettiklerini, seyirci de hissettiği an, senin her söylediğine seyirci de inandığı an, işte o zaman aranızda müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Ve sen sahnede bu bağı, bu bütünlüğü hissedersin... İstediklerini vermişsindir. Tanrılar artık sahnededir. Buna artık zevk, sevinç falan denmez, bu bir ayindir. Bu bir dindir."
Ve siz Leyla Gencer, o ayinin Yöneticisi.....
Beğenmedi bu tanımlamayı. Durdu... Düşündü.
Duşundu.
"Hayır, o dinin yaratıcısı..."
Neredeyse Tanrı diyeceğiz....
"Evet, öyle..."
Bir an durdu. Sonra hiç kuşku duymadan söyledi: "Sahnede tanrılaşıyordum."
 
BÜTÜN DÜNYA MONTHLY MAGAZINE                              
2008.06.01

Aşağıdaki mektup, liseden sonraki öğrenimini Napoli'de sürdüren Kadri Kaynar Küçükpınar tarafından 8 Mayıs 1964 tarihinde yazılmış ve Tarsus'ta okuduğu lisedeki edebiyat öğretmeni Haydar Göfer'e gönderilmiştir. Dergimizin 10 yıldan buyana Türk dili danışmanlığını da yapmakta olan Haydar Göfer, eski öğrencilerinin kendisine gönderdikleri mektupları yayımladığı "Sevgili Hocam" adlı kitabında bu mektuba da yer vermiştir.


44 Yıl Önce Yazılan Mektup:
Leyla Gencer'i Dinledik,
Atatürk'ü Alkışladık
 
8 Mayıs 1964, Hotel Splendid, Napoli

Sevgili Hocam,

En az benim kadar sizi de sevinç ve gurura boğacak bir haberi müjdelemek istiyorum.

Çarşamba akşamı buradaki opera evinde Donizetti'nin 'Roberto Devreux'su oynandı. 'Kraliçe Elizabeth' başrolünde Leyla Gencer oynuyordu.

Napoli gerek lirik gerek oda müziği bakımından hayli parlak bir geçmişe sahiptir. Opera sanatının gerçekten sevilip değerlendirildiği bir şehir olarak İtalya'da başta gelir.
Çarşamba akşamı Leyla Gencer'i siz de dinleyecektiniz. Asırlık, koca opera salonunu tıklım tıklım dolduran Napoli halkı, o akşam sanki çıldırmış hayranlıktan... Leyla Gencer'i kaç kere sahne dışına çıkardılar, kaç demet gül, karanfil attılar, hatırlamıyorum. Geçen sene bir daha alkışlanmıştı Leyla... O, artık dünyaya mal olmuş bir sanatkâr...

Çarşamba akşamı aklımdan geçenleri anlatamam. Bir an her şeyi unutmuş, ben de o çıldırasıya alkışa kapılmıştım; ama artık Leyla'yı alkışlamıyordum. Sanki sahneden halkı selamlayan o derin tebessüm, bir uzak ülkeden geliyordu. Mustafa Kemal'di önümüzdeki; Leyla değil, Atatürk alkışlanıyordu.

O akşam duyduğum kör bir milliyet hissi değil, asırlardır bizi körelten yobaz pençeyi silip, Türkiye'yi bütün insanlığa mal eden Mustafa Kemal'in sevgisiydi.
"Türk denince 'Barbar' diye yüz çeviren keferenin, bir Türk sanatkârını böyle çıldırasıya alkışlayışı, bizlerin Mustafa Kemal'e ne kadar borçlu olduğumuzun ifadesi değil mi?

Kadri Kaynar Küçükpınar.

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                           
2008.06.08

Heykeltıraşlık eğitimi alan ama daha çok iç mimar ve sanat yönetmeni olarak tanınan Huşper Akyürek, hayranı olduğu Leyla Gencer'in heykelini yapmak için kolları sıvadı. Yedi aya kadar bitirilmesi planlanan beş metrelik eser Maçka Parkı'na konulacak.
Heykelin yeri için önce Dolmabahçe Sarayı düşünülür. Yurtdışında "Boğazın Kızı" olarak anılan Gencer de bunu çok ister ama "Ülkem bana hiçbir şey yapmadı. Heykel de buraya yapılamaz" der. Zaman onu haklı çıkarır. Bürokratik engeller nedeniyle heykelin Dolmabahçe'ye dikilmeyeceği kesinleşir. Akyürek, Gencer'in ölümünün ardından veda töreninin Dolmabahçe'de düzenlenmesini ise "dramatik bir rastlantı" olarak niteliyor.
 
Leyla Gencer'in heykelini yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
Klasik müziği küçüklüğümden beri severdim. Leyla Gencer'i canlı olarak dinleyebilmem ancak 1980'lerde oldu. Sonra da tüm resitallerine ön sıralarda bilet aldım. Bir resitalinde Gencer kıpkırmızı bir elbise içinde sahneye çıktı, aryasını söyledi. O kadar etkilendim ki resmen gözlerim doldu. Şimdiye kadar sanata ilişkin ne varsa -Rodin heykeli de dahil- hepsini bir kenara atıp "Asıl sanat buymuş" dedim.
 
Gencer'i görünce ellerim titredi
 
Ne zaman heykelini yapmaya karar verdiniz?
Hayır, hemen değil. Yıllar sonra. 2004'ün sonlarıydı. Bir iş yemeğindeydik. Yan masaya bir baktım Leyla Gencer, Zeynep Oral ve eşi oturuyor. Elim ayağım titredi. Masadaki bir arkadaşımın yüreklendirmesiyle yanlarına gittim. Zeynep beni Leyla hanıma takdim etti. Oturdum ve birden Gencer'e ondan çok etkilendiğim resitaldeki o anı anlatmaya başladım.
 
Nasıl karşıladı anlattıklarınızı?
Çok kibar biri. Dinledi ve ondan etkilenen başkalarının kendisine bir Leyla Gencer heykeli yapmayı teklif ettiklerini anlattı. Ama bir türlü içine sinen bir şey olmadığı için yapılamamış. Birden kendimden hiç ummadığım bir cesaretle "Sizin heykelinizi ben yapabilir miyim, izin verir misiniz?" dedim.
 
Hemen izin verdi mi?
O anda gayet nazikçe "Olur" dedi. Ama ben o heyecanla tam olarak anlayamadım izin verdi mi, vermedi mi diye. Ertesi gün Zeynep'i aradım ve sordum. O da "İzin verdi, sen bir an önce çalışmaya başla" dedi. Ben de işe koyuldum.
 
Onun için nasıl bir heykel yapmak istediniz?
Bulabildiğim tüm fotoğraflarına ve videolarına baktım. Ama Zeynep Oral'ın kitabında kullandığı iki fotoğrafı model olarak aldım. Bir de ellerini çok güzel kullanan bir kadın, sahnede elleri de şarkı söylüyor gibiydi. Heykelde bu hareketi mutlaka vermem gerektiğini düşündüm.
 
Kostümüne nasıl karar verdiniz?
Ona herhangi bir elbise tasarlayamazdım çünkü o benim gözümde sahnede insanüstü, kusursuz bir yaratığa dönüşüyordu. Bu yüzden elbiseye benzer görüntü vereceğim heykele.
 
Kullanacağınız malzemeyi nasıl seçtiniz?
Leyla Gencer'in bugünlere gelebilmesinin arkasında onun çelik gibi bir iradeye sahip olması var. O yüzden heykeli paslanmaz çelikten olmalıydı.
 
Randevuya hanım hanımcık gittim
 
Gencer'e çizimlerinizi ilk ne zaman gösterdiniz? 
2005 yılıydı. Gencer'in Nişantaşı'ndaki evine çizimleri götürecektim. Zeynep Oral bana dedi ki "Sakın yırtık pırtık bir jean'le, saçın başın dağınık gelme ve bir dakika bile geç kalma. Leyla hanım bu konularda çok titizdir". Ben de en hanım hanımcık halimle gittim. Muntazam bir elbise ve ceket giydim. Saçımı, başımı olabildiğince düzelttim.
 
Eskizlerinizi görünce tepkisi ne oldu? 
Paslanmaz çeliği duyunca "İşte bu hiç olmadı" der gibi geliyordu. Ama Çok iyi düşünmüşsün dedi, hiçbir şeye müdahale etmedi.
 
Tasarı biraz Akdeniz Heykeli'ni andırıyor sanki. 
Akdeniz Heykeli'nin yapımında İlhan Koman'a iki yıl asistanlık yapmıştım. O yurtdışındayken burada işleri hep ben takip ettim. Ama yan yana konulduğunda alakası yok.
 
Çeliğe endüstriyel makineler şekil verecek
 
Huşper Akyürek:
"Heykelin konulacağı platform siyah granitten olacak. Bu tepeden bakıldığında fa anahtarı olduğu anlaşılan spiral bir form. Bunu müzik duygusunu daha iyi vermek için yaptım. Heykelin kendisi paslanmaz çelikten olacak. Önce heykelin çamurdan birebir taslağı yapılacak daha sonra bu, üç boyutlu olarak taranıp bilgisayar ortamına aktarılacak. Büyük, blok bir paslanmaz çelik alınacak ve çeliğe şekil veren endüstriyel makineler o taslağı çelik üzerinde gerçekleştirecek."

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
2008.08.25
DOĞAN HIZLAN

Türk Divası Leyla Gencer’i dinleyebilir, seyredebilirsiniz

29 Ağustos 2008 tarihinden itibaren, İstiklal Caddesi’ndeki Borusan Müzik Kütüphanesi’nde toplam 90 tane Leyla Gencer CD’lerini dinleyebilir, DVD’lerini de seyredebilirsiniz.

Leyla Gencer’in ölümünden sonra, onun kayıtlarının bulunamadığı, bu yüzden de dinlenemediği yazılmış, söylenmişti.
Ben de aldığım bilgiyle, onun kayıtlarının, CD’lerinin amazon.com’dan edinilebileceğini yazmıştım.
Şimdi Borusan Müzik Kütüphanesi, gerçekten müzik severler için önemli bir hizmette bulunuyor.
Özellikle İstanbul’da bulunanlar bu kütüphaneye giderek, bütün dünyanın La Diva Turca (Türk Divası) olarak tanıdığı büyük sopranonun kayıtlarına ulaşabilecekler.
5. Leyla Gencer Şan Yarışması, 25 - 30 Ağustos tarihleri arasında 16 ülkeden 40 yarışmacının katılımıyla gerçekleşecek.
Hiç kuşkusuz iyileşmeyen hastalığımız ilgisizlik, onun için de geçerliydi. Bir kuruluş ya da devlet, Leyla Gencer’in CD ve DVD’lerini, şık bir kutu içinde, bir katalog ile çıkarabilirdi.
O zaman da bütün sevenler, bunları nereden bulacakları konusunda araştırmaya girişmezlerdi.
Gene de yurtdışında yaşayan bazı görevlilerin, meraklıların onun koleksiyonunu yapmaları sevindirici bir davranıştı.
Bu akşam yapılacak bir toplantıda, yarışmaya katılmaya hak kazanan yarışmacılar, ilk elemeler için kura çekecekler.
Yarışmada birçok kuruluşun emeği var.
İKSV ve La Scala Akademisi işbirliğiyle, Doğuş Grubu ve Garanti Bankası sponsorluğunda  TC Dışişleri Bakanlığı’nın desteği, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile  Borusan Holding’in katkılarıyla gerçekleşiyor.
Bu yarışmayı kazananların dışarıda meslek yaşamlarında aşama yaptıklarını, bunun iyi bir not olduğunu bir kez daha anımsatmak isterim.
Roma’ya gittiğimde oradaki genç müzikçilerin, Leyla Gencer’in onları dinlemesi için benden aracılık rica ettiklerini unutmadım.
Yarışma fikrinin babası tenor, opera yönetmeni, aydın müzikçi Aydın Gün’ü de rahmetle anıyorum.

MİŞNE TORA MAGAZINE                              
2008 September

Leyla Gencer'in İtalyan sahnelerine adım atması Napoli San Carlo Tiyatrosu'nda yine Santuzza rolü ile oldu. Bir yıl sonra Madame Butterfly ve Yevgeni Onegin operalarını seslendirmek için tekrar Napoli'ye döndü. 26 Ocak 1957'de La Scala Tiyatrosu'nda ilk kez sahneye çıkarak Poulenc'in Les Dialogues des Carmelites operasının dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumladı. Şubat 1957'de, Milano Duomo Katedrali'nde düzenlenen Toscanini'yi anma törenlerinde, şef Victor De Sebata yönetimindeki La Scala Tiyatrosu koro ve orkestrası eşliğinde, Verdi'nin Requiem'inin final bölümünü yorumlayan Gencer, yine 1957 Temmuz'unda, La Scala Tiyatrosu'nun Köln turnesinde La Forza Del Destino operasında başrolü seslendirdi.

Soprano 1957 ile 1980 yılları arasında La Scala Tiyatrosu'nda, Verdi'nin Don Carlos, La Forza Del Destino, Aida, Macbeth, Simon Boccanegra, I Vespri Siciliani; Bellini'nin Norma; Donizetti'nin Poliuto ve Lucrezia Borgia; Mozart'ın Idomeneo; Monteverdi'nin L'Incoronazione di Poppea; Gluck'un Alceste; Tchaikovsky'nin Maça Kızı; Britten'in Albert Herring ve Pizzetti'nin L'Assassinio nella Cattedrale eserinin 1958 yılı dünya prömiyeri de dahil olmak üzere birçok başrol yorumlayarak ününe ün katti.
Leyla Gencer kısa sürede ulusararası bir kariyere kavuştu. Gencer; Gui, Serafin, Gavazzeni ve Muti gibi büyük İtalyan şeflerle çalışan Gencer, Donizetti'nin unutulmuş operalarını başarılı bir şekilde yorumlayarak "Donizetti Rönesansı"nın gelişmesine büyük katkıda bulundu.
Repertuarı, Monteverdi, Gluck ve Mozart'ın eserlerinden neo-klasik döneme; Cherubini, Spontini, Mayr ve romantik dönemden Puccini, Prokofiev, Britten, Poulenc, Menotti ve Rocca gibi sanatçıların eserlerine; lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan bir yelpazede 72 rolü kapsayan Leyla Gencer, bu geniş repertuarla her zaman göz doldurdu.
Tüm hayatı boyunca araştırmacı ve titiz tavrıyla tanınan Leyla Gencer, Paris'te La Scala sanatçılarından Nikita Magaloff ile beraber yorumladığı Chopin'in lirik besteleri, La Scala sahnesindeki Liszt-Bartok yorumu ve 1982'deki Venedik karnavalında La Fenice Tiyatrosu'nda seslendirdiği ve Türkleri konu alan operalardan alınan bölümlerden oluşan konser programıyla bu unvanı aldı. Leyla Gencer, 1985 yılında Venedik La
Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco'nun La Prova di un Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda etti ancak 1992 yılına dek konser ve resitallerini sürdürdü. 1982'den itibaren, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan sanatçı, 1983-88 yılları arasında As.Li.Co. di Milano'nun didaktik-sanatsal yönetmenliğini üstlendi. Ardından 1997-98 yılları arasında ise şef Riccardo Muti tarafindan La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticiliğe atandı. Vefatına kadar La Scala Tiyatrosu'nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapan Gencer, aynı zamanda opera yorumu üzerine dersler veriyordu.
"20. yüzyılın son divası" Leyla Gencer, opera dünyasında bulunduğu yerini, yalnızca repertuarının çeşitliliğiyle değil, canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştırdı. Leyla Gencer araştırmacı kişiliği ve iyi bir eğitimci olmanın verdiği sorumlulukla romantik dönemin unutulmuş birçok eserini tekrar gün ışığına çıkartarak bizlere hatta çocuklarımıza operanın zevkini yaşatmaya devam edecek...

SKYLIFE MONTHLY MAGAZINE                              
2008 September

Borusan Müzik Kütüphanesi

Türkiye’nin ilk özel müzik kütüphanesi olarak kurulan Borusan Müzik Kütüphanesi uzun yıllar Borusan Sanat’ın İstiklal Caddesi’ndeki eski binasında öğrenciler ve müzikseverlere hizmet verdi.
Büyük ölçüde eğitim çağındaki gençleri hedef kitle olarak seçen Borusan Müzik Kütüphanesi, gençlerin çoksesli batı müziği ve çağdaş müziği sevmelerine hizmet etti. Ağırlıklı olarak klasik müzik olmak üzere, caz, blues, dünya müzikleri, Türk sanat müziği ve Türk halk müziği üzerine kitap, CD ve notalar ve dergilerin bulunduğu kütüphanede toplam 8.500 kitap, 7.000 nota, 10.500 civarında CD, 3.000 LP, 150 VHS,100 DVD ziyaretçilerin kullanımına sunuldu.
Kütüphanenin en önemli bölümlerinden biri olan Çağdaş Türk Besteciler Arşivi'ni zenginleştirmek amacıyla başlatılan proje çerçevesinde, ilk olarak bestecimiz İlhan Usmanbaş'ın notalarının dijitalleştirilmesi çalışmasına başlandı.
Borusan Müzik Kütüphanesi, Borusan Sanat ile İTÜ Erol Üçer Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) arasında yapılan bir anlaşmayla 2014 yılından itibaren MİAM’a bağışlandı. Kütüphanenin arşivi MİAM bünyesinde hizmet vermekle beraber Borusan Sanat Türk bestecilerin notalarının dijitalleştirilme çalışmalarına ayrıca devam ediyor.
 
Borusan Music Library

Turkey’s first private music library, the Borusan Music Library served students and music lovers for long years on two floors of Borusan Sanat’s previous headquarters on Istiklal Street. The library’s collection contained a wide array of materials on contemporary classical music, opera, jazz, rock, and rhythm and blues, ethnomusicology and music history. The archive houses 8,500 books, 7,000 music scores with the audio-visual department containing 10,500 CDs, 3,000 LPs, 150 videos and 100 DVDs as well as an AV centre fully equipped with state-of-the-art devices for listening to CDs and LPS as well as viewing videos and DVDs. One of the most important sections of the library was the Contemporary Turkish Composers Section, the largest collection of its kind in Turkey. A project was commenced for the digitalization of Turkish composers’ scores, the first name being the distinguished composer İlhan Usmanbaş. In 2014 Borusan Sanat donated the Borusan Music Library to Istanbul Technical University’s Centre for Advanced Studies in Music (MIAM) to serve a wider audience. Digitalization of the scores of contemporary Turkish composers are still in progress. 

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER

2008.11.14
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer köyünde anılıyor

La Diva Turka (Türk Divası) soprano Leyla Gencer için Safranbolu’da bir anma programı düzenlendi. Anma etkinliğinin davetiyesinde Ankara İtalyan Kültür Merkezi ile Karabük Valisi Nurullah Çakır’ın adları var.
Sanatçıların ilgili oldukları her yerde anılması, sanata/sanatçıya gösterilen ilginin, sevginin, saygının göstergesi.
Nurullah Çakır’ın selefi Vali Can Direkçi’ye teşekkür etmesi de devlet hizmetinin sürekliliğinde saygı ve sevginin varlığını kanıtlıyor.
Safranbolu, evleriyle, basında, kültürel mirası koruma tarihimizde iz bırakmış bir belde. Şimdi de Leyla Gencer ile anılıyor.
Diva’nın babasının doğduğu yer Yörükler Köyü ve etkinliğin sloganı da şu:
"Hemşerimiz Türk Divası"
Bu akşam 20.00’de Yenişehir Kültür Merkezi’nde Zeynep Oral’ın sunumundan sonra piyanist Paolo Villa’nın eşliğinde İtalyan soprano Paola Romano, Diva’nın repertuvarından seçilmiş eserleri seslendirecek .
Basında Leyla Gencer sergisini Aytekin Kuş hazırladı, yeğeni İbrahim Çeyrek de yayınlanmamış fotoğraflarıyla katkıda bulundu.
Derneklerin ve muhtarların çalışmaları sonucunda bir sokağa da Leyla Gencer’in adı verildi.
15 Kasım’da Leyla Gencer’in Yörükler Köyü’ndeki evi ziyaret edilecek, Safranbolu İlçe Halk Kütüphanesi’nde Leyla Gencer kitabının yazarı Oral söyleşi yapacak ve kitaplarını imzalayacak.
Gene yarın saat 17.00’de de Evin İlyasoğlu, Safranbolu Kent Tarihi Müzesi’nde, "Müzikte Besteci, Yorumcu, Dinleyici" konulu bir konuşma yapacak.
Hiç kuşkum yok, Safranbolu’da ve yakın çevresinde yaşayanlar etkinliğe ilgi gösterecekler.
Valilerin, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının yaşadıkları yerin kültürel sorumluluğunu da taşıdıklarını bir kez daha anımsatırım.


2 0 0 9

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
2009.04.02
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer’i andık

Salı akşamı saat 20.00’de Leyla Gencer’in anısına Leyla Gencer "La Diva Turca Bir Kutlama” adıyla bir gece düzenlendi. Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nın kapısındaki kuyruk, büyük sanatçıya duyulan sevgi ve saygıyı simgeliyordu. Salon, balkon dahil doluydu.

Kutlamanın başlangıcında, sanatçının değişik operalardaki icraları perdeye yansıtıldı, onun opera yorumlarıyla ilgili bir konuşmasından bölümleri seyrettik.
Artık bu tür anmalar hepimizin arzu ettiği düzende gerçekleşiyor.
Anmaya gelenler, salonun dışında, fuayede Zeynep Oral’ın Leyla Gencer’in yaşamının anlatıldığı Tutkunun Romanı kitabının hem Türkçesini hem İngilizcesini alabildiler. Onu sadece sesinden, plaklardan tanıyanlar bu kitap sayesinde meslekteki başarısını da öğreneceklerdir.
Her zaman yakındığım bir durum vardı.
Sahnede dinlediğiniz sanatçının, orkestranın, dörtlünün, solistin CD’lerini almak istersiniz, fuayede bunları bulmalısınız.
Dün akşamın hoşuma giden yanlarından biri de fuayede onun CD’lerinin satışa sunulmasıydı.
Hazırlanan kitapçık da çok başarılıydı hem Leyla Gencer hem solistler, sahneye koyan, orkestrayı yöneten hakkında bilgiler veriliyor, hem de aryaların özgün dilde ve Türkçe metinleri yer alıyordu.
Geceyi sahneye Yekta Kara koymuştu, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nı Sascha Goetzel yönetti, solistlere de onun yönettiği orkestra eşlik etti.
Yekta Kara, Türk Diva’sı üzerine kısa, özlü bir konuşma yaptı. Ayrıca değişik bestecilerin yapıtları hakkında bilgi verdi ve bunlara Gencer’in kattığı yorumları bir uzman yetkinliğiyle sundu.
Programın bestecileri ise şöyleydi: Gioacchino Rossini, Jules Massenet, Giuseppe Verdi, Vicenzo Bellini, Georges Bizet, Charles Gounod.
Solistler; Nino Machaidze (soprano), Perihan Nayır Artan (soprano), Ezgi Kutlu (mezzo-soprano), Taylan Memioğlu (tenor), Alper Göçeri (bariton), Mert Eryüksel (bas). 
Soprano Nino Machaidze, 2006 yılında Leylá Gencer Şan Yarışması’nda birinciliği kazandı. Bu Gencer’in bizzat katıldığı son yarışmaydı. 
Gecenin sonunda, Machaidze, Puccini’nin bir aryasını söyledi.
Bütün solistler sahneye çıkarak, Verdi’nin La Traviata’sın dan bir bölümü seslendirdiler. 
Sahnede patlatılan şampanyalar, onun anısına kaldırıldı.
Ben de yazımı yazarken, Ildebrando Pizzetti’nin (1880-1968) bestelediği Assassinio nella catedrale’sini dinledim. 

Metin, T.S. Eliot’ın (1888-1965) Murder in the Cathedral (Katedralde Cinayet) oyunundan operaya aktarılmıştı.

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER

2009.05.30
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer’i anarak

Türk Diva’sı, büyük sanatçı Leyla Gencer’in ardından Zeynep Oral’ın editörlüğünde bir Leyla Gencer kitabı hazırlandı. Onu tanıyanlar, dinleyenler, seyredenler, sevenler bu kitapta ölümünden sonra düşüncelerini belirttiler.

Kitap bir toplama yazılar kitabı değil. Herkes bu kitap için yazdı. Onun yaşamı, sahnedeki temsilleri kitapta yer aldı. Böyle kitapların bir önemi vardır. Değişik kesimlerden yazarlar, birini anlatırken onun çeşitli yönlerini dile getirirler.
Müzikçiler onun ustalığını, yazarlar onun kendi üzerlerindeki etkilerini yansıtırlar.
Sözgelimi onunla birlikte sahneye çıkan Aydın Gün’ün düşünceleri, onu ilk kez görenin izlenimleri bir sanatçının kimliğini bütünler.
Biliyoruz ki, Leyla Gencer’in önemini Türkiye’de geç yansıttık, yurtdışında yaşadığı, orada sanatsal zaferler kazandığı halde birçok kişi bunu bilmiyordu.
Zeynep Oral’ın onun yaşamını, müzik dünyasındaki önemini anlatan Bir Tutkunun Romanı Türkiye’de tanınmasını, hatırlanmasını sağladı.
Fakat bu kitabın önemli bir özelliğini unutmayın.
Satışından elde edilecek gelir ÇYDD’ye (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği) verilecek.
Ben o kitaptaki yazılardan bazı seçmeleri sundum.
Değişik bakışlar, değişik değerlendirmeler aynı övgü doruğunda buluşuyor.
Hatırlayacağınız üzere, yurtdışında Boğazın Kızı olarak adlandırılan Leyla Gencer, vasiyeti üzerine İtalya’da yakıldı, külleri tekneden İstanbul Boğazı’na savruldu.
Bu kitapla onu bir kere daha anıyor, büyüklüğünü anlıyoruz.
Zeynep Oral, Sunuşta kitabın serüvenini anlatıyor: “Bundan on yedi yıl önce Leyla Gencer üzerine yazdığım ilk kitabım yayımlandığında en sık karşılaştığım soru şu oldu: ‘Nereden aklınıza geldi Leyla Gencer´i yazmak? Nereden, nasıl, neden?’. Hayret ve şaşkınlık içeren bu sorunun yanıtını zaten kitabımda verdiğimden susmayı yeğliyordum...
Ama doğrusu asıl ben hayretler içindeydim ve şaşıyordum: Nasıl olur da o güne dek Türkiye´de kimse Leyla Gencer´i yazmayı düşünmemişti? Nasıl olur da o, Leyla Gencer, yeryüzü uçurumlarında kanat çırparken, bizler suskun kalabilmiştik? 
Leyla Gencer, onu genç kuşaklarla buluşturan kitabımdan sonra, ironi ve mizahla karışık ‘Ülkem beni hatırladı’ tümcesini sık sık tekrarlayacaktı. Ancak bir de şu gerçek vardı: Ülke yöneticileri, belki onu hatırlamışlardı ama bu ülkenin gerçek müzik tutkunları onu hiçbir zaman unutmamışlardı. 1990´lı yıllardan başlayarak, Türkiye, Leyla Gencer´e şükran borcunu, gönül borcunu ödemeye çalıştı. Eğer bunda ‘Tutkunun Romanı’ kitabımın bir nebze olsun payı varsa, ne mutlu bana...
Bugün elinizde tuttuğunuz ‘Leyla Gencer – La Diva Turca’ kitabı, Leyla Gencer aramızdan ayrıldıktan sonra yayımlanan ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Farklı ve geniş kapsamlı bir kitap olmasını dilediğimden ülkemdeki hem müzik yazarlarından, müzik eleştirmenlerinden hem de Leyla Gencer´le çalışmış belli başlı kurumların yetkililerinden ve temsilcilerinden katkıda bulunmalarını istedim.
Hiçbiri beni kırmadı. Hepsi bu kitaba özgün yazılarla katkıda bulundular.
Bu kitaba katkıda bulunmasını istediğim bir isim vardı ki, onun yazısı kitaba yetişmedi!
Sevgili Metin And, seve seve ‘Leyla Gencer İçin’ yazmaya söz vermişti bana. Bu sözü verdikten kısa bir süre sonra aramızdan ayrıldı. O yazıyı yazamadan...

Sanat Yaşamına iki Ömrü Sığdırdı

Sevgili Aydın Gün´ü Leyla Gencer´den beş ay önce yitirmiştik. Onsuz bu kitabın eksik kalacağı duygusu içime yerleşiyordu ki, 1994 yılında Aydın Gün´den Leyla Gencer için bir yazı istediğimi hatırladım. Sevda Cenap And Vakfı´nın yayımladığı Leyla Gencer´e Armağan kitabı içindi... Aydın Gün´ün o yazısını bu kitapta yayımlamama izin veren Mehmet Başman´a sonsuz teşekkürler.”

Birlikte sahneye çıktıkları, söyledikleri, tenor Aydın Gün ne yazmış: “Opera tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tenoru Enrico Caruzo´ya ‘İyi bir opera sanatçısı olmak için nelere sahip olmak gerekir?’ diye sorduklarında o, ‘Bir opera şarkıcısının iyi bir sanatçı olması için, geniş bir göğse, büyük bir ağza, yüzde doksan belleğe ve yüzde on zekaya, uzun ve sıkı bir çalışmaya ve kalbinde de bir şeylerin olmasına ihtiyacı var’ demiş.
Ayrıca ne yazık ki, opera sanatçısının yolu uzun, yükü ağır, ömrü kısadır. Bizim bir şan hocamız vardı. Sık sık şunu söylerdi: ‘İyi bir opera sanatçısı olmak için insan dünyaya iki defa gelmeli, birincisinde şarkı söylemeyi öğrenmeli, ikincisinde şarkı söylemeli’ derdi.
Leyla Gencer sanat yaşamına bu iki ömrü de sığdıran ender sanatçılardan biri idi. O, sanat yaşamını bir ‘özveriler krallığı’nda sürdürdü. Konuşan, düşünen ve düşleyen bir ‘opera’ idi artık Leyla Gencer. Sanatının canı ve ruhu olan imgeleri ile kendi yaşamını da güzel bir sanat eseri haline getirmişti.”
Şakir Eczacıbaşı, Filiz Ali, Yekta Kara, Evin İlyasoğlu, Ahmet Say, Serhan Bali, Ünal Öziş, Ahmet Erenli’nin yazıları da onu tanıtıyor.
Bir büyük sanatçıyı tanımak, anmak için gerekli bir kitap.

YALNIZLIK KEDERİ Kitabından Alıntıdır “Diva ve memleketi”

2009 July
Yazan: Fazıl Say
© Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık
Diva ve memleketi
 
Leyla Gencer'in küllerinin, vasiyeti gereği Boğaziçi'ne serpileceği gün Bir kameraman yaklaştı yanıma ve haykırarak sordu
"Fazıl Bey, ülkede bazı çevreler Leyla Gencer'in küllerinin İstanbul Boğazı'na serpilecek olmasını 'gâvur işi' diye niteleyip Boğaz'ın küllerle kirletilmemesi gerektiğini' ileri sürüyor. Ne diyorsunuz bu konuda?"
Tam o anda benliğimi kıskıvrak yakaladı o çok tanıdık his... Hançer!
Sakin olmaya çalışarak şöyle cevapladım soruyu:
"Bu o kadar gereksiz bir tartışma ki!
Leyla Gencer, Türkiye'nin yetiştirmiş olduğu en büyük opera sanatçısıdır, medarı iftiharımızdır.
Ülkesinin, bu eşsiz evladının son vasiyetini yerine getirmemesi düşünülemez bile.
Birkaç yüz gram külün İstanbul Boğazı'nı kirleteceği düşüncesi, saçmalıktan başka bir şey değildir.
Bu büyük müzisyenin külleri, öz memleketinin denizine 'nur sesleri' olarak karışacaktır.
Tıpkı bir başka efsane, Maria Callas'ın küllerinin Ege'ye karıştığı gibi..."
Kameraman yanımdan uzaklaştığında, gitti sandığım o his sükûn etti yine
Bu kez daha da güçlüydü... Hançer!
Çok yalnız hissediyorum kendimi, hançerlenmiş hissine kapıldığımda
Çok üzgün... Çok çaresiz...
O gün cenazeden sonra, yakasında Leyla Gencer'in rozeti takılı bir arkadaşım
Sigara almak için bakkala girmiş
Rozeti görür görmez bakkalın ilk sözü şu olmuş.
"Nefret ediyorum bu gâvur kadından. İki hafta Boğaz balığı yemeyeceğim."
Bu ne öfkedir? Nasıl bir "ötekileşme"dir böyle? Bir toplum düşünün, uluslaşamamanın çaresizliği içinde İnanç ve özgürlük arayışında
Dünyası karmakarışık...
Bir toplum düşünün, birbirine kin güdenlerin
"Sen o taraftansın, ben bu taraftan, o da şu taraftan" gibi zırvalarla ömür tükettiği...
Tüm bu keşmekeşin altında ezilen, aslında sanat...
“Sevgi” yerine “kin” duygusu ile baş başa bırakılan, aslında müzik...
Leyla Gencer'i bilen, tanıyan, dinleyen
Onu anlayan, seven
Dünyanın bir numaralı opera kurumu Milano La Scala'da
35 yıl boyunca "primadonna assoluta" sıfatıyla söylemiş olmasıyla övünen
En fazla kaç bin kişiyizdir acaba Türkiye'de?
3 000 mi yoksa 5 000 mi?
Bir de bu, yakılma ve ardından küllerin Boğaziçi'ne serpilmesi
haberlerini gazetelerden takip eden radikal düşünceli insanlarımızı düşünüyorum...
Onlar kaç kişidir?
Yüz binlerce, değil mi?
Öfke, kin, nefret...
Söyler misiniz kime, neye karşı bu tepki?
Operanın ölmüş bir divasına mı?
Onun mesleğine mi?
Bana mı? Bize mi?
Değerli orkestra şefi Gürer Aykal'ın dediği gibi:
"Biz klasik müzikçiler bu ülkenin üvey evlatları mıyız?"
Doğduğumuz, yaşadığımız, müzik yaptığımız...
Emek verdiğimiz, hayaller kurduğumuz bu yer ülkemiz değilse
Neresi bizim ülkemiz?
Anadolu için bir zamanlar hayal edilen aydınlanma
Bir türlü gerçekleşemediyse
Metin Altıok'un dediği gibi...
"Yanlış iliklenmiş gömleğin düğmeleri" olmak mıdır bize kalan?
Ya da İlhan Mimaroğlu'nun söylediği gibi...
 Klasik müzikçiler "ön kapıdan alınması"
Ama kimsenin farkına varmayacağı şekilde
"Arka kapıdan defedilmesi" gereken bir zümre midir?
Leyla Gencer'i uğurlarken anladık aslında
Bizler çoktan arka kapıdan defedilmişiz
Hakaretler ve tehditler savuran devasa bir koronun aleyhteki tezahüratı eşliğinde...
Bir evrensel değerimizin yeniden ön kapıdan alınmasına uğraşıyoruz
Ne acı...
Leyla Gencer on yıllar boyu dünyanın en önemli sahnelerinde icra etti sanatını
Büyük bir mücadeledir bu.
Notanın ardına geçebilen ender sanatçılardan biriydi o
Rolün içine girer ve yaşatırdı onu kendi bedeninde...
Tiz notaları eşsizdi...
Onları tutuş biçimi
Ve zarafetle onlara atlayışındaki kendine özgülüğü...
Bir melodiyi yorumlarken sergilediği bilinç ve ruh birlikteliği
Olağanüstü bir denge...
Callas'ın rakibiydi yıllarca
Ama onun kadar popüler olamayışının sebebini
Belki de mütevazı yaşam tarzında aramalı
Arkasında hiçbir desteğin olmaması da önemli bir etkendi
Kendisine gerçek anlamda sahip çıkabilmiş bir memleketten yoksundu
Hayatı boyunca deplasmanda oynadı Leyla Gencer...
Orkestra şefi dostum İbrahim Yazıcı ile yıllar önce Gencer ve Callas'ı karşılaştırırdık.
Aynı aryaları ardı ardına dinlerdik her birinden
İkisi de eşsizdi gözümüzde...
Kendine özgü kişiliklerdi
Birbirinden güzeldi dinlediğimiz yorumlar.
"Hangisi daha iyi?" sorusunu sormaya gerek görmüyorduk
Dinlediğimiz sanat, saf ruh doluydu
Ege'nin iki yakasından göğe yükselmiş bu anatanrıçaları dinlerken içimizi mutluluk kaplıyordu
Gencer'in Callas'tan hiçbir eksiği yoktu gözümüzde.
Ama o sürekli deplasmanda oynamak yok mu?
Ve ah o hançer...
Başbakan Erdoğan bu kadar bırakmamalıydı dizginleri elinden
Ülkesinin sanatçılarını savunmalıydı.
"Oy" kapmak uğruna, yığınların dilinden konuşacağına
Anlamaya çalışmalıydı Atatürk'ü
Batılılaşmasını, çağdaşlaşmasını, uygarlaşmasını...
Aydınlanmacılığını, sanat ve bilim alanındaki ülküsünü...
Meydanı bu kadar boş bulmamalıydı ilkellik...
Bu kadar saldırganlaşmasına izin verilmemeliydi laik bir ülkede.
Engin Ardıç diye bir köşe yazarı
"Fazıl Say gitmek istiyormuş bu ülkeden.
Giderse gitsin, Leyla Gencer de bir zamanlar pılısını pırtısını toplayıp gitmişti" diye yazmış
Ölümünün ardından Gencer'i yerden yere vuran yazısında
Leyla Gencer gitmiş de ne olmuş?
Milano La Scala Operası'nın 35 yıl boyunca bir numarası kalmakla kötü bir şey mi yapmış?
Öyle ya, dünya çapında kariyer yapmak kötüdür
Tüm dünyada "La Diva Turca" diye anılmak
Muhteşem icralara imza atmak
İnsan olarak kimseye en ufak bir zarar vermemiş olmak
Kötüdür bu saydıklarım...
Sanırım hiçbir devirde, hiçbir coğrafyada
"Haksızlık", "hakaret", "tahrik", topluma bu denli nüfuz etmemiş
Saldırganlık hiç bu denli fütursuz bir hal almamıştır.
Bu ülke, herkesin birbirine rahatlıkla "faşist" diyebildiği bir yere dönüştü
Çok yazık...
Ne olacaktı Leyla Gencer son yıllarında Türkiye'de yaşamış olsaydı?
Herhalde televizyon kanalları günlük siyasi gelişmeler üzerine
Arada sırada kendisine telefonla bağlanacak
O da ağzını açtığı anda düşmanlarının sayısını kat be kat arttıracaktı.
Hatta içinde yaşadığımız dönemde hayatta olsaydı
"Ergenekon soruşturması beni de kapsar mı?" diye endişelenebilirdi belki de
Çünkü bir opera sanatçısıydı o.
Opera aydınlanmacılıktır
Bu ülkenin insanı operayı, çoksesli müziği
Atatürk sayesinde tanıdı.
Leyla Gencer'e şakayla karışık "Atatürk'ün manevi kızı" denirdi.
Opera aynı zamanda
Kültür ve sanatla sorunlu bir ilişkisi olan
Bugünkü AKP iktidarına muhalif olmak demektir.
Tam bir çorbaya dönen Ergenekon soruşturmasında
İlgili veya ilgisiz, bilinçli veya bilinçsiz gözaltına alınanlar arasında
"Hükümete muhalif şahıs" olarak mimlenip
Çaktırmadan içeri tıkılan aydınlar da var.
Kirletilen, karalanan, onuru kırılan aydınlar Atatürk Cumhuriyetinin savunucuları...
Leyla Gencer yaşasaydı o da listede olacaktı
Yazıklar olsun!

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER

2009.11.08
ZEYNEP ORAL

Leyla Gencer ve Heykel Meselesi...


Sevgili okurlar, ne zamandır içimi kemiren bir konu var. Hem beni tedirgin eden hem de hakkaniyet duygumu sarsan bir konu.
Artık biliyorsunuzdur: Leyla Gencer çok yakınımdı, sırdaşımdı… Çok gelişmiş bir sanat ve estetik anlayışına ve mükemmeli kovalayan bir kişiliğe sahip olduğundan heykeli dikilsin istemezdi. Taa ki günün birinde…
Bu sayfaların okurları anımsayacaklar: Genç heykeltıraş Huşper Akyürek ne yaptı etti, yıllarca peşinde koştu, Leyla Hanım’dan heykel tasarımı üzerine çalışmak üzere izin kopardı. Kapandı çalıştı. Leyla Gencer’in bir dahaki sefere İstanbul’a gelişinde, koltuğunun altında müthiş özenle hazırlanmış koca bir dosya, korkudan yaprak gibi titreyerek Diva’ya gösterdi… Leyla Gencer heykel tasarımına âşık oldu, çocuklar gibi sevindi… (Ankara’da Devlet Operası’nın önündeki heykelini bir türlü sevememişti.) Yaşamının son iki yılında bu heykel yapıldı / yapılıyor / yapılacak diye inandı, umdu, bekledi…

Zorlu süreç


Huşper Akyürek ve ben kolları sıvadık. Araya Metin Sözen Hoca’yı soktuk. Belediyelerle ilişki kuruldu…
Önce Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal (geçen dönemdeydi) ilgilendi, yer buldu, sonra ansızın vazgeçti. Neden diye sorduğumuzda yanıt alamadık. Danışmanları münasip bulmadı diye duyduk.
Derken Metin Hoca Şişli Belediye Başkanı Sarıgül’le konuştu. Sarıgül projenin üzerine atladı. Hemen yer saptandı. Bu işe bakacakları görevlendirdi. Maçka Parkı’na gittik geldik, ölçüldü biçildi, hesaplar kitaplar yapıldı. Leyla Hanım artık bu kez kesin oluyor diye yeniden sevindi. Sarıgül’e teşekkürler etti… Basında bol bol yazılar… Bu arada Huşper Akyürek, daha da yol aldı, projesine sponsor da buldu…
Ancak bürokrasi çarkları yavaş dönüyordu, dönerken dişlileri arasında insan öğütüyordu… Yerel seçim dönemi geldi… Proje rafa kalktı… Zaten artık Leyla Gencer hayatta değildi…

Yarışma

Beşiktaş Belediyesi birkaç ay önce Leyla Gencer heykel tasarım yarışması açtı. Birinciye 22 bin, ikinciye 15 bin, üçüncüye 8 bin lira ödül… Tasarımlar, en geç 20 Kasım’da teslim edilecek.

Önce Huşper Akyürek’e “Sen de katılmalısın” dedim. Ancak yarışma koşullarını okuyunca (boyu şu kadar, eni bu kadar vb.) katılamayacağını anladım. Bırakın maddi sınırlamaları, onca çalıştıktan sonra yaralı ve örselenmiş bir yürekten katılması beklenemezdi.

Bir yanda Leyla Gencer’in onaylamış olduğu, istediği, yaşamının son üç yılında ha yapıldı ha yapılacak diye beklediği bir tasarım, öte yanda bilinmezlik… Belki sonuç harika olacak ama düş kırıklığının bedeli nasıl ödenecek?

Kamuya açık her yerde yarışmayı savunan ben, nedense burada savunamıyorum… Hâlâ tedirginim.
Yarışmacılardan bana başvuranlara, fikir soranlara, fotoğraf isteyenlere yardımcı olamıyorum. Ayrıca elimdeki her şeyi Leyla Gencer hayattayken yayımladım. Ölümünden sonra yayımlanan tek kitap ise Kültür Bakanlığı’nın “Leyla Gencer” kitabı. Meraklısı tüm fotoğrafları orada görebilir.

Milano’da onurlandırma


Bu arada bir onurlu haber Milano’dan geldi. 2 Kasım’da İtalya’nın Lombardia eyaletinin yetkilileri, sanatsal, toplumsal ve bilimsel katkılarıyla Milano’yu yücelten, Milano’yu Milano yapan 15 insanı oybirliğiyle “Örnek İnsan” seçti. İçlerinden biri de La Scala’nın sanatçısı, soprano Leyla Gencer’di!
Ne dersiniz, acaba Berlusconi’yi araya soksak da Leyla Gencer’in onca beğendiği, istediği, Huşper Akyürek’in tasarladığı heykelini Milano’ya mı diktirsek? Berlusconi’ye bunu söyleyecek bir tanıdığınız var mı?..
 

SABAH DAILY NEWS PAPER
2009.11.21
HINCAL ULUÇ

Leyla Gencer!

Cumhuriyet'te Evin İlyasoğlu'nu okuyorum. Cumhurbaşkanı Gül, La Scala'nın 7 Aralık'taki Carmen Galası'na davet edildi ya.. O vesileyle yazmış..

"Cumhurbaşkanımız yarım yüzyıl boyu La Scala'nın Divası (Kraliçe Tanrıçası) olan Leyla Gencer'in ülkesinden gelen bir devlet adamı olarak ayrıca gurur duyacaktır" diyor.. Sebebini de özetliyor.
2 Kasım'da Lombardia Eyaleti "Milano'yu Milano yapan 15 insan"ı seçmiş. Biri Leyla Gencer.. Düşünebiliyor musuz?. Tarihin kültür ve sanat merkezi Milano'yu Milano yapan 15 kişiden biri, bir Türk!..
Milano basını, 10 Mayıs 2008'de "Son Diva'yı yitirdik. Opera tarihimizde bir devir kapandı" başlıklarıyla çıkmıştı.
Gül'ün Carmen rolünde dinleyeceği mezzo soprano Anita Rachvelişivili, 2008 Leyla Gencer Yarışması'nın üçüncüsü..
Leyla Gencer'in ölümüne dek ders verdiği La Scala Singing Academy'ye seçtiği Asude Karayavuz ve Simge Büyükedes bu yıl La Scala Galalarında yer almışlar..
Daha neler neler..
Niye yazdım..
Hani ölümünde, bu ülkenin gedikli Atatürk düşmanları, sırf Atatürk'e ve Cumhuriyete dil uzatmak için bir fırsat daha yakalamış olmanın heyecanıyla Büyük Leyla'ya saldırmış, yerin dibine sokmuşlardı ya.. "Utandılar mı" diye aklınızdan geçirmeyin. Atatürk düşmanlarında utanma olmaz!..

2 0 1 1 


O GÜZEL İNSANLAR Kitabından Alıntıdır
2011 May
Yazan: Zeynep Oral
© Cumhuriyet Kitapları
Leyla Gencer …
Yeryüzünün Tüm Renkleri O Seste …
 
Gündüzler, geceler, hüzünler, sevinçler ve mevsimler boyunca süren sohbetler... Ses kayıtları, mektuplar, anılar, aryalar arasında kaybolmalar... Gözyaşları ve kahkahalar arasında buluşmalar... Tartışmalar, kucaklaşmalar, sarılmalar, öfkeler... Fırtınalar, sönen şimşekler, patlayan volkanlar, ardından kar altında kalmış suskun üşümeler ya da sessiz sakin duru sular... Kültürel birikimlerle, bilgiyle, duyarlılıklar arasında gidip gelmeler... Kâh Milano'da, kâh İstanbul'da dört yıl süren bir çalışma (1988-92)... İşte böyle bir süreç sonucunda ortaya çıkmıştı Leyla Gencer'in yaşam öyküsünü anlattığım Tutkunun Romanı adlı kitabım...
Tutkunun Romanı'ndan sonra, yeryüzünün bu benzersiz "diva"sıyla ilişkim, anne-kız, abla-kardeş, iki dost ilişkisine dönüştü. Ona sevgim, saygım, hayranlığım her geçen gün daha da arttı.
Kâh Milano'nun göbeğindeki, kâh Nişantaşı'nın dar, eğri büğrü bir sokağındaki evinde görkemli çay servisleri başında hasret gidermek bir yana, telefon idarelerine servet yatırır olduk! Hele aradan bir-iki hafta geçsin de onu aramamış olayım! Kıyametler kopar!
Milano-İstanbul gidiş gelişleri arasında onu izlemek sonsuz heyecan vericidir. Çünkü kişiliğinde dört mevsimi ve duygular dünyasının tüm renklerini ve "Scala"sını içinde taşır...
Diyelim bir seminere, bir konferansa hazırlanıyor: Heyecan içinde. "Ya yarın çocuklara örnek vermem gerekir de sesim çıkmazsa..."... "Ya konferans kötü giderse..." Karşımda yaprak gibi titriyor. Eski günlerdeki o sahneye çıkmadan önceki heyecandan farksız... Karşımda korku içinde çırpınan bir çocuk...
Eyvah dizim ağrıyor, zaten gözlerim çok rahatsız... Yok yok yarın ben kimsenin önüne çıkıp konuşamam... En iyisi iptal edelim!
Derken yarın olur... Ve o oraya bir gelir, bir konuşur, gözlerime, kulaklarıma inanamam! O çocuk gitmiş, karşımda bir kraliçe, bir tanrıça!
Daha yenilerde yaşadım böyle bir olayı. 30 Haziran 2007'de İtalya'da Caruso Ödülü ona verilmişti. Ödül töreni Floransa yakınlarında Enrico Caruso'nun yaşadığı ve müzeye dönüştürülen malikânede. Son ana dek hastayım, yorgunum dedi ödülümü almaya gitmeyeceğim dedi... Sonra...
Sonra Caruso malikânesinin bahçesindeydim. Ansızın görkemli kapının dışında kopan alkışı duydum. Bir kraliçe edasıyla sağa-sola selam vererek bahçeden içeri girdi. Millet ayağa fırlayıp alkışa katıldı. İtalya'nın tüm müzik otoriteleri oradaydı... Kimileri koştu ellerine sarıldı, kimi onu kucakladı. Yanına yaklaşanlara (eski dostlar, eski meslektaşlar, eski ve yeni hayranlar) bakışlarıyla, gülümsemesiyle, gönül alıcı sözlerle bir anda kalabalığa hâkim oldu... Sağa bir gülücük, sola bir selam daha...
Sonra... "Bel Canto'nun dünyadaki eşsiz sefiresi, büyük soprano Leyla Gencer" anons edildi. Sahneye en görkemli edasıyla çıktı. Kendi hakkındaki övgü dolu konuşmaları, dimdik ayakta hep bir kraliçe, bir tanrıça edasıyla dinledi. Birkaç sözcük söylemesi istendiğinde susmak bilmedi. Çocukluğunda Caruso'ya duyduğu hayranlıktan başlayıp, Tulio Serafin'den geçerek küçük bir dünya turuna çıkıverdi... Her tümcesi alkışlarla kesiliyordu...
Gözlerime, kulaklarıma inanamıyordum: Bir saat önce telefonda hastayım, yorgunum diye yakınan, ne söyleyeceğim diye endişelenen aynı insan mıydı?
Ah şu alkışlar nelere kadirdi!
Yine bir kez Ankara'da bir törene, Altın Madalya alacağı törene hazırlanıyordu ki, o gün Opera'nın önünde, sanatçıların protestosu olduğunu öğrendi. Sanata karşı baskılar ve kültür bütçesindeki kısıntılar protesto edilecekti. Milano uçağından inmesiyle, ayağının tozuyla fırladı protesto mitingine katıldı. Onu orada gören gazetecilerin, "Politikaya mı atılıyorsunuz?" sorusunu, "Hayır, görevimi yapıyorum!" diye yanıtlıyordu. "Sanatın horlanmasına hiçbir sanatçı izin veremez, vermemeli. Buna izin verirsek ülkemiz geriye gider!" Ve ekliyordu: "Ama politikaya atılacak olsam Atatürk partisi kurardım..."
Bugün de Türkiye'deki kimi gelişmeleri izledikçe öfkeleniyor, kahroluyor. Müthiş bir gazete okuyucusu. Hem Türkiye hem dünya politikasında hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor: "Atatürk devrimlerine ne oldu!" diyerek... "Bu duruma dur diyecek bir şeyler yapmalıyız,” diye öfkesini kusarak, kapana kısılmış bir kaplan gibi kükreyip duruyor. Ve çevresindeki bizleri pasiflikle, tembellikle suçluyor!
Diyelim o akşam bir törende sahneye çıkacak: Tepeden tırnağa kadınsı endişeler dinmiyor: "Saçım iyi mi? Ya elbisemin yakası? Bu küpeler oldu mu?"
Artık şaşmıyorum: Bütün bu heyecanın seyirciye ve sanatına olan sonsuz saygısından, hep her şeyin kusursuz olmasını istemesinden ve mükemmeli kovalamasından kaynaklandığını biliyorum.
Bir de şunu biliyorum: Katıldığı her yere bir kraliçe edasıyla giren ve hep öyle kalan, her ortamda kendine sonsuz güveni ve inancıyla gücünü ortaya koyan, söylediği her sözün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyan bu "diva"yla, heyecandan, korkudan yaprak gibi titreyen "çocuk", protesto mitinglerine katılan, başkaldıran "âsi genç", tepeden tırnağa kadınlığına bürünen bu "dişi, birbirinden farklı insanlar değil. Tümü bir bütün.
Evet, bir bütün: Leyla Gencer'i, Leyla Gencer yapıyor. Olur olmaz sanatçı dediklerimizle gerçek "sanatçı"yı birbirinden ayıran da bu...
Tutkunun Romanı yayınlandıktan (1992) sonra en sık karşılaştığım soru “Neden, nasıl geldi aklınıza Leyla Gencer’i yazmak?” oldu.
Bu soruya hep çok şaştım. Asıl o güne dek neden, nasıl kimse onu yazmadı, yazma gereğini durmadı diye şaşar dururdum...
Tutkunun Romanı'nı okuduysanız, neden, niçin o kitabı yazdığımı biliyorsunuz demektir... Leyla Gencer'in o ulaştığı yere varmak için verdiği mücadeleyi, savaşı da biliyorsunuzdur... Okumayanlara da şunları söyleyebilirim:
 
Dünden Bugüne

O, dünya opera tarihine çoktan geçti... Pek çok ülkeden sayısız ödüller, nişanlar aldı... Birçok kent, birçok sanat kurumu, kendisine "Altın Anahtar" teslim etti... Yeryüzünün bir ucundan ötekine, belli başlı tüm sahnelerde alkışlandı... Kimi ülkeler, her se ferinde geri çevireceği "vatandaşlık" teklifinde bulundu... Kitaplarda, müzik ansiklopedilerinde "Donizetti Rönesansı", "Rossini Rönesansı" maddelerinin yanına onun adı yazıldı... Kaybolmaya yüz tutmuş, o olmasaydı, çoktan unutulmuş olacak birçok opera eserini, geçmişin tozlu karanlığından o bulup çıkardı ve opera repertuarına kazandırdı. Uzmanların, meraklıların elden ele dolaştırdığı CD ve plaklardan dolayı ve ünlendiği kraliçe rolleri nedeniyle "Korsanlar Kraliçesi" diye anıldı... Kısacası Opera dünyasında bir örnek, bir "referans" oldu...
O, yani "La Diva Turca", yani Leyla Gencer.
Yeryüzünde bunlar olurken, bizler ne yaptık?
Biz... 1958'de, Leyla Gencer'in Ankara Devlet Opera ve Tiyatrosu'ndaki kontratını feshettik ve onu operamızdan attık. "Efendim, habire yurtdışı temsillerine, konserlere gidiyordu. Hem neden hep o, neden başkaları gitmiyor," diye homurdanıp durduk. Yurtdışı temsillere sırayla ya da kurayla gidilmediğini, ancak dışarıdan istenen, aranan sanatçının gidebileceğini bilmez değildik. Ama olsun... Cadı kazanları fokurduyordu... Bürokrasi çarkları dönüyordu... İnsan, emek ve yetenek unufak ediliyordu...
Sonra... Sonra uzun bir suskunluk dönemine girdik...
O yeryüzü uçurumlarının kıyısında, düşmekle kanat çırpmak arasında, dünya operalarını zorlarken, San Carlo, La Fenice, La Scala, Covent Garden, Staatsoper, Royal Albert Hall, War Memorial Opera House, Büchnen der Stadt, Teatro Colon, Bolşoy, Kirov sahnelerinde ve arenalarda savaş verirken, biz hep sustuk. Başarılarını görmezden, bilmezden geldik.
Biz susarken, gözlerimizi ve kulaklarımızı kaparken, dışarıda:
1957 Puccini Altın Madalya Ödülü. 1958 Brüksel Dünya Fuarı ödülü. 1959 Fransa Dışişleri Bakanlığı Onur Ödülü. 1960 Londra Harriet Cohen Altın Madalya Ödülü ve Dallas Onur Ödülü. 1963 Verdi 150. Yıldönümü Ödülü. 1967 İtalya Cumhuriyeti'nden "Commendatore della Republica Italiana" nişanı. Ve sırayla, Napoli, Cenova, Verona, Terme di Caracalla, Montana Altın Madalya Ödülleri... "Uluslararası Esin Perisi Ödülü", Fransa "Bin Yıllık Müzik Onur Ödülü" vb...
Bu arada Türkiye'de...
Türkiye'de "Devlet Sanatçısı" unvanı 1971'de verilmeye başlandı. Ben de dahil olmak üzere birçok kişi, bu ödülün ilk verilmesi gereken kimsenin Leyla Gencer olması gerektiğini yazıp durduk. Komisyonlar toplandı, düşündüler taşındılar, konuştular, tartıştılar, bir türlü karar veremediler. Neden sonra, tam 17 yıl sonra, 1988'de "Devlet Sanatçısı" unvanı Leyla Gencer'e verildi.
Verilmesine, verildi ama, o zamanki Kültür Bakanlığı "bu kadının”, kim olduğunu pek de bilmediğinden, Milano’daki Türkiye Konsolosluğuna, "Öğrenin bakalım, sahiden Türk müymüş?” diye bir de araştırma yaptırdı.
Ülkeden ülkeye, sahneden sahneye, başarıdan başarıya, cebinde yalnız Türk pasaportuyla koşup duran o (İtalyan pasaportunu, "insanın tek pasaportu olur" diyerek hep geri çevirdi), bütün bunlara gülüp geçti.
1990’dan sonra Leyla Gencer Türk basınına verdiği demeçlerde ironi ve mizahla karışık, "Ülkem beni hatırladı," tümcesini sık sık tekrarlayacaktı.
Ancak bir de şu gerçek var: Ülke yöneticileri, kalıplaşmış kurumlar belki onu hatırlamışlardı ama bu ülkenin gerçek müzik tutkunları onu hiçbir zaman unutmamışlardı.
1993'ten başlayarak, ülkesi, Leyla Gencer'e şükran borcunu, gönül borcunu ödemeye çalıştı. Eğer bunda Tutkunun Romanı ki tabımın bir nebze olsun payı varsa, ne mutlu bana...
Onun onuruna İstanbul Devlet Operası'nda Yekta Kara'nın düzenlediği "Saygı Gecesi"... Aydın Gün yönetimindeki Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda tüm şan resitallerinin ona adanması... Sevda-Cenap And Onur Ödülü Altın Madalya verilmesi... Ankara Devlet Operası'nın önüne heykelinin dikilmesi birbirini izledi... 2003'te Darphane'de adına hatıra parası basıldı... Bu zincirin bir başka halkası ise, Aydın Gün'ün büyük çabaları sonucu hayata geçen "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması"...
 
Misyon
 
"Misyon"... "Misyonum"... Leyla Gencer'in en çok kullandığı sözcüklerden biri…
O çok eskiden beri, taa en baştan beri, hayatta bir misyonu olduğuna inandı. Bu misyon, içindeki müzik sevgisini, şan sevgisini, bu tutkuyu yaymaktı... Ona biçilmiş bu misyona boyun eğiyor, sahneden sahneye, tiyatrodan tiyatroya bu sevgiyi, bu tutkuyu yaymak için koşuyordu. İnanıyordu ki, eğer mesleğinde çok iyi olursa, onu dinleyen insanlara iyi duygular, güzellikler verebilir, onları daha iyi bir insan olmaya yöneltebilir... Bunun için görevini yerine getirmeye çalışıyor, bunun için kendiyle yarışıyor, bunun için yapabileceğinin hep en iyisini yapmaya çalışıyordu...
Sahnelere veda ettikten sonra da sahne yaşamı bitti ama bu misyonunu sürdürdü. Kendi deyişiyle, "Cemiyete faydalı olmaya çalışıyordu..." Seminerler, konferanslar, yarışmalar, uluslararası jürilerde görev alma...
Zaten Leyla Gencer Şan Yarışması da bu misyonun bir parçası:
Bu misyon, evrensel, çağdaş kültür bayrağını elden ele, yarınlara taşımaktan başka bir şey değil... Genç kuşaklara yeni olanaklar tanımak, geleceğin sanatçılarını keşfetmek, onlara yeni yollar açmak, o yolda ilerlemelerini sağlamak ve onları yeryüzünün ortak kültür ve müzik dünyasının bir parçası kılmak... Bugünle yarın arasında, genç sanatçılar aracılığıyla bir köprü kurmak...
Halen Milano'nun La Scala Operası'nın La Scala Akademisi'nde yöneticilik görevini sürdürüyor. Gençlerle hazırladığı operalar birbirini izliyor. Elbet bu da misyonunun bir parçası.
Leyla Gencer'i hep çok sıkıştırdım, adeta kışkırttım: Sahnelere veda ettikten sonra hiç özlemedi mi? Dinmek bilmeyen bütün o alkışları, sahneye atılan çiçekleri, "Brava" haykırışlarını ve bunlarla birlikte bütün o şaşaayı özlemedi mi? Hayır, hiç ama hiç özlemediğine beni inandırdı... "Çünkü: Benim inişe tahammülüm yok. Her zaman mükemmeliyetçi oldum. Mükemmel olmayacaksam sahneye çıkmam dedim... Hem her şeyin bir zamanı var. Yıllarla ve bütün o stresle ses tellerinin yıpranmaması imkânsız. Yalnız teknikle, yıllara, doğaya meydan okumak anlamsız... Kimileri bu işi seksenine kadar sürdürüyor, bir gece iyi, bir gece kötü oluyor. Ama ben buna izin veremezdim... Hem perde açılıncaya kadar çektiğim o büyük korkuyu, o stresi, o işkenceyi artık çekemem. Bünye bunları bir yere kadar kaldırır. İnsan durma zamanını da bilmeli..."
 
Sahnede Tanrılaşmak
 
Ama o günleri, sahne kokusunu, sahne tozunu, sahnedeki hallerini hiç ama hiç unutmadı.
Sahnedeyken neler hissediyordu Leyla Gencer?
“Sahneye çıktığın ilk anda, karanlıktan ışığa geçtiğinde, gerideki her şeyi unutursun. O anda izleyiciyle aranda bir gerilim hissedersin. Elektrikli bir hava... Seni sınıyorlardır. Senden beklentileri sonsuzdur. Senden tanrıları yeryüzüne indirmeni, sahneye getirmeni, her istediklerini vermeni beklerler. Sen bunu bilirsin... O gerilimi iliklerinde duyarsın...
“Sonra oyununu oynamaya, şarkını söylemeye başlarsın. Artık sesin, senin sesin değildir. Sesin yalnızca bir araç, bir müzik aletidir. Sen o müzik aletini eline almış, istediğin gibi kullanıyorsun. Ve o sana itaat etmek zorunda. Artık sen, sen değil bir başkasısındır, canlandırdığın kişisindir. O başkası, sensin...
"Ve sahnede senin hissettiklerini seyirci de hissettiği an, senin her söylediğine seyirci de inandığı an, işte o zaman aranızda müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur.
Ve sen sahnede bu bağı, bu bütünlüğü hissedersin…İstediklerini vermişsindir. Tanrılar artık sahnededir. Buna artık zevk, sevinç falan denmez, bu bir ayindir. Bu bir dindir.”
Bir süre durdu ve ekledi: "Sahnede tanrılaşıyordum."
Sahnede tanrılaşan Leyla Gencer, başkalarıyla da ama en çok kendisiyle yarışmaktan ve kendisini acımasızca eleştirmekten de hiç geri kalmaz:
"Benim en iyi zamanlarım 1957-65 arasındaydı. Bakma bu İtalyanların sana anlattıklarına, yazdıklarına... 1965'ten sonra beni yok 'diva', yok 'divina' ilan ettiler ve ne yapsam, ağzımı açsam mucize deyip bayıldılar. Oysa ben biliyorum ki teknik açıdan, vokal açıdan, yorum açısından 1965'e dek en iyiydim. O tarihten sonra biraz abartmaya başladım, yorumlarımda fazla vurgulamaya gittim. Nedense, İtalyanlar bunu çok sevdiler. Hani hep söyledikleri 'Gencerate' var ya... Doğrusu ben onları çok doğru bulmuyorum.”
Açıklayayım: 1988-92 yılları arasında Leyla Gencer – Tutkunun Romanı kitabım için çalışırken görüştüğüm her İtalyan müzik uzmanı, önüme sürülen her yazı Gencer adından türetilmiş ve artık opera terminolojisinde yerini almış olan "Gencerate" den söz ediyordu.
"Gencerate" sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır...
Ses, şarkı söylemeyi sürdürür ve bir an gelir öyle bir doruğa ulaşır ki, sanırsınız ses haykırışa dönüşecek ama dönüşmez ve şarkı devam eder...
Gencerate, çok patetik bir vurgu, bir abartmadır... Gencerate sese gözyaşlarının karışmasıdır...
 
Başarının Sırrı
 
Istanbul, Ankara, Milano, Roma, Napoli, Floransa, Verona, Venedik, Viyana, Varşova, Paris, San Fransisco, Los Angeles, Chicago, Bilbao, Buenos Aires, Barcelona, Edinburgh, Glyndebourne, Londra, Moskova, Leningrad, Stockholm, Köln, Lizbon’da Lucia, Norma, Lady Macbeth, Alceste, Kraliçe Elizabeth, Anna ne, Londra, Moskova, Leningrad, Stockholm, Köln, Lizbon'da, Bolena, Maria Stuarda, Medea, Aida, Tosca, Madame Butterfly, Violetta, Leonora ve daha nicesini unutulmaz kılan neydi?
Neydi başarının sırrı? Bu soruyu her sordurduğumda, Leyla Gencer'in yanıtı değişmiyor: “Ben bir şey yapmadım. Her şey kendiliğinden oldu. Şans, kader, kısmet..."
Ama elbet, kimse bu yanıta inanmıyor!
Üstelediğimde, Leyla Gencer, "Tutkumun peşinden koştum, hiç ödün vermedim... İşte hepsi bu," diyor...
Daha da üstelediğimde, en çok, en çok, "Yalnızca bilinçli seçimler yapmaya çalıştım," diyor. "Örneğin, her rol teklifine evet demedim. Her teklife evet deseydim, sesimi çoktan kaybeder, bunca yıl sürdüremezdim. Her teklife evet demek en kolayıydı ama ben eveti ancak bilinçli seçimler sonunda söylerdim.” Ve dönüp dolaşıp yine aynı şeyi söylüyor: "Şans, kader kısmet..."
Şans, kader kısmet olmadığını sizler de benim gibi biliyorsunuz. Ancak başarının sırrını (üstelik sır falan da değil) “tüm bir yaşam" diye belirteceğimden burada "tüm bir yaşam"ı özetleyemem. Ancak birkaç başlık verebilirim:
Evet, çok genç yaşta tutkusuna sarıldı. Tutkusu, var olma nedeni, şarkı söylemek, opera ve müzik dünyasının bir parçası olmaktı. İnançla, inatla, aşkla bu tutkunun peşinden koştu. Daha konservatuara başladığında, "Günün birinde ya Scala'da söylerim ya ölürüm," dedi...
Evet, hep bilinçli ve akıllıca seçimler yaptı: Daha başlangıçta İstanbul Konservatuarı'nı terk edip ünlü İtalyan Hoca Aarangi Lombardi'nin peşinden Ankara'ya gitmek gibi... En usta hocaları seçmek, ileride birlikte çalışacağı maestro ve rejisörleri seçmek, söyleyeceği operayı seçmek gibi...
Evet mükemmeliyetçiydi. Sahnede yalnız kendisinin değil her şeyin, herkesin mükemmel olmasını istiyordu. Çünkü onun için temsil bir bütündü. Ve seyirciye saygısı sonsuzdu. Çok çalışkandı. Hep çalıştı. Ses çalışmasının, rol ezberlemenin ötesinde bir çalışmaydı bu. Oynayacağı operanın tarihteki, nemin politikasından, bestecisinin geçirdiği tüm evrelere uzanan çok geniş bir araştırma, analiz ve sentezden oluşan bir çalışma süreci... Her yoruma, engin kültür birikimini kattı.
Kolayı değil, zoru seçti. Kimselerin söylemeye cesaret edemediği ya da çoktan unutulmuş, hiç temsil edilmemiş eserlerin peşine düştü. Bunları ortaya çıkarıp yıllar sonra ilk yorumlayan olması onu öteki "diva"lardan farklı kıldı. Bu "zor", alışılmışın dışındaki rollerin aranan sanatçısı oldu.
Tekniği çok güçlüydü. Teknik gücüyle sesinin olanaklarını bütünledi. Tümünü oyunculuk yeteneğiyle yoğurdu. İtalya'da hiçbir temsilini kaçırmamış olanlardan hep şu tümceyi duydum: Leyla, sahnede göründüğünde, daha ağzını bile açmadan, hepimizi kendi ateşiyle tutuştururdu." Sahne karizması bu olsa gerek! O karizmayı temsillerini, konserlerini izleyenler iyi bilir. Hatırlasanıza, İstanbul konserlerinde, Aya İrini'nin kubbesinde uçuşan kuşlara bile hükmederdi! Boşuna dememişler, "Yeryüzünün tüm duyguları onun sesinde," diye...
Ona sorarsanız... O, hiçbir şey yapmadı. "Hepsi şans, kader kısmet..."
 
Teşekkür Ediyorum, Çünkü...
 
Leyla Gencer'le ilgili kitabım Tutkunun Romanı ona teşekkürlerimle sona eriyordu. Bugün, ona teşekkürümü bin kat çoğaltarak yinelemek istiyorum:

Sevgili Leyla Gencer,
Siz "hiçbir şey yapmadınız", yalnızca şarkı söylemek istediniz... Bir de daha küçücük bir çocukken, uçurumun kıyısında havaya fırlatılmak...
…Sonra atıldığınız yeryüzü uçurumlarında, boşluğa, hiçliğe Şarkı söylemek taa baştan bir tutkuydu sizde.
Şarkı söylemek, yani müzik dünyasının, opera dünyasının bir parçası olmak... Yani o dünyayla soluk alıp soluk vermek... Yani o dünyayı fethetmek...
Hep uçurumun kıyısına gelebilmek, tüm uçurumlara meydan okuyabilmek için tutkunuza sımsıkı sarıldınız. Ve boşluğa, hiçliğe yuvarlanmamak, yok olmamak için de hep tutkunuzun peşinden koştunuz...
İşte hepsi bu.
Sevgili Leyla Gencer, işte açık seçik söyledim: "O bir şey yapmadı. Yalnızca şarkılarım söyledi," dedim. Şimdi mutlu musunuz? İstediğiniz oldu mu?
Ancak bu yolculuğun sonunda artık size teşekkür etmek istiyorum.
Var olduğunuz için.
Sonsuz bir inançla, inatla, hırsla ve aşkla tutkunuzun peşin den koştuğunuz için...
Nice zorluklara, yokluklara, engellere, gözle görülen ya da görülmeyen baskılara göğüs gerdiğiniz, sonuna dek savaşmaktan yılmadığınız, sizi yıldırmaya kalkanlara meydan okuduğunuz için... Hem de ödün vermeden hem de uzlaşmaya yanaşmadan... Öğrenmekten, bilgilenmekten, çalışmaktan, araştırmaktan bir an olsun vazgeçmediğiniz ve bundan sonsuz bir tat aldığınız için…
Yalnızlığınızı, çok gizli özel bahçenize; gözyaşlarınızı bahçenizin çiçeklerine dönüştürdüğünüz için...
Kendinizi hiç sakınmadan, sonuna dek verebildiğiniz için; mesleğinize, sevdiklerinize ve hayata verebildiğiniz için...
Zenginliğinizi, çokluğunuzu, kahkahalara dönüştürmeyi bildiğiniz ve bunları her an paylaşmaya hazır olduğunuz için…
Kendinizle yarışarak, kendinizi aşarak, kendinizi eleştirerek, zayıflıklarınızı bilerek, yetkinliğe ulaşma çabanızla yeryüzü uçurumlarını sınadığınız için...
Dipsiz kuyuların en dibiyle, gökyüzündeki bulutların en yükseği arasında gidip gelirken; acıyla sevinci, aşkla nefreti, öfke ve yumuşaklığı bir arada yoğururken; dostluklarla ihanetlere kollarınızı açmışken, tüm çelişkileri yaşarken ve içinizde yaşatırken, yine de kendinizle barışık olduğunuz için...
Yeryüzünü değilse de müzik dünyasını tutuşturduğunuz günlerde bile, minicik bir sesle: "Ama benim hep sevilmeye ve şefkate ihtiyacım var," diyebildiğiniz için...
Divalığın görkemiyle alçakgönüllülüğü birbirinden ayırmadığınız ve sıradan insan olmanın ama gerçek insan olmanın değerlerine sımsıkı sarıldığınız için...
Yeryüzünün harikalığına, insanoğlunun müthişliğine, beni bir kez daha inandırdığınız için teşekkür ediyorum.

AKOB MONTHLY MAGAZINE No.8                              
2011.05.30

Donizetti

Operalarındaki
Kraliçeler ve
Leyla Gencer

Ömer Eğecioğlu

Santa Barbara, CA, ABD

İtalyan opera üstadı Gaetano Donizetti'nin İngiltere tarihinde önemli yer alan Tudor ailesinin unutulmaz hükümdarlarını kaynak alarak bestelediği ve "Tudor operalar" olarak bilinen eserlerin arasında Anna Bolena (Anne Boleyn) (1830), Maria Stuarda (Mary Stuart) (1835), ve Roberto Devereux (Robert Devereux) (1837) yer alır. Bu üç operadaki soprano başrolleri "Donizetti'nin üç kraliçesi olarak bilinmektedir.
20. yüzyılın ilk yarısında popülerliği oldukça azalan bu üç operadan özellikle Maria Stuarda ve Roberto Devereux, Donizetti'nin dünyaca ünlü Türk yorumcusu "La Diva Turca" Leyla Gencer (1928-2008) tarafindan 1960' yıllarda tekrar canlandırılıp dünya opera repertuvarına kazandırılmıştı. 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle bu operaların yeniden doğuşu münasebeti ile Donizetti'ye gösterilen ilginin alevlenmesi ise "Donizetti rönesansı" olarak biliniyor.
Tudor operalarının konuları İngiliz Tudor kraliyet ailesinin 16. yüzyılın ikinci yarısındaki yaşamış, özellikle kral VIII. Henry'nin zamanında ve onun ölümünden sonra tahtına çıkan kraliçelerinin dramlan üzerine kurulmuş.
Tudor krallarının ilki VII. Henry'nin (1457-1509) oğlu olan ve 1509'da İngiltere tahtına geçen VIII. Henry (1491- 1547), krallığı sürecinde İngiltere'yi Katolik Kilisesinden ayrılıp Papa'dan bağımsız Anglikan Kilisesini kurmuş, kendisi de bu kilisenin başına geçmişti. Çalkantılı yaşamı ve olaylı aşkları ile tanınan Henry, birbiri arkasından evlendiği altı kadından ikinci eşi Anne Boleyn'i 1536 yılında, beşinci eşi Catherine Howard'ı ise 1542 yılında başlarını kestirerek öldürtmüştü.
Anne Boleyn (1501/1507-1536) ile VIII. Henry'nin Elizabeth (1533-1603) adlı bir kızları oldu. Elizabeth VIII. Henry'nin ilk eşi Aragonlu Catherine'den olan en büyük kızı Kraliçe 1. Mary'nin ölümünden sonra, 1558'de l. Elizabeth olarak İngiltere tahtına geçti.
II. Essex Kontu olan Robert Devereux (1565-1601), 1. Elizabeth'in çok hayranlık duyduğu ve saray erkanına dahil ettiği ihtiraslı bir asilzadeydi. 1599'da İrlanda'daki başarısız askerî harekâtından sonra gözden düştü. Bunun arkasından Elizabeth'e karşı başlattığı başkaldırma başarısız olunca 1601 yılında vatan haini olarak başı uçuruldu. 

Photos:

Anne Boleyn (1542-1587)
Mary Stuart (1533-1603)
Kraliçe I. Elizabeth (1533-1603)
VIII. Henry’nin ikinci eşi Anne Boleyn ve iki Tudor kraliçesi: Mary Stuart ve I. Elizabeth

Daha bir yaşına girmeden İskoç tahtına çıkan kraliçe Mary Stuart (1542-1587), VIL Henry'nin kızı Margaret Tudor'un torunuydu. 1567 senesinde tahtını oğlu James'e bırakarak İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Mary'nin kendi tahtında gözü olduğunu düşünen 1. Elizabeth tarafından 1587 yılında başı kesilerek öldürüldü.

Donizetti'nin bu tarihi karakterleri konu alan Tudor operalarına kısa bir göz atalım.

Anna Bolena

Bunların birincisini Anna Bolena, İngiliz kraliçe Anne Boleyn'in yaşamını konu alıyor. Operanın librettosu zamanın ünlü librettisti Felice Romani tarafından kaleme alınmış. Donizetti, operanın başrolünü zamanın önde gelen sopranolarından Giuditta Pasta için bestelemiş ve eserin ilk seslendirilişi bu soprano ile Milan Teatro Carcano'da 26 Aralık 1830 tarihinde gerçekleşmiş.

Opera 1536 yılında Windsor sarayında ve sonra Londra'da geçiyor. Kral VIII. Henry, eşi Anne Boleyn'in nedimesi Jane Seymour'a ilgi göstermektedir. Anne Boleyn'e bir tuzak kurarak ilk sevgilisi Sir Percy ile karşılaşmasını ayarlar. Bu hem Boleyn'i hem de kardeşi Lord Rochford'u şaşırtan bir olaydır. Henry, Anne, Percy ve Lord Rochford'u hapse atar. Sonunda Percy ve Rochford affedilirler, ama bu af suçunu üstlenmeyi reddeden Anne'i kapsamamaktadır. Jane Seymour ile Henry'nin düğün şenlikleri başlarken Anne ölüm yolundadır. Anne Boleyn son nefesini verirken yeni çifte beddua edeceğine onları affeder.

Maria Stuarda

Prömiyeri 1834’te Napoli'de yapılan Maria Stuarda ise İskoç kraliçesi Mary Stuart'ın yaşamı ve kraliçe I. Elizabeth ile olan ilişkisi üzerine kurulmuş. Donizetti'den önce Mercadante'nin 1821'de ilk seslendirilişi yapılmış olan Maria Stuarda Regina di Scozia adlı bir operası var. Maria Stuarda'nın librettosunu Donizetti için Giuseppe Bardari kaleme almış. Napoli'deki ilk seslendirilişinden sonra Donizetti eseri genç soprano Maria Malibran için değiştirip yeni bir şekle sokmuş. Bir yıl kadar sonra da eser bu yeni hali ile Malibran başrolde olmak üzere Milano La Scala'da seslendirilmiş.
Maria Stuarda 1587 yılında geçer. I. Elizabeth'in danışmanlarından Lord William Cecil, yirmi seneye yakın zamandır ev hapsinde olan İskoç kraliçesi Mary Stuart'in ortadan kaldırılmasını, Kont George Talbot ise affedilmesini istemektedir. Elizabeth'i kahreden şüphe, sevdiği asılzade Leicester Kontu Robert Dudley'in ashinda Mary'i sevip sevmediğidir. Elizabeth ile karşılaşan Mary, kraliçeye hakaret ederek kendi ölüm fermanını imzalar. Dudley'in de ceza olarak infazı seyretmesi gerekmektedir. Mary son yolculuğuna çıkarken Dudley'e daha iyi bir dünyaya gideceğine inandığını ve Elizabeth'i affettiğini söyler.

Roberto Devereux

Roberto Devereux operasını Donizetti 1837 yılında bestelemiş. Yetmişe yakın opera besteleyen ustanın bu 57. operası oluyor. Eserin librettisti Salvatore Cammarano, Felice Romani'nin Meyerbeer'in aynı adlı operası için yazmış olduğu librettoyu esas almış. Donizetti'nin Elizabeth'ini ise ilk olarak zamanın ünlü sopranolarından Guiseppina Ronzi de Begnis 1837'nin 29 Ekim tarihinde Napoli Teatro San Carlo'da seslendirmiş.
Eserde Elizabeth'in aslında sevmekte olduğu Robert Devereux'yu ölüme mahkûm etmesi konu ediliyor. Elizabeth'in sarayında Lord William Cecil ve Sir Walter Raleigh, kraliçeyi Essex Kontu Robert Devereux'nun vatan haini olduğuna inandırmaya çalışırlar. Robert kraliçenin verdiği yüzüğü takmasına rağmen Nottingham Düşesi Sara'ya aşıktır. Sara'yı kendisi İrlanda'dayken Nottingham Dükü ile evlendiği için suçlar. Meclis Robert'i ölüme mahkûm eder ve Elizabeth de bu kararı imzalar. Robert ölmeden önce Sara'yı temize çıkarmak için uğraşırsa da çok geçtir. Roberto'nun ölüm haberi ile yıkılan Elizabeth tahtı terk etmeye karar verir.

Photos:
Giuditta Pasta (1797-1865)
(Anna Bolena)
Maria Malibran (1808-1836)
(Maria Stuarda)
Giuseppina Ronzi de Begnis (1800-1953)
(Roberto Devereux’da I. Elizabeth)
Donizetti'nin kraliçelerini 19.yüzyılda ilk seslendiren sopranolar.

20. yüzyılın başlarında rafa kaldırılmış olan bu operalara olan ilgi günümüzde de giderek artıyor. Geçen yüzyılda Leyla Gencer'in öncü olduğu Donizetti rönesansından sonra dünyanın dört bir tarafında tekrar seslendirilmeye başlanan Tudor operalarını repertuvarına alan son topluluklardan biri ünlü New York Metropolitan Opera (MET). 2011-12 sezonunda Anna Bolena ile başlamak üzere üç operayı birbiri ardına sunacak olan MET bu eserleri ilk kez seslendiriyor olacak.
 
Leyla Gencer'in Donizetti'nin üç kraliçesini seslendirdiği dinletilerin CD kayıtları mevcut:
 
• Anna Bolena – Leyla Gencer / Giulietta Simionato, Andromeda, ANDRCD 5114),
• Maria Stuarda – Leyla Gencer / Shirley Verrett, Living Stage Label 35126. (Bu CD operanın 1967 Floransa prömiyeri. Aynı prodüksiyonun ikinci gecesinin kaydı (5 Mayıs 1967) ise Premiere Opera Label tarafından çıkarılmıştır.)
• Roberto Devereux – Leyla Gencer / Piero Cappuccilli, Opera De Oro, OPD-1159).

Donizetti Operalarındaki

Kraliçelerin Yorumu Üzerine Notlar
Leyla Gencer
Trieste 1982
 
Çeviri: Ömer Eğecioğlu
Santa Barbara, CA, ABD

Leyla Gencer'in Donizetti'nin üç Tudor kraliçesi üzerine 1982 ilkbaharında Trieste'de verdiği önemli bir seminer sunusu var. Orijinali İtalyanca olan ve Gencer'in konuşmasını yer yer sözünü ettiği aryalardan bazılarını piyanist Ennio Silvestri eşliğinde söyleyerek zenginleştirdiği bu sunu piyasada kalitesi oldukça bozuk bir DVD olarak bulunuyor. Gencer'in kraliçeler üzerine düşüncelerinin bir özeti ise Stephen Hastings tarafından özenle hazırlanarak İngilizce olarak yayınlanmış. Benim ilgimi çeken bu makale oldu. İkinci kez dil değiştirmiş olsa bile Gencer'in bu operalarla ilgili gözlemlerini İngilizce çevirisini esas olarak kullanarak Türk müzikseverlere sunmak istedim. Donizetti'nin müziğine ilaveten Leyla Gencer'in seslendirdiği kraliçeleri en ince ayrıntılarına kadar inceleyerek sahnede onların kişiliklerini tam olarak temsil etmek için gösterdiği özen ve gayreti sergilemesi açısından Gencer'in sözlerinin opera sanatçıları ve opera severler için büyük arşivsel değer taşıdığını sanıyorum. Gencer'in kraliçelerin psikolojik kişiliklerini ve Donizetti'nin vokal stilini nasıl yorumladığı, bir sanatçının bu rollerin icrasında nelere dikkat etmesi gerektiği gibi konuları ele aldığı bu konuşmanın ikinci kez çeviri nedeni ile etkisini yitirmediğini umarım.


 
Donizetti'nin operalarını sahnede seslendirirken canlandırdığım karakteri tamamen anladığıma ve bu anlayış ve "gerçek" karakteri dinleyicilere aktarabildiğime eminim. Bu yorum anlayışı üzerine konuşmak gerektiği zaman ise bazı şüphelerim ortaya çıkıyor. Her şeyin ne kadar göreceli olduğunu, bu yorumları bugün yapsam bazı şeyleri değiştireceğimi hissediyorum. Bu nedenle bu iki rolü birden üstlenmek zor. Yine de tamamen inandığım bazı temel ilkeler var – özellikle Donizetti söz konusu olunca. Bunların önde gelenleri şöyle sıralanabilir:
 
1.Yazılı notaya sadakat;
2.Karakterin psikolojik, şiirsel ve dramatik gerçeğini vokal yollarla açığa kavuşturma çabası;
3.19.yüzyıl İtalyan operasında kullanılan dile ait gelenekler üzerine geniş kapsamlı bilgi;
4.Bestecinin müziksel yaklaşımı ve bunu hangi durumlarda nasıl kullandığına yönelik sebatlı bir çalışma.
 
Donizetti'nin hem ilgi toplayan hem de az anlaşılan kraliçeleri hakkında konuşmak istiyorum. "Donizetti rönesansı" sürecinde tekrar gündeme gelen bu üç kraliçe Anna Bolena, Maria Stuarda ve Roberto Devereux operasındaki Elizabeth. (Bunlardan ilkini Callas'ın yedeği olarak Gavazzeni - Visconti'nin ünlü 1957 La Scala prodüksiyonunda öğrendim. Maria ve Elizabeth rollerinin daha sonra tekrar hayata dönüp repertuvara yeniden girmesi ise benim yorumlarımla gerçekleşti.)
Donizetti'nin müziksel dilini şekilsiz ve tekrar dolu olarak küçük gören, bestecinin çabuk yazmasından ötürü ya da doğal yaklaşım tarzını neden göstererek eserlerini yetenek, ustalık ve sıradanlığın bir karışımı olarak özetleyen bir önyargı var. Bu bakışa göre "İngiliz" Donizetti'nin ortaya koyduğu sadece tek bir tip var; Kraliçeler birbirlerine kafa karıştıracak düzeyde benziyorlar.
Ama sorun operaların arasındaki farkları ortaya çıkarmayan biz sanatçılarda! Bunun esas nedeni sanatçının zaten sıkıcı olması ise, o zaman zaten yapacak birşey yok. Ama genellikle nedenler aşağıdaki gibi:
 
1.Donizetti'nin dehasına güvenimiz yoktur;
2.19. yüzyıl operasının geleneklerini bir başlangıç noktası yerine değişmez formüller olarak görürüz;
3. Vokalizme sanki belirli bir anlam ve bağlamla iç içe olmayan soyut bir kavram gibi bakarız.
 
Aslına bakarsanız farklar zaten ortada, notaya aktarılmış şekilde durmaktadır. Onları keşfedip ortaya çıkarma görevi sanatçıya kalıyor (elbette ki sanatçının bunu yapabilecek vokal tekniğe sahip olması bir önkoşuldur).
Donizetti'nin yaşadığı zamanda romantik akımın zaten yeterince kökleşmiş bir statüsü olduğu unutulmamalıdır. Operalarındaki ses kullanma yöntemi dramatik aksiyona çok yakından bağlıdır. Bize hitap etmesi açısından 19. yüzyılın ilk yarısındaki eserlerden daha modern bir anlayışa sahiptir. Tiyatro anlayışı Verdi'nin bütünlüğüne sahip olmamakla beraber daha şekillendirilebilir bir yapıdadır. Eserlerinin planları, kullanılan formlar ve vokal motifler sürekli bir evrim içindedirler.
Seçtiğim üç operanın kraliçeleri tamamen değişik karakterlere sahip. Her birinin psikolojik yapısı daha yer aldıkları ilk sahneden belli; ifade özellikleri ve dramatik yazgıları kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bu noktanın kanıtlanması için bu uç karakterin operalardaki giriş ve final sahnelerine bakalım.
 
Operalarda kraliçelerin giriş sahneleri
 
Anna Bolena
Uzun ve karmaşık bir müziksel anlatım tarzı kullanan operanın başlangıcından itibaren kendimizi sarayın entrika, şüphe ve kurumsallaşmış zulümden oluşan kasvetli atmosferini solurken buluruz.
Bu operada da başkarakter, girişini söz konusu olan diğer iki operada olduğu gibi klasik recitatif / kavatin / kabalet formülü ile yapar. Ama operaların her birinde bu formül değişik bir şekilde kullanılmıştır.
Anna Bolena'da recitatif "Si taciturna e mesta Mai non vidi assemblea" ("Hiç bu kadar sessiz ve üzgün bir topluluk görmedim") sözleri ile başlar. Sanatçının, canlandırdığı karakteri bu giriş sözlerinin renk ve vurgulaması ile başlayarak tanımlaması gerekmektedir. Reçitatif ile başlayan girişler tiyatroda bir aktörün girişi gibidir; hiçbir zaman nasıl olsa asıl önemli olan daha sonraki aryadır düşüncesi ile aceleye getirilmemelidir. Unutmamak gerekir ki (bu orkestra şefi için de geçerli bir nokta) usulen hep 4/4 zamanlı yazılan reçitatifler hiçbir zaman katı bir ritim ile icra edilmeyip bestecisinin kullandığı ifade tabirleri ile zenginleşen bir yorumlama özgürlüğü içerir.
Anna Bolena'nın girişine eşlik eden akorlar soyluluğunu vurguladığı gibi hüzün ve hassasiyetini dile getirerek mutsuz geleceğinin de habercisi olmaktadırlar. Callas'in koyu parlak tonu karakterin melankoli yönünü açıkça ortaya koymuş, buna sahnedeki alımlı görünüşü de eklenince dinleyiciyi anında etki altına alıvermişti. Benim Bolena'mın tonu daha hafifti; bu rolü Gavazanni ile 1958'de söylediğimde onu çok daha genç, ergenlik çağında bir kız olarak düşünüyordum.
"Come, innocente giovane" ("Gençliğin o masumiyeti") gösteriş amaçlı bir kavatin değildir. Karakter kendi kendine usulca konuşmaktadır. Bu, Donizetti'nin eserlerinde çok önem taşıyan tipik "a parte" aryalarına bir örnek oluyor. Bunlar Goldoni veya Corneille'nin eserlerinde olduğu gibi kenara konuşmalar [aside] benzeri özgün renkler taşırlar. Kavatin, Anna'nın Kralı eş olarak seçmekten kaynaklanan melankolisini ve yitirdiği masumiyetini anlatıyor. İlk aşkına ilişkin olarak yaptığı gönderimi vurgulamak gerekir. Operanın sürecinde sık sık yinelenen bu nokta onu sonradan zina ile suçlayacak olan ve başkalarının psikolojik zayıflıklarını dahice kullanmayı bilen Henry'nin pek işine yarayacaktır.
 
*Bu aryanın süslemeleri tamamen vokal çizginin içinde yer alır. 'Abbelimenti' ve 'grupetti' anlatıma yönelik nüanslardır, sesle akrobası yapmak için nedenler değil. Örneğin 'il core' sözcüklerinde ses ağlama hissini vermelidir.
*Non v'ha sguardo cui sia dato penetrar nel mesto core" ("Yüreğimin derinlikleri gözlere kapalı") kabaletinde müzikte yer alan 'rinforzando' işareti önemlidir. Çok ani yapılmaması gerekir. Karakterin temel unsurları anlaşıldığı sürece müziğin ifadesi için gerekli detaylar kendiliklerinden olarak ortaya çıkacaklardır.
 
Maria Stuarda
"Allenta il piè, Regina. - E che! Non ami che ad insolita gioia..." ("Acele etme Kraliçem.- Neden! İçimdeki bu olağanüstü aşk seni sevindirmiyor mu?") recitatifi: Bu girişin öncelikle orkestra tarafından tanıtılan atmosferi ferahlık ve özgürlüktür. Renkler Bolena ve Devereux'dakilerden çok değişiktir- daha aydınlık ve iyimserdir. Senelerce hapiste kalmış olmasına rağmen kaderini kabul etmeyecektir. Hala amacına erişmek umudundadır. Ne Bolena'da olduğu gibi keder vardır, ne de Elizabeth'in taştan yontulmuş gibi olan anlatım tarzının ortaya koyduğu iktidar hırsı. Bunların yerine hayatın gücü ve yeniden uyanış özlemi gayet kadınsı bir şekilde ifade edilmektedir. Bu özgürlük duygusu ona senelerce önce büyüdüğü Fransa'daki mutlu hayatını ve sonradan eşi olacağı kral ile tanıştığı zamanları hatırlatır.
"O nube! Che lieve per l'aria ti aggiri" ("Ey gökte gezinen hafif bulut!") kavatini Anna Bolena'da olduğundan çok daha farklı bir duygusal durumu yansıtmaktadır. Geçmişe bir gönderim olmasına rağmen, bu kendi kendine var olan, serbest çağrışım ile ortaya çıkan bir olgudur. Çok duyarlı ve hafif bir ton gerektirir. Düşünce ve görüntülerin akışı ile hareket kazanan bir aryadır. Kraliçe tavrının yanı sıra özündeki kadınlığın zarif bir anlatın, dini inancının yankısı ve neticede de kahramanlığının bir göstergesidir. (Bu aryayı söylerken hep Verdi'nin Don Carlos operasından "Tu che le vanità conoscesti del mondo" ("Dünyanın güzelliklerini yaşadın") aryasına ne kadar benzediğini düşünürdüm. O do Bossuet misali bir vaaz gibi ciddi başlayıp çiçekler, çeşmeler, Fransa'dan anılarla devam eder... Ben her iki aryada da anılarla dolu birisinin duygularını yansıtacak vokal renkleri içimden geldiği gibi uyguladım.)
 
Roberto Devereux
Bu operaya Elizabeth'in kişiliği hakimdir, ruhsal işkenceler içinde yaşayan yüce bir kraliçe. Bir tarihçi Elizabeth'i büyük yapan şeyin kararsızlığı olduğunu söylemişti. Onun ilkesi sessiz kalmaktı "video et taceo"; bu da zamanın İngiltere'si için ideal bir politikaydı, Elizabeth'in başarısının do sirn oldu. Kararsızlığı ve şüpheciliği herhalde Anne Boleyn ve VIII. Henry'nin kızı olarak geçirdiği zor çocukluk yıllarından kaynaklanıyor. Her an tehdit altında ve korkuyla yüz yüze yaşamaktan herkese şüpheyle bakmayı öğrendi. Bu erkeklerle olan ilişkilerinde de geçerliydi.
"Duchessa, alle fervide preci alfin m'arrendo" ("Düşes, eşinizin içten dileklerini sonunda kabul ettim") reçitatifi: Müzik daha ilk ölçülerden başlayarak İngiliz sarayının ihtişamını ve ulu kraliçesini resmetmektedir. Elizabeth'in gösterişli girişi sahne arkasındandır, kararlı ve dik başlı bir görünümü vardır. Vokal renkler, sahip olduğu otorite ve kontrolu ifade etmelidir. Sözleri belirgin bir şekilde ve ağırlık vererek söylenmelidir; onun ağzından çıkanlar kanun niteliğindedir.
İrlanda'daki başarısızlığından sonra Devereux'yu huzuruna kabul etmeye razı olur, ama sadakati üzerine şüpheleri vardır. Sara'ya bundan bahseder, ama asaletini hiç elden bırakmadan. Devereux'ya çok yakın olmasına rağmen onu ölüme mahkûm etmeye tereddüt etmeyecektir. Burada Freudyen bir mantık var. Sanki annesinin ölümünü temize çıkarmak için ondan öç alacaktır. (Ben bir opera için hazırlandığım zaman konu ile ilgili ne bulursam okurum. Bunun bana yorumum için çok yardımcı olduğuna inanıyorum. Eğer bazı yönlerini abartıyorsam bunların düzeltmesini operanın yönetmenine ve şefine bırakırım.)
Hem kavatin hem de kabalet, reçitatifte belirlenen sinirli ve gergin havayı sürdürür. Elizabeth'in duygusal hali birbirine zıt öğelerden oluşur: Bir kraliçenin öfkesi "Un perfido! Un vile! Un mentitore!" ("Kahpe! Alçak! Yalancı!") - [burada notalar temiz bir şekilde fakat vurgulanarak söylenmelidir.] ve hassas, hüzünlü anıları, sevgilisi ile buluşmaları- "Alma infida, ingrato core" ("Vefasız ruh, nankör yürek”) ... Baştan sona hissedilen görkemli hava koro ve orkestrada da kendini gösterir.
 
Operalarda kraliçelerin final sahneleri
Operaların başkahramanı canlandıran final sahneleri de serbestce kullanılmış olan reçitatif / kavatin / kabalet formülü ile yazılmıştır. Ama kabalet hızlı bir gösteriş parçası değil, ciddi ve 'maestoso' şeklindedir. Tempolar zaten Donizetti'nin notasında bulunabilir. Kabaletin tekrarı genellikle koroyu da içeren birkaç küçük değişiklik gerektirir; bu da Yunan tragedyalarının Mayr'ın öğrettiği tekniklerin filtresinden geçmiş şekli olarak görülebilir.
 
Anna Bolena
Opera Donizetti'de oldukça sık rastlanan bir "mad-scene" ("delirme sahnesi") ile kapanır. (Bunun kökeni 'Commedia dell'Arte'ye ve dışlanmış, çılgına dönmüş Ermingarda'nın günahına girenleri affetme jestinin yer aldığı Manzoni'nin Adelchi'sine kadar gider.)
"Piangete voi? Donde tal pianto?" ("Neden ağlıyorsunuz?") reçitatifi: Bu reçitatif nedimelerin söylediği nefis bir korodan sonra yer alır. Kraliçe bilinç ve yarı-bilinç arasında gidip gelirken onlara hitap etmektedir. Birbiri arkasına aklına doluşan fikirler, anılar ve kabusların şekillendirdiği sözleri ile başına gelen trajik olayların bir panoramasını çizmektedir.
Bu sahne hafif, başka bir dünyaya ait bir ses gerektirir. Ritmik esneklik olmasına rağmen Donizetti'nin belirlediği tempoya uymak şarttır. Müziğe ara verilen boşa saymalar (duraklar) çok önemlidir. Örneğin "E questo Giomo di nozee...", "Il Re mi aspetta..." dan sonrakiler, sözlerin anlamlarının akılda yer etmesi hem kendisinin hem de dinleyicinin gözünde canlandırabilmesi için gereklidir. Burada psikolojik gerçek, vokalizm ile kaynaşmıştır. Bir başka örnek suçluluk duygulan ile Percy'yi anımsadığı sahneden sonradır. Burada hareket ve mimikleri de kullanarak bir zamanlar sevmiş olduğu Percy ve daha sonra aynı şekilde sevmiş olduğu Kral hakkında duyduğu çapraşık duyguları dinleyiciye yansıtmak gerekir. "Ei m'accusa... ei mi sgrida... Mi perdona, mi perdona..." ("Beni suçluyor... Bana baginyor.... Affet beni, affet..."). Bunu takiben anlattığı çaresizlik ve mutsuzluk ise "Toglimi da questa Miseria estrema" ("Beni bu ızdıraptan kurtar") adeta bir dua gibidir.
"Al dolce guidami castel natio" ("Beni o doğduğum şatoya götür") aryası: Burada korangleli giriş bizi nostaljik çocukluk çağı anılarına hazırlar. Reçitatifte birbirine karışan iki aşk öyküsünden sonra kendine güvenini kazanan karakter bize ilk aşkını sakin ve bir arınma hissi içinde anlatır. Bu aryanın kişisel niteliğini ve doğrusal yapısını bozmadan hayal gücümüzü kullanıp verilen vokal çerçeve içinde mümkün olduğunca renk katmak önemlidir.
"Coppia iniqua" ("Hain çift") (kabaleti: Bu kabalet temiz diksiyon, karanlık renkler ve zorlu yüksek perdelerden aniden orta ve pes perdelere düşen niteliği ile bir 'soprano drammatico d'agilità' gerektirir. Bir hakarete benzeyen bu arya aslında suçlama ve bağışlama karışımıdır. Söylediği 'Beni zina ile suçlayamazsınız; asıl zina yapan sizsiniz. Ama sizden intikam almak istemiyorum. Tanrının karşısına sizi bağışlamaya hazır olarak çıkacağım' cümleleri ile onlan tepeden bakan vakur bir eda ile affediyor.
 
Maria Stuarda
Burada atmosfer çok değişiktir. Kraliçe duygularını dizgin altında tutmayı ve korkularının üstesinden gelmeyi bilmektedir. Ona ölüm yolculuğunda eşlik eden hizmetçilerinin korosu ile başlayan sahne Anna Bolena'ya benzer. Burada da Adelchi'yi ve Carissimi'nin beş bölümlük "Lamento e morte di Maria Stuarda" kantatını anımsatan yerler ve Barok operayı romantik operaya bağlayan bazı öğeler bulunur.
"Anna tu sola resti" ("Anna sadece sen kalmalısın") reçitatif ve arya: Bu koroya değil de koro ile birlikte söylenmelidir. Ayni şekilde "Deh! Tu di un umile preghiera il suono odi" ("Tanrım, duamızı kabul et") yakarması koro ile bir diyalogdur. Elizabeth'i affetmesinde mistik ve dinsel bir özellik vardır. O Anna Bolena gibi kaderine isyan etmez.
"Ah! se un giorno da queste ritorte" ("Ah! Beni prangalarımdan kurtaracak olduğun günler") kabaleti: Bu darağacına çıkmadan önceki son sözleri 'maestoso' olarak söylenmelidir. Sevgi ve şefkatle bağlı olduğu Leicester'e dayanmaktadır, ama bu duygular bile kaderininin karanlığı ile yok olmuştur. Burada vokal renkler aşırı olmamalı, bir azizi çağrıştıran nitelikte ruhani olmalıdır-kraliçenin bütün hataları, inanç ve kahramanlıkları ile beraber dopdolu bir hayat yaşadığı unutulmamalıdır. Bu kabalette tekrar bölümündeki varyasyonlarla dinleyicinin dikkatini dağıtılmamalıdır. Majör gama olan değişiklik geçite gereken gerilimi vermeye yeter.
 
Roberto Devereux
Elizabeth'in son sahnesi ızdırap, dehşet, hezeyan ve ihtişam doludur. "E Sara in questi orribili momenti poté lasciarmi?" ("Sara beni bu korkunç anımda nasıl terketti?") reçitatifi: Burada stil trajiktir, 'maestoso' ama aynı zamanda keder doludur. Endişe ve pişmanlık içinde Sara'yı beklemektedir. Umudu hala durumu kurtarmak, verdiği hükmü bozmaktır. "Io sono donna alfine" ("Ben de sonunda bir kadınım") sözleri ile kadın ve kraliçe olarak oynadığı çifte rolu ortaya koymaktadır. Tempodaki sürekli değişiklikler Elizabeth in ruhsal halinin ve düşüncelerinin değişimini yansıtmaktadır. Art arda şüphe, ızdırap ve kıskançlık hisleri ile doludur. Zaman uçar gider gibidir. Roberto'yu kurtarabilecek yüzüğü düşünür. Onu ölü görmekten duyacağı azabı dindirmek için zamanı durdurmak istemektedir.
"Vivi, ingrato" ("Yaşa, nankör adam") aryası: Hayatta olduğu sürece onu rakibinin yanında görecektir- ihaneti itiraf etmeyen birisinin kıskançlığıyla.
Umutsuz bir durumdur, söylediği her kelime büyük yazı ile yükludur. Bu yaralı kadın ağlar, ama kimsenin görmemesi gereken gözyaşlarının önemini anlaması ancak kraliçeliğinin bilinci ile mümkündür. "La Regina, la Regina d'Inghilterra" bu sonsuz yalnızlığı ortaya koyar.
"Quel sangue versato al cielo s'innalza" ("Akittiğin kanlar göklere kader yükselecek") kabaleti: Sara'nın ihanetini duyup yüzüğe rağmen infaz hükmünün yerine getirildiğini öğrendiğinde Kraliçe umutsuzluktan çıldırmış bir haldedir. Bir saplantı halinde ve korkular içinde aklından çıkaramadığı ölüm sahnesi sadece müzik değil, Cammarano'nun sözleri ile de mükemmel bir şekilde anlatılır. Olayların ortaya çıkardığı, o zamana kadar bilmediği bir yönüyle tutkulu bir kadındır (bu olaylar olduğunda 67 yaşındaydı). Bir an için hayatı boyunca uğrunda savaş verdiği hükümdarlıktan bile vaz geçmek üzeredir. Müziğin tekrarında (aynı melodi ama değişik sözler) sanatçının bir şey eklemeden vurgulan ve iç ritmi değiştirmesi mümkündür. Elizabeth'in her şeyi reddedip yadsıdığı geçişte vokal süslemeler eklemek uygun değildir. Umutsuzluğun zirvesinde olan çıldırmış bir kadındır, ayrıca kraliçe olmanın yükü de üzerindedir. Koro onu sakinliğe davet ederken o gittikçe daha umutsuzluğa kapılır. Benim için bu sahne romantik operanın en müthiş ve etkileyici sahnelerinden biridir.

Birkaç ek nokta
Bu operalardan Maria Stuarda'da iki kraliçe karşı karşıya gelirler. Bu sahneyi dikkatle dinleyin- eğer aklı başında bir icra ise, bu iki karakter gayet net bir şekilde ve tarihsel olarak tutarlı bir şekilde karşımıza çıkarlar. Elizabeth güçlüdür ama çocukluğunun acı izlerini taşır. Stuarda onun için hayat boyu bir kâbus olmuştur; çünkü güzeldir, kraliçedir ve onun rakibidir, çünkü o sevilmektedir ve bir de çocuğu vardır. Maria Stuarda ise mutlu bir dünyaya doğmuş, babasını küçükken kaybedip daha birkaç aylıkken İskoçya Kraliçesi olmuştur. Sahnede bu iki kraliçenin arasındaki rekabet Don Carlos'taki iki bas arasındaki çekişme gibi vokal bir rekabete dönüşür. Performans çok dikkatlice hazırlanmalıdır.
Donizetti'nin operaları sahnede tutkuyla yaşanmalıdır. Bir şefle düetteki bir hakaret bölümü üzerinde tartışmıştım. Karşılaşma bir parkta geçiyor. Elizabeth görkemli maiyeti ile gelir, Maria ise sadece nedimesi ve Talbot ile beraberdir. Tutuklu diz çöküp yalvarır; öbürü ise hakaret etmektedir: "Trema". "No!" diyerek vahşi bir hayvan gibi ona karşılık verdim. Şef benim zamana tam uyarak söylememi istedi, halbuki recitatif, artiste belli bir serbestlik verir. Uzun zaman sürdürdüğü lirizmden sonra kraliçe isyan etmektedir. Korkunç şeyler söyler: "Profanato è il soglio Inglese, Vil bastarda" ("İngiltere tahtını varlığınla pislettin, rezil piç"). Bu recitatifi öyle söyledim ki bunu kimseye tavsiye etmem (çünkü ses tellerine zararı var), ama netice çok şiddetli ve saldırgan bir karakterdeydi. Dinleyiciler arasında büyük bir tezahürata yol açıp düeti gerilimin doruğuna getirdi. Belki de denenmiş bir belcanto tekniği daha alışılmış ses tonları ile aynı sonuca varabilir.
Kesin olan söylenebilecek bir nokta var; bir sanatçı en içten gelen duygularını ve sezgilerini hiçbir zaman yabana atmamalıdır- özellikle gerçeği bir tarafından yakaladığına inandığı zaman.

1- "La Scuola Della Regine", Leyla Gencer Discusses the 3 Donizetti Tudor Queens in Detail & Her Career, 65 dakika, altyazısız İtalyanca, Encore DVD 3133

2- Gencer, Leyla. "Notes on the Interpretation of Donizetti's Queens", Çev. Stephen Hastings, Donizetti Society Journal $ (1984), 208-215.
3- Recitatif (recitativo), konuşmaya yakın serbestlikle söylenen ses müziğidir. Kavatin (cavatina), yumuşak ve müşfik duygulan ifade eden öz ve limb bir aryacıktır. Kabalet (cobaletta), hafif ve zarif, söyleyene ses hüneri göstermek firsatını veren bir aryadir. (Kaynak: Mahmut R. Gazimihal, Musiki Sozlugu, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul, 1961)
4- Corto Goldoni (1707-1793) Venedikli oyun yazan, Pierre Comeille (1606-1684), Fransız tragedya yazarı.
5- Fransız din adamı Jacques Bénigne Bossuet (1627-1704) hitabeti ve vaazları ile ünlü bir piskopostu.
6- Alman müzisyen Johann Simon Mayr (1763-1845) Bergamo da Donizetti'nin müzik hocasıydı.
7- Adelchi, İtalyan yazar Alessandro Manzoni'nin 1822 yılında kaleme aldığı bir tragedyadır.
 

2 0 1 2

EVRENSEL KÜLTÜR MONTHLY MAGAZINE                           
2012 May

Dünya Operasının La Diva Turca'sı

Leyla Gencer

NAMIK SİNAN TURAN


Elveda geçmişin gülümseyen rüyaları,
Yüzümdeki güller çoktan soldu.
Verdi'nin La Traviata'sından adio del passato

Leyla Gencer ismi Türk operasının evrensel sesi olarak tarihteki yerini çoktan aldı. 1950'lerde başladığı sanat hayatı ona oldukça parlak bir kariyer sundu. Ülkesi onu uzun süre görmezden gelirken 1990'h yıllarda sahneleri bıraktıktan sonra yeniden hatırlandı. Hakkında yazılan kitaplar¹, yaşamını konu alan belgeseller, uzun ve parlak bir kariyerin ardından mazhar olduğu prestijli ödüller onun mirasının genç kuşaklara aktarımında etkili oldu.² Buna karşın yapılanların hiçbiri onun başarısının arka planını okumada yeterli gelmedi. Gencer'in geleceğe aktarımında hem büyük bir sanatçı hem de eğitmen olarak değerlendirilmesinde içinde yetiştiği koşullar ve bir kadının bu koşullar içinde kariyerini inşa edişi mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

1930'ların Türkiye'si hızla değişirken kültürel kurumlar yeni rejimin politikaları doğrultusunda revize edilmeye başlamıştır. Tiyatro, müzik ve opera rejimin modernleşme projesinin sosyo-kültürel unsurları olarak değerlendirilmekte, özel ilgi görmektedir. 1934'te İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in siparişiyle bestelenen Özsoy Operası ülke içindeki değişimin güzel sanatlar alanındaki yansımalarını sergileme konusundaki isteğin bir sonucudur. Yeni Türkiye'de operanın kurumsallaşmasında cumhuriyetin kültür politikasının önemi yadsınamaz. Osmanlı 19. yüzyılı boyunca İstanbul, İzmir, Kahire gibi şehirlerde opera temsilleri seçkinler arasında ilgi görmeye başlamışsa da bunu toplumun geri kalanına götürme konusunda bir girişim olmamıştır. Opera tıpkı Avrupa'daki tarihsel gelişim süreci içinde burjuva sanatı kimliğini Osmanlı başkentinde yeni tip bürokratların, Levantenlerin ve yüzünü Batıya dönen yeni seçkinlerin sanatı olma biçiminde sürdürmüştür. ³
Mustafa Kemal'in Sofya'da izlediği operadan çok etkilendiği ve bunu adeta Batı medeniyetinin göstergesi olarak yorumladığı aktarılmaktadır.Söz konusu yaklaşım cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren resmi ve bireysel girişimlerin yoğunlaşmasında etkili olmuştur. Nisan 1931'de İstanbul Gülhane Parkı'nın içindeki Alay Köşkü'nde çalışmalara başlayan Opera Cemiyeti bu yolda önemli bir girişimdi. Sofya Operasının kökenini oluşturan Operna Drujba derneğinden yola çıkarak kurulan cemiyet koro oluşturmak, solist düo ve kuartetleri hazırlamak, operaların Türkçe ve İtalyanca çevirileri üzerinde çalışmak ve özellikle İstanbul'da tüm ses amatörlerini bir araya toplayacak bir okul haline gelmeyi amaçlamaktaydı. Bu dernek bulabildiği şarkıcılarla operalardan bazı sahneleri Türkçeleştirerek piyano eşliğinde sergiledi. Bu gösteriler ancak sekiz kez yapılabildi. Maddi sıkıntılara rağmen, dernek çalışmalarını üstlenen, Casa d'Italia'nın desteğiyle etkinliklerini kısa süre için sürdürebildi. Özsoy, Bayönder ve Taşbebek gibi parlak bir başarı ortaya koyamayan resmi girişimlerin ardından 1936'da Paul Hindemith hazırladığı bir raporla Türkiye'de operanın kurumsal altyapısının oluşumu için gerekli esasları belirledi. Buna göre opera binası, iyi bir orkestra yöneticisi, orkestra ve şef gibi zorunlu unsurların yanında yetenekli sesler ilk anda bulunup yetiştirilmesi gereken unsurlardı.6 Hindemith operayla ilgili bu önerilerde bulunduğu gibi pek çok müzik adamının konuyla ilgili çalışmalar yapmak üzere Türkiye'ye gelmesini sağladı.
Operanın kuruluşu konusunda davet edilenler arasında Carl Ebert başta olmak üzere Dr. Praetorius, Eduard Zuckmayer ve Markovits özellikle anılmaya değer çalışmalarda bulunacaklardı. İlk olarak Şubat 1936'da Türkiye'ye gelen Carl Ebert sonraki yıllarda Türkiye'de operanın kurumsallaşmasında en etkili isimlerden biri olarak hizmet verecekti. Carl Ebert Mart 1947'ye kadar olan dönemde yalnızca sahneleme ve repertuar açısından değil birçok genç yeteneğin yetişmesinde de büyük katkı sağlamıştı. Ebert'in sahnelediği ilk eser Mozart'ın bir perdelik Bastien und Bastienne adlı operasıydı. Devlet Konservatuarı Tatbikat Sahnesi kuruluşundan hemen bir yıl sonra G. Puccini'nin Madam Butterfly ve Tosca operalarının ikinci perdeleri temsil edildi. Tatbikat Sahnesinde gerçekleştirilen ilk temsillerin ardından 1942 yılında Butterfly ve Beethoven'in Fidelio'su tümüyle sergilendi. Bunları Satılmış Nişanlı (1943), Figaro'nun Düğünü (1944), La Boheme (1945), Maskeli Balo (1947), Carmen (1948) izledi. Operalarda rol alan ilk kuşak operacılar arasında Mesude Çağ layan, Saadet İkesus, Semiha Berksoy, Rabia Erler, Ayhan Aydan, Nurullah Şevket Taşkıran, Orhan Günek ve Ruhi Su gibi sonraki dönemin önemli sesleri arasında anılacak isimler bulunuyordu. Leyla Gencer ismi bu ilk öncülerin hemen ardından yetişen kuşak arasında öne çıkacaktı.
Leyla Gencer'in opera sanatında yetenek, emek, öz güven ve inanç gibi pek çok değeri kişiliğinde barındıran bir efsaneye dönüşümü bu birikim içinde gerçekleşecektir. O binlerce yıllık bir kültürel belleği barındıran Anadolu topraklarının evrensel kültüre ve sanata armağanıdır. İki yüz yıla dayanan bir modernleşme projesinin tüm renklerini varlığında barındıran, Türkiye'de kadının toplumsal kazanımlarını sanat alanında en yetkin biçimde temsil eden öncülerden biridir. Gündemden düşmeyen Avrupa Birliği tartışmalarında ülke tanıtımında hâlâ yetersizliklerin olduğu düşünüldüğünde onun yarım asır boyunca dünyanın en önde gelen kültür merkezlerinde ve saygın kurumlarında verdiği mücadele daha anlamlı bir hale geliyor. La Diva Turca yalnızca bir opera emekçisi olmakla kalmıyor, kökleri sağlam bir geleneğe dayanan Anadolu'nun değerlerini dünyaya açan bir gönüllü olarak beliriyor. Kişilik özelliklerini yansıtması bakımından 21 Haziran 1957 tarihli Neuer Kurier gazetesinde Herbert Schneiber- bu yazı sanatçının Karajan yönetiminde söylediği La Traviata temsili hakkındadır imzasıyla çıkan yazı önemlidir: "Leyla Gencer'in sahnedeki varlığı büyüleyici: ince, soylu bir yüz, ağır başlı davranışlar... klasik anlamda değilse de dayanılmaz, karşı konulamaz cazibede bir kadın. Kendini taşıma biçimi, tavırları, davranışları şık ve aristokrat. Buna rağmen doğal. Entelektüel özelliği olan bir kadın. Ve bu çekici özelliklerini taşımasını bilen bir kadın. Sesi de aynen böyle.Bu anlatım kısa ancak özlü bir Gencer tasviridir.
Safranbolulu Hasanzade İbrahim Çeyrekgil ile Polonya kökenli Alexandra Angela Minakovska'nın çocuğu olarak başlayan yaşamının ilk yılları İstanbul'un kozmopolit yapısı içinde şekillenen Leyla Gencer için müzik ve opera, varoluşunu anlamlandıran en önemli ögedir. 1950'lerin başından itibaren kariyerinde yükselmeye başlayan genç bir sanatçı olarak hedefini henüz çocuk yaşlardayken belirlemiştir. Ankara operasında korist kadrosunda başladığı mesleğinde 1951'de Muhsin Ertuğrul'un desteğiyle solist kadrosuna yükselir. Bürokrasinin merkezi Ankara'da şöhreti her geçen gün artarken, diğer yanda yurt dışında, özellikle operanın vatanı İtalya'da olanakları zorlar. 1953 Temmuz’unda İtalyan Radyosu RAI'de piyanist Giorgio Favaretto eşliğinde verdiği ilk resital isminin burada kalıcı olacağının ilk işareti olur. Ardından Napoli'deki Cavalleria Rusticana temsilleri kendisine yeni kapılar açılmasını sağlar. Ancak hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir. Aynı dönemde İtalya'da savaş sonrası opera yaşamı en parlak dönemini yaşamaktadır. La Scala, La Fenice, San Carlo gibi kurumlar savaşın yıkımını aşmaya çalışırken, Maria Callas ve Renata Tebaldi gibi iki büyük divanın kıyasıya mücadelesi opera severlere ilgiyle izlenmektedir. İtalyan ikliminde bu mücadele yaşanırken, Avrupa sahnelerinde Birgit Nilsson, Elisabeth Schwarzkopf ve Joan Sutherland gibi isimler en parlak dönemlerini yaşamaktadır. Böyle bir ortamda Leyla Gencer'in kendisine bir kariyer inşa edebilmesi var olan yeteneğinin yanında, sonsuz bir enerjiyle çalışmasına ve güçlü bir kişiliğe sahip olmasına bağlanmalıdır.
Kimilerince dile getirilen Callas Gencer karşılaştırması anlamsızdır. Unutmamak gerekir ki Gencer uluslararası kariyerine başladığı dönemde Callas en görkemli yıllarını yaşamaktaydı. Gencer'in başarısını onunla rakip olup olmaması gibi gereksiz ve bir o kadar hayali yaklaşımlar yerine Callas'a rağmen var olabilmesine bağlamak gerekir. Opera düşkünleri hatırlayacaklardır ki Toscanini tarafından 'melek sesli' olarak tanımlanan Tebaldi bile Callas'ın 'hışmından' New York'taki Metropolitan'a S1ğınarak kurtulabilmişti. Oysa Gencer Callas'ın sanatının zirvesinde olduğu bir dönemde La Scala gibi adı 1950'lerde Callas'ın başarılarıyla özdeşleşen bir müzik mabedinde şöhreti yakalayabilmişti. Bu yönü sanatsal açıdan gücünü ve mücadeleci kişiliğini ortaya koymaktadır.

Leyla Gencer'i benzerleri arasında ayrı bir konuma taşıyan birçok özelliği bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi çalışma azmi ve özgüvenidir. Bu özgüven ona zorlu bir rekabette dayanma ve kalıcı olma gücünü vermiştir. Daima yeninin ve öğrenmenin peşinde oluşu tüm çağdaşlarından daha zengin bir repertuara sahip olmasında en önemli etkendir. Burada özellikle araştırmacı kişiliğine vurgu yapmak gerekmektedir. Oynadığı tüm karakterlere onların ait oldukları dünyanın bir parçasıymış gibi tarihsel ve edebi bir arka planla yaklaşıp yorumlamıştır. Böylece hem klasiklere hem de çağdaş eserlere hâkim olabilmiş, yeni yorumlar ortaya çıkarabilmiştir. Karakterleri keşfedip sahneye taşırken ortaya koyduğu orijinalite hayranlık uyandırıcıdır. Anna Bolena'nın gençliği ve çocuksuluğunu ancak onun yorumunda bulabiliriz. Lady Macbeth'in adeta her perdede değişen karakterini ortaya koymada benzersizdir. Maria Stuarda, Roberto Devereux, Saffo ya da Aida hep farklı, hep özgündür onun sesinde. Bunda hiç şüphesiz bel canto'ya yüklediği anlam etkilidir. Onun için opera şarkıcılığı mekanik bir şakıma değildir. Dramanın bizzat kendisidir. Araştırmacı kişiliğiyle en bilinen opera karakterlerine bile yeni bir kimlik kazandırabilmiştir. Bellini'nin Norma'sı 1950'lerde Maria Callas'la özdeşleşmiş birçok kez stüdyo ve sahne kaydı yapılmıştır. Oysa aynı karakteri Gencer'den dinlediğinizde Callas'ın egemen tavrına asla teslim olmadığı görülür. Araştırmacı ve analitik zekâsı Norma'yı çok farklı ve özgün biçimde sahneye taşımasını sağlamıştır. Söz konusu durum Callas'ın kinden daha başarılı ya da inandırıcı olup olmadığı değildir. Bu zevke göre değişebilir ancak Gencer'in Norma'sı Callas, Caballe ve Sutherland gibi diğer ustalarınkinden kesinlikle farklıdır. Aynı gözlemi Donizetti'nin Lucrezia Borgia'sı için de söyleyebiliriz. Uzun bir zaman sonra tekrar bu rolü yorumlayarak sahneye kazandıran Gencer olmuştur. Kendisinden önceki ya da sonra gelenlerle kıyaslandığında onun Lucrezia'sı yapmacıklıktan uzak son derece inandırıcıdır. Opera severlerin gönlünde ayrı bir yere sahip olan La Traviata'nın Violetta'si onun yorumunda Paris'in şık salonlarındaki hafif bir kadın durumundan çıkarak bir kadının aşk, para ve insani duygular arasındaki çırpınışını ifade eden derinlikli bir role dönüşür.
Gencer'i sanatında önemli kılan bir başka yönü ise yeniliklere açık olması ve kültürel anlamda kendisini sürekli geliştirebilmesidir. Sesini kültürüyle besleyebilen, bilinenlerin dışında yeni ya da unutulmuş eserlere yönelen, daima farklı olma arayışında bir sanatçıdır Leyla Gencer. Ona göre yalnızca iyi şarkı söylemek yetmez. İyi şarkıcı olmayı sahnedeki varlığını anlamlandırma açısından yeterli görenlerin aksine Gencer, sesinin yanında oyunculuğu ve drama yeteneğiyle öne çıkmaktadır. Oyuncu kimliğinin gelişmesinde Carl Ebert başta olmak üzere birlikte çalıştığı Franco Zeffirelli, Margarita Wallmann, Giorgio De Lullo gibi ünlü rejisörlerin etkisi yadsınamaz; ancak kendi yaratıcılığı da dikkate alınmalıdır. Eleştirmenlerce seyirciyi sesi kadar oyunuyla ve sahnedeki kişiliğiyle de büyüleyen trajedyen-opera şarkıcısı olarak değerlendirilmesi önemlidir. Nitekim bugün korsan kayıtlardaki söyleyiş tarzı dahi onun drama yeteneği konusunda fikir vermektedir. Maria Stuarda'nın "figlia impura di Bolena" şeklinde başlayıp "bastarda" diye biten ünlü resitatifini dinlemek bile oyun gücünü sesine nasıl yansıttığını anlamak açısından yeterlidir. Aynı durum Macbeth’teki uyurgezer sahnesi için geçerlidir.

Yüksek müzikalitesine dayalı olarak daima geliştirdiği sağlam müzisyen yönü Leyla Gencer'in üzerinde durulması gereken bir başka yönüdür. İlk başta şaşırtıcı gibi gelebilir büyük bir şarkıcının müzisyenliğine yönelik vurgu; ancak benzerleriyle kıyaslandığında müziğin teknik yönüne hâkimiyeti hemen fark edilir. Pavarotti örneğinde olduğu gibi bazen en ünlü yıldızlarda bile müzisyenlik yönünden açıklar tespit edilebilir. Oysa Gencer her yönüyle müziğin teorisine hâkimdir. Bu yönünü yeteneği kadar Serafin, Gui, Karajan, Gavazzeni, de Sabata gibi şeflerle çalışmasına da borçludur. Yaşamı boyunca her şeyi bilen olmak yerine sahip olduğu yeteneğin yeni boyutlarını keşfetmeye hazır bir öğrenci psikolojiyle hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bir röportajında Maria Callas'ın hiçbir provasını kaçırmadığını, ondan çok şey öğrendiğini belirtmesi bu yaklaşımın göstergesidir. Ve yine bu yönüyle olsa gerek Callasin 20. yüzyıl operasına getirdiği yenilikleri onun bıraktığı yerden ileri bir aşamaya taşımıştır. Bilinen repertuar operalarının dışında pek çok eseri yeniden sahneye getirmiştir. Repertuarı ancak Caballe ve Domingo gibi yıldızlarla kıyaslanabilir. Modern ve klasik eserlerden oluşan 73 operanın yanında oldukça geniş bir sayıya ulaşan şarkı repertuarına sahiptir. Bununla birlikte belcanto eserlerinde yoğunlaşmış olduğu gözden kaçmaz. Montserrat Caballe'nin "bir eseri Leyla Gencer keşfeder, tantır, sonra ben her yerde söylerim, nihayet Beverly Sills de plağını yapar" sözü ironik olduğu kadar manidardır. Manidardır; çünkü bunca başarısına rağmen Gencer plak kaydı yapmamıştır. Bunun çeşitli nedenleri olabilir; ancak bu boşluğu korsan kayıtlar belli biçimde doldurmuş, parlak bir kariyerin izlerini günümüze ulaştırmışlardır. Müzikolog Alain Paris, Dictionnaire des Interpretes adlı çalışmasında Gencer'in kayıtlarıyla ilgili olarak şu yorumu yapar: "... Bu kırık dökük amatör kayıtları tanıdığımızı sandığımız çok büyük bir sanatçıyı aslında tamamen iskalayarak geçmiş bulunduğumuzu yüzümüze vurarak ortaya koyuyor. Ne kadar yazık." Yine bir başka eleştirmen François Lafon, Le Monde de la Musique dergisinin Aralık 1981 sayısında çıkan "Callas'tan Beri Bir Numara" başlıklı yazısında onu 'korsanların nişanlısı' olarak tanıtır.Bugün Verdi'den, Donizetti'ye, Bellini'den Pacini'ye değin birçok bestecinin eserine getirdiği yorum anlayışını korsan kayıtlardan öğrenebilmekteyiz. Benzer biçimde Aida, Don Giovanni ve Il Trovatore operalarının DVD'leri oyun gücü hakkında fikir oluşturmaktadır.
Gencer'in sanatsal mücadelesi zorlu ve bir o kadar yıpratıcıdır. Üstelik bu süreçte hiçbir emprezaryosu yoktur. Kariyerinin hemen her adımında kişisel tercih ve beğenileri belirleyicidir. La Scala'dan Covent Garden'e, Carnegie Hall'dan San Fransisco operasına kadar bütün duraklarda yalnızca kendi ayakları üzerinde var olabilmiştir. Dünyanın en önemli sahnelerindeki başarılarıyla adını ölümsüzleştiren Leyla Gencer, kariyerini birçok ödülle taçlandırmıştır. İlk olarak 1957'de Puccini yorumcusu olarak altın madalyaya layık bulunan sanatçı sonraki yıllarda birçok ülke ve kurum tarafından ödüllendirildi. Bunlar arasında Harriet Cohen altın madalyası (1960), Commendatore madalyası (1967), Verdi madalyası (1979), Caruso madalyası ilk akla gelenlerdir. Bunun yanında 1991'de Devlet Sanatçısı seçilmiş, 1994'te Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyasını almıştır.
Müzik yaşamının her anında ve her aşamasında ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta parçası olmaktan öte ona benliğini kazandıran, ruhunu veren en önemli ögedir. Bu durum hem kendisine hem de topluma karşı olan sorumluluklarında belirleyici olur. Sahne kariyeri sona erdikten sonra birçok meslektaşının aksine emekliliğin keyfini çıkarmak yerine yine müziğe hizmet etmesi müziği yaşamın kendisi olarak değerlendirmesindedir. Bu sayede son yıllarında bile hayattan kopmamış gençlerle yenilenmiş, üretmiş ve deneyimlerini aktarabilmiştir. Aynı zamanda ünlü bir müzik eleştirmeni olan Bernard Shaw'a göre "her müzik dönemi geçmişe sanki bir altın çağ gibi bakar..." Ancak Gencer sahne kariyerinin ardından geçmişin nostaljisine mağlup olup iç dünyasına çekilenlerden olmamıştır. Geçmişteki başarıların ve dönemsel yaklaşımların opera sanatı için önemini yadsımamış, bununla birlikte geçmişe takılıp kalmamıştır. Nitekim genç kuşaklarla olan ilişkisi ustalık sınıfı derslerinin yanında Leyla Gencer Şan Yarışması aracılığıyla sürmüştür. Bu sayede geleceğin operacılarına ışık tutmaya devam etmiştir. Eğitimciliği onun sanatında hiç eksilmeden sürdürdüğü arayışın başka bir evresidir. Böylelikle yeni yeteneklerin keşfinde önemli bir rol üstlendiği gibi müzikal açıdan yapılan yenilikleri de en yakından takip edebilmiştir.
Gencer'e göre müzik adeta bir ayindir, bu düşüncesini sıklıkla dile getirmiştir. "Ben müzik yapmayı, bir ayin olarak görüyorum. Çünkü müzik aracılığıyla başkalarıyla konuşuyorum. Bir manyetizeme kuruluyor. 20 bin kişilik bir kitle beni, iki buçuk saat nefes almadan dinliyor. Tek kişi ben ve onlar, aramızda bir iletişim oluyor."¹⁰ Günümüz sanatçılarının belki en fazla örnek alması gereken yönü budur. Yaptığı işe tüm benliğiyle adanmışlık durumu kalıcı ve orijinal olabilmenin en etkili aracıdır Gencer'in yaşamında. Zeynep Oral'ın Gencer'in yaşamını anlattığı kitabına Tutkunun Romanı adını vermesi romantik bir nitelemenin ötesinde gerçeğin tasviridir. En büyük tutkusu opera ve müzik olan bu güçlü kadını anlatmakta en doğru tabir budur. Tutkusu sayesinde kendinden sonra gelenlere yeni yollar açabilmiştir. Son yıllarında bile opera sanatçısı olmak isteyenlerin ilk başvurduğu isimler arasında yer alması ancak içindeki bu tutkunun onu hayata bağlı kılmasıyla açıklanabilir.
Uzun ve başarılı bir kariyer boyunca birçok anı biriktirmiş olan Leyla Gencer'in, kendisi gibi yaşamının büyük kısmını vatan hasretiyle geçiren Nâzım Hikmet'le ilgili hatırası önemlidir. Mayıs 1956'da Varşova'daki La Traviata temsilinin bir gün sonrasında Chopin'in evinde karşılaştığı büyük şair, Leyla Gencer'e "biz iki gurbet kurbanıyız hanımefendi. Vatandan uzak özlemi içinde yaşayan iki Türk" diyerek onun hayatında silinmez bir iz bırakmıştır. Zekeriya Sertel'in anılarında belirttiği gibi Leyla Gencer Nâzım Hikmet'e vatan toprağını değilse bile vatan kokusunu getirmiştir.¹¹ Gencer de tıpkı Nâzım gibi tartışılmaz yeteneğiyle Türkiye'yi dünyaya taşımıştır. Dünya kamuoyunda papaya suikast, kadın cinayetleri, ozanlarını yakma gibi kara görüntüler dışında yer bulamayan bir ülkeyi sanatsal yetkinlik anlamında en seçkin mekânlarda temsil edebilmiştir.
Leyla Gencer 16 Mayıs 2008'de büyük bir tutkuyla bağlı olduğu İstanbul'dan boğazın sularıyla buluşarak sonsuzluğa uğurlandı. Bu kararında sanat yaşamında en büyük idolü olarak gördüğü Callas'la benzer bir veda arayışının etkisi olduğu açıktır. Ancak bize kalırsa bıraktığı miras daha anlamlıdır. Her şeyden önce tüm kültürel renkleri belleğinde barındıran Gencer, ülkesinde operaya dair güçlü bir gelenek olmamasına rağmen bu sanatın yetkin temsilcilerinden biri haline dönüşebilmiştir. Dünyayı buraya taşıdığı gibi Türkiye'yi dünyaya taşımıştır. Cesareti ve ilkeli tavrı saygınlığının anahtarı olmuştur. 1960’ta Ankara'da üniversite öğrencilerinin düzenlediği bir yardım konserine katılan bu alçakgönüllü diva darbecilerin konser davetini geri çevirirken bir o kadar kararlı ve mağrur olabilmiştir. İlkeleri konusundaki taviz vermez tavrı onun yaşamındaki en belirleyici yönüdür. Bu tavır Ankara operasında işine son verilmesine neden olur, haksızlığa uğrar, ülkesi tarafından uzun süre unutulur, başarıları, mücadelesi desteklemek bir yana görmezden gelinir ama Gencer tutkusundan vazgeçmez. Onu opera sanatı içinde özel kılan yönü şüphesiz mücadele azmidir.
Gencer'in ardından birçok yazı kaleme alındı.¹² Bunlardan bazılarında son diva olarak değerlendirildi. Elbette operanın son divası değildi. Bundan sonra da opera sanatı divalar yaratacak. Hatta yaratıyor bile. Ancak yaşamın her alanında görülen değişim divanlığın doğasını da dönüştürüyor. Günümüzün divaları geçmişin efsanevi yaratıklarından hayli farklı ve gerçek görünümlü. Abartılı ve yapaylıktan uzak bir üslup bugünün genç yıldızlarında hâkim bir tavır olarak beliriyor. Gencer'i bugüne bağlayan ve La Diva Turca yapan özelliği dialığın görkemini yapaylıktan uzak büyük bir tevazu içinde yaşayabilmesinde gizlidir. Söz konusu özellik onun demode olmasını önleyen en büyük kozudur.
Gencer'in sanatsal mücadelesi zorlu ve bir o kadar yıpratıcıdır. Üstelik bu süreçte hiçbir emprezaryosu yoktur. Kariyerinin hemen her adımında kişisel tercih ve beğenileri belirleyicidir. La Scala'dan Covent Garden'e, Carnegie Hall'dan San Francisco operasına kadar bütün duraklarda yalnızca kendi ayakları üzerinde var olabilmiştir. Dünyanın en önemli sahnelerindeki başarılarıyla adını ölümsüzleştiren Leyla Gencer, kariyerini birçok ödülle taçlandırmıştır. İlk olarak 1957'de Puccini yorumcusu olarak altın madalyaya layık bulunan sanatçı sonraki yıllarda birçok ülke ve kurum tarafından ödüllendirildi. Bunlar arasında Harriet Cohen altın madalyası (1960), Commendatore madalyası (1967), Verdi madalyası (1979), Caruso madalyası ilk akla gelenlerdir. Bunun yanında 1991'de Devlet Sanatçısı seçilmiş, 1994'te Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyasını almıştır.
Müzik yaşamının her anında ve her aşamasında ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta parçası olmaktan öte ona benliğini kazandıran, ruhunu veren en önemli ögedir. Bu durum hem kendisine hem de topluma karşı olan sorumluluklarında belirleyici olur. Sahne kariyeri sona erdikten sonra birçok meslektaşının aksine emekliliğin keyfini çıkarmak yerine yine müziğe hizmet etmesi müziği yaşamın kendisi olarak değerlendirmesindedir. Bu sayede son yıllarında bile hayattan kopmamış gençlerle yenilenmiş, üretmiş ve deneyimlerini aktarabilmiştir. Aynı zamanda ünlü bir müzik eleştirmeni olan Bernard Shaw'a göre "her müzik dönemi geçmişe sanki bir altın çağ gibi bakar..." Ancak Gencer sahne kariyerinin ardından geçmişin nostaljisine mağlup olup iç dünyasına çekilenlerden olmamıştır. Geçmişteki başarıların ve dönemsel yaklaşımların opera sanatı için önemini yadsımamış, bununla birlikte geçmişe takılıp kalmamıştır. Nitekim genç kuşaklarla olan ilişkisi ustalık sınıfı derslerinin yanında Leyla Gencer Şan Yarışması aracılığıyla sürmüştür. Bu sayede geleceğin operacılarına ışık tutmaya devam etmiştir. Eğitimciliği onun sanatında hiç eksilmeden sürdürdüğü arayışın başka bir evresidir. Böylelikle yeni yeteneklerin keşfinde önemli bir rol üstlendiği gibi müzikal açıdan yapılan yenilikleri de en yakından takip edebilmiştir.
Gencer'e göre müzik adeta bir ayindir, bu düşüncesini sıklıkla dile getirmiştir: "Ben müzik yapmayı, bir ayin olarak görüyorum. Çünkü müzik aracılığıyla başkalarıyla konuşuyorum. Bir manyetizme kuruluyor. 20 bin kişilik bir kitle beni, iki buçuk saat nefes almadan dinliyor. Tek kişi ben ve onlar, aramızda bir iletişim oluyor." ¹⁰ Günümüz sanatçılarının belki en fazla örnek alması gereken yönü budur. Yaptığı işe tüm benliğiyle adanmışlık durumu kalıcı ve orijinal olabilmenin en etkili aracıdır Gencer'in yaşamında. Zeynep Oral'ın Gencer'in yaşamını anlattığı kitabına Tutkunun Romanı adını vermesi romantik bir nitelemenin ötesinde gerçeğin tasviridir. En büyük tutkusu opera ve müzik olan bu güçlü kadını anlatmakta en doğru tabir budur. Tutkusu sayesinde kendinden sonra gelenlere yeni yollar açabilmiştir. Son yıllarında bile opera sanatçısı olmak isteyenlerin ilk başvurduğu isimler arasında yer alması ancak içindeki bu tutkunun onu hayata bağlı kılmasıyla açıklanabilir.
Uzun ve başarılı bir kariyer boyunca birçok anı biriktirmiş olan Leyla Gencer'in, kendisi gibi yaşamının büyük kısmını vatan hasretiyle geçiren Nâzım Hikmet'le ilgili hatırası önemlidir. Mayıs 1956'da Varşova'daki La Traviata temsilinin bir gün sonrasında Chopin'in evinde karşılaştığı büyük şair, Leyla Gencer'e "biz iki gurbet kurbanıyız hanımefendi. Vatandan uzak özlemi içinde yaşayan iki Türk" diyerek onun hayatında silinmez bir iz bırakmıştır. Zekeriya Sertel'in anılarında belirttiği gibi Leyla Gencer Nâzım Hikmet'e vatan toprağını değilse bile vatan kokusunu getirmiştir.¹¹ Gencer de tıpkı Nâzım gibi tartışılmaz yeteneğiyle Türkiye'yi dünyaya taşımıştır. Dünya kamuoyunda papaya suikast, kadın cinayetleri, ozanlarını yakma gibi kara görüntüler dışında yer bulamayan bir ülkeyi sanatsal yetkinlik anlamında en seçkin mekânlarda temsil edebilmiştir.
Leyla Gencer 16 Mayıs 2008'de büyük bir tutkuyla bağlı olduğu İstanbul'dan boğazın sularıyla buluşarak sonsuzluğa uğurlandı. Bu kararında sanat yaşamında en büyük idolü olarak gördüğü Callas'la benzer bir veda arayışının etkisi olduğu açıktır. Ancak bize kalırsa bıraktığı miras daha anlamlıdır. Her şeyden önce tüm kültürel renkleri belleğinde barındıran Gencer, ülkesinde operaya dair güçlü bir gelenek olmamasına rağmen bu sanatın yetkin temsilcilerinden biri haline dönüşebilmiştir. Dünyayı buraya taşıdığı gibi Türkiye'yi dünyaya taşımıştır. Cesareti ve ilkeli tavrı saygınlığının anahtarı olmuştur. 1960’ta Ankara'da üniversite öğrencilerinin düzenlediği bir yardım konserine katılan bu alçakgönüllü diva darbecilerin konser davetini geri çevirirken bir o kadar kararlı ve mağrur olabilmiştir. İlkeleri konusundaki taviz vermez tavrı onun yaşamındaki en belirleyici yönüdür. Bu tavır Ankara operasında işine son verilmesine neden olur, haksızlığa uğrar, ülkesi tarafından uzun süre unutulur, başarıları, mücadelesi desteklemek bir yana görmezden gelinir ama Gencer tutkusundan vazgeçmez. Onu opera sanatı içinde özel kılan yönü şüphesiz mücadele azmidir.
Gencer'in ardından birçok yazı kaleme alındı. ¹² Bunlardan bazılarında son diva olarak değerlendirildi. Elbette operanın son divası değildi. Bundan sonra da opera sanatı divalar yaratacak. Hatta yaratıyor bile. Ancak yaşamın her alanında görülen değişim davalığın doğasını da dönüştürüyor. Günümüzün divaları geçmişin efsanevi yaratıklarından hayli farklı ve gerçek görünümlü. Abartılı ve yapaylıktan uzak bir üslup bugünün genç yıldızlarında hâkim bir tavır olarak beliriyor. Gencer'i bugüne bağlayan ve La Diva Turca yapan özelliği divalığın görkemini yapaylıktan uzak büyük bir tevazu içinde yaşayabilmesinde gizlidir. Söz konusu özellik onun demode olmasını önleyen en büyük kozudur. ■


¹Yaşamı ve sanat kariyeri hakkında en dikkat çekici çalışma müzikolog Franca Cella tarafından kaleme alınmıştır. Leyla Gencer, Romanzo Vero di una Primadonna, CGS. Edizioni, Venedik 1986, 546 &; Zeynep Oral tarafindan kaleme alınan çalışma sanatçıyla yapılan uzun görüşmelerin sonrasında hazırlanmış bir biyografi roman havasında olup zengin bir malzeme içermektedir. Tutkumen Romam: Leyla Gencer, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1992
²Türkiyede Leyla Gencer'in genç kuşaklara tanıtımında en önemli rol tartışmasız tiyatro ve sanat eleştirmeni Zeynep Oral'a aittir. Bu konuda şu çalışma başvuru niteliği taşımaktadır. Leyla Gencerè Armagan, Sevda-Cenap And Vakfi, Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi N. 6, Ankara 1994, 176 s.
³Emre Aracı, Naum Tiyatrosu 19. Yüzyıl İstanbul'unun İtalyan Operası, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2010; ayrıca Refik Ahmet Sevengil, Opera Sanatı ile ilk temaslarımız, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1969.
Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation, Weidenfeld and Nicolson, London 1964, s. 60.
Orhan Tanrıkulu, "Tarihsel Akışı İçinde Operada Türkler ve Türklerde Opera", Orkestra, İstanbul 1983, sayı 123, s. 11.
Bu rapor hakkında ayrıntı için bkz. Paul Hindemith, Türk Kuq Yaşamının Kalkınması İçin Öneriler, çev. Gültekin Oransoy, Kuq Yayını, İzmir 1983, s.65-69.
Zeynep Oral, Tutkunun Romanı: Leyla Gencer, Türkiye İş Bankası Yayınları,
Ankara 1992, s. 64.
François Lafon, Leyla Gencer: Callas'dan Beri Bir Numara, çev Nükhet İpekçi İzet, Milliyet sanat, s. 28-30.
Leyla Gencer'in müzikal mirası hakkında analitik bir yaklaşım olarak şu çalışmaya başvurulabilir. Ünal Öziş, Leyla Gencer ve Opera Dünyası, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara 2006 169 s.
¹⁰Emel Armutçu ile röportaj 3 Eylül 1995 Hürriyet "Hiç Kimseyi Kopya Etmedim" s. 25.
¹¹Oral, age., s. 36.
¹²Bu yanların bir kısmı ölümünü izleyen günlerde gazete sayfaları arasında kalmışken bir kısmı Zeynep Oral tarafından derlenen armağan kitabında yer almıştır. Leyla Gencer, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ed. Zeynep Oral, Anma ve Armağan Kitapları Dizisi, Ankara 2009, 319 s
 

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2012.05.30

2 0 1 3

SALKIMSÖĞÜTÜN TÜRKÜSÜ Kitabından Alıntıdır 

2013
Yazan: Evin İlyasoğlu
© PAN Yayıncılık
Leyla Gencer
 
BESTECİYE UÇSUZ BUCAKSIZ SAYGI
 
Günümüzde çabucak köşeyi dönme, çabucak güzellikleri tüketme tutkusuyla yanıp tutuşan gençliğe Leyla Gencer'in yaşam öyküsü altın öğütler sunabilir. Bestecinin değerini, yorumcunun özelliğini, dinleyicinin saygınlığını bir bütün içinde görebilmek için Leyla Gencer'i öğrenmek gerekir. Yaşam çizgisiyle olduğu kadar opera tarihinin dev yapıtlarındaki ustalığını dinleyerek nice dersler çıkarılabilir.
Zeynep Oral, Leyla Gencer-Tutkunun Romanı başlıklı kitabında Leyla Gencer'in çocukluktan gelen güvensizlik duygusuna değinir. "Yaşam boyu sürüp gidecek olan güvensizlik duygusu." İlk kez Cemal Reşit Rey'in Özyurt Prologue'unda, söyleyeceği tek satırlık solo için gecelerce gözüne uyku girmemiş. Ve tıpkı bu ilk sahneye çıkışları gibi, sanatının doruğunda da her temsil önce- sinde kendisini uçurumun kıyısında duyumsaması onun kişiliği olmuş.
Aslında bu duygudur ki sanatçıyı kusursuzluğa doğru yüceltir. Yorumcu bu duyguyla yapıtı bestecisine ve biçemine en yakın şekliyle seslendirir.
Bu duygu titizliktir.
Sanatçının kendisini eleştirerek kusursuzluğa doğru evrilmesidir.
Başarısından doyum bulduğu anda bir adım daha ileri gidememek korkusudur.
Bu duygu bir saygıdır. Kendine olduğu kadar besteciye saygıdır. Bestecinin buyurduğundan, onun notada yazdığından dışarı çıkmamak, onun istediğini en üst düzeyde yorumlayarak dinleyiciye aktarabilmek kaygısıdır.
Bu duygu ciddiyet göstergesidir. Bu duygu bir zenginliktir. Leyla Gencer'in ilk dünyaya açılışı olan La Traviata'daki Violetta'sında Verdi'yi böylesine romantik, böylesine duygusal anlatmak acaba tarihte kaç operaciya nasip olmuştur? Addio del passato'nun güzelliğiyle gönlünüz titrer, tüm duygularınız kanatlanır. Bir tek bu arya bile bir şiirin doğrudan gönlünüze seslenen duygusallığıyla insanı sarmalar. Ve dozundaki duygusallığı korumayı bilir Leyla Gencer. Zira, Verdi aryalarında aşırı duygusallık (schmalz) kullanıp ucuza kaçmak ne kadar kolaydır! Tıpkı Chopin'in rubatolarındaki o genişleyen nefesi yozlaştırmak gibi. Duygusallığın sınırlarını koyabilmek, bestecinin öngördüğü incelikleri bayağılığa kaçmadan zarafet içinde sunabilmek bir hünerdir. Özellikle Verdi'nin operalarında bu sınırlı sınırsız yorumculuğu onun üstün tekniği, sesini kullanmadaki ustalığı, dramatik koloratur becerileriyle ayrı bir özellik kazanır. Gözle görülmeyen, elle tutulmayan, ancak bilge bir alımlamanın yansıtacağı sınırlardır bunlar.
Sanatçı, 1956'dan 1972-73 sezonuna dek Verdi'nin on altı operasının baş kadın oyuncusu olarak yücelmiş. On yedi yıl boyunca Verdi'nin ortalama üç-dört operasını sunmuş. Macbeth, bunların arasında en uzun oynadığı opera. Aida ise on bir yıl boyunca İtalya'da Leyla Gencer ile özdeşleşmiş. Don Carlo'daki Elisabetta di Valois rolünü on üç yıl boyunca İtalya'da ve Amerika'da oynamış. Lady Macbeth, Donna Leonora, Elvira, Gilda, Leonora, Düşes Elena... Her birisi Verdi'nin değişik dönemlerinde yazılan operalarının kahramanları.
Leyla Gencer yalnız bestecisinin genel biçemini değil, o bestecinin değişik dönemlerinin gerektirdiği incelikleri de özümsemiş bir sanatçı. İstanbul'daki bir seminerinde Il primo Verdi (anni di galera-bestecinin kendi tabiri ile kalyon yılları) olarak Nabucco Lombardi ve Ernani'yi örnek vermiş. Bunların her birinin kendine özgü inceliklerini, dönemsel özelliklerini incelemiş, konferanslarında dile getirmiş ve biçem farkıyla seslendirmiştir.
Romantik döneme opera karakterini kazandıran dört büyük İtalyan besteci Verdi, Donizetti, Bellini, Rossini; Leyla Gencer'in de yaşamının değişik serüvenleridir. Romantik dönemin kendine özgü derin ruh hallerini, çılgınlık krizlerine varan sahnelerini, coşkun aryalarını, bel canto (güzel şarkı söyleme sanatı) tekniğini çok ayrıcalıklı kullanarak yansıtmıştır. Lucia, Amina, Elvira, Gilda, Anna Bolena, Lucrezia Borgia, Paolina, Caterina Cornaro, Norma, onun bel canto'yu doruğa taşıdığı rollerdir.
Bel canto'nun en büyük ustalarından birisi olarak tarihe geçmek de kolay değildir. Bel canto söylerken öylesine sarmalayıveren, o sınırsız genişliği öylesine gözle görülmez çizgilerle sınırlandıran bir yöntem kullanır ki, belki besteci bile notada bu duyguları yazacak dinamik işaretleri bulamamıştır. Çünkü Leyla Gencer doğallığın sırlarını keşfetmiştir. Doğal olarak sesin düşüşü, doğal olarak salınması, kendi doğallığı içindeki akışı, özellikle Verdi gibi doğa düşkünü bir bestecinin dilini konuşmanın en doğru yolu olmuştur. Bel canto'nun bağırıp çağırmak ya da akrobatik gösteriler yapmak olmadığını, küçük ara nefeslerle bağlı (legato) söyleme ustalığı olduğunu, duyarlı pianissimolarla ses dinamiğinde karşıtlıklar yaratarak anlatım kazandırıldığını gösterir.
Gencer, otuz yılı aşkın sanat yaşamı boyunca taa Erken Barok döneminden 20. yüzyılın ortalarına dek uzanan geniş bir yelpaze içinde, sesine uygun bütün başrolleri oynamıştır. Her bir dönemin bestecisine ve dönemine sadık kalarak, ama Leyla Gencer imzasını da koruyarak.
Leyla Gencer'in besteciye olduğu kadar libretiste (metin yazarına) de saygısı çok ayrıcalıklıdır. Dört dilde söylediği operalarda tüm sözcüklerin anlaşılırlığı, doğru tonlaması, açık ve net hecelemeler, onun prozodiye bağlılığını yansıtır.
Daha önce hiç yorumlanmamış operaları keşfedip gün yüzüne çıkarttığında, o bestecilerin biçemini öylesine yakın tanımıştır ki, herhalde hiçbir ilk seslendiriş ona yepyeni bir yolculuk gibi gelmemiştir. Örneğin, Donizetti'nin yaşama kavuşturduğu, unutulmuş operaları Roberto Devereux (1964, Napoli), Belisario (1969, Venedik), Caterina Cornaro (1972, Napoli) gibi. Çünkü bunlar da onun daha önce söylediği diğer Donizetti rolleri, Lucia, Anna Bolena, Poliuto, Maria Stuarda, Lucrezia Borgia ve Les Martyrs gibi operaların benzerliğini taşımaktadır. Bestecisini çok iyi tanıdıktan, yazıldığı dönemi çok iyi özümsedikten ve notada yazanı çok iyi bildikten sonra Leyla Gencer için tek bir şey kalmıştır: Bestecisine saygı.
Bir gazeteciyle söyleşisinde, "Bir yanda bel canto öte yanda ağır Verdi rolleri söylüyorsunuz. Uyum sağlamada zorluk çekmiyor musunuz?" sorusunu şöyle yanıtlar: "Hayır, ben çok özel bir insanım: un caso particolare. Benim için Verdi söylemek hiç sorun değil, hatta Erken-Verdi operalarını da birlikte söyleyebiliyorum. Onlar zorlukta Donizetti ve Bellini ile atbaşı gider, teknik olarak çok zordur; çünkü Rossini biçemi Verdi'nin erken operalarını etkilemiştir. Ama ben birinden diğerine kolaylıkla geçtim."
Öte yandan Avusturya ve Almanya'da onun Mozart yorumuna karşı çıkan eleştirmenlere şöyle der: "Ben Mozart'ın İtalyan stilinde söylenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü Mozart İtalyan stiline hayrandı. Ve operalarını İtalyan şarkıcılar için besteliyordu. Ama sonradan Avusturyalı, Alman ve İngiliz şarkıcılar, hocalar ve eleştirmenler bunun (İtalyan biçeminin) tam olarak Mozart stili olmadığını düşündüler. Ben sonuçta bir soprano drammatica d'agilità olarak sınıflanırım. Günümüzde benim dağarcığımı söyleyen şarkıcı bulmak çok zor. Mozart'ta resitatifler müthiş önemlidir. Anglosakson yorumcular resitatifleri çok hızlı tempoda söylüyorlardı. Oysa benim Mozart hakkında kişisel fikrim vardı ve inatla savundum. Önceleri bu insanları inandırmak çok zor oldu. Ama şimdi haklı olduğumu söylüyorlar." Leyla Gencer kendi olarak, bilgeliğini koruyarak, ama kendi benliğinden sıyrılıp bestecinin benliğine de girmeyi bilmiştir.
Her çağın kendi özelliğini korurken kendine özgü imzasını duyurur.
Verdi ve Donizetti'de olduğu gibi romantizmin sınırlarına ulaşan Puccini'de, postromantizmi 20. yüzyıla taşıyan Richard Strauss'ta ve bambaşka çağların biçemlerinde, örneğin Mozart'ın klasisizminde, Prokofyev'in neo-klasisizminde yine bestecisinin ve çağın biçemini gözetir.
Yalnız çağların ve bestecilerin değil, ülkelerin karakteristiği de ayrı bir önem taşımıştır Leyla Gencer için. Fransız operası, Alman operası, İtalyan operası, İtalyan bel canto operası, her birisi kendi karakteristiği içinde yorumlanmalıdır.
Dramatik koloratur olarak nitelenen sesi, güçlü olduğu kadar pianissimolardaki ustalığı ile kendine özgü bir yumuşaklığa sahip olarak nitelenmiştir. Küçük ses (pianissimo söyleme) tekniğiyle yapıtın bütününe renk katmaktadır.
1957'de La Scala'da Poulenc'in Dialogues des Carmélites adlı yapıtının dünya prömiyerinde Mme. Lidoine rolünü üstlenerek bütün İtalyan opera dünyasının dikkatlerini üstüne çekmiş; o tarihten başlayarak (1957 ile 1983 yılları arasında) La Scala'da on dokuz başrol oynamış. Bunların bazıları Carmelitler gibi dünya prömiyeri. Örneğin bestecisinin ricasıyla, 1958'de Pizzetti'nin L'assassino Nella Cattedrale adlı operasının baş kadın rolünü oynamış.
Bestecisinin isteğiyle bir yorumcunun seçilmesi müzik tarihinin ender olaylarındandır. İşte burada artık saygınlık kazanmış bir yorumcu olarak bir kez daha kendini kanıtlamaktadır Leyla Gencer. O, besteciye saygıyı bilen, onun yaratırken düşlediği icraya en yakın, en üst nitelikte bir icra sunacağına güvenilen bir yorumcudur.
Opera sahnelerine La Fenice'de, 1985'te oynadığı Gnecco'nun La Prova di un Opera Seria adlı yapıtıyla veda eder. 1992'ye dek konserleriyle bir süre daha hayranlarına seslenecektir. Sahnelerden çekildikten sonra, öldüğü güne dek sürdürdüğü ustalık sınıflarındaki ve yarışma jürilerindeki etkinlikleri Leyla Gencer'i o bitip tükenmeyen enerjisiyle de müzik tarihinin sayfalarına geçirmiştir. Öğrencilerine, sesleri kadar zekâlarını da kullanmayı öğrettiğine; yalnız müzik değil, tarih gibi diğer sanat dalları ya da değişik yabancı diller gibi bilgilerle kendilerini zenginleştirmeyi öğütlediğine yakından tanık olmuştum. İtalyanca söylediği şarkının anlamını bilmeyen sopranoya şöyle der: "Ne söylediğini biliyor musun? Alnımda dolaşan şu bulutları dağıtabilsem! Yakınmalısın. Bunun hüznünü vermelisin acıklı bir ifadeyle. Bağıra çağıra değil, daha yuvarlak! Küçük bir cümlede bile ses gösterisi değil, bir ruh halini ifade etmelisin…"
Leyla Gencer'i öğrendikçe genç kuşaklar da operacılığın derin bir kültür birikimi meselesi olduğunu görecekler. Bu meslekte, ne yazık ki köşeyi çabuk dönmenin olanaksız olduğunu da anlayacaklardır.
 
Leyla Gencer,
Editör: Zeynep Oral,
Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları,
2009, sf.19

SABAH DAILY NEWSPAPER
2013.03.30
 
Leyla Gencer gibisi bir daha gelmez!
 
Operanın divası Leyla Gencer önceki gün İstanbul'da düzenlenen "Leyla Gencer anısına" adlı konserle anıldı. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleşen konserde, Şef Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan Filarmoni Orkestrası, sahneye Alman soprano Nadja Michael ile çıktı. Michael, Leyla Gencer'in opera tarihindeki yerini çok iyi bildiğini söyleyerek, "O ender rastlanan sanatçılardan biriydi" dedi.

AKOB MONTHLY MAGAZINE No.19-20                             
2013.09.16

 

  LEYLA GENCER
  VE GIUSEPPE VERDI
 
   Em. Prof. Dr. Ünal Öziş
   Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir
 

Giuseppe Verdi'nin bestelediği 26 operanın 16'sında Leyla Gencer baş soprano rollerinde sahneye çıkarak özel bir rekora sahip olmuştur. Bu 16 opera, Leyla Gencer'in ilk oynadığı tarih sırasıyla şunlardır: 1955'te "La traviata": 1957'de "Il trovatore", "La forza del destino", "I due Foscari": 1958'de "Don Carlo", "Rigoletto", "Simon Boccanegra"; 1959'da "La battaglia di Legnano: 1960’ta "Macbeth": 1961'de "Un ballo in maschera"; 1962'de "Otello"; 1963's "Aida", "Gerusalemme": 1964 "I vespri siciliani"; 1968 de "Ernani": 1972'de "Attila".

Bu tarihlerden görüleceği üzere, Verdi'nin operalarına Leyla Gencer özellikle 1950'li yılların ikinci yarıyla 1960'lı yılları ilk yarısında büyük önem vermiş; 1957-1964 yılları arasındaki sekiz yıllık sürede, 13 operada ilk kez rol almıştır.
1956/57 ile 1965/66 yılları arasındaki opera mevsimlerinde Leyla Gencer her mevsim 3 ile 6 Verdi operasında oynamıştır. Bu operaların bazıları on yılı aşkın süre, Macbeth ise yirmi yal, Leyla Gencer'in repertuvarında yer almış dünyanın çeşitli sahnelerinde düzelerce kez sahnelenmiştir.
Genellikle sahneden canlı çekim olarak, bu operaların büyük çoğunluğunun bütünüyle en az bir ses kaydı yayınlanmış ola (uzunçalar ve/veya yoğunçalar), bazı aryaların aynı kayıtları da vardı. "La traviata"nın bütününün kaydına, "Otello" hiçbir kaydına rastlanmamıştır. Birkaç operanın ayrıca görüntü kaydı da (video ve/veya DVD) mevcuttur.

Macbeth

Verdi'nin ilk kez 1847'de oynanmış, 1865'te yeniden düzenlenmiş olan "Macbeth" operasındaki Lady Macbeth rolünü Leyla Gencer, ilk oynadığı 1960 yılından, en son oynadığı 1980 yılına kadar, İtalya’nın hemen tüm opera sahnelerinde oynar. Bunların arasında; 1960’ta Palermo'daki Teatro Massimo, 1963 de Milano'daki La Scala, 1968 de Venedik’teki La Fenice, 1969 da Floransa'daki Teatro Comunale, Roma'daki Opera, 1969 ve 1970 de Palermo'daki Teatro Massimo, 1975'te Floransa'daki Mayıs Müzik Festivali, 1976 da Cagliari'deki Teatro Palestrina, 1977 de Treviso'daki Teatro Comunale, 1979'da Mantova'daki Teatro Sociale, Como'daki Teatro Sociale, 1980'de Livorno'daki Teatro Goldoni bulunmaktadır.

Milano'da La Scala'nın 1997/98 mevsiminde "Macbeth" ile açılışının televizyonla naklen yayınında, perde aralarında La Scala'daki locadan, özel konuk olarak Leyla Gencer ile yapılan görüşmeler yayınlanmış Palermo'da 14.01.1960'daki, orkestrayı Vittorio Gui'nin yönettiği, Lady Macbeth rolünde Leyla Gencer, Macbeth rolünde Giuseppe Taddei, Banquo rolünde Ferruccio Mazzoli, Macduff rolünde Mirto Picchi'nin yer aldığı temsilin bütünün Venedik'te 09.04.1968'deki, orkestrayı Gianandrea Gavazzi'nin yönetti, Lady Macbeth rolünde Leyla Gencer, Macbeth rolünde Gian Giacomo Guelfi, Banque rolünde Lorenzo Gaetani, Macduff rolünde Giorgio Casellato Lamberti'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kayları yayınlanmıştır.
Floransa'da 12.01.1969'daki, orkestrayı: Bruno Bartoleti'nin yönettiği, Lady Macbeth rolünde Leyla Gencer, Macbeth rolünde Cornell MacNeil, Banquo rolünde Luigi Roni, Macduff rolünde Angelo Mori'nin yer aldığı temsilin bütününün Roma'da 02.04.1969'daki, orkestrayı Bruno Bartoletti'nin yönettiği Lady Macbeth rolünde Leyla Gencer, Macbeth rolünde Mario Zanasi, Banguo rolünde Carlo Cava, Macduff rolünde Giorgio Casellato Lamberti'nin yer aldığı temsilin bütünün Floransa'da 16.05.1975 teki, orkestrayı Ricardo Muti'nin yönettiği, Lady Macbeth rolünde Leyla Gencer, Macbeth rolünde Kostas Paskalis, Banquo rolünde Aage Haugland, Macduff rolünde Franco Tagliavini'nin yer aldığı temsilin bütünün, özel arşivde canlı ses kayıtları vardır. Cagliari'de 1976'daki, Treviso da 1977'deki, Como'da 1979'daki temsillerinde özel ses kayıtları yapılmıştır.
Ayrıca Palermo temsilinden: "Nel di della vitoria. Vieni l'affretta" ve "Una macchia" aryaları, Venedik temsilinden; "Nel di della vitoria. Vieni t'affretta", "La luce langue" ve "Una macchia" aryaları da yayınlanmıştır. Renato Castellani'nin 1982'de RAI televizyonundaki "Verdi" filminde, Leyla Gencer Macbeth'ten bir arya söylemiştir.
Leyla Gencer "Nel di della vitoria. Vieni t'affretta" aryasına bazı konserlerinde de yer vermiş olup, 23.11.1965'te Milano Rai’deki, Arturo Basile yönetimindeki orkestra eşliğinde verdiği konserin canlı kaydı vardır. "Una macchia" aryası Milano'da 24.02.1973'teki resitalinden, piyanoda Lorenzo Arruga eşliğinde canlı bir ses kaydı da bulunmaktadır.

La traviata

Verdi'nin ilk kez 1853’te oynanmış olan "La traviata" operasının Leyla Gencer'in repertuarında özel bir yeri vardır. La traviata da "Violetta Valéry" başrolünde Leyla Gencer, on yıl boyunca dünyanın tam anlamıyla dört bir tarafında sahneye çıkmıştır. Bunların arasında, 1955'te Palermo'daki Teatro Massimo, Trieste'deki Teatro Verdi, 1956'da Reggio Emilia'daki Teatro Municipale, Ankara Operası, Varşova Operası, Lodz Operası, 1957'de Viyana'daki Staatsoper, San Francisco Operası, Sacramento Operası, San Diego Opera, Los Angeles Operası, 1958'de Philadelphia Operası, 1960’ta Moskova'daki Bolshoi Operası, Leningrad'daki Kirov Opera, Torino’daki Teatro Nuovo, 1964'te Rio de Janeiro'daki Teatro Municipal bulunmaktadır.

Rio de Janeiro'da 08.08.1964’teki, orkestrayı Nicola Rescigno'nun yönettiği, Violetta Valéry rolünde Leyla Gencer, Alfredo Germont rolünde Flaviano Labo, Giorgio Germont rolünde Piero Cappuccilli'nin yer aldığı temsilden seçmelerin canlı ses kaydı yayınlanmıştır.
Ayrıca, "Addio del passato" aryasının, 1956'da Torino RAI'de, Arturo Basile yönetimindeki orkestra eşliğindeki kaydı (45 d/d). Leyla Gencer'in ender stüdyo kayalarından biridir.

Don Carlo


Verdi'nin ilk kez 1867'de "Don Carlos' adıyla Fransızca, 1884'te yeniden düzenlenerek "Don Carlo" adıyla İtalyanca oynanmış olan operasındaki Elisabetta di Valois rolünde Leyla Gencer, ilk oynadığı 1958 yılından, en son oynadığı 1970 yılına kadar, İtalya’nın ve ABD'nin önde gelen opera sahnelerine çıkar. Bunlar arasında, 1958'de San Francisco operan Los Angeles operası, 1961'de Milano'daki La Scala, 1962'de Londra'daki Covent Garden, Bologna'daki Teatro Comunale, 1963'te ve 1964'te Milano'daki La Scala, 1964'te Chicago'daki Lyric Opera, 1968'de Roma Operası, 1970’te Milano'daki La Scala bulunmaktadır.
Roma'da 22.04.1968'deki, orkestrayı Fernando Previtali'nin yönettiği, Elisabetta rolünde Leyla Gencer, Don Carlo rolünde Brano Prevedi, Filippo II rolünde Nicolai Ghiavarov, Rodrigo rolünde Sesto Bruscantini, Eboli rolünde Fiorenza Cossotto, Büyük engizisyoncu rolünde Luigi Roni'nin yer aldığı temsilin bütün canlı ses kaydı yayınlanmıştır.
Milano'da 05.05.1970’teki, orkestrayı Giuseppe Patanè'nin yönettiği, Elisabetta rolünde Leyla Gencer, Don Carlo rolünde Flaviano Labo, Filippo II rolünde Matti Talvela, Rodrigo rolünde Lorenzo Saccomani, Eboli rolünde Shirley Verrett, Büyük engizisyoncu rolünde Luigi Roni'nin yer aldığı temsilin bütününün özel arşivde canlı ses kaydı vardır.
Roma temsilinden "Non piangere mia compagna" ve "Tu che la vanità" aryaları ayrıca da yayınlanmış olup; Milano'da 1970’teki temsilden "Tu che la vanità" aryası bir kitap ekinde yayınlanmıştır.

Aida


Verdi'nin ilk kez 1871'de oynanmış olan "Aida" operasındaki başrol Aida'da, Leyla Gencer ilk oynadığı 1963 yılından en son oynadığı 1973 yılına kadar, İtalya'nın en önemli opera sahnelerine çıkmıştır.
Bunların arasında, 1963'e Milano'daki La Scala, Verona'daki Arena, 1966'da Milano'daki La Scala, Verona'daki Arena, 1969'da Napoli'deki Teatro San Carlo, 1970’te Roma Operası, 1973'te Macerada Arena Seristerio yer almaktadır.
Verona'da 08.08.1963'teki temsilin ilk üç perdesinin (yağmur dolayısıyla dördüncü perde yoktur) özel arşivde görüntü kaydı vardır. Verona’da, 16.07.1966'daki, orkestrayı Franco Capuana'nun yönettiği, Aida rolünde Leyla Gencer, Radames rolünde Carlo Bergonzi, Amneris rolünde Florenza Cossetto, Amonasro rolünde Anselmo Colzani, Ramfis rolande Bonaldo Giotti, Firavan rolünde Franco Pugliese'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses ve görüntü kaydı yayınlanmıştır.
Milano'da 22.04.1966'daki, orkestrayı Gianandrea Gavazzeni'nin yönettiği, Aida rollünde Leyla Gencer, Radames rolünde Piero Ottolini, Amneris rolünde Grace Bumbry, Amonasro rolünde Gian Giacomo Guelfi, Ramfis rolünde Carlo Cava, Firavun rolünde Ferruccio Mazoli'nin yer aldığı temsilin bütününün Macerata'da 07.07.1973’teki, orkestrayı Carlo Franci'nin yönettiği, Aida rolünde Leyla Gencer, Radames rolünde Giorgio Casellato Lamberti, Amneris rolünde Luisa Bordin Nave, Amonasro rolünde Gian Giacomo Guelf, Ramfis rolünde Carlo Cava, Firavun rolünde Antonio Zerbini'nin yer aldığı temsilin bütününün özel arşivde canlı ses kayıtları vardır.
"O cieli azzurri.. O patria mia" aryasının, 1956'da Arturo Basile’nin yönettiği Torino RAI orkestrası eşliğinde bir stüdyo kaydı, Milano'da 24.02.1973'teki resitalinden piyanoda Lorenzo Arruga eşliğinde canlı bir ses kaydı da bulunmaktadır.

Il trovatore


Verdi'nin ilk kez 1853'te oynanmış olan "Il trovatore" operasındaki "Leonora" rolüyle Leyla Gencer, ilk oynadığı 1957 yılından, en son oynadığı 1968 yılına kadar, özellikle İtalya'nın önemli opera sahnelerine çıkmıştır. Bunların arasında, 1957 de Milano'daki RAI televizyonu, Trieste'deki Teatro Verdi, 1959 da Cenova'daki Teatro Margherita, 1964'se New Orleans Operası, 1968'de Verona'daki Arena yer almaktadır.
Milano'da 29.05.1957'deki, orkestrayı Fernando Previtali'nin yönettiği, Leonora rolünde Leyla Gencer, Manrico rolünde Mario Del Monaco, Azucena rolünde Fedora Barbieri, Luna Kontu rolünde Ettore Bastianini'nin yer aldığı temsil canlı ses ve görüntü kayıtları yayınlanmıştır.
Verona'da 30.07.1968'deki, orkestrayı Franco Capuana'nın yönettiği, Leonora rolünde Leyla Gencer, Marico rolünde Carlo Bergonzi, Azucena rolünde Adriana Lazzarini, Luna Kontu rolünde Piero Cappuccilli'nin yer aldığı temsilin bütün özel arşivde canlı görüntü kaydı vardır.
Milano'daki temsilden, "Tacea la notte placida. Di tale amor" ve "Timor di me.. D'amor sull'ali rosee" aryaları ayrıca da yayınlanmış, "D'amor sull'ali rosee" aryasının, 1956'da Arturo Basile'nin yönenettiği Torino RAI orkestrası eşliğinde bir stüdyo kaydı da bulunmaktadır
"Timor dime.. D'amor sull'all rosee" aryası ve devamındaki "Miserere" sahnesinin, 1957 ses kaydı play-back kullanılarak Lorenzo Arruga rejisinde, 1976'da Gressan şatosu ve bahçesinde çekilmiş görüntü kaydı da bir kitap/DVD bağlamında yayınlanmıştır.

La forza del destino


Verdi'nin ilk kez 1862'de oynanmış, 1869'da yeniden düzenlenmiş olan, "La forza del destino" operasındaki "Leonora" rolünde Leyla Gencer, ilk oynadığı 1957 yılından en son oynadığı 1967 yılına kadar, İtalya'nın önde gelen opera topluluklarıyla sahneye çıkmıştır. Bunların arasında, 1957'de Köln Operası (La Scala konuk temsili), 1961'de Milano'daki La Scala, 1964'te Bologna'daki Teatro Comunale, 1965'te Milano'daki La Scala, 1967 de Verona'daki Arena yer almaktadır.
Köln de 05.07.1957'deki, orkestrayı Antonio Votto yönetmiş, Leonora rolünde Leyla Gencer, Alvaro rolünde Giuseppe Di Stefano, Carlo rolünde Aldo Protti, Preziosilla rolünde Gabriella Carturan, Padre Guardiano rolünde Cesare Siepi ses kaydı yayınlanmıştır.
Bologna'da 09.02.1954eki, orkestrayı Francesco Molinari Pradelli'nin yönettiği, Leonora rolünde Leyla Gencer, Alvaro rolünde Carlo Bergonzi. Carlo rolünde Piero Cappaccilli, Preziosilla rolünde Adriana Lazzarini, Padre Guardiano rolünde Carlo Cava, Fra Melitone rolünde Michele Casato yer aldığı temsilin bütününün; Verona'da 03.08.1967'deki, orkestrayı Franco Capuana'nın yönettiği. Leonora rolünde Leyla Gencer, Alvaro rolünde Gianfranco Cecchele, Carlo rolüne Piero Cappuccilli. Preziosilla rolünde Adriana Lazzarini, Padre Guardiano rolünde Ivo Vinco, Fra Melitone rolünde Renato Capecchi'nin yer aldığı temsilin bütününün özel arşivde ses kayları bulmaktadır.
Köln temsilinden "Son giunta!.. Madre, pietosa Vergine" ve "Pace, mio Dio" aryaları da ayrıca yayınlanmıştır. “Pace, mio Dio" aryası, 1956'da Arturo Basile'nin yönettiği Torino RAI orkestrası eşliğinde bir radyo stüdyo kaydı, 10.02.1958'deki radyo konserinden, Alfredo Simonetto’nun yönettiği Milano RAI orkestrası eşliğinde canlı bir ses kaydı da yayınlanmıştır.

Simon Boccanegra


Verdi'nin ilk kez 1857'de oynanmış, 1881'de yeniden düzenlenmiş olan "Simon Boccanegra" operasına, aslıda Cenova Doçu Simon Boccanegra'nın karısı Maria Boccanegra olan "Amelia Grimaldi" rolünde. Leyla Gencer ilk oynadığı 1958 yılında, en son oynadığı 1968 yılına kadar, dünyanın önemli opera sahnelerine çıkmıştır. Bunlar arasında, 1958'de Napoli'deki San Carlo, 1961'de Salzburg Festivalinde Felsenreitschule, 1954'te Buenos Aires'teki Teatro Colon, 1966 da Milano'daki La Scala, 1968’de Bilbao Operası yer almaktadır.
Salzburg'da 09.08.1961'deki, orkestra Gianandrea Gavazzeni'nin yönettiği, Amelia Grimaldi de Leyla Gencer, Simon Boccanegra rolünde Tito Gobbi, Jacopo Fiesco rolünde Giorgio Tozzi, Gabriele Adorno rolünde Giuseppe Zampieri, Paolo Albiani rolünde Rolando Panerai’nin yer aldığı temsilin batının canlı ses kaydı olup, aynı temsilden seçmelerde ayrıca yayınlanmıştır.
Napoli'de 28.12.1958'deki, orkestrayı Mario Rossini yönettiği, Amelia Grimaldi rolünde Leyla Gencer, Simon Boccanegra rolünde Tito Gobbi, Gabriele Adorno rolünde Mirto Picchi'nin yer aldığı temsilin bütününün özel arşivinde canlı ses kaydı olup, bazı seçmeler ve ayrıca "Come in questora bruna" aryası yayılmıştır.
Buenos Aires 28.06.1964'teki, orkestran Bruno Bartoletti'nin yönettiği, Amelia Grimaldi rolünde Leyla Gencer, Simon Bocccanegra rolünde Cornell MacNeil Gabriele Adorno rolünde Carlo Cossutta yer aldığı temsilin bütününün; Bilbao'da
07.09.1968 deki temsilin ise proloğunun ve birinci perdesinin özel arşivde canlı ses kaydı vardır.

Un ballo in maschera


Verdi'nin ilk kez 1959'da oynanmış olan "Un Ballo in Maschera" operasındaki "Amelia" rolüyle, Leyla Gencer on iki yılda aralıklarla İtalya'nın önemli sahnelerine çıkmıştır. Bunların arasında, 1961'de Bologna'daki Teatro Comunale, 1962'de Verona'daki Arena, 1973'te Milano'daki La Scala yer almaktadır.
Bologna'da 28.11.1961'deki, orkestrayı Olivero de Fabritiis’in yönettiği, Amelia rolünde Leyla Gencer, Riccardo rolünde Carlo Bergonzi, Renato rolünde Mario Zanasi, Ulrica rolünde Adriana Lazzarini, Oscar rolünde Dora Gatta'nın yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kaydı yayınlanmış olup, bu temsilden "Ecco l'orrido campo.. Ma dall'arrido bir aryası da ayrıca yayınlanmıştır.
Milano'da 08.04.1973 teki, orkestrayı Nino Verchi'nin yönettiği, Amelia rolünde Leyla Gencer, Riccardo rolünde Giorgio Merighi, Renato rolünde Piero Cappuccilli, Ulrica rolünde Adriana Lazzarini, Oscar rolünde Elvira Ramella'nun yer aldığı temsilin bütününün özel arşivde canlı ses kaydı olup, bu temsilden "Ecco l'orrido campo.. Ma dall'arrido" aryası bir kitap ekinde yayınlanmıştır.

Gerusalemme


Verdi'nin ilk kez 1843’te "I Lombardi alla prima crocciata" adıyla İtalyanca oynanmış, 1847 de "Jérusalem" adıyla Fransızca olarak, bazı değişikliklerle yeniden düzenlenmiş, İtalyancaya geri çevirisiyle ilk kez 1850'de "Gerusalemme" adıyla oynanmış olan operasındaki "Elena" rolünde, Leyla Gencer, La Fenice operasıyla birçok kez sahneye çıkmıştır. Bunların arasında, 1963'te ve 1964'te Venedik'teki La Fenice, 1965'te Münih'teki ve Wiesbaden'deki Devlet Operaları (La Fenice konak temsilleri yer almaktadır.
Venedik’te 24.09.1963 teki, orkestrayı Gianandrea Gavazzeni'nin yönettiği, Elena rolünde Leyla Gencer, Gastone rolünde Giacomo Arragall, Ruggero rolünde Gian Giacomo Guelfi, Toulouse Kontu rolünde Emilio Salvoldi'nin yer aldığı temsilin bütününün; Münih'te 14.05.1965 teki, orkestrayı Ettore Gracis'in yönettiği, Elena rolünde Leyla Gencer, Gastone rolünde Giacomo Arragall, Ruggero rolünde Ruggero Raimondi, Toulouse Kontu rolünde Renato Bruson'un yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kayıtları yayınlanmıştır.

I vespri siciliani


Verdi'nin ilk kez 1855'te "Les vepres siciliennes adıyla Fransızca, aynı yıl İtalyanca çevirisiyle "I Vespri Siciliani" adıyla oynanmış olan operasındaki "Düşes Elena" rolünde, Leyla Gencer yedi yıl arayla İtalya’nın iki önemli operasında, 1964'te Roma Operası ile 1970 ve 1971'de Milano'daki La Scala'da, sahneye çıkmıştır.
Roma'da 05.12.1964’teki, orkestrayı Gianandrea Gavazzi'nin yönettiği, Elena rolünde Leyla Gencer, Arrigo rolünde Gastone Limarili, Monforte rolünde Gian Giacomo Guelfi, Procida rolünde Nicola Rossi-Lemeni'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kaydı yayınlanmıştır.
Milano'da ilk temsilin öncesinde, 19.12.1970’te, orkestrayı Gianandrea Gavazzeni'nin yönettiği, Elena rolünde Leyla Gencer, Arrigo rolünde Gianni Raimondi, Monforte rolünde Piero Cappuccilli, Procida rolünde Ruggero Raimondi'nin yer aldığı genel provanın bütününün La Scala arşivinde özel görüntü kaydı bulunmaktadır.
Milano'da 02.01.1971'deki, orkestrayı Gianandrea Gavazzi'nin yönettiği temsilden "Arrigo! Ah parli a un cuore" aryası bir kitap ekinde yayınlanmıştır.

La battaglia di Legnano

Verdi'nin ilk kez 1849 da oynanmış olan, "La Battaglia di Legnano" operasındaki "Lida" rolüyle, Leyla Gencer 1959'da Floransa'daki Mayıs Müzik Festivali'nin açılışında, Teatro alla Pergola'da, Venedikteki La Fenice'de, 1963'te Trieste'deki Teatro Verdi'de sahneye çıkmıştır.

Floransa'da 10.05.1959'daki, orkestrayı Vittorio Gui'nin yönettiği, Lida rolünde Leyla Gencer, Arrigo rolünde Gastone Limarilli, Rolando rolünde Giuseppe Taddei'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kaydı yayınlanmıştır. Ayna temsilin özel arşivde görüntü kaydı da vardır. Bu temsilden bazı seçmeler ve "Voi lo dicesse. Quante volte" aryası da ayrıca yayınlanmıştır.
Trieste de 08.03.1963 teki, orkestrayı Francesco Molinari Pradelli'nin yönettiği, Lida rolünde Leyla Gencer, Arrigo rolande Joao Gibin, Rolando rolünde Ugo Savarese'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kaydı yayınlanmıştır.

Rigoletto

Verdi'nin ilk kez 1851'de oynanmış olan "Rigoletto" operasındaki "Gilda "rolüyle, Leyla Gencer 1958'de San Francisco ve Los Angeles operalarında, 1961'de B Teatro Colon'da sahneye çıkmıştır.

Buenos Aires'te 16.06.1961 teki, orkestrayı Argeo Quadri'nin yönettiği, Gilda rolünde Leyla Gencer, Rigoletto rolünde Cornell MacNeil, Mantova Dükü rolünde Gianni Raimondi'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kaydı olup, aynı temsilden seçmeler de ayrıca yayınlanmıştır.

Ernani

Verdi'nin ilk kez 1844'te oynanmış olan "Ernani” operasındaki "Elvira” rolüyle, Leyla Gencer 1968 de Bilbao operasıyla Oviedo Festivali'nde, 1972 de Catania'daki Teatro Bellini’de sahneye çıkmıştır.

Oviedo da 03.09.1968'deki, orkestrayı Manno Wolf-Ferrari'nie yönettiği, Elvira rolünde Leyla Gencer, Ernani rolünde Gianfranco Cecchele, Don Carlo rolünde Giuseppe Taddei, Don Ray Gomez de Silva rolünde Ruggiero Raimondi'nin yer aldığı temsilin bütününü; Catania'da 15.01.1972'deki, orkestraya Gianandrea Gavazzi yönetiği Elvira rolünde Leyla Gencer. Ernani rolünde Carlo Bergonzi, Don Carlo rolünde Piero Cappuccilli Don Ray Gomez de Silva rolünde Ruggiero Raimondi'nin yer aldığı temsilin bütün canlı ses kayıtları yayınlanmıştır.

I due Foscari

Verdi'nin ilk kez 1844'te oynanmış olan, adını Venedik Doçu Francesco Foscari ve oğlu Jacopo Foscari'den alan "I due Foscari operanda "Lucrezia Contarini" rolünde Leyla Gencer 1957 de Venedik’teki La Fenice'de. 1958 de Torino’daki Teatro Nuova’da sahneye çıkmıştır.

Venedik’te 31.12.1957'deki, orkestrayı Tullio Serafin'in yönettiği. Lucrezia rolünde Leyla Gencer, Francesco Foscari rolünde Gian Giacomo Guelfi, Jacopo Foscari rolünde Mirto Picchi'nin yer aldığı temsilin bütününün canlı ses kadı olup, aynı temsilden "Non lasciate. Tu al cai sguardo aryası ve "Ah! Sposo mio” düeti de ayrıca yayınlanmıştır.

Attila

Verdi'nin ilk kez 1846'da oynamamış olan "Attila” operasındaki "Odabella" rolüyle, Leyla Gencer 1972 de Newark'taki New Jersey Operasında, aynı yıl Floransa'daki Teatro Comunale de sahneye çıkmıştır.

Newark'ta 20.10.1972'deki, orkestran Alfredo Silipigi"nin yönettiği. Odabella rolünde Leyla Gencer, Attila rolünde Jerome Hines, Forresto rolünde Nicola Martinucci, Ezio rolünde Cesare Bordelli'nin yer aldığı temsilin; Floransa'da 31.12.1972'deki, orkestrayı Riccardo Muti'nin yönettiği, Odabella rolünde Leyla Gencer, Attila rolünde Nicolai Ghiaurov, Foresto rolünde Veriano Lucetti, Ezio rolünde Norman Meyer aldığı temsilinin canlı ses kayıtları yayınlanmıştır.

Otello

Verdi'nin ilk kez 1887'de oynanış olan "Otello" operasındaki "Desdemona" rolüyle, Leyla Gencer 1962 de Cenova'daki Teatro Comunale'de sahneye çıkmıştır. Bu temsilden bir kayda rastlanmamıştır.

Verdi'nin Diğer Eserleri

Verdi'nin bunlar dışında kalan 10 operasında ise ["Oberto" (1839): "Un giorno di regno" (1840): "Nabucco" (1842): "Giovanna d'Arco" (1845); "Alzira" (1845); "I Masnadieri" (1847): "Il corsaro" (1848); "Luisa Miller" (1849); "Stiffelio" (1850; rev: "Aroldo", 1857); "Falstaff" (1893)] Leyla Gencer rol almamıştır.

Bu operalardan yalnızca "Nabucco" operasından Abigaille'nin "Ben io t'invenni.. Anch'io dischiuso" aryasına Leyla Gencer bas konserlerinde yer vermiş olup, Milano'da 23.11.1965 teki, Arturo Basile'nin yönettiği Milano RAI orkestrası eşliğindeki konserden canlı ses kaydı bulunmaktadır.
1957'de ölen ünlü orkestra şefi Arturo Toscanini için, 18.02.1957'de Milano Katedrali'nde yapılan anma töreninde, Verdi'nin Alessandro Manzoni'nin anasına 1874'te bestelediği, bazılarınca 27. operası olarak da nitelenen, "Requiem" inin son bölümü, solist soprano Leyla Gencer'in katılımıyla seslendirilmiştir.
Requiem'in tamamen seslendirilmesine, Leyla Gencer 1966'da Verona'daki Arena'da, 1967'de Roma'daki Basilica di Massenzio'da ve Cenova'daki Teatro Margherita da solist soprano olarak katılmıştır.
Verona'da 09.08.1966'daki, orkestrayı Antonino Votto'nun yönettiği; Genova'da 24/26.11.1967'deki, orkestrayı John Barbirolli’nin yönettiği konserlerin özel arşivde canlı ses kayıtları vardır.
Leyla Gencer bazı resitallerinde Verdi'nin "La zingara" şarkısına da yer vermiş olup, Paris'te Théâtre de l'Athénée'de 05.10.1981'deki, piyanist Vincenzo Scalera eşliğinde verdiği resitalinden bir ses kaydı yayınlanmıştır.
Özel arşivlerde bulunan ses ve görüne kayıtlarının bazılarını da zaman içinde yayınlanması beklenebilir.
Leyla Gencer in fani vücudunun külleri Boğaz'ın sularında kaybolsa da, sesi gök kubbe altında bak kalacaktır.

Leyla Gencer Hakkındaki Yayınlar

Leyla Gencer hakkında, dergi ve gazetelerde yayınlanan çok sayıda makalenin yanı sıra, birçok kitap da yazılmıştır:

-Franca, CELLA (1986): "Leyla Gencer, romanzo vero di una primadonna", Venedik, C.GS. Edizioni, 546 s.

-Zeynep ORAL (1992): "Tutkunun romanı: Leyla Gencer", Ankara, Türkiye 1 Bankası Kültür Yayınları N.318 13, 218.
-Zeynep ORAL (1994): "Leyla Gencer'e armağan”. Ankara, Sevda-Cenap And Müzik Vak, Onur Ödülü Alton Madalya Sahipleri Dizisi N.6, 176.
-Zeynep ORAL (1999): "Tutkunun roman/Leyla Gencer", İstanbul, Doğan Kitap, genişletilmiş 8.baskı, 341 s. (10.b.: 2008, 2808)
-Ünal ÖZİŞ (2006): "Leyla Gencer ve opera dünyası", Ankara, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, 171 s.
-Franca CELLA (Ed.) (2007): "Leyla Gencer, 50 anni alla Scala", Milano, Teatro alla Scala, 176 s. (+ 2 CD & I DVD)
-Zeynep ORAL (2008): "A story of passion". İstanbul, İstanbul Foundation for Culture and Arts, 304 s.
-Franca CELLA (2008): "Per Leyla Gencer". Bergamo, Fondazione Donizetti, 24s. (+ 1 DVD: Lorenzo Arruga'nın Leyla Gencer ile 1997'deki söyleşisi)
-Zeynep ORAL (Ed.) (2009): "Leyla Gencer". Ankara, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, n.3178-12, 320 1.
-Zeynep ORAL (2011): "Leyla Gencer – Il canto e la passione". Milano, Mursia, 315.
 

*Em. Prof. Dr. Ünal Öziş:

1934 yılında İstanbul'da doğan Ünal Öziş, 1951'de Galatasaray Lisesi'nden, 1957'de İnş. Yük. Müh. olarak Münih Teknik Yüksek Okulu İnşaat Mühendisliği Fakültesi'nden mezun olmuş, 1961'de aynı kurumdan Doktor Mühendis unvanını almıştır.

1957-1970 yılları arasında yurt içinde ve dışında çeşitli yerli ve yabancı kuruluşlarda mühendis ve müşavir olarak çalışmıştır. 1961-1963 yılları arasında askerlik görevini İstihkâm Okulunu öğretmen olarak yapmıştır.
1970-1982 yılları arasında Ege Üniversitesi’nce görev yapmış, 1970’te Doçent, 1976 da Profesör unvanları almıştır.
1982-2001 yılları arasında yeni kurulan Dokuz Eylül Üniversitesinde görevini sürdürmüş ve 2001 de emekli olmuştur.
2001'den sonra da mesleki konularda kitap, makale, bildiri yazmağa devam eden, konferanslar veren Prof. Dr. Ünal Öziş, Su Mühendisliği alanında yoğunlaşan, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca yazılmış 500 kadar yayını bulunmaktadır.
Ayrıca, 1992'den beri Klasik Müzik özellikle Opera konularında çeşitli kuruluşlarda konferanslar vermiş: program yazılarının ötesinde, Leyla Gencer hakkında, 2006'da bir kitap, 2009 da bir kitap bolümü yazmıştır.
 

SABAH DAILY NEWS PAPER
2013.10.10

Google, Leyla Gencer'i unutmadı

Arama motoru Google, bugün ana sayfasını Türk opera sanatçısı Leyla Gencer'in 85. doğum günü ile süsledi.

Arama motoru Google, ana sayfasını ünlü kişilerin doğum günleri ve önemli günlerle süslemeye devam ediyor. Böylelikle Google, kullanıcılarına ana sayfasına koyduğu kişileri de hatırlatmış oluyor.
Geçtiğimiz günlerde 20. yüzyılın en ünlü bestecilerinden biri olan Fransız Claude Debussy'nin 151. doğum gününe özel hareketli bir Doodle hazırlayan Google, ondan sonra da Fransız fizikçi Leon Foucault'u, 194. doğum gününde doğum gününde unutmamıştı. Google ana sayfasına bugün ise Türk opera sanatçısı Leyla Gencer'i taşıdı.

Leyla Gencer kimdir?

10 Ekim 1928'de doğan Ayşe Leyla Gencer, Türk opera sanatçısıdır. 20. yüzyılın en önemli sopranolarından birisi olarak görülür.

Batı ülkelerinde "La Diva Turca", "La Gencer", "La Regina" olarak ün yapan; Milano, Roma, Napoli, Venedik, Viyana, Paris, San Francisco, Köln, Buenos Aires, Londra, Rio de Janerio, Bilbao, Chicago'da sanatını dinleten; Lucia'nın, Norma'nın, Lady Macbeth'in, Queen Elizabeth'in, Filoria Tosca'nın, Lucrezia'nın, Madam Butterfly'ın, Alceste'nin, Aida'nın, Violetta'nın, Leonora'nın "Leyla la Turca"sı soprano Leyla Gencer, hem seçkin opera sahnelerinde hem resitallerinde hayranlık uyandırmış sanatçılardandır. Opera repertuarı 23 bestecinin 72 yapıtını kapsamıştır. Gencer, T.C. Devlet Sanatçısıdır. Leyla Gencer, 10 Mayıs 2008'de hayata gözlerini yummuştur.

SABAH DAILY NEWS PAPER
2013.10.10
 
Leyla Gencer'in 85'inci Doğum günü Leyla Gencer kimdir?
 
Google 20. yüzyılın en önemli sopranolarından biri olarak görülen Leyla Gencer'in 85'inci Doğum gününü özel bir doodle ile kutladı... Leyla Gencer kimdir?

Leyla Gencer'in hayatı

Leyla Gencer Türk opera sanatçısı. 20. yüzyılın en önemli sopranolarından birisi olarak görülür.
Batı ülkelerinde "La Diva Turca", "La Gencer", "La Regina" olarak ün yapan; Milano, Roma, Napoli, Venedik, Viyana, Paris, San Francisco, Köln, Buenos Aires, Londra, Rio de Janerio, Bilbao, Chicago'da sanatını dinleten; Lucia'nın, Norma'nın, Lady Macbeth'in, Queen Elizabeth'in, Filoria Tosca'nın, Lucrezia'nın, Madam Butterfly'ın, Alceste'nin, Aida'nın, Violetta'nın, Leonora'nın "Leyla la Turca"sı soprano Leyla Gencer, hem seçkin opera sahnelerinde hem resitallerinde hayranlık uyandırmış sanatçılardandır. Opera repertuarı 23 bestecinin 72 yapıtını kapsamıştır. Gencer, T.C. Devlet Sanatçısıdır.
Leyla Gencer 1928'de Polonezköy'de doğdu. Babası Safranbolulu köklü Müslüman bir ailenin oğlu olan Hasanzade İbrahim Bey, annesi Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska'dır. Ailesi sonradan Çeyrekgil soyadını aldı. Annesi, İbrahim beyle evlendikten sonra Müslüman olup Atiye adını aldı. Gencer ileriki yıllarda bir röportajında "Müslüman ve oryantal bir altyapıdan geliyorum" demiştir.
Babası İbrahim Bey, ağabeyi Hüseyin Çeyrekgil ile çiftçilik, balıkçılık, taşımacılık ve Çubuklu suyunun işletmesini yapıyordu; ayrıca Lale Sineması'nın işletmesini üstlenmişti ve Karaköy'de hanları bulunuyordu. Leyla, babasını genç yaşta kaybetti. 1946'da varlıklı bir bankacı olan İbrahim Gencer ile evlendi ve Gencer soyadını aldı.

Opera kariyeri

Leyla Gencer, Devlet Tiyatroları Ankara Operası'nda korist olarak görev yapmaktayen Ankara'ya geldiği yıl (1950'de) sahnelenmeye başlayan Cavallerina rusticana operasında Santuazza rolü ona verildi, Gencer'in opera kariyeri bu rolle başladı.
Leyla Gencer, Ankara Devlet Operası'nda görev yaptığı 1950-1958 yılları arasında devlet konuklarına verilen resitallerde en çok görev alan sanatçılardan oldu. ABD devlet başkanlarından Harry S. Truman, Dwight Eisenhower, Yugoslavya'nın kurucusu Mareşal Tito, İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Prenses Süreyya, Ürdün Kralı Hüseyin, huzurunda resitaller verdiği devlet konuklarındandır.
İlk defa 1953 yılında, Türkiye ile İtalya arasında imzalanan Kültür Anlaşması çerçevesinde bir radyo konseri vermek için Roma'ya gitti. Bu konserin başarısı üzerine Napoli Yaz Festivali'nde sahnelenen Cavelleria rusticana operası'nda başrol üstlenmek fırsatını elde etti. Bir sonraki sezon Napoli'nin ünlü San Carlo Operası'nda Eugenio Onegin ve Madam Butterfly operalarında başrol oynama teklifi aldı. Leyla Gencer'in uluslararası platformdaki opera serüveni böylece başladı, Madam Butterfly operasındaki başarısı ile Napolillerin sevgisini kazanan Gencer, Napolili Türk olarak anılmaya başladı. Bu başarı bir sonraki sezon San Carlo Operası'nda sahnelenen La Traviatadaki Violetta rolü ile sürmüştü. Sanatçı "La Traviata"'yı Palermo, Trieste, Ankara, Torino, Varşova, Poznan, Lodzi Krakov'da, Viyana Devlet Operası'nda Herbert von Karajan yönetiminde, San Francisco ve Philadelphia'da, Moskova ve Leningrad'da seslendirdi. 1956'da San Francisco operasında San Francesca da Rimini operasında son anda oynayamayacağını bildiren ünlü soprano Renata Tebaldi'nin yerine başrolü seslendirdi. Eserin San Francisco ve Los Angeles temsillerinden sonra San Francisco operası ile kontrat imzaladı.
1957 sezonunda San Fransicso Operası'nda sahnelenen La Traviata operasında başrolü Leyla Gencer, Lucia di Lammermoor operasında ise dünyaca ünlü soprano Maria Callas üstlenmişti. Callas'ın gelmemesi üzerine Lucia rolünü de Gencer üstlendi ve büyük başarı kazandı. O günden başlayarak ABD'de sayısız opera temsili, resital, konser gerçekleştirdi.
26 Ocak 1957 gecesi Leyla Gencer, kendisine koyduğu Milano'nun ünlü La Scala Tiyatrosu'nda sahneye çıkma hedefine ilk defa ulaştı. Fransız besteci Francis Poulenc'in Carmelit'lerin Diyaloğu eserinin dünyadaki ilk temsilinde başrolü (Lidoine-başrahibe) oynadı. Scala'daki ilk sahneye çıkışından sonra Gencer, 18 Şubat 1957'de tüm zamanların en büyük orkestra şefi kabul edilen ve kısa bir süre önce ABD'de hayatını kaybeden Arturo Toscanini için Milano'nun Duomo di Milano Katedralı'nda düzenlenen görkemli cenaze töreninde Verdi'nin Requiem'i seslendirilirken soprano partisini başarıyla söyledi. Bu başarının ardında La Scala Operası'nın Köln Operası'nın açılışı nedeniyle düzenlediği turnede Verdi'nin Kaderin gücü adlı eserinde başrol oynadı. 1958'de Pizzetti'nin dünyada ilk gösterimi gerçekleşen Katedral'de Cinayet adlı eserinde başrahibe rolünü, ardından Boito'nun az bilinen Mefistofele operasında Margherita rolünü üstlendi.
Leyla Gencer, 1958 yılında kontratı feshedilinceye kadar yurtdışındaki operalarda Ankara Devlet Operası Sanatçısı sıfatıyla rol aldı. 1958'de görevine son verildikten bir süre sonra Milano'ya yerleşti. 1958'de İtalyan Radyosu'nda Donizetti'nin "Anna Bolena" operası Leyla Gencer'in yorumuyla yayımlanmıştı (Bu yayım, 1980'de plak olarak piyasaya çıktı). Bu yorumun başarısı üzerine ünlü orkestra şefi Vittorio Gui şefliğini yaptığı 3 ayrı eserde, 3 ayrı kentte (Palermo, Floransa Roma Operaları) başrol teklif etti. Gencer böylece 1959 yılı Floransa Festivali'nin açılışında Verdi'nin 1849'dan beri hiç sahnelenmemiş "Legnano Savaşı" adlı eserinde başrolü oynadı. Bunu, Palermo'da Verdi'nin "Macbeth" Operası, Roma'da Mozart'ın "Don Giovanni" Operası'nı seslendirdi.
Gencer, 1960'larda mesleğinin doruğuna çıktı. Hiç bilinmeyen operaları seslendirmeyi sürdürdü. 1963'te Verdi'nin unutulmuş operası "Kudüs"te başrol Elena'yı oynadı. Bunu Donizetti'nin hiç bilinmeyen operası "Robert Devereux"daki Kraliçe Elizabeth rolü ve Bellini'nin 130 yıldır sahnelenmeyen "Beatrice di Tanda" operası takip etti.
1985 yılında sahneye veda eden sanatçı, 1983-1988 yılları arasında As. Li. Co.'nun genel sanat yönetmenliğini yürüttü, 1997-1998 arasında La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticilik yaptı, vefatına kadar La Scala Tiyatrosu'nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapmaktaydı. Gencer, aynı zamanda opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyordu. Uluslararası yarışmalarda seçiciler kurulu üyelikleri yapan, festivallere, seminer ve konferanslara katılan Leyla Gencer, İstanbul'da kendi adını taşıyan "Uluslararası Şan Yarışması"nın kurucusudur. Yarışma, 1995 yılından beri düzenlenmektedir.

Leyla Gencer adına basılan para

Leyla Gencer, 1988 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla onurlandırıldı. 2004 yılında Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda adına 15.000.000 TL değerinde 0.999 ayar gümüş hatıra para basıldı.

BÜTÜN DÜNYA MONTHLY MAGAZINE
2013 December

İMECE MONTHLY MAGAZINE
2013 December

ANALİZ

SANATA ADANMIŞ BİR HAYAT:

LEYLA GENCER

 
Büşra KAYABAŞ
 
10 Ekim 1928'te Polonyalı bir anne ve Safranbolulu bir babanın kızı olarak İstanbul'da dünyaya gelen Leyla Gencer, dünya opera tarihinin büyük sopranolarından birisidir. Çocukluk döneminde tiyatro, müzik, edebiyat gibi sanat ve kültürün her alanına ilgi duyan sanatçı, İtalyan Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuarı opera bölümüne başlamıştır. Burada zamanın en önemli hocalarından şan, solfej ve armoni dersleri almıştır. Cemal Reşit Rey'in senfoni orkestrası koro ve solistler için bestelediği Özyurt eserinde ilk kez orkestra eşliğinde söyleyen Leyla Gencer, o zamanlarda sanat yaşamındaki amacını La Scala’da sahneye çıkmak olarak belirlemiştir.
Ankara Operasında şan dersleri vermek üzere Türkiye'ye gelen dönemin en büyük sopranosu kabul edilen Arangi-Lombardi, Leyla Gencer'i dinlediğinde onun bir gün dünya çapında ünlü bir soprano olacağını söylemiş ve kendisiyle çalışmak üzere konservatuardan ayrılarak Ankara'ya gelmesi için Leyla Gencer'i ikna etmiştir. İstanbul'daki eğitimini yarım bırakan Leyla Gencer 1950 yılında başında Muhsin Ertuğrul'un bulunduğu Ankara Devlet Tiyatrosu'ndaki opera kariyerine korist olarak başlamıştır.
Cavalleria Rusticana operasında "Santuzza" ve Tosca operasında "Floria Tosca" rollerinde oynamıştır. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda 25 Aralık 1952'de piyanist Georg Reinwald ile verdiği ilk resitalden sonra kısa zamanda ünlendi. Dwight Eisenhover, Mareşal Tito, Harry Truman gibi dönemin önde gelen başkanları Ürdün Kralı Hüseyin, Yunanistan Kralı Paolo ve Kraliçesi Federica gibi kral ve kraliçeleri, konsoloslar hem huzurunda verdiği resitallerle hem de derin kültürü ve karakteriyle sanat dünyasında sağlam bir yer edindiği Ankara Leyla Gencer'in sanat yaşamında önemli bir yere oturmuştur.
1953 yılında Türkiye ve İtalya arasındaki Kültür Anlaşması kapsamında İtalya'da RAI stüdyolarında canlı olarak yayımlanan konserin ardından Gencer uluslar arası kariyerinin ilk adımını atmış, bu konserin başarısı üzerine Arena Flegrea Açık Hava Tiyatrosu'nda Cavalleria Rusticana operasında yine Santuzza rolünü sahnelemek üzere Napoli Yaz Festivali'ne davet edilmiştir. 1954'te San Carlo Tiyatrosu'nda seslendirdiği Madam Butterfly ve Eugenuo Oneghin operalarının ardından Leyla Gencer artık müzik çevrelerinde Napolili Türk olarak anılmaya başlanmıştır. Bu başarı bir sonraki sezon San Carlo Operası'nda sahnelenen La Traviata'daki Violetta rolü ile sürdü.
1956'da San Francisco operasında San Francesca da Rimini operasında son anda oynayamayacağını bildiren ünlü soprano Renata Tebaldi'nin yerine başrolü seslendirdi. Eserin San Francisco ve Los Angeles temsillerin den sonra San Francisco operası ile kontrat imzaladı.
1957 sezonunda San Francisco Operasında sahnelenen La Traviata operasında başrolü Leyla Gencer, Lucia di Lammermoor operasında ise dünyaca ünlü soprano Maria Callas üstlenmişti. Callas'ın gelmemesi üzerine Lucia rolünü de Gencer üstlendi ve büyük başarı kazandı. O günden başlayarak ABD'de sayısız opera temsili, resital, konser gerçekleştirdi.
26 Ocak 1957 gecesi Leyla Gencer, kendisine koyduğu Milano'nun ünlü La Scala Tiyatrosu'nda sahneye çıkma hedefine ilk defa ulaştı. Fransız besteci Francis Poulenc in Carmelit'lerin Diyaloğu eserinin dünyadaki ilk temsilinde başrolü oynadı. Scala'daki ilk sahneye çıkışından sonra Gencer, 18 Şubat 1957 de tüm zamanların en büyük orkestra şefi kabul edilen Arturo Toscanini için Milano'nun Duomo di Milano Katedralı'nda düzenlenen görkemli cenaze töreninde Verdi'nin Requiem'i seslendirilirken soprano partisini başarıyla söyledi. Bu başarının ardında La Scala Operası'nın Köln Operası'nın açılışı nedeniyle düzenlediği turnede Verdi'nin Kaderin gücü adlı eserinde başrol oynadı. 1958'de Pizzetti'nin dünyada ilk gösterimi gerçekleşen Katedral'de Cinayet adlı eserinde başrahibe rolünü, ardından Boito'nun az bilinen Mefistofele operasında Margherita rolünü üstlendi.
Gencer, 1960'larda mesleğinin doruğuna çıktı. Hiç bilinmeyen operaları seslendirmeyi sürdürdü. 1963'te Verdi'nin unutulmuş operası Kudüs'te başrol Elena'yı oynadı. Bunu Donizetti'nin hiç bilinmeyen operası Robert Devereux'daki Kraliçe Elizabeth rolü ve Bellini'nin 130 yıldır sahnelenmeyen Beatrice di Tanda operası takip etti.
1985 yılında sahneye veda eden sa- natçı, 1983-1988 yılları arasında As.Li.Co'nun genel sanat yönetmenliğini yürüttü, 1997-1998 arasında La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticilik yaptı, vefatına kadar La Scala Tiyatrosu'nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapmaktaydı. Gencer, aynı zamanda opera yorumu üzerine dersler vermeye devam ediyordu. Uluslararası yarışmalarda seçiciler kurulu üyelikleri yapan, festivallere, seminer ve konferanslara katılan Leyla Gencer, İstanbul'da kendi adını taşıyan Uluslararası Şan Yarışması’nın kurucusudur. Yarışma, 1995 yılından beri düzenlenmektedir. Leyla Gencer, 1988 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla onurlandırıldı.
2004 yılında Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda adına 15.000.000 TL değerinde 0.999 ayar gümüş hatıra para basıldı.
10 Mayıs 2008'de Milano'daki evinde kalp ve solunum yetmezliğine bağlı olarak hayatını kaybetti. Leyla Gencer 'in cenazesi 12 Mayıs günü Milano’da La Scala Operasının Santa Babila Kilisesi'nde düzenlenen kalabalık bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda krematoryuma götürülerek yakıldı.

2 0 1 4


CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2014.07.03
ZEYNEP ORAL

Gencer Fethetmeyi Sürdürüyor hâlâ

Fransa’nın ünlü meseni Pierre Bergé'nin başında bulunduğu “Académie du Disque Lyrique” her yıl opera sanatının her alanına ödüller veriyor. Bu yıl “Ses kaydı içeren kitaplar” diye bir kategori açtılar ve özel bir ödülü Zeynep Oral’ın Fransa’da geçen ay piyasaya çıkan, içinde bir de CD kaydı bulunan “Leyla Gencer” kitabına ve Leyla Gencer kaydına verdiler. Zeynep Oral bu ödül hakkında yazdı…

Bu sabah sanki farklı bir dünyaya gözlerimi açtım. Hani şair “Bugün pazar/ Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar” der ya… İşte biraz öyle bir duygu içindeyim. “Bu anda ne düşmek dalgalara, / Bu anda ne kavga ne hürriyet ne karım. / Toprak, güneş ve ben / Bahtiyarım.” 
Bu sabah (sizlere göre dün sabah) bu yazıyı yazarken ne cumhurbaşkanı seçimleri ne adaylar ne adaylar üzerinden sürdürülen kavgalar ne de Türkiye’nin bin bir sorunu… Şu anda sadece ve sadece Leyla Gencer’in o muhteşem sesi ve ben, bahtiyarız… 
Bahtiyarlığıma katkıda bulunan birkaç şey daha var: Gözlerimin önünde uzanan Paris görüntüsü, pencereden baktığımda gördüğüm Eyfel Kulesi, insanı baştan çıkaran bir Paris güneşi ve hafif bir yaz rüzgârı… Paris’te bir arkadaşımın evindeyim. Evi o müthiş dramatik ses dolduruyor ve Verdi aryalarıyla pencereden dışarı, rüzgâra takılıp kente yayılıyor. O sesle birlikte, Leyla Gencer’le yaşadığım binlerce an ve anı gelip içime yerleşiyor… Arada gözlerimi yazıdan koparıp masanın üzerinde duran kadife kutu içindeki ödüle bakıyorum…

Ödül O Sese

Dün akşam verdiler bu ödülü bana. Ama bence bana değil, o sese, Leyla Gencer’in sesine verdiler. (Zaten onun için bu yazıyı bu kadar rahat yazıyorum.) Sarı pirinç plaketin üzerinde Orfeus antik çalgı lirini çalıyor. Üzerinde “Orphé” d’Or” (Altın Orfe) -  “Académie du Disque Lyrique” (Lirik Plak Akademisi) yazıyor.

Fransa’nın ünlü meseni Pierre Bergé’nin başında bulunduğu bu kuruluş her yıl opera sanatının her alanına ödüller veriyor. Bu yıl “Ses kaydı içeren kitaplar” diye bir kategori açtılar ve özel bir ödülü benim Fransa’da geçen ay piyasaya çıkan, içinde bir de CD kaydı bulunan “Leyla Gencer” kitabıma ve Leyla Gencer kaydına verdiler (Bleu Nuit Yayınevi).
Gertrude Durusoy’un Türkçeden Fransızcaya çevirdiği kitabı 20 yıl önce yazmıştım. Kendi ülkemde çeşitli yayınevlerinden sonra (halen Cumhuriyet Kitap sürdürüyor yayınlamayı) İngilizce ve İtalyanca baskılarda da içine CD koymayı isteyen ve düşünen çok olmuştu ama bunu kimse başaramamıştı. 
Bunu ilk kez Fransa’daki yayınevi başardı. Gencer’in sahneden çekilmiş 50-60 yıl önceki kayıtlarını bulup, bunları titizlikle temizleyip, sadece Verdi aryalarından (hem de en ünlülerinden oluşan) yeni bir plak, bir CD gerçekleştirip kitaba koydu. Kitabımı 20 yıl sonra da olsa Leyla Gencer’in sesi eşliğinde okumak inanın çok farklı.
Sevgili okurlar başlıkta “Leyla Gencer fethetmeyi sürdürüyor hâlâ...” demem boşuna değil. Bu bir gerçek…
Leyla Gencer’in sesine, varlığına adadığım ödülü kutusuna koyup, çantama atmalı ve Türkiye uçağına yetişmek üzere yola çıkmalıyım. Ödül töreninin ayrıntılarını yarına bırakıyorum.

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                              
2014.07.04
ZEYNEP ORAL

Mutluluk ve Hüzün

Türkiye'nin yurt dışı elçiliklerinin kimi olağanüstü güzelliktedir.  Paris'teki "Hotel de Lamballe" diye anılan malikane ise bir mücevher niteliğindedir.

16. yüzyıldan kalma bu mücevher, 18.yüzyılda Kraliçe Marie-Antoinette'in nedimelerinden Prenses Lamballe'a satılmış. Fransız Devrimi, Prensesi giyotine yollayınca, el değiştiren yapı 1825'de akıl hastalıkları kliniği olarak kullanılmış. Gerard de Nerval, Charles Gounot, Guy de Maupassant gibi ünlüler bu klinikte tedavi olmuş... Halen ikametgâh olarak kullanılan muhteşem bir bahçe içindeki bu yapı 1946'da Büyükelçiliğimizce kiralanmış, birkaç yıl sonra da (1951) de satın alınmış. Önceki akşam o güzelim bahçe ve malikanede opera aryaları yükseliyor; Leyla Gencer anıları paylaşılıyordu. 

Ödül Töreni

"Leyla Gencer" kitabımla büyükelçimiz Hakkı Akil arasında rastlantısal bir bağ var. Üç yıl önce ayni kitap İtalya'da, İtalyanca basıldığında Sayın Akil, Roma Büyükelçisiydi. Ve Milano, Floransa, Roma, Venedik, Napoli ve Torino'da kitap üzerine toplantılar düzenlendiğinde, birçoğunda yanımdaydı. Paris'te kitaba ödül verileceği duyumu geldiğinde, ikametgahın kapılarını ödül töreni için açtı. Yine bir rastlantı, tören günü Türkiye'de olması gerektiği için ev sahipliğini UNESCO Büyükelçimiz Hüseyin Avni Botsalı ve genç diplomat maslahatgüzar Ali Onaner üstlendi.

İlk kez karşılaştığım Sayın Botsalı, taa Sanat Dergisi yıllarından başladı beni tanıttığı konuşmasına. Ve "Gençliğimde, aydın olmanın raconu Sanat Dergisi okumaktan geçerdi" gibi bir tümce kullanması beni anında fethetmeye yetti. 
Lirik Plak Akademisi Başkanı Clément Guérard (müzik dünyasında herkes ona sadece Mösyö Clym diyor- -Thomas Hardy romanının baş kişisi) ve Başkan Yardımcısı M. Biarb, ikisi de belli bir yaşın üzerindeydiler. Leyla Gencer'i hem opera eserlerinde hem de Paris konserlerinde izlemişlerdi. Onların duygusallığı ve heyecanı benimkinden neredeyse daha yoğundu.
Törenin müzik bölümünde Madagaskar asıllı Fransız soprano Catherine Manandaza, Leyla Gencer repertuarından iki arya söyledi: "Suor Angelica" operasından "Senza Mamma" ve "Norma" operasından "Casta Diva". Son yılların yükselen yıldızı, genç sanatçıya piyanoda Sophie Partouche eşlik etti. Aryalar, aynalar, kristal avizeler, brokarlar, kadifeler, altın yaldız kaplamalar... Görkemli salonlarda, farklı bir yüzyılda, sanki saray konserindeydim...

İçimdeki "Ah!"

Paris'te yaşayan sanatçı dostlarım, üniversite yıllarından arkadaşlarım, sevdiğim insanlarla çevrili olduğum bir törendi. Her tür formalite ve kasıntıdan uzak, içten, samimi, güleryüzlü ve geniş katılımlı bir buluşmaydı. (İsim özellikle vermiyorum, ünlüler kadar ünsüzler de benim için çok değerliydi.)  Hem çok mutluydum hem de içimde derin bir hüzün vardı.

Ah, keşke, keşke Leyla Gencer de aramızda olsaydı. Ya da şöyle diyebilirim: Keşke keşke zamanı geriye döndürüp; şu töreni, şu ödülü, bu Fransızca yayını 20 yıl önceye çekebilseydik. O da aramızda olurdu ve gecenin her anının müthiş keyfini çıkarırdı.
"Leyla Gencer"i 20 yıl önce yazmıştım. Ama farklı dillere çevrilip yayınlanması için, Sevgili Leyla Hanımın nedense ölümü beklendi... (20 Yıl önce aklınıza gelecek her yere başvurmuş ama sonuç alamamıştım.)
Törende en büyük teşekkürüm Fransa'daki yayınevi yetilisi Jean-Philippe Biojout'yaydı. "Ödül aslında sizin hakkınız. O muhteşem plağı yapmasaydınız, bu ödülü vermezlerdi kitaba" dedim. Bana dönüp, "Siz bu kitabı yazmasaydınız, ben o plağı yapamazdım" dedi. Benim için en büyük armağandı. 
İtiraf ediyorum: Benim için en büyük ödül, Leyla Gencer'i yakından tanımak, onunla birlikte olmak; yaşamıma girmiş olmasıdır.

AKOB MONTHLY MAGAZINE No.26                    
2014.09.06

LEYLA GENCER ve

DONIZETTI'DEN
ÜÇ KRALİÇE
Em. Prof. Dr. Ünal Öziş

Photo: Roberto Devereux uzunçalarının Leyla Gencer in fotoğrafının yer aldığı kapağı.

Photo: Edinburgh Festivalinde Maria Stuarda kostümüyle kraliyet şatosunun önünde...

GİRİŞ


İngiltere Kralı VIII. Henry'nin ikinci eşi kraliçe Anne Boleyn, kızları İngiltere Kraliçesi Elizabeth, kuzini İskoçya Kraliçesi (ve daha önce Fransa Kralı II. François'nın dul eşi) Mary Stuart, 16. yüzyılda yaşamış, pek çok yazın ve müzik eserine konu olmuş, İngiltere ve İskoçya Kraliçeleridir.
Bu üç kraliçe Gaetano Donizetti'nin üç operasında başrol almış: 1830'larda bestelenmiş bu üç opera daha sonraki dönemlerde ihmal edilmiş; 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Leyla Gencer'in muhteşem yorumlarıyla yeniden sahnelere kavuşmuştur.
Leyla Gencer 1982'de Trieste'deki iki günlük seminerinde, bu kraliçelerin psikolojilerini inceleyerek, çok farklı kişiliklerini, kraliçelerin gerek sahneye ilk girişlerinde gerekse operaların finalinde söyledikleri, “resitatif (recitativo)” – “arya (aria) / kavatina (cavatina)”- “kabaletta (cabaletta)” bölümlerini kendisi seslendirerek vurgulamış; notları İtalyanca bir makale olarak yayınlanmış, İngilizceye de çevrilmiştir. Bu seminerden yapılan çekimlerle, bir saatlik bir televizyon filmi de hazırlanmıştır.

ANNE BOLEYN

16.yüzyılda, İngiltere tahtına Tudor Hanedanı'nın ikinci kralı olarak çıkan VIII. Henry (1509-1547), 36 yıl hükümdar olmuş, altı kez evlenmiştir. Birinci eşi Catherine d'Aragon'un nedimesi Anne Boleyn'le evlenmek için, Papalığın ilk evliliğini iptal etmemesi üzerine, Vatikan'la bağlarını koparmış, kendi atadığı yeni başpiskoposa istediğini yaptırmıştır.

VIII. Henry ve Anne Boleyn 1533'te evlenmiş; üç ay kadar sonra kızları (I. Elizabeth) dünyaya gelmiştir. Erkek çocuk doğuramadığı bahanesiyle VIII. Henry, Kraliçe ('Queen Consort') Anne'in nedimesi Jane Seymour ile evlenebilmek için, Anne Boleyn'i haksız yere ihanetle suçlayarak 1536'da boşanmış ve idam ettirmiştir. Anne Boleyn- VIII. Henry - Jane Seymour üçlüsünün dramı Gaetano Donizetti'nin "ANNA BOLENA' operasına konu olmuştur.
Shakespeare'in "Henry VIII' piyesinde (1612) Anne'in (Anne Boleyn) taç giyme töreni; Alessandro Pèpoli'nin "Anna Bolena" (1788) ve Marie-Joseph Chénier'nin (André Chénier'nin 1764'te yine İstanbul'da doğan kardeşi) "Henri VIII" (1791) eserlerinde Anne Boleyn'in trajik sonu konu edilmiştir.

Photo: Leyla Gencer'in yazar için imzaladığı, Glyndbourne Festivali'nde Anna Bolena rolündeki fotoğrafı.

MARY STUART

İskoçya Kralı V. James'in 1542'de doğan kızı Mary, Fransa Kralı II. François ile evlenmiş; 1560’ta dul kalıp İskoçya’ya dönmüş ve 1567'ye kadar İskoçya Kraliçesi (Mary, Queen of Scots) olarak hüküm sürmüştür. Mary, Darnley Kontu Henry Stuart ile evlenmiş ve 1567'de oğulları James dünyaya gelmiş; kocası Henry'yi öldüren Bothwell Kontu ile evlenmesi üzerine 1567'de halkın başkaldırısı sonucu tahtını terk etmiş; 1568'de kuzini I. Elizabeth'e sığınmıştır.

Leicester Kontu (Earl of Leicester) Robert Dudley, hiç evlenmemiş olan I. Elizabeth'in en yakın gözdelerinden biri olarak sayılmaktadır. Katoliklerin destekledikleri, ev hapsinde tutulan Mary Stuart'ın İngiltere tahtında hak iddia edebileceği endişesi, Leicester Kontu'nun Mary'ye gösterdiği dostluk ve affedilmesi için I. Elizabeth nezdindeki girişimleri, kraliçenin siyasal ve kişisel nedenlerle Mary Stuart's 19 yıl sonra 1587'de idam ettirmesine yol açmıştır.
I. Elizabeth- Leicester Kontu- Mary Stuart üçlüsünün dramı Gaetano Donizetti'nin "MARIA STUARDA" operasına konu olmuştur.
Schiller'in "Mary Stuart" piyesi (1800) bu operanın esin kaynağı niteliğindedir. Rossini'nin "Elisabetta, Regina d'Inghilterra" operası da (1815), Leicester Kontu'nun Mary Stuart'ın kızı Mathilde ile I. Elizabeth'ten gizlediği evliliğini konu almıştır.

I.ELIZABETH

Üvey ablası Mary Tudor'dan sonra, İngiltere tahtına 1558'de çıkan Elizabeth, 1603'e kadar 45 yıl hükümdar olmuş, 16. yüzyılın en önemli kraliçesi niteliğindedir. Yüzyılın sonlarına doğru Elizabeth’in çeşitli savaşlarda görevlendirdiği komutanlardan, Essex Kontu (Earl of Essex) Robert Devereux, çok başarılı sayılmasa da, kraliçeye yakınlığını sürdürmüştür.

Elizabeth'ten 33 yaş daha genç olan 1566 doğumlu Essex Kontu'nun, soylu bir kişinin karısı ile ilişkisi (bu hanımın varlığı kesin olmayan Nottingham Düşesi Sarah olduğu söylenir), kıskanç kraliçenin Robert Devereux'yu 1601'de idam ettirmesiyle sonuçlanmıştır. I. Elizabeth- Essex Kontu - Sarah Nottingham üçlüsünün dramı Gaetano Donizetti'nin "ROBERTO DEVEREUX" operasına konu olmuştur.
François Ancelot'nun "Elizabeth d'Angleterre" trajedisinin (1829) bu operanın esin kaynağını oluşturduğu ifade edilmektedir. I. Elizabeth hakkındaki birçok eserde Leicester ve Essex Kontlarıyla ilgili bölümler yer almaktadır.
I. Elizabeth 1603'te ölmüş olmakla birlikte, 1601'de idam edilmiş olan Robert Devereux'nün adımı taşıyan operanın finalinde, I. Elizabeth de ölmekte olduğunu ve tahta geçmesi için James'e haber verilmesini söylemektedir.
Mary ve Henry Stuart'ın oğlu James 1567'den, bir yaşından beri VI. James adıyla İskoçya Kralı olup, 1603'ten itibaren 1625'e kadar, I. James adıyla İngiltere tahtında da hüküm sürmüştür. Mary Stuart'ın torununun torunu olan Anne Stuart ise 1702'de İngiltere ve İskoçya Kraliçesi olmuş; 1707'de iki ülkeyi Büyük Britanya (Great Britain) adı altında birleştirerek 1714'e kadar kraliçeliğini sürdürmüştür.

"ANNA BOLENA" OPERASI

Donizetti'nin ilk kez 1830'da oynanmış olan "ANNA BOLENA" operasında Anna rolünü, Leyla Gencer 1958'de Milano-RAI'de, 1965'te Glyndbourne Festivali'nde, 1977'de Roma Operası'nda oynamıştır (Milano ve Glyndbourne temsillerinin ses kaydının tümü, Roma temsilinin bazı bölümleri yayınlanmıştır).

İki perdelik bu operada, başroldeki Anne Boleyn'den (Anna, soprano) sonra, İngiltere kralı VIII. Henry (Enrico, bas) ve 'Anne'in nedimesi Jane Seymour (Giovanna, mezzosoprano) rolleri önem taşımaktadır. Giovanna ile evlenebilmek amacıyla Enrico'nun eşi Anna'yı ihanetle suçlayıp, idam ettirmesi operanın temel konusudur.
Anna sahneye ilk kez operanın I. perdesinin 1. sahnesinde girer. "Si taciturna e mesta" ile başlayan resitatiften sonra, "Come innocente, giovane" ile başlayan kavatinada, gençliğindeki duygularını hatırlayan Anna, mutsuzluğunu ve görkemli yaşamının boşluğunu düşünür. "Ma poche omai rimangono" ile başlayan çok kısa geçiş sahnesinden sonra, "Non v'ha sguardo" ile başlayan kabalettada, Anna Giovanna'ya kederli kalbine hiçbir bakışın erişmesine izin vermeyeceğini, acımasız kaderinin onu ızdırabıyla yalnız bıraktığımı, krallık tahtının parlaklığı çekici gelse de, kendisinin kırık kalbini hatırlayarak, cazibesine kapılmamasını söyler.

Photo: Leyla Gencer in seslendirdiği Anna Bolena yoğun çalarının kapağı

Photo: Anna Bolena uzun çalarının Leyla Gencer in fotoğrafının yer aldığı arka kapağı

Anna Bolena operasi II. perdenin 3. sahnesinde Anna'nin vedası ve idama gidişiyle son bulur. "Piangete voi?" ile başlayan resitatiften sonra, "Al dolce guidami" ile başlayan kavatinada, doğduğu şatoyu, çocukluk günlerini hatırlayan Anna, orada gençlik sevgilisiyle bir gün geçirmek istediğini söyler. "Qual mesto suon!" ile başlayan geçiş sahnesinden sonra, "Coppia iniqua" ile başlayan kabalettada, insanlıktan yoksun çifti (Enrico ve Giovanna) lanetlemek yerine bağışladığını söyleyen Anna, Tanrının da kendisini bağışlamasını dileyerek, ölüme gider.

"MARIA STUARDA" OPERASI

Donizetti'nin ilk kez 1835’te oynanmış olan "MARIA STUARDA' operasında Maria rolünü, Leyla Gencer 1967'de Floransa'da Mayıs Müzik Festivali'nde, 1968'de Napoli'de San Carlo'da, 1969'da Mary Stuart'ın sarayının bulunduğu Edinburgh'taki Uluslararası Festivalde oynamıştır (Floransa temsilinin ses kaydı yayınlanmıştır).

Üç perdelik bu operada, başroldeki Mary Stuart'tan (Maria Stuarda, soprano) sonra, I. Elizabeth (Elisabetta, mezzosoprano) ve Leicester Kontu Robert Dudley (Roberto, tenor) rolleri önem taşımaktadır. Elisabetta'ya sığınmış bulunan ve 19 yıldır ev hapsinde tutulan, İngiltere tahtında da hak iddia etmiş olan Maria'nın affedilmesi için, gözdesi Roberto'nun ısrarı, Elisabetta'nın aşağılamasına dayanamayan Maria'nın ona hakareti üzerine, kişisel ve siyasal nedenlerle Maria'nın idamı, operanın temel konusudur.
Operanın I. perdesinde Maria Stuarda yoktur; sahneye ilk kez II. perdenin başında girer. Nedimesi Anna'nın "Allenta il piè, Regina" sözleriyle başlayan resitatifte, Maria "E che! Non ami che ad insolita gioia" ile devam eder; "Oh, nube! che lieve" ile başlayan kavatinada, bulutların kendisini bir zamanlar bağrına basan ülkeye, Fransa'ya götürmesini dile getirir. "Qual suono!" ile başlayan kısa geçiş sahnesinden sonra, "Nella pace del mesto" ile başlayan kabalettada, Maria av borusu seslerinin yakınlaşmasından, Elizabeth'in gelmekte olduğunu anlar; onunla görüşmek istemiş olmasına rağmen, onu görmek istemediğini, tahtında rahat oturmasını, üzerine gelmemesini, yeterince aşağılanmış olduğunu ve kimsenin ona acımadığını dile getirir.
Maria Stuarda operası III. perdesinin 3. sahnesinde Maria'nın vedası ve idama gidişi ile son bulur. Nedimesi Anna'nın "Anna! Qui più sommessi favellate" sözleri ile başlayan resitatifte, Maria "Anna, tu sola resti" sözleriyle devam eder, "Deh! tu di un'umile preghiera" ile başlayan bir geçiş sahnesinden sonra, "Di un cuor che muore" ile başlayan kavatinada, ölmekte olan bir kalbin kendisini suçlayan ve mahkum edenleri affetmesini kabul etmelerini, kraliçenin tahtında mutlu oturmasını ve parlak yaşamını rahatsız etmeyeceğini, Britanya ve onun hayatı için göğe yakardığını, pişmanlık göstermemesini ve kanıyla her şeyin bittiğini söyler.
"Giunge il Conte"ile başlayan geçiş sahnesinden sonra, "Ah, se un giorno" ile başlayan kabalettada Maria, Leicester Kontu'na kendisini bağlarından kurtaran kolunun bu kez ölüme gidişine eşlik ettiğini, teselliyi sevgisinde bulduğunu, akacak masum kanının aşağılayıcı göğün kızgınlığını teşhir etmesini, ancak Tanrının cezalandırıcı kırbacının iftiracı İngiltere'ye vurmasını istemediğini vurgular.
Maria idama götürülürken, hazine nazırı Lord Cecil'in "İngiltere’de barış güvenceye alındı, Krallığın düşmanı ölüyor" sözleriyle opera sona erer.

"ROBERTO DEVEREUX" OPERASI

Donizetti'nin ilk kez 1837'de oynanmış olan "ROBERTO DEVEREUX" operasında Elisabetta rolünü, Leyla Gencer 1964'te Napoli'de San Carlo, 1966'da Roma Operalarında oynamıştır (Napoli temsilinin ses kaydı yayınlanmıştır).

Bu vesile ile, Rossini'nin "Elisabetta, Regina d'Inghilterra" operasında da aynı kraliçeyi 1971'de Palermo'da Teatro Massimo'da, 1972'de Edinburgh Festivali'nde oynamış olduğunu hatırlamak yerinde olacaktır (Palermo temsilinin 1970’teki provasının ses kaydı yayınlanmıştır).
Üç perdelik bu opera, Essex Kontu Robert Devereux'nün (Roberto, tenor) adını taşısa da en önemli rolde Kraliçe I. Elizabeth (Elisabetta, soprano) bulunmaktadır. Roberto'nun bir başka kadınla ilişkisini öğrenen Elizabetta'nın (bu kadının önemli rolü olan Nottingham Dükü'nün (bariton) karısı Sara olduğunu ancak son anda öğrenecektir), görevlerinde de pek başarılı olmayan Roberto'yu idama göndermesi operanın temel konusudur.
Elisabetta sahneye ilk kez operanın I. perdesinin 1. sahnesinde girer. "Duchessa, alle fervide preci' ile başlayan resitatiften sonra, "L'amor suo mi fe' beata" ile başlayan kavatinada, Elisabetta, Roberto'nun aşkının Tanrının bir lütfu ve tahtından daha büyük bir sevinç kaynağı olduğunu; onun kendisine ihanet etmesi halinde yaşam keyfinin üzüntü ve ağlamaya dönüşeceğini dile getirir. "Nunzio son del Parlamento!" ile başlayan kısa geçiş sahnesinden sonra, "Ah! ritorna qual ti spero" ile başlayan kabalettada, eski mutlu günlerindeki gibi olsa, bütün düşmanlarının boyun eğeceğini, halen toz duman olan ortamda ise Krallığının ve bütün dünyanın onu yok yere ihanetle suçlayacağını söyler. Roberto Devereux Operası III. perdenin 3. sahnesinde Elizabetta'nın Roberto'yu idama göndermesi, son ana kadar yüzüğünü geri gönderip af dilemesini beklemesi, şerefini korumak için Nottingham Kontu ve Sara'nın yüzüğü geç getirmesi, bu arada Roberto'nun idamının infaz edilmesi ve Elisabetta'nın tahtı bırakmaya varan tepkisi ile son bulur.
"E Sara in questi orribili momenti" ile başlayan resitatiften sonra, "Vivi, ingrato" ile başlayan kavatinada, Roberto'nun kraliyet yüzüğünü iade edeceği ve af dileyeceği ümidini taşıyan Elisabetta, idamı durdurmayı, onu affederek rakibesiyle birlikte yaşamasına razı olmayı düşünür, ancak kimsenin İngiltere Kraliçesi'nin ağladığını görmesini istemez.
"Che m'apporti?" ile başlayan geçiş sahnesinden sonra, Sara ve Nottingham Dükünün idamı durdurmakta geç kalan davranışı sonrası, Sara'nın da rakibesin olduğunu öğrenen kraliçe, "Quel sangue versato" ile başlayan kabalettada, akan kanın intikam istediğini, onları affedemeyeceğini, tacının da kana bulandığını, tahtının yerinde bir mezar açıldığını, artık kraliçe kalmayacağını ve tahta geçmesi için James'e (Mary Stuart'in oğlu, İskoçya Kralı) haber verilmesini söyler.

TRIESTE SEMİNERİ

Leyla Gencer'in "Anna Bolena"da İngiltere Kralı VIII. Henry'nin idam ettirdiği ikinci eşi Anne Boleyn'i, "Maria Stuarda'da L.Elizabeth'in on dokuz yıllık tutukluluğundan sonra idam ettirdiği İskoçya Kraliçesi Mary Stuart'ın; "Roberto Devereux"de kendisini aldatan sevgilisi Essex Kontu'nu idam ettiren I. Elizabeth'i oynamış olması, '16. yüzyıl Britanya Kraliçeleri' dizisi olarak da nitelenmiştir.

Bu konuda Leyla Gencer; 27 ve 28 Nisan 1982'de, piyanist Ennio Silvestri eşliğinde, Trieste'de iki günlük bir seminer vermiş; seminer notlar 1982'de "Musica Viva" dergisinin Eylül sayısında Leyla Gencer'in Tre Regine per Donizetti' (Donizetti'den Üç Kraliçe) başlıklı bir makalesi olarak yayınlanmış; bazı yerleri farklı veya eksik çevirisi 1984'te Londra'da "Donizetti Society Journal'da 'Notes on the interpretation of Donizetti's Queens' olarak basılmıştır. Bu çevirinin Türkçesi ise AKOB Dergisi'nin 2011 yılı Mayıs / 8. Sayısında Sayın Ömer Eğecioğlu'nun kaleminden yayınlandı.
Toplam beş saati aşan bu seminerde yapılmış çekimlerle, Mario Licalsi tarafından hazırlanan, bir saat mertebesinde süren bir televizyon programı da 14 Nisan 1983'te, "La scuola delle Regine" başlığı altında, Terza Rete tarafından yayınlanmıştır.
Trieste seminerinde, Leyla Gencer bu kraliçelerin psikolojilerini analiz ederek, farklı kişiliklerini, sahneye girişleri ile operanın finalindeki, resitatif- arya/ kavatina- kabaletta bölümlerinden örneklerle vurgulamıştır.
Leyla Gencer seminerin sonunda, Maria Stuarda'nın II. perdesinin finalinde, evlendikten üç ay sonra doğum yapan Anne Boleyn'in, VIII. Henry ile evlenmeden çok önce hamile kaldığını I. Elizabeth'e ima ettiği, "Figlia impura di Bolena" biçimindeki hitabıyla başlayan sahnenin, aslında farklı söylenmesinin daha isabetli olacağını, ancak ilk temsilindeki söyleyişinin seyirciden beklenmedik coşkuda alkış aldığını da ifade etmiştir.

Leyla Gencer'in Trieste Semineri ile ilgili makalesi ve çevirileri:

GENCER, Leyla (1982): Tre Regine per Donizetti - Dagli appunti di Leyla Gencer per il seminario di Trieste. "Musica Viva", Settembre 82, p.44-49;

GENCER, Leyla (1984): Notes on the interpretation of Donizetti's Queens. London, (Translated by: Stephen Hastings). "Donizetti Society Journal", V.5, p.208-215
GENCER, Leyla (2011): Donizetti Operalarındaki Kraliçelerin Yorumu Üzerine Notlar. (Stephen Hastings'in Ingilizce çevirisinden Çev: Ömer Eğecioğlu). "AKOB: Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür Sanat Dergisi", Mersin - Sayı: Mayıs 2011/8, s.40-42..

Yazarın Leyla Gencer ile ilgili yayınları:

Öziş, Ünal (2006): "Leyla Gencer ve opera dünyası". Ankara, Sevda- Cenap And Müzik Vakfı, 171 s.

Öziş, Ünal (2009): Leyla Gencer'in kültür mirası. Ankara, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, n.3178-12, "Leyla Gencer" (Ed.: Zeynep ORAL), s.249-259.
Öziş, Ünal (2013): Leyla Gencer ve Giuseppe Verdi. "AKOB: Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergisi", Mersin - Sayı: Eylül 2013 /19-20, s.42-47.
 

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER                       
2014.10.29

2 0 1 5  


KÜLTÜR EVRENİ 
2015

Kültür Evreni 
Universe Culture 
Мир Культуры
Yıl – Year – Год 2015 / Sayı – Number – Число 23
 
TÜRK OPERA SANATÇISI LEYLA GENCER YORUMUNDA KADIN KARAKTERLERİN ÖZELLİKLERİ
 
FEATURES OF INTERPRETATION OF FEMALE IMAGES TURKISH OPERA SINGER LEYLA GENCER ON THE EXAMPLE OF GAETANO DONIZETTI’S OPERA “LUCIA DI LAMMERMOOR”
 
ОСОБЕННОСТИ ИНТЕРПРЕТАЦИИ ЖЕНСКИХ ОБРАЗОВ ТУРЕЦКОЙ ОПЕРНОЙ ПЕВИЦЫ ЛЕЙЛЫ ГЕНДЖЕР НА ПРИМЕРЕ ОПЕРЫ ГАЕТАНО ДОНИЦЕТТИ «ЛУЧИЯ ДИ ЛАММЕРМУР»
 
Osman ÖZEL*
 
Öz
Leyla Gencer XX yüzyıl vokal kültürünün büyük ustaları ile ismi beraber anılan ünlü opera sanatçısıdır.

«Lucia di Lammermoor» İtalyan besteci, belcanto döneminin büyük bir ustası olan Gaetano Donizetti'nin operasıdır. Leyla Gencer tarafından yorumlanan çeşitli karakterler içinden neden yazarın bu opera ve bu partinin analiz için seçtiği sorusu ilk olarak, bu partinin koloratür soprano için yazılmış olması ve Leonora ("Il Trovatore" Verdi) partisinden temelden farklılık göstermesiyle cevaplandırılabilir. İkinci bir taraftan, “Lucia Di Lammermoor” belcanto dönemi operasıdır, ayrıca Leyla Gencer (Callas gibi), bu türde olağanüstü performans göstermiştir. İlâveten Gencer de Callas gibi Donizetti'nin yıllarca opera tiyatrolarında sahnelenmeyen sadece bir operasını değil, başka operalarını da “canlandırmıştır”. 
Üçüncü taraftan ise, çalışmada Callas’ın da bu partide başarılı bir performans gerçekleştirdiği göz önünde bulundurularak Gencer’le aradaki farkı incelenmiştir. Gencer, vokal ve sahne ustalığı konusunda Yunan opera sanatçısından hiç de geri kalmamıştır.
Günümüzde gerçekten vokal ustalarının çok fazla olmadığı bir çağda, Leyla Gencer’in bir opera sanatçısı olarak, tüm yetenek ve parlak tekniği takdir edilmektedir.
 
Abstract
Leyla Gencer-The outstanding singer, whose name costs in the same row with great masters of vocal culture of the XX century.
“Lucia Di Lammermoor”-the opera of the Italian composer, outstanding master of an era of belcanto Gaetano Donizzeti. Answering the question, why the author chose this opera and this party for the analysis from all variety of the images embodied by great Leyla Gencer, it would be desirable to tell that, first, this party is written for a coloratura soprano and differs radically from the same Leonora’s party (Verdi “Il Trovatore”) which we considered earlier. Secondly, Lucia Di Lammermoor as we already noted, the opera of an era of belcanto and as we already know, Leyla Gencer (as well as Callas) was considered as one of outstanding performers in this genre and, as well as Callas "reanimated" not one opera of Donizzeti which to them weren't put many years on scenes of opera theatres. 
Well, and thirdly, in this party also with success Callas acted and we once again will be able to draw parallels, and perhaps again be convinced that Gencer didn't concede in anything in vocal and scenic skill to the Greek prima donna.
There is a wish to note that now when on an opera scene there are a lot of experiments (by the way, not always successful) when vocal skill is on the second plan, and really masters of vocal art of unit, right now we can estimate all talent and brilliant technique of such singer as Leyla Gencer.
 
Keywords: Opera, Artist, Female character, Comment, Features, Singer
 
Резюме
Лейла Генчер – выдающаяся певица, имя которой стоит в одном ряду с великими мастерами вокальной культуры XX века.
 
«Lucia di Lammermoor» – опера итальянского композитора, выдающегося мастера эпохи belcanto Гаетано Доницетти. Отвечая на вопрос, почему именно эту оперу и эту партию автор выбрал для анализа из всего многообразия образов, воплощенных великой Лейлой Генчер, хотелось бы сказать, что, во-первых, эта партия написана для колоратурного сопрано и в корне отличается от партии той же Леоноры ("Il Trovatore "Verdi), которую мы рассматривали ранее. Во-вторых, Lucia Di Lammermur, как мы уже отмечали, опера эпохи belcanto, а как мы уже знаем, Лейла Генчер (как и Каллас) считалась одной из выдающихся исполнительниц в этом жанре и, как и Каллас "реанимировала" не одну оперу Дониццети, которые до них уже много лет не ставились на сценах оперных театров.
Ну, и в-третьих, в этой партии так же с успехом выступала Каллас и мы еще раз сможем провести параллели, и возможно снова убедиться в том, что в вокальном и сценическом мастерстве Генчер ни в чем не уступала греческой примадонне, а может даже в чем то и превосходила ее.
Хочется отметить, что сейчас, когда на оперной сцене так много экспериментов (кстати, не всегда удачных), когда вокальное мастерство находится на втором плане, и по-настоящему мастеров вокального искусства единицы, именно сейчас мы можем оценить весь талант и блестящую технику такой певицы как Лейла Генчер.

Ключевые слова: опера, исполнитель, Женские персонажи, комментарий,  Особенности
 
«Lucia di Lammermoor» İtalyan besteci, belcanto döneminin büyük bir ustası olan Gaetano Donizetti'nin operasıdır. Leyla Gencer tarafından yorumlanan çeşitli karakterler içinden neden arandırmacının bu opera ve bu partinin analiz için seçtiği sorusu ilk olarak, bu partinin koloratür soprano için yazılmış olması ve Leonora ("Il Trovatore" Verdi) partisinden temelden farklılık göstermesiyle cevaplandırılabilir. İkinci bir taraftan, “Lucia Di Lammermoor” belcanto dönemi operasıdır, ayrıca Leyla Gencer (Callas gibi), bu türde olağanüstü performans göstermiştir. İlâveten Gencer de Callas gibi Donizetti'nin yıllarca opera tiyatrolarında sahnelenmeyen sadece bir operasını değil, başka operalarını da “canlandırmıştır”. 
Üçüncü taraftan ise, çalışmada Callas’ın da bu partide başarılı bir performans gerçekleştirdiği göz önünde bulundurularak Gencer’le aradaki farkı incelenmiştir. Gencer, vokal ve sahne ustalığı konusunda Yunan opera sanatçısından hiç de geri kalmamıştır. 
Günümüzde gerçekten vokal ustalarının çok fazla olmadığı bir çağda, Leyla Gencer’in bir opera sanatçısı olarak, tüm yetenek ve parlak tekniği takdir edilmektedir.
Bilindiği gibi, Leonora’nın partisi lirik-dramatik soprano için tasarlanmıştır. Ve bu rolün icrası için sadece kafa sesi değil, aynı zamanda göğüs sesi ile dolu parlak, gür, koyu bir ses gerekmektedir. Türk opera sanatçısı bu görevi başarıyla yerine getirmiş, ustalıkla kahramanının lirik karakterini dramatik coşku ile birleştirmiştir. Sanatçının partini tamamen farklı bir tarzda, farklı bir ses rengi, diğer bir yaklaşımla gerçekleştirmesi gerekiyordu. Bu partiyi Donizetti, İtalyan sanatçı Fanny Tacchinardi Persiani için özellikle yazmıştı. Ayrıca parti yüksek hafif ses için düşünülmüştü. Ne yazık ki çalışmanın yazarı Gaetano Donizetti ve Vincenzo Bellini operalarının ilk yorumcusu olan bu ünlü sanatçı hakkında müzik ansiklopedisinde birkaç satır bulabilmiştir (1973-1982 baskısı). 
"Persiani Fanny (kızlık soyadı Tacchinardi, 4 Ekim 1812, Roma- 3 Mayıs 1867, Paris) İtalyan (koloratur soprano) vokal sanatçısıdır. Besteci G. Persiani’nin eşi (11 operanın yazarı) olan sanatçı, babası N. Tacchinardi’den (tenor) ders almıştır. Ayrıca sanatçı 11 yaşından itibaren babasının gözetiminde ve ona ait olan tiyatro stüdyosunda sahne kariyerine başlamıştır. O, Livorno’da 1832 yılında ilk kez sahne almıştı. Sanatçı İtalya'nın çeşitli kentlerinde, daha sonra Viyana'da, Londra'da sahne almıştır (1837-49). Sanatçı, Hollanda, Rusya (Adina’nın partisi – “L'elisir d'amore" 1851 St. Petersburg) turnelerine katılmıştır. 1858 yılından bu yana sık sık İtalya’ya gitmesine rağmen, Paris'te yaşamıştır. İtalyan repertuarında (ağırlıklı olarak, Bellini opera rolleri ile) önem kazanmıştır.
Persiani, Donizetti’nin kendisi için özel yazdığı (1835, Neapol) Lucia rolünün ilk icracısı olmuştur. En iyi partileri arasında – Amina («La Somnambulla» Bellini), Carolina («The Clandestine Marriage» Domenico Cimarosa) partileri yer almıştır. Sanatçı saf ve çok tiz bir sese sahip olmuş, şık, ince performansı ile karakterize olunan, ancak bir az soğuk yorumu ile farklılık göstermiştir.
 
Jürgen Kesting’in "Maria Callas” kitabına yönelik sanatçı hakkında birkaç satır söylenebilir. 
 
“Donizetti operasının başrolde Fanny Persiany ile prömiyeri, 26 Eylül 1835 tarihinde “San Carlo " Napoliten tiyatrosunda gerçekleştirilmiştir. Şan öğretmeninin kızı olan, "Küçük Pasta" lakabı kazanan Persiani, (başka bir büyük sanatçı – Bellini’nin “Norma", "La Somnambula” operalarında rollerin ilk icracısı Giuditta Pasta’dan bahsediliyor) beşli aralığında iki oktav diyapozonlu (üçüncü oktavın “fa” sesine kadar), saf nazik ve iyi modüle edilmiş sese sahip idi. Donizetti, sanatçı hakkında şunu söylemiştir; “Trillerin kusurlarına rağmen onun tekniği çok dakik, muhteşemdi”. Sanatçının sesi Pasta’nın zengin ses rengine yoksun kalsa bile, virtüöz yorumu ile dikkat çekmiştir. Narin görünümü sayesinde sanatçı sanki erken Romantizm partileri, “melek sevgili” rolleri için yaratılmıştı.
İşte bizim sanatçı hakkında sahip olduğumuz tüm bilgiler bunlardan oluşmaktadır. Tüm belirtilenlerden sanatçının tiz, hafif ve hareketli sese sahip olduğu görülmektedir. Opera tarihinden bilindiği gibi Goaccino Rossini’ye kadar opera-seria türü var olmuştur.
Opera-seria – ciddi opera – İtalyan operası türü olup, XVII. yüzyılın sonunda Napoliten opera okulu bestecilerinin eserlerinde ortaya çıkmıştır. Opera –seria türü kahramanca ve mitolojik ya da efsanevi tarihsel öyküye dayalı olmuştur. Müzikte solistlerin resitatifleri ve büyük virtüöz ariyaları hâkim olmuştur.
Fakat Rossini, tüm Avrupa’yı fetheden en ünlü opera türü olan opera seria türünün neredeyse bir buçuk yüzyıllık tarihini tamamlamış ve yerini Romantik dönemin kahramanca ve vatansever operasına devreden yeni operaya yol açmıştır. İtalyan milli geleneklerin varisi olan bestecinin ana gücü, melodilerin büyüleyici, parlak, virtüöz olarak tükenmez yaratıcılığıdır. 
Rossini, İtalya’nın müziğinde parlak XIX. yüzyılı açmıştır. Onun yolunu büyük opera yaratıcıları izlemiştir: Bellini, Donizetti, Verdi, Puccini sırasıyla İtalyan operasının dünya şöhretini birbirine sanki devretmişler.
Opera tarihinden bahsedilse de yorumun başlıca biçimini özellikle belirtmek gerekiyor. Rossini, ondan sonra Donizetti ve Bellini operalarını yeni tarzda, yeni türde bestelemelerine rağmen yaratıcılıklarında partilerin virtüözlüğünü yine de korumuşlar. Özellikle, soprano için bestelenmiş ariyalar koloratür pasajlar ve aşırı-yüksek notalarla zenginleştirilmiştir. Rossini’nin "Semiramide"den Semiramida, Bellini’nin "I puritani"den Elvira ve nihayet, Donizetti’nin Lucia partisini hatırlatmakla yetinebiliriz. 
Yukarıda söylenenlerden bellidir ki, Leyla Gencer'in sesi bu parti için uygun değildir.
Opera sanatçısının kronolojisini inceleyerek şuna dikkati çekmek istiyoruz. Sanatçının konser yaratıcılığını, onun yorumladığı aryaları takip ettiğimiz zaman, biz bu partilerin merkezi soprano için olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca burada verismo operalarına cazibe de kendini belli ediyor. Örneğin, Gencer, 10 Mart 1948 yılında İstanbul konserinde Puccini’nin "Vissi d'arte"den Tosca’nın aryasını icra etmişti. Aynı yılın temmuz ayında ise sanatçı R. Wagner’den Elsa’nın aryasını yorumlamış, onun 11 Kasım konser repertuarında ise Aida, Tosca, Elsa partileri yer almıştı. Bilindiği gibi Gencer’in ilk performansı "Cavalleria rusticana" operasında gerçekleşmişti. Bu partiyi bazen mezzo-soprano da icra ediyordu. Örneğin, Elena Obraztsova bu sanatçılardan biriydi. 1955 yılına kadar Gencer’in repertuarında sadece soprano spinto partileri olan operalar; "Tosca", "Madama Butterfly" Puccini, Tchaikovsky "Eugene Onegin" ve hatta XX. Yüzyıl Amerikan besteci G.Menotti "The Consul" yer almıştı.
1952 yılında Gencer, Ankara’da Mozart’ın "Cosi fan tutte" operasında Fiordiligi partisini icra etmişti. Tabii ki, bu partinin icrası ustalık gerektirir. Ama aynı zamanda Fiordiligi partisini dramatik soprano ve hatta bazen mezzo- soprano olan sanatçılar da yorumluyordular. Örneğin, bunların arasında Teresa Berganza veya çağdaş mezzo-soprano Elina Garancada da vardı. Bunun mantıklı olduğu söylenebilir, çünkü operanın birinci bölümünden (perde) "Come scoglio" aryasının diyapazonuna dikkat edersek, ezginin aşağı doğru hareket ettiğini ve iyi bir göğüs-rezonansı gerektirdiğini görebiliriz. Tabii ki, aryanın diyapazonunda yüksek, fakat ikinci oktavın sınırını aşmayan notalar da vardır. Olağanüstü soprano sanatçıları olan Leontyne Price, Rene Fleming, Elisabeth Schwarzkopf vb. divalardan bu aryayı dinledikten sonra araştırmada kafa rezonansından göğse geçişin hatta bu sanatçıların tarafından da sorunsuz, mükemmel yorumlanmadığı kanaatine varılıyor. Bu arya mezzo-soprano olan sanatçılar tarafından çok daha inandırıcı yorumlanıyor. Ne yazık ki Leyla Gencer’in "Come scoglio" yorumu bulunamamıştır, bu yüzden Türk divasının nasıl bir yorum gerçekleştirdiğini söylemekte çok zorlanıyoruz. 
Leyla Gencer’in performans kronolojisine dönersek, sanatçının repertuarında hafif soprano için birinci partinin yalnız onun sanatsal kariyerinden 9 yıl sonra yer aldığını görebiliriz. 16 Şubat 1955 yılında ise sanatçı, Verdi’nin “Traviata” operasındaki Violetta partisi ile ilk performansını sergiliyor. Aslında bu parti de hafif soprano partilerine ait edilemez. Çünkü sadece birinci bölümden “E strano! Ah, forse e lui... Follie! Sempre libera” aryasında birkaç pasaj ve tiz notaların, hatta üçüncü oktavın “mi bemol” sesinin yer alması besteci tarafından bile düşünülmemiştir. Tüm parti kolay soprano tessitura için yazılmıştır. Büyük olasılıkla Violetta’nın partisinin sadece koloratür soprano için yazıldığını söylemek yanlış olur. Ama Lucia partisi hakkında bunlar söylenebilir. İlk aryadan son aryaya kadar delilik sahneleri koloratürler, triller, tiz notalarla zenginleştirilmiştir. Birinci aryayı, bariton ile düeti, tenor ile düeti, toplu performansları, operanın sonunda üçüncü oktavın eklenmiş 3 tane “mi bemol” notalarını, daha sonra arya ve cabaletta arasında yer alan kadansı icra ederken başta flütün seslendirdiği ezgiyi tekrarlamak büyük bir beceri gerektirir. 
Artık “Traviata”da kendini kanıtlayan Leyla Gencer için hiçbir teknik engelin olmadığı görülüyor. Sanatçı 1956 yılında Lucia partisine hazırlanıyor ve aynı yılın Eylül ayında San Francisco, Amerika Birleşik Devletleri’nin War Memorial Opera Hous tiyatrosunun sahnesinde yer alıyor. Aynı yılın temmuz ayında ise Gencer, Verdi’nin dramatik soprano için "La forza del destino" Leonora rolü ile performansını sergiliyor. 
Gencer’in "Lucia di Lammermoor"da ilk performansından önceki repertuarını hatırlarsak, doğuştan farklı sese sahip birinin tiz partiyi ideal teknik ve en yüksek ustalıkla yorumlamasını hayal etmek bile imkânsız olurdu. Ama Türk divası boşuna la soprano absoluta unvanını almamıştır ve onun 1957 yılında “canlı” gösterisini dinledikçe sanatçının sadece sesinin absoluta olması değil, aynı zamanda onun vokal tekniğinin de muhteşemliğini görebiliyoruz. Ne yazık ki daha önce de denildiği gibi Leyla Gencer’in stüdyoda ses kayıtları gerçekleştirilmemiştir. Onun ancak “canlı” gösterilerinden korsan kayıtları mevcuttur. Lakin sırf bu “canlı” kayıtlara göre sanatçının performansını değerlendirdiğimize de şükretmeliyiz. Hatta biz bu kayıtları izlerken sanatçının daha canlı, daha doğal icrasını görebiliyoruz. Çünkü operaların kayıtları zamanı aynı epizodun birkaç defa kayıt altına alınması canlı performansın yerini vermiyor ve sanki seyirci evde televizyondan operayı izleme duygusunu yaşıyor. 
Leyla Gencer’in Lucia partisinin analizine geçmeden önce operanın oluşum tarihine dönelim. Hatta operanın Romantizm dönemine has olan öyküsü, örneğin, Bellini’nin "I puritani" operasına benzer öyküsü üzerinde durmak istiyoruz. 
Donizzeti’nin müzik ve şiir dünyasını anlamak için o dönemin müzik tarihi, bestecinin hayat ve yaratıcılığı ile tanışmak gerekir. O dönemin İtalyan bestecileri iki “ateş” arasında kalmıştılar. Bir tarafta müzisyenlerden kolay hafızalarda kalan ezgileri, parlak aryaları, ezgisel düetleri, terzet ve kuartetleri talep eden Avrupa halkı, öbürü tarafta ise yorumcular var idi. 
«The Bride of Lammermoor» veya «Lucia di Lammermoor», Donizetti işlenmesinde operada sahnelendi. O zamana kadar W. Scott’un şöhret ve başarısı zayıflamıştı. Ancak onun Donizetti’nin müziğinden esinlenen romanı tüm dünyayı büyük zaferle dolaştı. Hatta günümüzde bile eser, opera tiyatrolarının repertuarında en popüler operalardan biri olarak kalmaktadır. 

Operanın kısa özeti aşağıda yer almaktadır:
Kaptan Norman görev yerlerini düzenler. Papaz Raymond ile şatonun sahibi Lord Ashton görünüyor. Norman, Ashton’a bahçede kız kardeşinin gizlice sülalesinin can düşmanı olan Edgar Ravenswood ile görüştüğünü söylüyor. Henry öfke içindedir. O kız kardeşinin zengin Lord Arthur’la evleneceğine söz vermiştir. Kız kardeşinin avantajlı evliliği onun hayal kırıklığına uğramış işlerini düzene sokmasına izin verecektir. Raymond, gayretle Ashton’u sakinleştirmeye çalışır. O Lord Arthur’un kız kardeşi ile evliliğine ulaşmak için her şey yapmaya hazırdır.
II. Sahne. Şatonun Lammermoor parkı.
Parlak aylı gecede Lucia şatodan kız arkadaşı Alice ile çıkıyor. O kalbinin sırrını arkadaşına açıyor. Ağır bir kötülüğü sezen Lucia’nın ruhu kararır – o gelecek mutluluğuna inanmıyor. Edgar’ın gelişi Lucia’yı yatıştırır, ama uzun süreliğine değil. O sevgilisine veda etmeğe gelmiş. O Fransa'ya büyükelçi olarak atanmış ve ayrılmak zorunda kalmıştır. Edgar, Lucia’dan onu unutmamayı ister. İkinci bölüm. Evlilik sözleşmesi.
II. Perde.
Birinci Sahne. Lord Ashton’un odası. Henry Ashton, sadık Norman ile Lucia’nın Lord Arthur’la yaklaşan düğününü konuşuyor. Kız kardeşini Edgar’dan vazgeçmeğe ikna etmek için Ashton, Edgar’ın hayali yeni sevgilisi için sahte mektup yazıyor. Lucia geliyor. Henry, onu Arthur’la evlenmeğe ikna etmek için tüm argümanları açıyor, ama Lucia kararlıdır. Sonra Henry ona Edgar’ın ihanetine tanıklık yapan bir mektup gösterir. Lucia umutsuzluk içindedir – o artık yaşamak istemiyor. Papaz Raymond gelir, Lucia’yı teselli edip, durumu kabul etmesini önerir. Lucia, Lord Arthur’la evlenmeyi kabul eder.
İkinciSahne. Şatonun büyük salonu. 
Evlilik sözleşmesinin imzalandığı gün geliyor. Henry ve Arthur memnunlar. Ashton mali işlerini iyileştirecek, Lord Arthur ise Lammermoor'un birinci güzelini eş olarak alacaktır. Lucia görünür. O üzüntü içindedir. Ashton, kız kardeşine üzüntüsünün yakın zamanda ölen annesi ile ilgili olduğunu açıklar. Arthur ve Lucia evlilik sözleşmesini imzalarlar. Bu aşamada Edgar gelir. Ama o çok geç gelir – evlilik sonucuna varmıştır. Edgar Lucia’yı ihanetle suçluyor ve Lucia ve Pastor Raymond’un herhangi bir açıklamasını dinlemek istemiyor ve Lucia’nın ayakları altına bağışladığı yüzüğünü atarak, Lammermoor'ların tüm sülalesiyle onu lanetler. III Perde.
Birinci Sahne. Edgar’ın Ravenswood Şatosunda odası.
Karanlık düşüncelere dalan Edgar kendi şatosundadır. Pencereden korkunç fırtına görünüyor. Henry geliyor. О Edgar’ı düelloya çağırıyor. Yarın sabah onlardan biri hayata veda edecektir.
İkinci Sahne. Lammermoor şatosunun salonu.
Düğün tüm hızıyla devam ediyor. Gençleri yatak odasına göndermişler, misafirler eğleniyorlar. Aniden Pastor Raymond gelir. O dehşet içinde Lucia’nın eşini öldürdüğünü söylüyor. Kanlı elbise içinde Lucia geliyor. O aklını kaybetmiştir. Lucia, Edgar’ın eşi olduğunu zannediyor. O abisi ve Pastoru bile tanımıyor. Şaşkın misafirlerin gözleri karşısında Lucia düşüyor. O ölmüştür.
Üçüncü Sahne. Lammermoor'da park mezar.
Sabah erkenden Edgar rakibi Henry’yi bekliyor. Bu zaman üzüntülü koro sesleri duyuluyor. Bir cenaze telaşı var. Pastor Raymond Edgar’a Lucia’nın öldüğünü haber veriyor. Sevgilisini ölümünü öğrenince Edgar intihar ediyor. 
Operanın öyküsü gerçekten de dramma tragico’dur. (Trajedi dram). Müzik romantik unsurlarla zengindir. Melodi sıcaklığı ve elastikliği ile farklılık gösteriyor. Müziğe vokal başlangıç hakimdir. Örneğin, Lucia’nın aryası virtüöz kolorotür icrası ile dikkati çekiyor. Opera sanatçısının sesi flütle yarışıyor. Lucia’nın aryası izleyiciler arasında büyük popülerlik kazanmıştır.
Operada yüksek dramatik sayfalar fazladır. Arasında birinci sahnenin ikinci perdesinden Lucia ve Edgar’ın nikah düosu, İtalyan operasında meşhur toplu icralardan biridir.
Evet, Lucia arkadaşı Alice ile gelir. Burada "Ancor non giunse!" resitatifi, devamında ise koloratür soprano için meşhur arya "Regnava nel silenzio" icra olunuyor.
Leyla Gencer’in bu partisini dinlemek çok ilginçtir. Resitatifte onun sesi çok güçlü, yalnız biraz serttir. Bu ses ne hacmini ne de gürlüğünü kaybetmiyor, bu başka bir ses – saf meleğin sesidir. Gencer, burada sesini hafifletir ve aydınlatır. 
Biz şunu da belirtmeliğiz ki, Gencer genellikle göğüs sesini kullanmıyor, tüm aşağı notaları sanatçı kafa sesiyle yorumluyor. Bu aşamada sanatçının kullandığı tekniği söylemek istiyoruz. Tiz notaları yorumlamak için Gencer’in kullandığı teknik; ilk olarak kadansta "...ecco su quel margine..." sözlerinden sonra ikinci oktavın “si bemol” notasıyla bağlantılıdır. Gencer ikinci oktavın “sol” notasından destek alarak “si bemol”a çıkıyor, burada forte nüansının gerçekleştirilmesi beklenirken, sanatçı piano nüansını uyguluyor ve ses sanki hala havada asılı olarak kalıyor. Araştırmacıya göre bu yöntem erken koloratür yorumcularından Totti del Monte veya Amelita Galli-Curci gibi sanatçılara mahsustur.
Birkaç kelime de Lauri Volpi’nin “Vokal Paralellikler" kitabından alıntıları dikkate sunuyoruz: “Şan eğitimi o zaman görevini yerine getirmiş oluyor ki, yorumcu kendi sesine hâkim olup, kendi sesini biçimlendirmeği başarabilsin. Aynı zamanda insan sesinin üç registerini kapsayan iki oktav diyapazonunu elde edebilsin. Hatırladığımız gibi, Lauri Volpi Callas’ın sesi hakkında; “üç ses bir arada” demiştir. 
Verdi ve Wagner operalarının ortaya çıkmasıyla bu görüş gelişimini buluyor. Yeni repertuarlarla sanatçılar kendi becerilerini sergilemeye daha çok fırsat buluyorlar. Bunlar resitatiflere daha dakik ve sıcaklık getiren yöntemlerin oluşturulmasıydı. Lakin zaman içinde zevkler değişiyor ve şan eğitimcileri artık geniş, ihtiraslı yorum yerine, daha aşırı sözlü anlatımcılık aramak mecburiyetinde kalıyorlar. “Konuşarak söyleme” yöntemi öğle bir duruma geliyor ki, sanatçılar artık operanın temel kurallarını bile unutuyorlar. Bununla ilgili Berlioz’un söylediklerini hatırlayalım; besteci ünlü "Les Huguenots" operasının beşinci perdesinde Devereux’un kendi tarzıyla yaptığı konuşma eklerini dinlemekten vazgeçerek, arkadaşlarına “Operada konuşmak – trajedide söylemekten bin kat daha kötüdür " demiştir.
Tüm şan okulları formun büyüklüğü, tarzın saflığına can atıyor. Bunların tüm dönemlerde, eğitimin temellerinde yer alması gerekiyor. Ne yazık ki dramatik okuma kültürü, vokal söylemeyi yavaş yavaş orkestranın gürültüsü eşliğinde tamamen sözel egzersizine dönüştürmüştür. 
Orkestra enstrümanlarının agresif icrasına karşılık olarak vokal yorumcusu içgüdüsel olarak, sesinin gücünü artırmak istiyor. Bu zaman yorumcu göğüs resonatöre aşırı geliştirerek, birkaç yıl içerisinde tamamen solunum sistemini tahrip ediyor. Bu da gerek ses kalitesinde gerekse de sıhhatde felaket etkisini gösteriyor.
Bir daha elbette, Maria Callas ve Di Stefano’nun belcanto ustaları olduğu belirtilmelidir. Bizim bu görüşe karşı çıkma hakkımız yoktur ve kesinlikle bu görüşe katılıyoruz, lakin onları özellikle Gencer ve Giancinto Prandelli düosu ile kıyasladığımız zaman bazı kusurların olduğunu da söylemeliyiz. Belki de Gencer ve Giancinto Prandelli düosu Callas ve Di Stefano gibi mükemmel değil, ama biz onların yorumunda asıl belcanto icrayı duyabiliyoruz.
Günümüzde gerçekten de vokal ustalarının çok fazla olmadığı bir çağda, Leyla Gencer’in bir opera sanatçısı olarak, tüm yetenek ve parlak tekniği takdir edilmektedir.
 

KAYNAKÇA
1. C.Lauri-Volpi. "Вокальные параллели". Leninqrad, "Музыка", 1972
2. “Leyla Gencer” Zeynep Oral – T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 319 s
3. Leyla Gencer: romanzo vero di una primadonna Franca Cella CGS Ed., 1986 – 546 sayfa 2009 1. Baskı
4. 100 Opera Faruk Yener Baskı Tarihi 1Ağustos 1992 İstanbul Bateş Yayınları
5. Zeynep Oral (2008) Leyla Gencer A- story of passion’’İstanbul Foundation for cultere and Arts 304 sayfa
6. Junger Kesting "Mariya Callas" (Yayın evi: Northeastern 1. Basım 15 Kasım 1993 Cilt 456 Sayfa Yazar: Jurgen Kesting
7. Aleksey Buligin "Принц в стране чудес: Франко Корелли и оперное искусство его времени"
8. Франко Корелли и оперное искусство его времени. Портрет мастера. Москва, 2003. ББК 85.31 Б908
9. Lauri-Volpi "Вокальные параллели" (Jakomo Voci Parallele Garzanti 1955 ISBN 7093
10.  http://www.operanews.ru/muti1.html 20:26 2010/06/06 
11.  "Biz rutin tahammül edemez- Giuseppe Verdi Hakkında" makalesinden
12.  Opera hakkında, hayat hakkında, kendiniz hakkında Riccardo Muti

 
* Üzeyir Hacıbekov adına Musiki Konservatuvarı doktora öğrencisi. Bakü/AZERBAYCAN

CUMHURİYET MAGAZINE
2015.03.09


TARİH MAGAZINE
2015 May
ZEYNEP ORAL

"DIVA TURCA" LEYLA GENCER

Türkiye'de doğdu
La Scala'da taht kurdu

Opera geleneği olmayan Türkiye'den gitti, bu türün mabedinin kutsal sesi oldu. Genç bir soprano olarak geldiği La Scala'da 50 yıl zirvede kaldı. Bundan yedi yıl önce yine bir mayıs günü aramızdan ayrılan Leyla Gencer adını müzik ansiklopedilerine, "Diva Turca" lakabını opera tarihine yazdırdı.

 
 

"Sahnede senin hissettiklerini seyirci de hissettiği an, müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Buna artık zevk, sevinç falan denmez. Bu bir ayindir."


10 Mayıs 2008... O akşam Milano'nun La Scala Tiyatrosu'nda Şef Lorin Maazel'in yönetiminde "1984" adlı operanın temsili var... Temsil başlamadan önce Maestro Lorin Maazel, ağır ağır sahneye çıktı ve acı haberi verdi: "Bugün eşsiz Diva Leyla Gencer'i yitirdik". Yaşlı şef, konuşmasını, "Burası, La Scala onun evi, yuvasıydı" diye bitirince, orkestra ve tüm dinleyiciler ayağa kalktı. Başlar eğik, gözyaşları arasında, Leyla Gencer için saygı duruşu yapıldı.

Sonra, Maestro sahneden indi, orkestra çukurundaki yerini aldı. İşretiyle birlikte müzik başladı ve temsil devam etti. Ertesi gün bir başka büyük Şef, Maestro Claudio Abbado'nun şu sözleri dünya basınına yansıyacaktı: "Çağımızın son Divası Leyla Gencer 'i yitirdik.
Bir peri masalı mı desem? Bir mucize mi? Yoksa kendisinin her fırsatta vurguladığı ve altını çizdiği gibi: Şans, kader, kısmet mi? Bunları soruyorum, çünkü Leyla Gencer, Türkiye gibi opera geleneği hiç ama hiç olmayan bir ülkeden yola çıktı ve opera geleneğinin, opera sanatının en derinlere kök saldığı, en popüler olduğu ülkede, İtalya'da, üstelik dünyanın opera mabedi sayılan La Scala'da taht kurdu! 50 Yıl boyunca bu mabette önce genç bir soprano, sonra Diva, sonra da La Scala Akademisinde Hoca ve yönetici olarak hükümranlığını sürdürdü. Bununla yetinmeyip bir "ekol", bir okul, bir referans oluşturdu. Kaybolmaya yüz tutmuş, o olmasaydı, çoktan unutulmuş olacak, birçok opera eserini, geçmişin tozlu karanlığından o bulup çıkardı ve opera repertuarına kazandırdı...
Kitaplarda, müzik ansiklopedilerinde "Donizetti Rönesansı", "Rossini Rönesansı" maddelerinin yanına onun adı yazıldı...
Kimilerine göre "güzel dahi olmayan" ancak lirik sopranodan dramatik koloratura uzanan çok geniş bir yelpazeye yayılan sesiyle 73 rolün kahramanı, yıldızı oldu. Dönemin Divaları arasında bunca geniş repertuarla adeta rekor kırdı.
Uzun yıllar boyunca İtalyanlara Mozart operalarını sevdiren; Almanya'da İtalyan operasını temsil eden oldu.
Uzmanların, meraklıların elden ele dolaştırdığı, bir zamanlar çoğu kaçak ya da "korsan kayıt" olan CD ve plaklardan dolayı ve ünlendiği kraliçe rolleri nedeniyle "Korsanlar Kraliçesi" diye anıldı...
Kayıt stüdyolarına neredeyse hiç girmedi ama bugün artık kaçak değil "legal" sayılan ve plak endüstrisinde yer alan 200 kadar kaydıyla hayatımızı zenginleştirmeyi sürdürüyor... Pek çok ülkeden sayısız ödüller, nişanlar aldı... Birçok kent. Birçok sanat kurumu, kendisine "Altın Anahtar" teslim etti... Kimi ülkeler, her seferinde geri çevireceği, "vatandaşlık" teklifinde bulundu... Ama o yaşamı boyunca "Ben Anadoluluyum" deyip, tek pasaporta, sadece Türk pasaportuna sahip oldu.

Temsillerden önce asabileşerek, öfkelenerek içindeki ateşi tutuşturuyordu. O ateş bir kez tutuştu mu, sahnede volkan gibi patlıyor, fırtına gibi esiyordu.

 

İstanbul'dan yola çıkıp, Milano'da ve dünyanın belli başlı müzik merkezlerinde taçlanan eşsiz serüveniyle muhteşem bir örnek oluşturdu.

Opera tarihine geçti... Peki nasıl oldu bütün bunlar?
"Nasıl oldu bütün bunlar? "Bu sorunun yanıtını öğrenmek için yıllarca Leyla Gencer'in peşinden koştum. Sonunda onu ikna ettim. Dört yıl süren bir çalışmadan sonra ve Milano-İstanbul hattında, abla-kardeş, anne-kız, iki dost ilişkilerinden geçerek, "Tutkunun Romanı” kitabımı yazdım. 300 Küsur sayfada vermeye çalıştığım bu sorunun yanıtını, şimdi sizlere birkaç paragrafta toparlayayım:
Leyla Gencer'e bakacak olsaydık "Her şey kendiliğinden oldu. Hepsi şans, kader, kısmet” ... O hiçbir şey yapmadı!
Ondan o kadar çok duydum ki bu sözleri: "Ben hiçbir şey yapmadım ki...Ben bir tek ağzımı açıp şarkı söyledim... Öyle büyütecek bir şey yok... Kısmet, şans... Beni sevdiler, hepsi bu." Elbet doğru değil.
Başlangıçta sadece tutkusu vardı.
Tutkusu, var olma nedeni, şarkı söylemek, opera ve müzik dünyasının bir parçası olmaktı... İnatla, inançla, ama en çok, en çok, aşkla tutkusunun peşinden koştu: Daha konservatuara girdiğinde kararını vermişti: "Günün birinde ya Scala'da söylerim ya da bu işi bırakırım!" demişti.
Cesaretli ve sonsuz azimliydi: Daha İstanbul Konservatuarındayken dönemin en ünlü sopranosu tatil için İstanbul'a geldiğinde, onu görmeye gidecek ve sesini dinletecekti. Aida rolüyle ünlenmiş Arangi Lombardi kendisine ne söyleyeceksin diye sorduğunda hiç korkmadan "Aida'nın aryalarını" diyecek kadar yürekliydi...
Akıllıydı be akıllı bilinçli seçimler yaptı: Bu İtalyan hocadan çok şey öğrenebileceğini anlayınca, gözünü kırpmadan İstanbul Konservatuarını terk edip onun peşinden Ankara'ya gitti. Gerek Ankara’da gerek ondan sonra da hep en usta hocaları seçecek, çalışmak istediği maestroları seçecek, söylemek istediği operaları, rolleri seçecekti...


Pek çok ülkeden sayısız ödül, nişan ve vatandaşlık teklifi aldı. Ama o yaşamı boyunca "Ben Anadoluluyum" deyip, Türk pasaportuyla yaşadı.
 

Mükemmeliyetçiydi: Sürekli kusursuzluğu aradı. Önce tekniğini geliştirdi. Sonra mükemmel olanın peşinde koştu. Sahnede yalnız kendisinin değil her şeyin, herkesin mükemmel olmasını istiyordu.

Çok çalışkandı: Bu mükemmeliyet uğruna, çalışması, hep çok çalışması... Ses çalışması, rol ezberlemenin ötesinde bir çalışma... Oynayacağı operanın tarihteki, coğrafyadaki, edebiyattaki, müzik dünyasındaki yerinden, o dönemin politikasından, bestecisinin geçirdiği tüm evrelere uzanan çok geniş bir araştırma, analiz ve sentezden oluşan bir çalışma süreci...
Batı'nın kültürel birikimiyle, Doğulu köklerini ve geleneklerini bir arada harmanlaması... Her yoruma, engin kültür birikimini katması... Kolayı değil, zoru seçmesi... Kimselerin söylemeye cesaret edemediği ya da çoktan unutulmuş, hiç temsil edilmemiş eserlerin peşine düşmesi... Canlandırdığı karaktere dramatik boyutlar katması... Oyunculuk yeteneği... Sahne karizması... Müzikle söz, müzikle anlam arasında gerçekleştirdiği diyalektik ilişki...
Bunlar başarıya giden yolun taşları... Ama bir de... Bir de ... Bir de... İşte birkaç örnek: Bir kez sordum Leyla Gencer'e sahnedeyken ne hissediyor diye:
Şöyle yanıtladı: "Sahneye çıktığın ilk anda, karanlıktan ışığa geçtiğinde, gerideki her şeyi unutursun. O anda izleyiciyle aranda bir gerilim hissedersin. Elektrikli bir hava... Seni sınıyorlardır. Senden beklentileri sonsuzdur. Senden tanrıları yeryüzüne İndirmeni, sahneye getirmeni, her istediklerini vermeni beklerler. Sen bunu bilirsin... O gerilimi iliklerinde duyarsın..."
"Sonra oyununu oynamaya, şarkını söylemeye başlarsın. Artık sesin, senin sesin değildir. Sesin yalnızca bir araç, bir müzik aletidir. Sen o müzik aletini eline almış, istediğin gibi kullanıyorsun. Ve o sana itaat etmek zorunda. Artık sen, sen değil bir başkasısındır, canlandırdığın kişisindir. O başkası, sensin..."
"Ve sahnede senin hissettiklerini, seyirci de hissettiği an, senin her söylediğine seyirci de inandığı an, işte o zaman aranızda müthiş bir bütünlük, kimsenin koparamayacağı bir bağ oluşur. Ve sen sahnede bu bağı, bu bütünlüğü hissedersin... İstediklerini vermişsindir. Tanrılar artık sahnededir. Buna artık zevk, sevinç falan denmez, bu bir ayindir. Bu bir dindir."
Bir süre durdu ve ekledi: "Sahnede tanrılaşıyordum."
Sahnede tanrılaşan Leyla Gencer, başkalarıyla da ama en çok kendisiyle yarışmaktan ve kendisini acımasızca eleştirmekten de hiç ama hiç geri kalmadı:
 

Mükemmeliyetçiydi, sürekli kusursuzluğu aradı. Sahnede yalnız kendisinin değil, herkesin, her şeyin kusursuz olmasını istiyordu.
 

"Benim en iyi zamanlarım 1957-65 arasındaydı. Bakma bu İtalyanlar 1965’ten sonra beni yok 'Diva' yok 'Divina' ilan ettiler ve ne yapsam, ağzımı açsam mucize deyip bayıldılar. Oysa ben biliyorum ki teknik açıdan, vokal açıdan, yorum açısından 1965'e dek en iyiydim. O tarihten sonra biraz abartmaya başladım, yorumlarımda fazla vurgulamaya gittim. Nedense, İtalyanlar bunu çok sevdiler. Hani hep söyledikleri 'Gencerate' var ya... Doğrusu ben onları çok doğru bulmuyorum."
Açıklayayım: "Gencerate" opera terminolojisinde yerini almış olan bir sözcük: Gencer adından türetilmiş:
"Gencerate" sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır...
Ses, şarkı söylemeyi sürdürür ve bir an gelir öyle bir doruğa ulaşır ki, sanırsınız ses haykırışa dönüşecek ama dönüşmez ve şarkı devam eder... Gencerate, çok patetik bir vurgu, bir abartmadır... Gencerate sese gözyaşlarının karışmasıdır...
Her temsil öncesi büyük korku yaşıyordu. Bu korku, kimi kez öyle boyutlara ulaşıyordu ki, Leyla Gencer'i yatıştırmak olanaksızlaşıyordu. Hasta olduğuna, sesinin çıkmadığına gerçekten inanıyordu.
Kimi kez bu sahneler doktorda bitiyordu. Başta Scala'nın yaşlı tonton doktoru olmak üzere, dünyanın her yerinde opera çevrelerinin doktorları bu tür "hastalıklara" alışıktılar. Bir buğu tedavisi, bir "ocaliptol", bir vitamin hapıyla durumu "idare ediyorlardı."
Ama bir kez- Scala'da Aida temsilinden önceydi- sesim yok, sesimi kaybettim diye öylesine kıyameti kopardı ki, doktor tam temsil öncesi yapılması gereken bir iğne verdi... İğne yapıldı. Ve Harika! Sesi geri gelmişti! Doğrusu bu müthiş bir ilaçtı! İğne mucizeler yaratmıştı!
Eşi ve doktoru iğnenin içinde yalnızca saf su olduğunu uzun bir süre kendisine söyleyemediler! Yalnız öfkesinden korktuklarından değil, yine bu işi çok abartacak olursa, aynı yola başvurmak için!
Her temsil günü bir kriz yaşanırdı: Üzerime aldığım pelerin bir rezalet! Nerde görülmüş böyle pelerin! Ya da: Bu oda temizlenmemiş! Burası toz içinde! Bilmiyor musunuz ki benim toza alerjim var!
Oysa herkes, operaların, hele hele Scala'mn tüm çalışanları biliyor Leyla Gencer'in toza alerjisi olduğunu (gerçekten var mı acaba?) ya da toz gördü mü müthiş sinirlendiğini. Onun için herkes özel bir titizlik, bir dikkat, bir özen gösteriyor.
Ya da: Birinin beş yıl ya da beş gün önce söylediği ya da yaptığı bir şeyle, havayla, suyla, herhangi bir şeye sinirleniyor. Böyle anlarda onunla konuşulmuyor... Tam da temsil günü.
"Primadonna kaprisi" mi? Hayır. Adrenalin gereksinmesi. Bir volkanı tutuşturmak için gerekli bir ön hazırlık!
Aylar süren seçimler, tartışmalar, çalışmalar sona ermiş. Biraz sonra perde açılacak!
Perde açıldıktan sonra volkanın patlaması, fırtınanın kopması gerekiyor.

 
"Gencerate" opera terminolojisinde Gencer adından türetilmiş bir sözcüktür. "Gencerate" sanki bir çağrıdır, bir haykırıştır. "Gencerate" sese gözyaşlarının karışmasıdır.
 

Volkanın patlaması için yangının başlaması, kıvılcımların tutuşması gerek. Fırtınanın kopması için de rüzgârın şiddetlenmesi...
Leyla Gencer, temsil öncesinde kendini şarj ediyordu.
Olmayacak şeylerle tutturarak, öfkelenerek, kızarak, çevresindekilerin üzerine yürüyerek ama en çok için için kendini yiyerek, tansiyonu yükseltiyordu. Buna gereksinimi vardı:
Önce kendi içindeki ateşi tutuşturuyordu.
O ateş bir kez tutuştu mu, sahnede volkan gibi patlıyordu, fırtına gibi esiyordu.
Günün birinde karar verdi ve sahnelere veda etti: Alkışları, sahneye atılan çiçekleri, "Brava" haykırışlarını ve bunlarla birlikte bütün o şaşaayı özlemedi mi?
Hayır, hiç ama hiç özlemediğine beni inandırdı... Çünkü... "Çünkü: Benim inişe tahammülüm yok. Mükemmel olmayacaksam sahneye çıkmam dedim... Hem her şeyin bir zamanı var. Yıllarla ve bütün o stresle ses tellerinin yıpranmaması imkânsız. Yalnız teknikle, yıllara, doğaya meydan okumak anlamsız... Kimileri bu işi seksenine kadar sürdürüyor, bir gece iyi, bir gece kötü oluyor. Ama ben buna izin veremezdim... Hem perde açılıncaya kadar çektiğim o büyük korkuyu, o stresi, o işkenceyi artık çekemem. Bünye bunları bir yaşa kadar kaldırır. İnsan durma zamanını da bilmeli..."
Sahnelere veda ettikten sonra da misyonuna devam etti: "Misyon"... "Misyonum"... Leyla Gencer'in en çok kullandığı sözcüklerden biri...
O çok eskiden beri, ta en baştan beri, hayatta bir misyonu olduğuna inandı. Bu misyon, içindeki müzik sevgisini, şan sevgisini, bu tutkuyu yaymaktı...

 
16 Mayıs 2008 sabahı bir tekne, Leyla Gencer'in deyişiyle "Yeryüzünün en güzel şehri İstanbul" dan denize açıldı. Küpeşteden bırakılan külleri, Boğaz'ın sularını arındırdı.
 

Ona biçilmiş bu misyona boyun eğiyor sahneden sahneye, tiyatrodan tiyatroya bu sevgiyi, bu tutkuyu yaymak için koşuyordu. İnanıyordu ki. Eğer mesleğinde çok iyi olursa, onu dinleyen İnsanlara iyi duygular, güzellikler verebilir, onları daha iyi bir insan olmaya yöneltebilir... Bunun için görevini yerine getirmeye çalışıyor, bunun için kendiyle yarışıyor, bunun için yapabileceğinin hep en iyisini yapmaya çalışıyordu...

Dünya sahnelerini fethettiği günlerde bile, minicik bir sesle "Ama benim hep çok sevilmeye, şımartılmaya ihtiyacım var" diyebilmesi...
"Emperyal", "Tanrıça", "Diva" halleri ve bunların görkemiyle, sıradan insan, ama sahici, gerçek bir insan olabilmeyi birleştirebilmesi... Her ortamda kendine sonsuz güveni ve inancıyla gücünü ortaya koyan; söylediği her sözün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıyan otoriter sanatçı...
Her temsil, her konser, resital öncesi heyecandan, korkudan yaprak gibi titreyen "çocuk"...
Her yenilikle gençleşen, dünya politikasıyla ilgilenen, protesto mitinglerine katılan, başkaldıran "asi genç"...
Tepeden tırnağa kadınlığına bürünen bu “dişi” ...
Yeryüzünün belki de en muhteşem ev sahibi... Dostlarına sürekli veren, onlar için çırpınan, her an yardıma koşmaya hazır eşsiz bir dost...
Bunlar birbirinden farklı insanlar değil, hepsi bir bütündü.
16 Mayıs 2008 sabahı, bir tekne, Leyla Gencer'in deyişiyle, "Yeryüzünün en güzel şehri İstanbul'un" içinden Boğaz boyunca süzüldü. Çok değerli bir emanetimiz vardı. Kendi istemiş, vasiyetini en küçük ayrıntısına dek hazırlamıştı: Küllerimi Boğaz'ın sularına dökün denmişti.
Teknenin küpeştesinden külleri, Boğaz'ın sularına bırakmak, Melahat Behlil ve bana düştü...
Küller hafif, küller çok ağır, küller tüm bir yaşam... Küller dramatik soprano bir ses olup Kraliçe Elizabeth'in, Anna Bolena'nın, Maria Stuarda'nın, Aida'nın, Violetta'nın, Leonora'nın, Tosca'nın, Norma'nın, Lucia'nın, Alceste'in, Butterfly'ın, Leyla'nın aryasına, veda aryasına dönüştü...... Küller Boğaz'ın sularına kapıldı... Küller rıhtımdaki kalabalıkla tekne arasında binlerce gümüş yol oluşturdu. O gümüşi yollarla Boğaz'ın suları arındı. Bizler arındık... Artık ne zaman Boğaz'ın sularında ışıklı yollar görsem onun sesini duyacağım...


AKOB MONTHLY MAGAZINE No.32                            
2015.09.17
 

LEYLA

GENCER'İN
OPERA DÜNYASI

Em.Prof.Dr. Ünal Öziş

Dokuz Eylül Üniversitesi
 
Aslen Safranbolulu olan Hasanzade İbrahim Çeyrekgilile aslen Polonyalı Atiye'nin (Alexandra Angela Minakovska) kızı olan Leyla Gencer 10 Ekim 1928'de İstanbul'da doğmuştur. İstanbul'un Boğaz Yeşilköy-Polonezköy üçgeninde geçen çocukluğunda, evdeki bakıcısı Mme. Lejeune ile başlayıp, Dame de Sion ve İtalyan Lisesi yıllarına uzanan çizgide, özellikle Fransız ve İtalyan edebiyatına ve tiyatrosuna ilgi duymuştur.
İbrahim Gencer ile evlenen Leyla Gencer, önce İstanbul Belediye Konservatuarı'nda Reine Gelenbevi, Cemal Reşit Rey, Muhiddin Sadak gibi büyük müzik öğretmenleriyle; sonra Ankara'da Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte gibi büyük şancılarla, Muhsin Ertuğrul gibi büyük bir tiyatro adamıyla çalışmıştır.
1950'de Ankara Devlet Operası korosunda kadrolu göreve başlayan Leyla Gencer, Ankara'da aynı yıl "Cavalleria rusticana” operasında baş soprano rolünü oynamış: 1953 de aynı rolle Napoli'de sahneye çıkmıştır.
 
LEYLA GENCER'İN SAHNEYE ÇIKTIĞI YERLER
 
Venedik'te 1983'teki son sahne temsiline kadar, Leyla Gencer otuz yıl dünyanın en büyük operalarında 70 eserde "primadonna" (baş kadın şarkıcı) olarak rol almıştır.
Leyla Gencer'in, San Francisco'dan San Petersburg'a, Buenos Aires'ten Edinburgh’a uzanan bir coğrafyada, temsil verdiği Önemli opera sahneleri aşağıdadır.
 
Türkiye: Ankara, İstanbul
İtalya: Milano (La Scala), Roma, Napoli (San Carlo), Floransa, Verona (Arena), Venedik (La Fenice), Trieste (T.Verdi), Palermo (T.Massimo), Torino, Reggio Emilia, Genova, Spoleto, Bologna, Bergamo (T.Donizetti), Catania, Macerata, Cagliari, Treviso, Mantova, Como, Modena, Livorno, Mestre.
Avrupa'nın diğer ülkeleri: Avusturya: Viyana, Salzburg- Rusya: S.Petersburg-İsveç: Stockholm-Norveç: Oslo- Polonya: Varşova, Lodz, Poznan - Almanya: Münih, Köln, Wiesbaden-Sırbistan: Belgrad İsviçre: Lozan, Vevey İspanya: Barselona, Bilbao-Portekiz: Lizbon- İngiltere: Londra, Glyndbourne, Edinburgh-Monako: Monte Carlo.
Kuzey Amerika: San Francisco, Los Angeles, Sacramento, San Diego, Pasadena, Dallas, Philadelphia, New Orleans, Newark, New York (Carnegie Hall).
Güney Amerika: Arjantin: Buenos Aires- Brezilya: Rio de Janeiro.
 
LEYLA GENCER'İN OYNADIĞI OPERALAR VE ROLLER
 
Leyla Gencer'in bu sahnelerde 71 baş soprano rolünde (Don Giovanni'de bazen Donna Anna, bazen Donna Elvira) oynadığı 70 opera ve roller şunlardır:
 
Giuseppe Verdi: "Aida" (Aida), "Attila" (Odabella). "Un ballo in maschera" (Amelia), "La battaglia di Legnano" (Lida), "Don Carlo" (Elisabetta), "I due Foscari" (Lucrezia), "Ernani" (Elvira), "La forza del destino" (Leonora), "Gerusalemme" (Elena), "Macbeth" (Lady). "Otello" (Desdemona), "Rigoletto" (Gilda), "Simon Boccanegra" (Maria), "La traviata" (Violetta), "Il trovatore" (Leonora). "1 vespri siciliani" (Elena).
Gaetano Donizetti: "Anna Bolena" (Anna). "Belisario" (Antonina), "Caterina Cornaro (Caterina), "Lucia di Lammermoor" (Lucia). "Lucrezia Borgia" (Lucrezia), "Maria Stuarda" (Maria). "Les martyrs" (Pauline), "Poliuto" (Paolina), "Roberto Devereux" (Elisabetta).
Vincenzo Bellini: "Beatrice di Tenda" (Beatrice), "Norma" (Norma), "I Puritani" (Elvira), "La sonnambula" (Amina).
Giacomo Puccini: "Madama Butterfly" (Cio-Cio-San). "Suor Angelica" (Angelica), "Il tabarro" (Giorgetta), "Tosca" (Tosca), "Turandot" (Liu).
Wolfgang Amadeus Mozart: "Cosi fan tutte" (Fiordiligi). "Don Giovanni" (Donna Anna; Donna Elvira), "Idomeneo" (Elettra), "Le nozze di Figaro" (Kontes).
Claudio Monteverdi: "L'incoronazione di Poppea (Ottavia).
Christoph Willibald Gluck: "Alceste" (Alceste)
Luigi Cherubini: "Medea" (Medea)
Francesco Gnecco: "La prova d'un opera seria" (Corilla).
Gaspare Spontini: "La Vestale" (Gran Vestale) ve "Agnese di Hohenstaufen" (Agnese).
Simon Mayr: "Medea in Corinto" (Medea).
Gioacchino Rossini: "Elisabetta, Regina d'Inghilterra" (Elisabetta) ve "Guglielmo Tell" (Mathilde).
Carl Maria von Weber: "Der Freischütz" (Agathe).
Giovanni Pacini: "Saffo" (Saffo).
Arrigo Boito: "Mefistofele" (Margherita).
Amilcare Ponchielli: "La Gioconda" (Gioconda).
Pyotr Ilyiç Çaykovski: "Pikovaya dama" (Lisa) ve "Evgenyi Onyegin" (Tatjana).
Jacques Offenbach: "Les contes d'Hoffmann" (Antonia).
Jules Massenet: "Manon" (Manon) ve "Werther" (Charlotte).
Pietro Mascagni: "Cavalleria rusticana" (Santuzza).
Antonio Smareglia: “La falena" (Falena).
Francesco Cilea: "Adriana Lecouvreur" (Adriana).
Eugen d'Albert: "Tiefland" (Martha).
Ricardo Zandonai: "Francesca da Rimini (Francesca).
Sergei Prokofiev: "L'angelo di fuoco" (Renata).
Jaromir Weinberger: "Schwanda, der Dudelsackpfeifer" (Dorotea).
Lodovico Rocca: "Monte Ivnor" (Edali).
Benjamin Britten: "Albert Herring" (Lady Billows).
Gian-Carlo Menotti: "The Consul (Magda).
Ahmed Adnan Saygun: "Kerem ile Asli” (Ash).
Francis Poulenc: "Les dialogues des Carmélites" (Madame Lidone).
Ildebrando Pizzetti: "Assassinio nella cattedrale" (Birinci Korife) ve "Lo straniero" (Maria)
 
Bu bağlamda, Milano'nun ünlü La Scala tiyatrosunda, Leyla Gencer 1957'de Poulenc in "Les Dialogues des Carmélites" (Karmeliten Rahibelerin Diyalogları), 1958'de Pizzetti'nin "Assassinio nella cattedrale" (Katedralde Cinayet) operalarının dünyadaki ilk oynanışlarında baş soprano rollerini üstlenmiştir. Leyla Gencer, başta Donizetti'nin bazı eserleri olmak üzere, uzun yıllar unutulmuş birçok operanın sahnelere dönmesini sağlamıştır.
 
LEYLA GENCER'İN RESİTALLERİ
 
Leyla Gencer 1946-1989 süresinde, özellikle 1974'te İstanbul'da Aya İrini’deki resitalinden sonra, 100'ü aşkın sayıda, orkestra eşliğinde konserler veya piyano eşliğinde resitaller de vermiştir. Leyla Gencer Türklerle ilgili arya ve şarkılar ile Chopin'in Polonya şarkılarına birçok şan resitalinde özel yer ayırmıştır.
 
LEYLA GENCER'İN EĞİTİM ÇALIŞMALARI
 
Opera sahnesine veda ettiği 1983'ten sonra da Leyla Gencer, şan eğitimiyle ilgili çeşitli seminerler vermiş, radyo ve televizyon programlarında yer almış, bazı operaların sanat danışmanı olmuş, son olarak 1997'den beri sanat yönetmeni olarak başında bulunduğu La Scala Şan Akademisi'ne 2007'de veda etmiştir.
Leyla Gencer pek çok önemli uluslararası şan yarışmasının jürilerinde başkan veya üye olarak bulunmuş, kendi adını taşıyan uluslararası bir şan yarışması da tesis edilmiştir. İlki 1995'te İstanbul'da düzenlenmiş olan Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışmalarında ödüllendirilen pek çok sanatçı dünyanın önemli opera sahnelerinde rol almaktadır.
 
LEYLA GENCER'İN SES VE GÖRÜNTÜ KAYITLARI
 
Leyla Gencer'in, hemen tamamı sahnelerden veya radyo konserlerinden canlı olarak çekilmiş, 100'den fazla CD- eşdeğerinde (45’lik 7" plak ve LP-uzunçalar olarak, sonradan çoğu CD-yoğunçalar olarak da yayınlanmıştır) ses kayıtları bulunmaktadır. Bunların arasında elliye yakın operanın bütünü, çeşitli seçmeler, aryalar, konserler ve resitaller yer almaktadır. Filme çekilen temsillerinin bazıları sonradan video/DVD olarak da yayınlanmıştır.
Güzelliği kadar özelliği de algılanan sesi, şancılığı kadar oyunculuğu da öne çıkan kişiliği ile, 1950'lerden 1980'lere dünya opera sahnelerinin en büyük yıldızlarından biri olan Leyla Gencer'in bazı aryalarına "Divine" (İlahi kadınlar / Tanrıçalar) başlığını taşıyan bir plakta, o dönemde dünyanın en ünlü altı sopranosundan biri olarak yer verilmiştir.
 
LEYLA GENCER'E VERİLEN ÖDÜLLER
 
Leyla Gencer yaşamında elliyi aşkın uluslararası ödül ve devan almış, yurtdışındaki çalışmalarının yoğunluğu sebebiyle Ankara Devlet Operası'ndan 1958'de ayrılmak zorunda kalmış, yerleştiği İtalya'da adını değiştirmeyi kesinlikle reddetmiş. Opera çevrelerinde "La Diva Turca" olarak da anılmıştır.
Leyla Gencer'e 1988'de Türkiye Cumhuriyeti "Devlet Sanatçısı" unvanını vermiş: 1994'te Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyasını almış: 1995'te Ankara Devlet Operası bahçesine heykeli dikilmiş; 2005'te İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yaşam Boya Başarı ödülünü almış: 10 Mayıs 2008'de Milano'da hayata gözlerini kapamıştır.
Ölümünden sonra bazı sahnelere Leyla Gencer'in adı verilmiş, son olarak İstanbul'da Bakırköy Belediyesi tarafından "Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi" inşa edilerek 2015'te hizmete girmiştir.
 
SON SÖZ
 
Leyla Gencer'in fani vücudunun külleri Boğaz'ın sularında kaybolsa da sesi gök Kubbealtı’nda baki kalacaktır.
 
LEYLA GENCER HAKKINDA KİTAPLAR
 
Leyla Gencer hakkında, dergi ve gazetelerde yayınlanan çok sayıda makalenin yanı sıra, birçok kitap da yazılmıştır:
 
Franca CELLA (1986): "Leyla Gencer: Romanzo vero di una primadonna (Collana musicale)" Venedik, CGS Edizioni, 546 s. Zeynep ORAL (1992): "Leyla Gencer, Tutkunun Roman", Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları N.318-13, 218 s.
Zeynep ORAL (1994): "Leyla Gencer'e Armağan". Ankara, Sevda-Cenap And Vakfı, Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi N.6, 176 s.
Zeynep ORAL (1999): "Tutkunun Romans/Leyla Gencer", İstanbul, Doğan Kitap, Genişletilmiş 8.baskı, 341 s. (10b: 2008, 280 $.
Ünal ÖZİŞ (2006): "Leyla Gencer ve Opera Dünyası", Ankara, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, 171 s.
Franca CELLA (Ed.) (2007): "Leyla Gencer, 50 anni alla Scala", Milano, Teatro alla Scala, 176 s. (+2 CD & 1 DVD).
Zeynep ORAL (2008): "A story of passion". Istanbul, İstanbul Foundation for Culture and Arts, 304 s.
Franca CELLA (2008): "Per Leyla Gencer". Bergamo, Fondazione Donizetti, 24 s. (+1 DVD: Lorenzo Arruga"nın Leyla Gencer ile 1997'deki söyleşisi).
Zeynep ORAL (Ed.) (2009): "Leyla Gencer". Ankara, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, N.3178-12, 320 s.
Zeynep ORAL (2011): "Leyla Gencer- Il canto e la passione". Milano, Mursia, 315 s.
Zeynep ORAL (2014): "Leyla Gencer". Paris, Bleu Nuit, 320 s (+1 CD)
 
LEYLA
GENCER'S
OPERA
WORLD

Em.Prof.Dr. Ünal Özis
Dokuz Eylül University Izmir, Turkey
 
Leyla Gencer was born on 10 October 1928 in Istanbul, as daughter of Atiye (Alexandra Angela Minakovskal from Polish origin and Hasanzade Ibrahim Çeyrekgil from Safranbolu. From her childhood with her nurse Mme. Lejeune, spent at the locations of Bosphorus-Yeşilköy- Polonezköy in Istanbul, to her high school years at the Dame de Sion and the Italian Lyceum, she was especially interested in French and Italian literature and theater.
She married Ibrahim Gencer, studied at the Istanbul Municipal Conservatory with great music teachers like Reine Gelenbevi, Cemal Reşit Rey, Muhiddin Sadak; then in Ankara with great singers like Giannina Arangi-Lombardi and Apollo Granforte, with a great theater personality like Muhsin Ertuğrul.
In 1950 Leyla Gencer began to work in the chorus of the Ankara State Opera, where she sang the same year the leading soprano role in "Cavalleria Rusticana". She debuted in 1953 in Napoli with the same role.
 
LOCATIONS OF LEYLA GENCER'S APPEARANCES
 
She sang thirty-three years the "Primadonna" roles of 70 operas on the most famous theater stages of the world, until her last appearance in 1983 in Venice.
Among the places where Leyla Gencer made her appearances, covering a space from San Francisco to St. Petersburg, from Buenos Aires to Edinburgh, are:
 
Turkey: Ankara, Istanbul:
Italy: Milano [La Scala), Roma, Napoli [San Carlo], Palermo [T.Massimol, Florence, Verona [Arena], Venice, [La Fenice], Trieste [T.Verdi], Torino, Reggio Emilia, Genova, Spoleto, Bologna, Bergamo [T.Donizetti], Catania, Macerata, Cagliari, Treviso, Mantova, Como, Modena, Livorno, Mestre.
Other European Countries: Austria: Vienna, Salzburg- Russia: St. Petersburg-Sweeden: Stockholm- Norway: Oslo- Poland: Warshaw, Lodz, Poznan - Germany: Munich, Cologne, Wiesbaden-Serbia: Belgrade - Switzerland: Lausanne, Vevey - Spain: Barcelona, Bilbao - Portugal: Lisbon - England: London, Glyndebourne, Edinburgh- Monaco: Monte Carlo.
North America: San Francisco, Los Angeles, Sacramento, San Diego, Pasadena, Dallas, Philadelphia, New Orleans, Newark, New York (Carnegie Hall).
South America: Argentina: Buenos Aires - Brazil: Rio de Janeiro
 
OPERAS AND ROLES SUNG BY LEYLA GENCER
 
Leyla Gencer appeared in 71 Primadonna roles of 70 operas (sometimes as Donna Anna, sometimes as Donna Elvira in Don Giovanni on these locations. These operas and roles were:
 
Giuseppe Verdi: "Aida" (Aida), "Attila" (Odabella). "Un ballo in maschera" (Amelia), "La battaglia di Legnano" (Lida), "Don Carlo" (Elisabetta), "I due Foscari" (Lucrezia), "Ernani" (Elvira), "La forza del destino" (Leonora), "Gerusalemme" (Elena), "Macbeth" (Lady). "Otello" (Desdemona), "Rigoletto" (Gilda), "Simon Boccanegra" (Maria), "La traviata" (Violetta), "Il trovatore" (Leonora). "1 vespri siciliani" (Elena).
Gaetano Donizetti: "Anna Bolena" (Anna). "Belisario" (Antonina), "Caterina Cornaro (Caterina), "Lucia di Lammermoor" (Lucia). "Lucrezia Borgia" (Lucrezia), "Maria Stuarda" (Maria). "Les martyrs" (Pauline), "Poliuto" (Paolina), "Roberto Devereux" (Elisabetta).
Vincenzo Bellini: "Beatrice di Tenda" (Beatrice), "Norma" (Norma), "I Puritani" (Elvira), "La sonnambula" (Amina).
Giacomo Puccini: "Madama Butterfly" (Cio-Cio-San). "Suor Angelica" (Angelica), "Il tabarro" (Giorgetta), "Tosca" (Tosca), "Turandot" (Liu).
Wolfgang Amadeus Mozart: "Cosi fan tutte" (Fiordiligi). "Don Giovanni" (Donna Anna; Donna Elvira), "Idomeneo" (Elettra), "Le nozze di Figaro" (Contessa).
Claudio Monteverdi: "L'incoronazione di Poppea (Ottavia).
Christoph Willibald Gluck: "Alceste" (Alceste)
Luigi Cherubini: "Medea" (Medea)
Francesco Gnecco: "La prova d'un opera seria" (Corilla).
Gaspare Spontini: "La Vestale" (Gran Vestale) ve "Agnese di Hohenstaufen" (Agnese).
Simon Mayr: "Medea in Corinto" (Medea).
Gioacchino Rossini: "Elisabetta, Regina d'Inghilterra" (Elisabetta) ve "Guglielmo Tell" (Mathilde).
Carl Maria von Weber: "Der Freischütz" (Agathe).
Giovanni Pacini: "Saffo" (Saffo).
Arrigo Boito: "Mefistofele" (Margherita).
Amilcare Ponchielli: "La Gioconda" (Gioconda).
Pyotr Ilyiç Çaykovski: "Pikovaya dama" (Lisa) ve "Evgenyi Onyegin" (Tatjana).
Jacques Offenbach: "Les contes d'Hoffmann" (Antonia).
Jules Massenet: "Manon" (Manon) ve "Werther" (Charlotte).
Pietro Mascagni: "Cavalleria rusticana" (Santuzza).
Antonio Smareglia: “La falena" (Falena).
Francesco Cilea: "Adriana Lecouvreur" (Adriana).
Eugen d'Albert: "Tiefland" (Martha).
Ricardo Zandonai: "Francesca da Rimini (Francesca).
Sergei Prokofiev: "L'angelo di fuoco" (Renata).
Jaromir Weinberger: "Schwanda, der Dudelsackpfeifer" (Dorotea).
Lodovico Rocca: "Monte Ivnor" (Edali).
Benjamin Britten: "Albert Herring" (Lady Billows).
Gian-Carlo Menotti: "The Consul (Magda).
Ahmed Adnan Saygun: "Kerem ile Asli” (Aslı).
Francis Poulenc: "Les dialogues des Carmélites" (Madame Lidone).
Ildebrando Pizzetti: "Assassinio nella cattedrale" (First Croffe) ve "Lo straniero" (Maria)
 
Leyla Gencer performed in the world premieres of two operas at Milano's La Scala: in 1957 Francis Poulenc's "Les Dialogues des Carmélites" (Dialogues of Carmelitan nuns), in 1958 Ildebrando Pizzetti's "Assassinio nella cattedrale" (Murder in the cathedrall. She revived many long-forgotten operas of Donizetti and other composers back to the stages.
 
RECITALS BY LEYLA GENCER
 
Leyla Gencer gave in the period 1946-1989, especially after her 1974 recital at Aya Irini in Istanbul, more than 100 concerts with orchestras or recitals accompanied by piano. She favored arias and songs related to Turks and Chopin's Polish Songs in many of her recitals.
 
EDUCATIONAL ACTIVITIES OF LEYLA GENCER
 
After retiring from the opera stages in 1983, Leyla Gencer continued to present various education and perfection seminars, appeared in radio and television programs, acted as consultant to some opera houses, and made her farewell in 2007 to La Scala's Vocal Academy, where she acted as artistic director since 1997.
Leyla Gencer was president or member in the juries of several important international voice competitions: such a competition bearing her name has also been established. Many laureates of the "International Leyla Gencer Voice Competitions", the first being held in 1995 at Istanbul, appear since then in leading roles on important international stages.
 
RECORDINGS AND FILMS OF LEYLA GENCER
 
The discography of Leyla Gencer largely exceeds the equivalent of 100 CD's extended-play, long-play records, later transferred to compact-discs), being mostly live performances registered directly from the stage or broadcast concerts; they include about fifty complete operas, several selections, arias, concerts and recitals. Some of her filmed performances were later released in video/DVD form.
With her beautiful as well as special voice, her personality as singer as well as actress, Leyla Gencer was one of the greatest stars on the stages of the opera world from 1950's to 1980's. She featured in a long-play record album, entitled "Divine", as one of the top six sopranos of that time.
 
AWARDS AND HONORIFIC TITLES PRESENTED TO LEYLA GENCER
 
Leyla Gencer received more than fifty international awards and honorific titles. She had to resign in 1958 from the Ankara State Opera because of her intense activities abroad. She refused to change her name in Italy where she later resided. She was called as "La Diva Turca" in the world of opera.
The Republic of Turkey presented her in 1988 the title of "State Artist"; she received in 1994 the Honour Award Golden Medal of the Sevda-Cenap And Music Foundation; her statue was erected in 1995 in front of the Ankara State Opera House; she received in 2005 the Lifetime Success Award of the Istanbul Culture and Art Foundation.
Leyla Gencer passed away on 10 May 2008 in Milano. After her death, the name of Leyla Gencer was given to some stages; and the "Leyla Gencer Opera and Culture Center", constructed by the Municipality of Bakırköy in Istanbul, entered into service in 2015.
 
LAST WORDS
 
The ashes of Leyla Gencer's mortal body may vanish in the waters of Bosphorus, but her voice will remain forever under the firmament.
 
BOOKS ON LEYLA GENCER
 
Besides a large number of articles in journals and newspapers, several books were written on Leyla Gencer:
 
Franca CELLA (1986): "Leyla Gencer, romanzo vero di una primadonna", Venice, C.G.S. Edizioni, 546 p.
Zeynep ORAL (1992): "Tutkunun Romani: Leyla Gencer", Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, N.318-13, 218 p.
Zeynep ORAL [1994]: "Leyla Gencer'e Armağan”. Ankara, Sevda-Cenap And Vakfı, Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi N6, 176 p
Zeynep ORAL (1999): "Tutkunun Romani/Leyla Gencer". Istanbul, Doğan Kitap, Enlarged 8. printing, 341 p. [10.pr.: 2008, 280 p.l.
Ünal ÖZİŞ (2006): "Leyla Gencer ve Opera Dünyası", Ankara, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, 171 p.
Franca CELLA (Ed.) (2007): "Leyla Gencer, 50 anni alla Scala", Milano, Teatro alla Scala, 176 p. (+ 2 CD & 1 DVD).
Zeynep ORAL (2008): "A story of passion". Istanbul, Istanbul Foundation for Culture and Arts, 304 p. Franca CELLA (2008): "Per Leyla Gencer". Bergamo Fondazione Donizetti, 24 p. (+ 1 DVD: Lorenzo Arruga's television program with Leyla Gencer in 1997).
Zeynep ORAL (Ed.) (2009): "Leyla Gencer". Ankara, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, N.3178-12, 320 p.
Zeynep ORAL (2011): "Leyla Gencer - Il canto e la passione". Milano, Mursia, 315 p.
Zeynep ORAL (2014): "Leyla Gencer". Paris, Bleu Nuit, 320 p.+ 1 CDI

HÜMANİTAS

2015.11.02
TANJU İNAL
 
Sahnede bir tanrıça – Çırpınan bir yürek Leyla Gencer

Tanju İNAL (Prof. Dr., Bilkent Üniversitesi, Uygulamalı Yabancı Diller Yüksek Okulu. inal@bilkent.edu.tr)
 
Sayı-Number: 6 (Özel Sayı/Special Issue)
Güz/Autumn 2015
ISSN: 2147-088X
DOI: http://dx.doi.org/10.20304/husbd.31827 Sayfa/Page:167-172
Geliş/Submitted: 21.10.2015 / Yayın/Published: 02.11.2015 167
 
Öz: Bir “Çılgın Türk” ün, bir “Prima Donna”nın, ünlü sopranomuz Leyla Gencer'in yaşamı, sanat dünyasındaki olağanüstü başarısı, otuz üç yıllık sanat yaşamı keyifle okunan yaşam öyküsel bir romana konu olmuş. Kitabın yazarı, gazeteci Zeynep Oral romanına çok emek vermiş, satırlarına renk ve ses katmış nerdeyse. Anlatının dokusunu, sanatçılarla, Türk ve İtalyan sanat dünyasından ünlü kişilerle yapılan söyleşiler, sanatçının hakkında özellikle yurt dışında yayımlanan dergi ve gazete makalelerinde yeralan övgüler, sanatçıya gelen sayısız mektup ve fotoğraflar oluşturuyor. Yazımız gerçek bir tutkunun, başarının ve azmin öyküsünü irdeliyor. Leyla Gencer çok değişik ve zengin opera, arya repertuvarı ile Türk kadınının “Ben Anadolu’yum, ben Türk’üm” diye dünyaya seslenişini biz okurlara bir kez daha anımsatıyor.
Anadolu’dan, Safranbolu’dan çıkan bir tanrıça, çok özel bir insan, ülkemizin kültür temsilcisi, eşsiz yorumcu, “Bel Canto’nun dünyadaki eşsiz sefiresi”, efsane soprano Leyla Gencer’i 2008 yılının 10 Mayıs’ında kaybettik. Vasiyeti üzerine yıllarını geçirdiği Milano’da yakılan cesedinin külleri, Boğaz’ın mavi sularına Yunus Emre Oratoryası eşliğinde serpildiğinde, 1950’de Ankara’da Cavalleria Rusticano ile başlayan, 1983’te Milano’da La Prova d’un Opera Seria (Ciddi Bir Operanın Provası) ile son bulan otuz üç yıllık bir sanat yaşamı noktalanıyordu. Ne var ki sanat yaşamına son nokta hiçbir zaman konulmayacaktı. Çünkü ardında çok kutsal, anlamlı bir yaşam, başarı öyküsü dolu dolu bir repertuvar, dağ gibi bir ödül listesi, pek çoğu İstanbul’da Borusan Müzik Kütüphanesine kayıtlı olan doksanı aşkın CD/DVD’yi, sayısız sahne başarıları ve dünyanın dört bir köşesine yayılan başarı öyküleri bırakacaktı.
Bu öyküleri iki kitaba borçluyuz. Kültür ve Turizm Bakanlığının hazırlattığı, gazeteci Zeynep Oral’ın editörlüğünü yaptığı, onun ve kimi müzik otoritelerinin değerlendirmelerini kapsayan anı ve tanıtım kitabı niteliğindeki Leyla Gencer, bir de yine Zeynep Oral’ın kurguladığı bir roman, Tutkunun Romanı. İki kitap da Leyla Gencer’in opera tutkusuna, Diva’yı tanıtma tutkusuna eşdeğer bir tutku ile yazılmış. İki tutkunun harmanlanmasıyla, biz okurlara şiirsel bir yaşam öyküsü hazırlanıp sunulmuş.
Tutkunun Romanı, Milliyet yayınlarında 1992 Mayıs’ında yayımlanmış. İtalyanlar çok sevdikleri, her zaman coşkuyla dinledikleri Leyla Gencer’in yaşam-sanat öyküsüne, anlatısına bizden önce ulaşmış. Franka Cella, müzik eleştirmeni olarak Leyla Gencer’i yazmış, yer aldığı yetmiş operadan övgüyle söz etmiş.
Çalışmamdaki bilgileri sanatçımızın başarılarını, korkularını, heyecanlarını, savaşımını, düş kırıklıklarını, çalışma azminin öyküsünü, yüz bölümlük opera gibi yazılmış bu kitaba, Zeynep Oral’a borçlu olduğumu öncelikle belirtmeliyim.
Anlatı, Leyla Gencer’in İstanbul’da Belediye Konservatuarı’nda aldığı şan eğitimi ile 1950’de Ankara Operası’nda başlayan opera serüvenini, İtalya’da, dünyanın çeşitli kentlerinde devam eden sanat yaşamını kurguluyor. Kurgu 1985 yılına dek sürüyor. Ama yanılmayalım; 1985 yılı Leyla Gencer’in sahne yaşamının bittiği yıldır. Zeynep Oral, eşsiz sopranonun başarılarını, müzik dünyasına katkılarının öyküsünü ölüm tarihi olan 2008 Mayıs’ına dek sürdürür. Sanatçı ölene dek gerek Türkiye’de gerek İtalya’da hep sanatın, şanın, operanın içinde kalmıştır.
Zeynep Oral, Leyla Gencer’in başarı dolu yaldızlı yaşam öyküsünü kaleme alırken sanatçı ile dört yıl süren bir söyleşi ve sohbete girişmiş. Bu söyleşileri, çeşitli Türk, İtalyan, Fransız gazetelerinden, örneğin, Ulus, Cumhuriyet, Vatan gazetelerinden, Ses, Yarın Pazar, Akis, Milliyet Sanat gibi dergilerden, İtalya’da Il Mattino, Il Gazzetina, La Stampa gazetelerinden, Discoteca Alla Fedelta dergisinden, Fransa’da Le Monde, Le Monde Diplomatique, Figaro, Le Point, L’Express, Le monde de la Musique dergilerinde çıkan övgü dolu yazıları da eklemiş yazılı belge olarak. Ünlü sanatçıya gelen mektuplar, kartlar; dünyanın ünlü opera sahnelerinde çekilmiş fotoğraflar, sanatçının kendini anlattığı pasajlar, kitabın yazıldığı süreç içinde bazen İstanbul’da bazen Milano’da yapılan (1988-92) sohbetler, ünlü Maestro’ların sözleri, övgüleri, sanatçının çok zengin opera repertuvarı kitabın dokusunu oluşturuyor. Kitap İngilizceye, İtalyancaya çevrildi. Zeynep Oral emek ve tutkuyla yazdığı romanla yetinilmemesi gerektiğini İtalyancaya Il Canto et la Passione (Şan ve Tutku) adıyla çevrilen kitabın Roma’daki tanıtım gününde de anımsattı. Çünkü iyi bir arşivci olan Leyla Gencer’le ilgili daha çok belgeler olabileceğine inanıyordu. Yüz bölümlük Tutkunun Romanı şimdi sahnede. Sıra dışı bir sanatçıyı tanıyacağız, sıra dışı bir başarı öyküsü izleyeceğiz.
Perdeler İstanbul-Çubuklu tepelerinde açılıyor. Uçurumun kıyısında, yükseklere fırlatılmaktan hoşlanan küçük bir kız sahnede. Yükseklik tutkusu, uçurumun kıyısından dönmenin hazzı, mutluluğu küçük Leyla’nın “Çılgın Türk”, “Napolili Türk”, “Diva”, “Regina”, “Prima Donna”, “Tanrıça Leyla” adları, tanımları, küçük büyük Leyla Gencer’in sanat yaşamını temellendiren, belirleyen duygular ve olgular.
Yükseklerde olmak, uçurumlardan, labirentlerden sıyrılmak. Sahneye çıkmaktan, sesinin çıkmayacağından, düşünde, yüreğinde her an canlı tuttuğu, temsil sırasında başarılı olamamaktan, kostümlerini beğendirememekten kaynaklanan korkular, endişeler. Korkuyu güçlü bir istekle, azimle yenmek, başarıyı soluya soluya hedefe ulaşmak. Çocukluğunda kurduğu düşlerde olduğu gibi büyük bir yazar, tıpkı başucundan ayırmadığı yazarlar gibi olmak, Goethe, Dante, Balzac gibi yazmak, ya da opera sahnelerinde büyük bir opera sanatçısı olmak ve sahnede, Prima kalmak. Opera sahneleri onu yüceltti. Bu duygular yumağı içinde Leyla Gencer bitip tükenmeyen sınavlardan, sınamalardan geçti. Yüzyılın Divası olarak yüreklerde yerini aldı. Olağanüstü başarılar kazandı. Korkularını arya söylemenin hazzı ve tutkusu ile yendi. Önce İstanbul’da sonra Ankara’da Arangi Lombardi ile çalıştı; yorulma nedir bilmeden, inatla, istekle, tutkuyla çalıştı. Pek çok temsilde rol aldı. Kimi zaman bir köylü kadın rolünde müthiş yorumlar yaptı. Örneğin: İtalya’daki ilk temsili Cavalleria Rusticana’da Sicilyalı köylü Santuzza oldu. Santuzza, XIX. yüzyıl Sicilya’sında aşk ihanetine uğramış köylü kız; aşk kırgınlığı, suçluluk duygusu yaşamış bir kız.
Leyla Gencer, ilk kez İtalya’da sahne alıyor. On bin kişilik Napoli San Carlo Operasında. Çok başarılı bir başlangıç. Alkışlar, alkışlar tüm korkularını silen alkışlar. Titiz İtalyan opera izleyicileri ve maestrolar artık onun izindedir. Bir dolu temsil, bir dolu yorum. Bir daha başarı. Başarı üstüne başarı.
Çaykovski’nin Yevgeni Onegin operasında Tatiana rolünde. Hayal dünyasında yaşayan romantik bir kız; aşk serüvenlerine, oyunlarına karşın kocasına sadık kalmayı isteyen bir Rus kızını yorumluyor. Aynı yılın şubat ayında daha önce Napoli seyircisini büyülemiş. Nasıl ve hangi rolde? Mme Butterfly rolü ile Leyla Gencer sahnede. Bu kez Napoli San Carlo Operasında on dört yaşında bu Japon geyşasını canlandırıyor. Cio-Cio Sen’in Amerikalı subay Pinkerton’la olan beraberliği, evliliği, anne oluşu ve subay tarafından terk edilişi Puccini’nin bestesi ile sahneleniyor. Onurunu korumak için babasının samuray kılıcı ile sonlandıran Mme Butterfly. Onu yorumlayan bu üstün yetenekli Türk sanatçı olağanüstü bir performans gösteriyor. Perde kapanırken yoğun alkışları, övgü dolu sesleri duyarken yine sahne korkusunu yenmiş olmaktan mutlu. İtalya’da artık daha da umutlu ve mutlu.
Çok değişik roller, Leyla Gencer’in çalışmalarını daha da arttırmasına neden oluyor. Çünkü o her şeyden önce seyircisine saygılı, sanatına saygılı. Dört ayrı dilde aryalarını söylüyor. Repertuvarını zenginleştiriyor. Artık o İtalyan eleştirmenlerine göre lirik tiyatronun “sıra dışı sesi”, “özgün bir kimliğidir” (Oral, 2009, s. 75).
Sıra onun Regina – Kraliçe olarak anılmasına neden olacak kraliçe rollerinde. Onlarda da çok başarılı bulunacaktır. Anna Bolena, Caterina Cornaro, Alceste, Mary Stuart, İngiltere kraliçesi Elizabeth, Donizetti ve Rossini’den operalarda. Glyderbourne opera festivali. Leyla Gencer VIII. Henri’nin kafası vurulan bahtsız kraliçesi mavi pelerinli Anna Bolena’yı, Aida’da aşkı için sevgilisi Rademis’in kollarında ölen Habeş prensesini ya da aşkı için kendini Tanrılara kurban eden Alceste’i, Macbeth’te eli kanlı prensesi yorumluyor. Sanatçının yorumladığı rahibe rolleri de var. Bellini’nin operası Norma’da aşkı uğruna bakirelik yeminini bozan Keltli rahibe Norma’yı, Poulenc’in Carmeletlerın Diyaloğu’nda başrahibe Lidoine rolünde. La Traviata’da aşk ve tutku dolu Violetta rolünde. Scala dergisi sayfalarını ona, “çok ender rastlanan ifade yoğunluğu” (Oral, 1992, s. 48) ile seyirciyi şaşırtan, alkış tufanına tutulan Leyla Gencer’e ayırıyor. Bu rollerin dışında Türklerden izler taşıyan operalarda Mozart ve Türklerde mehter marşından izler taşıyan rondoyu söylüyor. Monteverdi’den La Mia Turca’da, Donizetti’nin La Sultana Operası’nda rol alıyor. Bu gösterilerin, operaların bir başka anlamı var. Türk atmosferi ve sahnede bir Türk sanatçı. Sanki bu üstün başarının Türk’e ait olduğuna inanmakta zorlanan tüm İtalya’ya “Ben Anadolu’yum, ben Türk’üm” (Oral, 2009, s. 125) diye haykırıyor.
Leyla Gencer kimi rollerde de büyücü. Haendel’in Medeas’ı, Spontini, Pacini ve Donizetti’den dinsel şarkılarda kutsal soprano, Vivaldi’den, Beethoven ve Rossini’den aşk şarkıları söylerken âşık Leyla Gencer oluyor. Bizet’den Verdi’den ustalıkla yorumladığı aryalarda bir çingene bohem kadın oluyor.
“Türk Divası” Leyla Gencer opera sahnelerinin değişmez “Prima Donnası” oluyor. Otuz bir bestecinin operalarını söyleyecek, yetmişi aşkın kentte sahneye çıkacaktır. Yüzyılın iki Divası olan Maria Callas’ı, Renata Tebaldi’yi bile gölgede bırakacaktır. Roma’da, Milano’da, San Fransisco’da, Chicago’da, Buenos Aires’te, Bilbao’da, Viyana’da, Stocholm’de dünyanın dört köşesinde başarılarıyla artık tanınmıştır. Maestro Tullio Serafi “yeryüzündeki tüm duygular(ın) onun sesinde olduğunu” (Oral, 2009, s. 75) söyleyecektir. O, olağandışı sesine yorumladığı kişileri canlandırmadaki başarısı, seslere gözyaşlarını katıp, sözcüklerin ruhuna girmesi, patetik vurgulamaları İtalyanların “Gencerate” sözcüğünü opera terminolojisine katmalarına neden olacaktır (Oral, 1992, s. 134). Bir başka tanımla: Maestro Giandrea Gavazze’nin söylediği gibi Leyla Gencer’i “yalnız vokalist (değil), sesini, kültürüyle, aklıyla besleyen bir virtüöz” (Oral, 2009, s. 118) dür artık o.
Otuz üç yıllık sahne hayatında sahnelerde neredeyse “tanrıçalaşan” Leyla Gencer, (Oral, 2009, s. 138) sanat yaşamını zirvede bitirmek istemiştir. 1983 yılında çok çok kutsadığı sahnelere veda etmiş olmasına karşın ölüm yılına dek müzik, opera ve şan tutkusunu, sevgisini yayma misyonunu bırakmamıştır. Uluslararası şan yarışmalarında jüri üyelikleri yapmış, opera üzerine konferanslar vermiş, seminerlere katılmış, Türkiye üstün hizmet madalyasını almıştır.
Zeynep Oral, çok keyifle okuduğum yaşam öyküsünü, Leyla Gencer’in ölüm haberi ile sonlandırıyor. O artık hem anılarda hem Safranbolu’da babasının köyünde büstüyle, İstanbul’da Kültür ve Sanat Vakfında adına verilen salondadır. 2004 yılında adına basılan gümüş paralarda genç seyircilerine, dinleyicilerine kendini tanıtmaktadır.
Milano’da yakılan cesedinin külleri boğazın mavi sularına Yunus Emre Oratoryosu eşliğinde savrulurken, Zeynep Oral Yahya Kemal’in Deniz Türküsü ile anlatısını bir kat daha şiirleştiriyor. Biz de onu bu şiir eşliğinde son yolculuğuna uğurlayalım:
 
... Etraf ağarır
Som gümüşten sular üstünde giderken ileri
Ta uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri...
Musikiye bir alem kesilir çalkantı!
Ve nihayet görünür gök ve deniz saltanatı… (Oral, 1992, s. 212)
 
Bu güzel şiir eşliğinde, bu çalışmayı yaşam öyküsel anlatıya katkıda bulunanları anarak sonlandırmak istiyorum: Oral ‘ın yazısına İtalyancadan çevirileri ile katkıda bulunan Serra Yılmaz’ın, Ayça Atikoğlu’nun, Opera danışmanı Yekta Kopan‘ın kitabın hazırlanmasındaki her türlü emekleri övgüyü hak ediyor.
Zeynep Oral’in güzel sözlerinden, yazarımızın içtenlikle ifade ettiği, hepsi birbirinden anlamlı cümlelerden bir seçki yapacağım. Son bir alıntı Leyla Gencer’e şükran ve takdir cümlesi olsun:
Sonsuz bir inançla, inatla, hırsla ve aşkla tutkunuzun peşinden koştuğunuz için (...). Divanlığın görkemiyle alçakgönüllülüğü birbirinden ayıramadığınız ve sıradan insan olmanın, ama gerçek insan olmanın değerlerine sımsıkı sarıldığınız için. (...)
Yeryüzünün harikalığına, insanoğlunun müthişliğine. (Bizi) bir kez daha inandırdığınız için (Oral, 1992, ss. 190-191).
 

KAYNAKÇA
Oral, Z. (1992). Tutkunun Romanı (6. Bs.). İstanbul: Milliyet Yayınları.
Oral, Z. (Ed.). (2009). Leyla Gencer. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. 

 
A GODDESS ON STAGE – LEYLA GENCER, A FLUTTERING HEART
 
Abstract: The life of Leyla Gencer, our well-known soprano, a “Crazy Turk”, a “Prima Donna”, her great success in the world of art, and her thirty-three years of artistic experience have been the subject of a biographical novel. Zeynep Oral, the author of the novel, has given a colourful touch to the work with her own style. She has built up her narrative with the interviews of famous artists, tributes from various journals and articles from Italy and Turkey, and numerous letters and photographs received by the artist. Our paper explores the real story of passion, achievement, and ambition. With her rich repertory of opera and aria, Leyla Gencer reminds of Turkish woman’s strength once again by crying out “I am Anatolia, I am Turk!”.

2 0 1 6 


“50’Lİ YILLARDA TÜRKİYE” ADLI KİTAPTAN
2016

TEMPO MAG
2016 July
DOĞAN HIZLAN

Gerçek bir Diva: Leyla Gencer
 
Türk operasının yüzü ve sesi, uluslararası arenada adını yaldızlı harflerle yazdıran Leyla Gencer’in hikâyesi azmin masalı. Dünyanın en önemli operası La Scala‘yı yuvası kılmıştı. Hep “Ufkunuz genişledikçe ruhunuz da zenginleşir. Her şeyin en iyisini, asilini arayın” derdi. Usta gazeteci Doğan Hızlan, anılarından yola çıkarak Leyla Gencer’i anlattı.
 
Engin birikim

İlk kez 22 yaşında sahneye çıkan Leyla Gencer'in repertuarı 23 bestecinin 72 operasını kapsıyordu.
Gazetelerde, magazin sayfalarında her ‘Diva’ unvanına rastladığımda, “Bu kişiler Diva ise Gencer ne?” diye sorarım. Onun yaşamı, direncin, kendine güvenmenin, ısrarın, mesleğe adanmanın destanıdır. Hiç kuşkusuz her ülkede, opera dünyasında dönen rekabetler, çelmeler onun da önüne konmuştur, o sesiyle, bilgisiyle, kişiliğiyle hepsini yenmesini bilmiştir
10 Ekim 1928 yılında Polonezköy’de doğdu. İtalyan Lisesi’nde okuduktan sonra, İstanbul Devlet Konservatuarı’nda eğitim görmeye başladı. Hedefi, operanın mabedi La Scala’da söylemekti. Türkiye’ye gelen ünlü soprano Giannina Arangi Lombardi’ye bir tenor arkadaşıyla gittiler. Verdi’nin 'Aida' operasındaki rolüyle ünlenen Lombardi bu iki genci dinlemek istemedi, neyse ki sonunda Leyla Gencer’i dinledi ve onların evine taşındı, Gencer’i her gün saatlerce çalıştırıyordu. Bu öykünün ayrıntısını, Zeynep Oral’ın ‘Bir Tutkunun Romanı Leyla Gencer’ kitabından okuyabilirsiniz. Lombardi, konservatuvardan ayrılıp Ankara’ya gelmesini söyledi, hocasını dinledi, eşi bankacı İbrahim Gencer ile birlikte Ankara’da yaşamaya başladılar, orada tanındı Gencer. Muhsin Ertuğrul’un önerisiyle sınava girdi ve koroda söylemeye başladı. 1950’li yıllarda artık zirveye giden yolu tırmanıyordu. İlk rolü Cavalleria Rusticana’da Santuazza’ydı.
O dönemde önemli devlet adamlarının huzurunda resitaller verdi, devlet adeta Türk operasının görünen yüzü ve duyulan sesi olarak onu seçmişti. Ankara’nın tarihini okuyanlar, o zamanki Ankara’nın sanat açısından canlılığını bilir. Gencer, elbette Türkiye sınırları içinde ünü tatmıştı ama o sınırlarımız dışına çıkmak istiyordu. Bu önsezisini her zaman takdir etmişimdir; çünkü operanın yaygınlık alanını düşündüğünüzde, Türkiye’de kalsaydı belli bir alan içine hapsolurdu. Ama yeteneğin saklanmasına, kısır kavgalarla örtülmesine müzik tarihi müsaade etmemiştir. Birçok örneği vardır.
Leyla Gencer, 1953 yılında Napoli’de Cavalleria Rusticana’da söyleyince, İtalya kapısı ardına kadar açıldı. Ondan sonraki yükselişini, dünya sahnelerindeki başarılarını yinelemeye gerek yok. Ancak bir Türk opera sanatçısının bu başarısının bütün aşamalarını okumak bilmek, birkaç açıdan gerekli.
Birincisi; bir mesleğe kendini adanmışlığın mutlaka zaferle sonuçlandığını gösteriyor. İkincisi; iyi bir sanatçıysanız, her ülkede tanınıyor, beğeniliyor, seviliyorsunuz.
Leyla Gencer’in de dünya coğrafyasının her karesinde sesi yankılandı. Unutulmuş birçok operayı sahneye getirerek hem opera tarihine hem de kendi meslek tarihine büyük katkıları oldu. O yıllarda birçok başka ünlü sopranolar arasında, bu başarıyı yakalayabilmek gerçekten övülmesi gereken bir başarıdır. Her sanatçının yaşamında, unutmadığı ve unutturmadığı günler vardır. Ben bunlar arasında birinin altını çizmek isterim.
 
“Siz kendinizi Toscanini mi zannediyorsunuz?”

Dünyaca ünlü müzisyen ve şef Arturo Toscanini’nin cenaze töreninde Verdi’nin Requiem’inin soprano partisini o okudu ve ün hâlesini genişletti. Tarihin içinde garip rastlantılar vardır. Bunu okurken şef Adolfo Camozzo’ya isyanını da anımsadım: Camozzo’ya “Siz kendinizi Toscanini mi zannediyorsunuz?” demişti. Ölümü de ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu gözler önüne serdi. Zeynep Oral’ın ‘Bir Tutkunun Romanı Leyla Gencer’ kitabında şöyle anlatılıyor: “10 Mayıs 2008 akşamı Lorin Maazel, La Scala’da ‘1984’ operasının temsilinden önce sahneye çıkıyor ve şöyle diyor: ‘Bugün eşsiz diva Leyla Gencer’i yitirdik. Burası, La Scala onun evi, yuvasıydı.” 80 yaşında hayatını kaybeden Gencer'in külleri 16 Mayıs 2008 sabahında da çok sevdiği Boğaz’ın sularına döküldü.
Bir Türk sopranosunun başarısı, uluslararası alanda doruğa çıkışının öyküsü çok sert ve acımasız sahnelerle dolu. Çünkü opera geleneği olmayan, ancak devletin desteğiyle var olan bir ülkede doğup yurtdışında başarmak küçümsenmeyecek olağanüstü başarılarla bezelidir. Aramızdan ayrılan sevgili dostum Kurthan Fişek’in bir saptamasını her zaman anarım. Demişti ki, “Kapıkule’den öte her başarıyı överim.”
 
Leyla Gencer için kuyruk

Bir sopranonun klasik bir yaşam öyküsü olur mu? Hemen hemen her hafta bir başka şehirde, bir başka sahnede, bir başka orkestrayla şarkı söyleyeceksiniz. Bir yandan bu göçmen kuş yaşamı, bir yandan sahne gerilimi... Ünlü opera sanatçısı Teresa Stratas’ın bir röportajında söyledikleri belleğimde yer etmiş. “Aylarca bir gece için emek veririz, en küçük bir başarısızlık mesleğinizi bitirir.”
Leyla Gencer’i sahnede ilk kez Puccini’nin 'Tosca' operasında seyrettim. Şimdi yerinde yeller esen, TRT binasının olduğu adada Dram Tiyatrosu ve Komedi Tiyatrosu vardı. Ankara’da tanınan sopranoyu İstanbullular merakla bekliyor, dinlemek istiyorlardı. Ben de kuyruğa girenlerdim. Şimdi bir opera sanatçısı için kuyruklar var mı, bilemiyorum ama sanmıyorum. Cumhuriyet Türkiye’sinin okumuşu, aydını bütün devrimlere sahip çıkardı, çok sesli müzik başta olmak üzere.
Sonra onunla birçok kez buluştum, konuşmalar yaptım. Diva’ların günlük yaşamlarındaki duruşları da farklıdır, sahneden indiklerinde de hayatın sahnesinde sürdürürler. Gencer’in en sıradan cümleleri bile opera aryasından bir ölçü gibi gelirdi bana. Eşine seslenişini, eşinin de aynı biçimde karşılık vermesini dinler, bir düet yapacaklarını sanırdım.
 
'Müslüman ve oryantal'

La Scala'nın 'primadonna'sı Leyla Gencer, kökeninden hep söz etti. Bir röportajında "Müslüman ve oryantal bir altyapıdan geliyorum" demişti.
 
Otel odasına götürdüğü eşyalar

Dikkatimi çeken yanı nedir bilir misiniz? Kendinden söz etmezdi, sorduğunuzda yanıtlardı. Kendi mesleğinden emin herkeste aynı tavrı gözledim. Sizinle ilk buluştuğunda, sizi tanımak istediğini anlardınız. Soru sormazdı ama her anlattığınız onun sorusuna karşılık olmalıydı. Bilmeyen, tanımayan, onu seyretmeyen, dinlemeyen birine karşı nezaketini bozmaz ama duruşundan orada varlığının gereksiz olduğunu anlatırdı.
Türkiye’deki serüvenini bildiğimiz için, yurtdışındaki yaşamından, başarılarından öğrenmek istediklerimizi sıralardık. Zaman zaman bunu hoş görür, zaman zaman da bu yapılanların abesle iştigal olduğunu bakışıyla hissettirirdi. Yolculuklarda, otellerde geçen yaşamı için bir gün bana söylediğini unutmam: “Otel odalarına mutlaka evimden birkaç parça eşya götürürüm. Sahneden inip odama döndüğümde kendimi evimde hissedeyim diye.”
Sadece bir soprano değildi, araştırmacı yanı vardı. Neyi, niçin seçtiğinin her zaman gerekçesi olmuştur.
Gerek bir bestecinin bir operasının ilk seslendirilişinde, gerek notaları tozlu raflarda kalmış bir operanın sahneye getirilişinde. Ses rengini çok iyi bilirdi, o sesin hangi eserlerle ustalığını sergilediğini de. Müzik dünyası konusundaki bir saptamasını da gerçekten çok önemli bulurum. “Eskiden” demişti Diva, “Bir orkestrayı bir şef yıllarca yönetirdi, şimdi aynı orkestrayı başka başka şefler yönetiyor.” Bugün CD reklamlarını, konserleri izlediğimde bu gerçeği daha iyi algılıyorum.
La Scala’da birçok kişiyi yetiştirdi. Ben bir anımdan söz edeyim. Eskiden Hürriyet’in İtalya temsilcisi olan Mehmet Demirel’le bir opera temsiline gittik. Oradaki birkaç gence Demirel beni tanıttı. Türkiye’den geldiğimi söyleyince o gençler birdenbire şu ricada bulundular: “Leyla Gencer’i tanıyorsa, bizi tanıştırır mı? O büyük soprano bizi dinler mi?” Diva’ya telefon ettim, ricamı kabul etti, onları çağırdı. İtalya’daki bu konservatuvar öğrencilerinin isteği, onun İtalya’da ne kadar tanındığının bir göstergesi.
Peki biz Leyla Gencer için ne yapıyoruz? Şimdi CD’leri konusu üzerinde duracağım. Yıllar önce Roma’dan ve İtalya’nın başka kentlerindeki müzik mağazalarından önce uzunçalarlarını aldım. İlki ‘Leyla Gencer Sahnede’ adını taşıyordu. Mağazaya girdiğimde, satıcı çocuğa Diva’nın adını verdim “Cencer” diye bağırdı; benim Türk olduğumu öğrenince bana iltifat etti. Büyük sanatçıların ülkesinden olmak da bir onur payını bölüşmemizi sağlıyor. Şimdi onun adına bir yarışma var, gerçekten de başarı yolunda yürüyecek genç sesler kazanıyor bu yarışmaları. Seçici kurul üyeleri de yabancı müzikçiler ağırlıklı. Bakırköy Belediyesi de onun adını taşıyan bir merkez yaptı, İKSV binasındaki odada bulunan özel eşyası da oraya nakledildi. 10 Ekim 2016 günü binanın resmi açılış töreni yapılacak.
 
Türklüğünü hep vurguladı

La Scala’da onun için hazırlanan bir kitap, ‘Leyla Gencer – 50 Anni alla Scala’ (Leyla Gencer Scala’da Elli Yıl) adını taşıyor. Kitapta da Scala’da 19 başlık yazılı, çünkü sanatçı burada tam 19 operada rol almış.
Leyla Gencer bütün bunları yaparken, her zaman bir Türk sanatçısı olduğunu vurguladı. Bakın ne demişti bir konuşmasında: “İnsan köklerini hiçbir zaman inkâr etmemeli. Ben Avrupa’ya gidip Avrupalılaşmadım, Türklüğümü her zaman muhafaza ettim. Türk olduğumu her yerde söyledim. İsmimi de değiştirmedim. Hep Leyla Gencer olarak kaldım.”
Bilgisini, birikimini bölüşenlerdendi. İstanbul’a geldiğinde 'master class' çalışmaları yaptı. Diva’nın ne olduğunun tanımını yapmak yerine, onun bir salondaki, sahnedeki varlığının uyandırdığı etkiyi gözlemlemenizi görmenizi isterdim. Kendi adına düzenlenen şan yarışması için salona girdiğinde ayakta alkışlandı, alkışlattı. Nikita Magaloff’un piyanosu eşliğinde Aya İrini’deki resital, sanatçı duruşunun dersini içeriyordu. Onun uzunçalarlarının da CD’lerinin de telifleri olduğunu sanmıyorum. Hepsi korsandı. Bu durumda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir Leyla Gencer toplu CD’leri çıkarmasını bekliyorum. Yazıyı onun sözüyle noktalayalım: “Ufkunuz genişledikçe sizin ruhunuz da zenginleşir. Her şeyin en iyisini, asilini arayın.”

https://www.tempomag.com.tr/detail/gercek-diva-leyla-Gencer

2 0 1 7  


AKOB MONTHLY MAGAZINE No.39                         
2017.03.28

LEYLA GENCER VE

ROSSINI İLE BELLINI

Em. Prof. Dr. Ünal Öziş

Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir

Bel canto

Opera tarihinde "bel canto"nun (güzel şarkı) Mozart başlamış olduğu düşünülebilirse de 19.yüzyılın ilk yarısında doruk noktasına ulaşan bu tünün en önemli dört bestecisi olarak Gioacchino Rossini, Vincenzo Bellini, Gaetano Donizetti ve Giuseppe Verdi ön plana çıkmaktadır.
Bu dört beste, simgesel olarak bir köşesi üstünde dik duran bir eşkenar dörtgenin köşelerine konulabilir. Üst köşede, 1810-1830 süresinde bestelenen operalarıyla Rossini, sol kõşede 1825-1835 süresindeki operalarıyla Bellini, sağ köşede 1825-1845 süresindeki operallarıyla Donizetti, alt köşede 1840-1856 süresindeki operalarıyla Verdi (sonraki operalar kendilerine özgü nitelikleriyle ayrı tutularak) yerleştirilebilir.
Leyla Gencer'in baş soprano rolünde yer aldığı Verdi'nin 16 ve Donizeti’nin 9 operası önceki yazılarımızda (Verdi: AKOR, Eylül 2013, n19-20, s.62-67, Donizetti: AKOB, Eylül 2014, n.26, s.6-86 Mart 2015, n28, 5.34-37) konu edilmişti. Leyla Gencer, Bellini'nin 4, Rossini'nin 2 operasında da baş soprano rolünde sahneye çıkmış bu iki bestecinin diğer birkaç eserine de bazı resitallerinde yer vermiştir.

Rossini: "Elisabetta, Regina d'Inghilterra"

Gioacchino Rossini (1792-1888) uzun ömrünün belli bir kesiminde, 1810'lu ve 1820 yıllarda, birkaçı dünyanın en sevilen operalar arasında yer alan, bazıları çok ender sahnelenen, 30 civarında opera bestelemiştir.
Leyla Gencer Kraliçe Elisabeth rolü ile önce Donizetti'nin "Roberto Devereux operasında sahneye çıkmıştır. Rossini'nin ilk kez 1815’te Napoli'de Teatro San Carlo'da oynanmış olan "Elisabetta, Regina d'Inghilterra ingiene Kraliçesi Elizabeth) operasındaki Kraliçe Elisabeth rollünü ise, 1971'de Palermo'da Teatro Massimo'da, 1972'de Edinburgh Festivali'nde oynamıştır.
Palermo'da 1970’te sahneye konulacak iken, som anda grev yüzünden ertesi yıla ertelenen temsilin genel provasından, eserin bütününün can kaydı yoğunçalar (CD) olarak yayınlanmış.
Bu operanın, Sophie Lee'nin "The recess" (1785) romanına dayanan, Carlo Federicinin "Paggio di Leicester (1813) piyesinden esinlendiği ifade edilmektedir. Librettosu Giovanni Schmidt tarafından hazırlanmıştır. İki perdelik operanın ilk perdesinde iki sahne, ikinci perdesinde üç sahne yer almaktadır.
On altıncı yüzyılın efsanevi İngiltere Kraliçesi Elizabethin komutanlarından, gözdesi Leicester Kontu'nun, sabık İskoçya Kraliçesi Mary Stuart'in kızı Matilde ile gizlice evlenmiş olmasını, Leicesterin başarısını kıskanan Norfolk Dükünün Elizabeth'e bildirmesi üzerine gelişen durumlar operanın konusunu oluşturmaktadır.
Operada, Elisabetta'nın (soprano) yanında, komutanlardan Leicester (tenor) de öne çıkmakta; Matilde (soprano) ve Norfolk (tenor) ise nispeten önemli katkıda bulunmaktadır. Bu operada Matilde'nin erkek kardeşi Enricoyu kontralto sesin temsil etmesi, bariton ve bas sesli rol bulunmaması dikkat çekmektedir.
İskoçya'ya karşı savaştan zaferle dönen Leicester, getirdikleri arasında gizlice evlendiği Matilde ve kardeşinin bulunduğunu fark eder, bunu sadece Norfolk'a söyler, o ise kraliçeye bildirir. Elisabetta Matilde'yi tutuklatıp, mahkûm eder, eğer Leicester’dan ayrılırsa onu affedeceğini belirtir. Leicester de bunu kabul etmeyince, onu da tutuklatır.
Hapishane hücresine gelen Norfolk, Leicester'e ihanet etmediğini, aksine onları kraliçe nezdinde savunduğunu söyler, Leicester görmeye gelen Elisabetta'ya Norfolk kılıcını çekip saldırırken Matilde araya girip kraliçeyi kurtar. Elisabetta Norfolk'u ölüme mahkûm eder, Leicester ve İskoç esirleri serbest bırakır.
Rossini bazı operalarında, başka bir eserinden kısımlarda kullanmıştır. "Elisabeta, Regina d'Inghilterra"nin uvertürü, "Aureliano in Palmira" (1813) için yazılmış, daha sonra "Il barbiere di Siviglia" (1816) uvertürü olarak ün kazanmış açılış müziğidir. Birinci perdedeki "Questo cor benlo comprende" aryasının ezgiler ise "Barbiere di Siviglia'nin "Una voce poco fa" aryasında kullanılmıştır
.

Rossini: "Guglielmo Tell"

Rossini'nin son büyük operası olan, ilk kez 1829'da Paris Operasında "Guillaume Tell" adıyla temsil edilmiş bulunan, "Guglielmo Tell operasında Mathilde rolünü Leyla Gencer 1965’te Napoli’de Teatro San Carlo'da oynamıştır. Bu temsilin canlı kaydından gerek eserin bütünü gerekse seçmeler yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.
Friedrich von Schiller'in "Wilhelm Tell"ine (1804) dayanan, Rossini'nin "Guillaume Tell" operasının librettosu Etienne de Jouy ve Hippolyte Bis tarafından Fransızca olarak hazırlanmış: "Guglielmo Tell" olarak italyancaya çevirisiyle ilk kez 1833’te Napoli'de Teatro San Carlo'da temsil edilmiştir.
Schiller in beş eseri Verdi (AKOB, Aralık 2013, n.22, s.30-35), bir eseri Donizetti (AKOB, Eylül 2014, n.26, s.6-9) tarafından operalarına esas alınmıştır.
Operanın on iki dakika kadar süren uvertürü, orkestra konserlerinde de seslendirilen, dört temalı bir eserdir. İsviçreli askerlerin marşı olarak tanınan, uvertürün sonunda da bulunan opera finalinin ritmik ana temasının, yaklaşık bir buçuk asır sonra Dimitri Şostakoviç’in 15.senfonisinin birinci bölümünde de yer yer seslendirilmesi dikkat çekicidir.
Dört perdelik operanın ilk iki perdesi birer sahne, son iki perdesi ikişer sahnedir. Tam uzunluğu dört saat mertebesinde olan bu opera, çoğu kez kısaltmalar yapılarak sahnelemektedir.
Avusturya egemenliğinde bulunan İsviçre'nin bağımsızlığına giden süreçte, halk kahraman Wilhelm Tellin Vali Gessler'e karşı öyküsü, İsviçre Amold Meichtal ile Habsburg Prensesi Mathilde arasındaki aşk öyküsüyle bezenerek, operanın konusunu oluşturmaktadır.
Operada Wilhelm Tell’in (bariton) yanında, Amoldo (tenor) ve Mathide (soprano) başlıca rollerde olup, Gessler (bas), Arnold'un babası Melchtal (bas), Tellin eşi Edwige (mezzosoprano) ve oğlu Jemmy (soprano) nisbeten önemli rollerdir.
On üçüncü yüzyıl sonlarında Luzern (Dört Kanton) Gölü çevresinde geçen operada, iç çiftin düğününde köylüler eğlenirken, Uri ve Schwyz kantonlarına Avusturya'nın atamış olduğu Vali Gessler'in gelmekte olduğu duyulur. Çatından kurtardığı, âşık olduğu Habsburg Prensesi Mathilde’yi görmek isteyen Arnoldo'ya, Tell hürriyet için hareket etme gereğini hatırlatarak, onu aşkı ile ülkesi arasında tercih yapmaya zorlar.
Usta okçuluğu ile ünlü Tellin, yapılan okçuluk yarışmasını kazanan oğlu Jemmy, kızına tecavüz etmek isteyen bir askeri öldürüp kaçmaya çalışan köylülerden Leutoido'yu fark eder, Tell de Leutoldo'yu Gessler’in yakalamaması için onu tekneyle kaçın.
Bir av partisi dağılırken, Matilde, Amoldo'ya rastlamak ümidiyle ormanda kalır. Buluşan iki genç ümitsiz aşklarını dile getirirler, Matilde onun Avusturya ordusunda görev almasını, hürriyet yerine şan ve şöhret kazanarak, evlenebilmelerini ister.
Matide ayrıdiktan sonra, onları gizlice dinlemiş olan Tell ve bir arkadaşı, bu arada babası Melchtal Gessler'in idam ettirmiş olduğunu da söyleyerek, Amoldo'yu kendilerine katılmaya ikna eder. Unterwaldara Un ve Schwyz kantonlarından gelenlerin katılımıyla, yakılacak bir ateşle işaret verildiğinde Gesslere karşı ayaklanma kararı alırlar.
Arnoldo babasını Gessle’rin idam ettirdiğini söylediğinde, Mathide bu cinayet lanetler, ancak aşklarının hiçbir ümidi kalmadığını anlar ve vedalaşırlar.
İsviçre'de Avusturya egemenliğinin yüzüncü yılı bağlamında düzenlenen zoraki şenliklerde, Gessler şapkasını bir direğin üstüne yerleştirerek herkesin buna selam vermesini ister. Tell bunu yapmayınca yakalanır, Leutoido'yu kaçıran kişi olduğu anlaşılınca tutuklanır.
Jemmy'nin başının üstüne bir elma koyan Gessler, Tell'in bu elmaya ok atmasını, bunu yapmazsa baba ve oğlunu idam ettireceğini söyler. Tell yanına iki ok air, birini atarak elmayı vurur. İkinci oku ne amaçla aldığını soran Gessler'e Tell ilk ok hedefine ulaşmazsa, onu vurmak amacıyla aldığını söyleyince, baba ve oğul idam edilmek üzere tutuklanır.
Mathilde bir çocuğun öldürülmesine karşı çıkarak, imparator adına Jemmy'nin hayatını kurtarır. Gessler ise iyi bir denizci olan Telli Luzern Gölü karşı sahilindeki Küssnacht kalesinde sürüngenlere atarak öldürmek amacıyla tekneye bindirir.
Öldürülen babasının evine gelen Arnoldo, gizlenen silahlan bulur ve harekete geçmek amacıyla arkadaşlarına dağıtır.
Edwige, Jemmy ve Tell'e karşılık kendisinin rehine gibi kullanılmasını öneren Mathilde, göl kıyısında Tell için büyük endişe içindeyken, Leutoldo teknenin şiddetli bir fırtınaya yakalanarak kayalıklara doğru sürüklenmekte olduğunu, ancak tekneyi kullanması için eller çözülmüş olan usta denizci Tellin kurtulabileceğini söyler.
Tekneden kayalığa adayan Tell kaçarken, onun yay ve oklarını getiren Jemmy, ayaklanma işareti için kendi evlerini ateşe verdiğini açıklar. Tell kendisini yakalamak isteyen Gessleri tek ok atşiyla vurur, üç kantonun halkı sevinç içinde bağımsızlık başkaldırısını başlatır
.

Rossini'nin Diğer Eserleri

Rossini'nin 1814'te bestelediği "Il Turco in Italia" operasından kısa bir aryayı (Siete Turchi) Leyla Gencer bir resitalinde seslendirmiştir. Bu aryanın 1985'te Paris’te verdiği resitalin kapsamındaki canlı kaydı yogunçalar olarak yayınlanmıştır.
Rossini'nin 1832'de bestelediği ve 1842'de yeniden düzenlediği "Stabat Mater" oratoryosunun 1967'de Münih’te Bavyera Radyosunda seslendirmesinde Leyla Gencer solist soprano olarak yer almıştır. Bu konserin canlı kaydı yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.
Rossini'nin 12 şarkılık "Les soirées musicales" dizisinden (1830-1835) küçük aryalara (arette) (La promessa rimprovero"; "La partenza" L'orgia, L'invito, La pastorella delle Alpi; "La gita in gondola "La danza) Leyla Gencer birçok resitalinde yer vermiştir. Bu küçük aryalann 1980'de Paris'te verdiği resitalindeki canlı kayıtlan yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.

Bellini: "La sonnambula"

Leyla Gencer, Bellini'nin ilk kez 1831'de Milano'da Teatro Carcano'da temsil edilmiş olan (başlangıçta "La sonnambula ossia I due fidanzati svezzen" olarak anlan) "La sonnambula" (Uyurgezer kız) operasında, uykuda gezen Amina rolünü 1950'da Napoli de San Cado'da oynamıştır 1978'de Milano'da Teatro alla Scala'daki resitalinin sonunda, Leyla Gencer bis parçası olarak bu operadan 'Ah, non credea mirart?' aryasını söylemiş olup, resitalin canlı kaydı yoğunçalar olarak yayınlanmıştır. Aynı aryanın 1980'de Paris'te verdi resitalindeki canlı kaydı da yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.
Otuz dört yaşında ölen Bellini'nin Catania'daki mezarında da bu aryanın ikinci satırı yazılıdır. 'Ah, non credea mirarti / Si preso estinto, o fiore (Ah, inanmıyordum göreceğime / bu kadar çabuk solduğunu, ey çiçek).
Bu opera Eugène Scribe'in "La somnanbule ou l'anivée d'un nouveau seigneur" adlı piyesinin (1815), Jean-Pierre Aumer'in pantomim balesi (1827) için hazırlamış olduğu metinden esinlenmiş olup, librettosu Felice Romani tarafından hazırlanmıştır. İki perdelik operanın her iki perdesi de ikişer sahneden oluşmaktadır.
İsviçre'de bir köyde geçen opera, uyurgezer olduğu bilinmeyen bir kızın (Amina), evleneceği gece kocasını (Elvino), düğün günü köye gelen ve yakındaki şatonun varisi olduğunu henüz bilmedikleri bir adamla (Rodolfo) aldattığının sanılması bağlamındaki tepkileri ve kızın suçsuzluğunun anlaşılmasını konu yapmaktadır.
Operada Amina'nın (soprano) yanında, Elvino (tenor) ve Kont Rodolfo (bas) başlıca rollerdir. Elvino’nun eski sözlüsü Lisa (soprano) da nispeten önemli roldedir.
Amina ile Elvino'nun evlendiği gün köye bir yabancı (Rodolfo) gelir, şatoya nasıl gidebileceğini sorar. Hancı Lisa'nın ona, karanlık basmadan oraya varamayacağını, gece handa konaklamasını tavsiye etmesi üzerine köyde kalır. Sohbette yabancının yöreyi oldukça iyi tanıdığı ortaya çıkınca, sahibi olan kontun dört yıl önce ölmüş olduğu şatoda bir zamanlar kalmış bulunduğunu açıklar Yabancının Amina'ya yakınlık göstermesi, Elvino’yu kıskançlık krizine sürükler
Hava karardığında, geceleri ortaya çıkan hayaletten korkan köylüler evlerine giderler, her şeyin yoluna gireceğini söyleyen yabancı odasına çekilir. Şatonun varisi olan yabancının kimliğini keşfetmiş olan Lisa, Kont Rodolfo'nun odasına gelerek, köylülerin kendisine bir karşılama töreni hazırlamakta olduklarını söyler, aralarında duygusal bir yakınlaşma başlar, ancak köylülerin dışandan gelen sesler üzerine odadan çıkarken eldivenini unutur
Uykuda gezinerek Elvino'yu aramakta olan Amina Kontun kaldığı odaya gelir, uyuyakalır, hayalet denilen varken uyurgezer Amina olduğunu anlayan Kont ise, ona dokunmadan pencereden çıkar.
Elvino ve köylülerle odaya gelen Lisa, Amina'yı ihanetle suçlar ve herkes ona inanır, yalnızca Amina'yı büyütmüş, evlat edinmiş olan Teresa buna asla inanmaz.
Şatoya giden köylülere Rodolfo Amina'nın suçsuz olduğunu açıklarsa da Amina'yı kalbinden çıkaramasa bile Elvino evliliğin bittiğini söyler.
Elvino eski sözlüsü Lisa ile evlenmeğe kalkarken, Rodolfo Amina'nın masumiyetinde ısrar eder. Hiçbir erkeğin odasına yalnız girmemiş olduğunu iddia eden Lisa'ya, Teresa Rodolfo'nun odasında bulduğu tek eldivenini gösterir, Rodolfo da durumu açıklayamaz.
Ancak, Elvino'ya Amina'nın masumiyetini ispat etmek için uyurgezer ve hayalet diye adlandırdıklarının da uykusunda gezen Amina olduğunu açıklar ve herkes o sırada uykusunda gezmekte olan Amina'yı fark edince, konu mutlu son le biter.
Bellini: "Norma"
Vincenzo Bellini (1801-1835) kısa ömründe, bazıları çok ilgi görmüş, bazıları çok ender ve uzun aralıklarla sahnelenen, bir dizine kadar opera bestelemiştir.
Bellini'nin ilk kez 1831'de Milano'da Teatro alla Scala'da oynanmış olan "Norma" operasına Leyla Gencer repertuvarında 1962-1967 süresinde yer vermiş: 1962 de Barcelona'da Gran Teatro Liceu'da, 1964’te Buenos Aires'te Teatro Colon'da, 1965’te Milano'da Teatro alla Scala'da, Napoli’de San Carlo'da, Verona'da Arena'da, 1968'de Lozan'da Théâtre de Beaulieu'de, 1967'de Bologna'da Teatro Communale'de ve Torino'da Teatro Nuovo da oynamıştır.
1960 yıllarda Maria Callas’ın efsaneleşmiş Norma’sının La Scala'da 1955 teki son temsilinden on yıl sonra, 1965’te aynı sahnede Leyla Gencer tarafından oynanması üzerine Callas hayranları "Normalar savaşı" olarak anılan bir gerilim yaratmışlarsa da Gencer sonraki yıllarda da büyük başarısını sürdürmüştür.
1965'te Milano'daki temsilin tamamının canlı kaydı önce uzunçalar (LP) ve sonra yoğunçalar olarak yayınlanmıştır. Aynı kayıtan gerek seçmeler gerekse iki arya, "Sediziose voci. Casta diva' ile 'Dehl Non volerli vittime" ayrıca da yayınlanmıştır. 1964'te Buenos Aires'teki temsilden de ki bölümün Oh rimembranza' ile Deh, con te prend... Mira, Normal, canlı kaydı yayınlanmış bulunmaktadır.
Bu opera Alexandre Soumenin "Norma ou l'infanticide" adlı piyesinden (1831) esinlenmiş, librettosu Felice Romani tarafından hazırlanmıştır. Opera iki perde olup, birinci perdede iki sahne, ikinci perdede üç sahne yer almaktadır.
MÖ.1.yüzyılda Britanya'nın güneybatısında, Romalıların işgalindeki Galler'de geçen operanın konusu, Druid rahibesi Norma, Druid tapınağı genç kızlarından Adalgisa ve Romalı Prokonsil Pollione arasındaki bir aşk üçgeninin hazin öyküsüdür.
Operada Norma'nın (soprano) yanında, Adalgisa (soprano, günümüzde genellikle mezzosoprano) ve Pollione (tenor) başlıca rollerdir. Oroveso (bas) da nispeten önemli roldedir.
Başrahip Oroveso, işgalci Romalılara karşı savaşı kazanabilmek için Druid'leri tapınağa kutsal bir yürüyüşe götürür. Tapınağa gizlice yaklaşan Pollione arkadaşı Flavio'ya, Norma'dan sikildiğini ve tapınağın rahibe adayı genç kız Adalgisa’ya âşık olduğunu söyler.
Onlar uzaklaştıktan sonra, tapınakta Norma isyan zamanının henüz gelmediğini Druidlere bildirir, ay tanrıasının kendilerine bans getirmesini diler, isyan günü gelene kadar sakin olmalarını söyler. Tapınakta Adalgisa iç huzura kavuşmak için dua ederken Pollione gelir, birlikte Roma'ya dönmeye onu ikna eder. Öte yandan, grice doğurduğu iki çocuğunun babası olan Pollione'nin yakında Roma'ya döneceğini öğrenmiş olan Norma ise, Pollione'nin çocuklarını ve kendisini de Roma'ya götüreceğinden emin değildir.
Adalgisa gelirken, Norma yardımcısı Clotilde'den çocuklan saklamasın ister. Adalgisa, Norma’ya, bir erkeğin kendisiyle yakınlaştığını, rahibelik andından cayarak onunla gitmeyi istediğini açıklar. Ayni duygulan kendisinin de hissetmiş olduğunu düşünen Norma, ona yardımcı olmak ister. Adalgisa'nın sevgilisinin Pollione olduğunu öğrendiğinde ise Norma'nın aşkı nefrete dönüşür; Norma'yı tapınağa çağıran kutsal gong sesi tartışmayı keser.
Norma önce çocuklarını öldürüp, intihar etmeyi düşünürse de Adalgisa'yı çağırıp çocuklarını ona emanet eder ve Roma'ya götürüp onlara annelik yapmasını ister. Adalgisa ise Pollione ile konuşup, Norma'ya dönmesini sağlamayı düşünür.
Oroveso Druid'lere Pollione'nin yerine daha zalim birisinin beklendiğini, ancak henüz isyan zamanının gelmediğini, nefretlerini belli etmemelerini söyler.
Norma Adalgisa’nın Pollione'yi ikna edeceğini ümit ederken, Clotilde onun Adalgisa'yı tapınaktan zorla kaçırmaya dair kararı olduğunu belirtir. Tanrı imminsulun isyan zamanının geldiğini bildirdiğini açıklayan Norma, ancak önce bir kurbanın verilmesi gerektiğini hatırlatır. Bu sırada tapınağa giren bir Romalı (Pollione) yakalanır. Oroveso, Norma’ya onu öldürmesini emreder, Norma ise önce sorgulamak için yalnız kalmalarını ister.
 
1950'li yıllarda Maria Callas’ın efsaneleşmiş Norma'sının La Scala'da 1955'teki son temsilinden on yıl sonra, 1965'te aynı sahnede Leyla Gencer tarafından oynanması üzerine Callas hayranları 'Normalar savaşı” olarak anılan bir gerilim yaratmışlarsa da Gencer sonraki yıllarda da büyük başarısını sürdürmüştür.
 
Norma Pollione’yi Adalgisa'dan vazgeçmeye zorlar, iki çocuğunu öldüreceği tehdidi de Pollone'yi vazgeçiremez; intihar etmeye kalkışırken Norma Druid'leri çağırır.
Verilecek kurbanın andını bozan bir rahibe olduğunu bildiren Norma, Adalgisa'nın adını vermez, bunun kendisi olduğunu, Pollone'ye ölümün dahi son veremeyeceği aşkını açıklar
Pollione, Norma'dan af diler, Norma çocuklarını Oroveso ya emanet eder, Druidler, Pollione ile birlikte ölüme giden Norma'yı lanetler.

Bellini: "Beatrice di Tenda"

Bellini'nin ender sahnelenen operalarından, ilk kez 1833'te Venedik’te Teatro La Fenice'de temsil edilmiş olan "Beatrice di Tenda"nın, un aradan sonra 1964 Venedik’te La Fenice'de sahnelenmesinde Leyla Gencer başrolde yer almıştır. Bu temsilin bütününün canlı kaydı önce uzunçalar, sonra yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.
Bu opera Carlo Tedald Foresin "Beatrice di Tenda" adlı piyesinden (1825) esinlenmiş olup, librettosu Felice Romani tarafından hazırlanmıştır ki perdelik operanın ilk perdesi dört, ikinci perdesi iki sahneden oluşmaktadır
On beşinci yayılın ilk yansında geçen operanın konusu Kont Facino Cane'nin dul eşi Beatrice, evlendiği Milano Dükü Filippo Visconti, Ventimiglia Beyi Orombello ve ona aşık Agnese di Maino'nun arasında geçen, hazin bir sona giden aşk ve kudret işlerdir.
Operada Beatrice'nin (soprano) yanında, Orombello (tenor) ve Agnese (mezzosoprano) başlıca rollerdir. Filippo (bariton) da nispeten önemli roldedir
Evliliğinden sıkılan Filippo'ya yakınındakiler ayrılmasını tavsiye ederlerken, Agnese ile dolaylı bir duygusal yakınlaşma oluşur.
Agnese âşık olduğu Orombello'yu bir mektupla davet eder, mektubun Beatrice'den geldiğini sanan Orombello geldiğinde durum ortaya çıkar, Agnese kıskançlık krizi geçirir.
Öte yandan, Beatrice Filippo ile evlenmiş olmanın düşkırıklığını nedimelerinin yanında dile getirir. Oraya gelen Filippo, Beatrice'nin kudretini kıskandığı, kendisine sadakat göstermediğini, halk kışkırtarak kendisine karşı gelmelerine yol açtığını söyler. Beatrice ise buna karşı çıkar, halen şikayetlerini dinlemeye devam edeceğini vurgular. Orombello'yu arayan Filippo'nun askerler, er veya geç aşk veya korku yüzünden onun ortaya çıkacağını söyleyerek aramayı sürdürürler.
Beatrice eski eşinin bir portresini taşıyarak yalnız ve korumasız kaldığını, berkesin onu terk ettiğini söylerken, Orombello ortaya çıkar ve onun yanında olduğunu, askerlerini toplayarak harekete geçip, kendisini kurtaracağını söyler. Beatrice ona güvenmediğini belirtir, Orombello onun karşında diz çökerek yanlış anlaşıldığını söylerken, Filippo Agnese gelir, iki hain arasında bir ilişki olduğunu iddia ederek, onları tutuklar. Beatrice ise böyle biriyle evlenip, onu kendisiyle eşit konuma getirdiğin pişmanlık gösterir.
Kurulan mahkemede, korkunç işkenceler atında Orombello'nun suçluluğu kabul ettiği ve Beatrice'yi de suçlu duruma düşürdüğü belirtilir. Beatrice ise suçlamaları kesinlikle reddeder; Crombello ondan af diler.
Mütereddit kalan Filippo, pişman olan Agnese'nin ısrarıyla, duruşma ertelenmesini emreder, ancak mahkeme devam eder ve Crombello ile Beatrice'yi ölüme mahkûm eder. Beatrice ile güzel günlerini hatırlayan Filippo tereddüt etse de Beatrice taraftarlarının şatoya saldırı başlatacağını duyunca, idam emrini imzalar.
Agnese olayı kıskançlıktan kendisinin başlattığını itiraf etiğinde, Orombell ve Beatrice onu başlar. Beatrice ölümünün bir yenilgi değil bir zafer olduğunu söyleyerek ölüme gider.

Bellini: "I Puritani"

Bellini'nin lk kez 1835’te Paris'te Théâtre Italien'de temsil edilmiş olan "I Puritani" operasında Elvira rolü ile Leyla Gencer 1961'de Buenos Aires’te Teatro Colon'da sahneye çıkmıştır. Bu temsilin canlı kaydından seçmeler uzunçalar, bütünü yoğunçalar olarak yayınlanmıştır, 196416 "Norma’yıda oynamış olduğu Teatro Colon’un fuayesinde Leyla Gencer’in bir resmi ve elbisesi de sergilenmiştir.
Bellini'nin bu son operası, Jacques François Ancelot ve Xavier Boniface Saintine in "Têtes rondes et cavaliers (1833) adli piyesinden esinlenmiş librettosu Carlo Pepoli tarafından hazırlanmıştır. Opera konusunu Walter Scott'un "Old mortality (1816) romanından da esinlenmiş olduğu ise tartışmalıdır. Opera üç perde olup, birinci perdede üç sahne, diğer iki perdede birer sahne yer almaktadır.
On yedinci yüzyılda, Cromwell dönemi İngiltere’sinde, Plymouth yakınında bir kalede geçen operanın konusu, Sir Giorgio Valton'un yeğeni Elvira, onun sevdiği ve evleneceği) Arturo, ona âşık olan Püriten Riccardo üçgenindeki gelişmeler olup, Arturo'nun öldürülen kral I.Charles'ın dul eşi Henriet’in esaretten kaçmasına yardımcı oluşu esere ayrı bir gerilim katmaktadır. Operada Elvira'nın (soprano) yanında, Arturo (tenor), Riccardo (bariton) ve Giorgio (bas) başlıca rollerdir.  Yalnızca birinci perdede sahnede olan Enrichetta (mezzosoprano) da önemli sanılabilecek bir roldedir.
Elvira'nın babası Sir Gualtiero Valton'un komutan olduğu kalede, Püriten askerler kralcılara karşı savaşı kazanmak beklentisiyle toplanırken, kale halkı coşku içinde Elvira ile Lord Arture Talbo'nun evleneceklerini haykırırlar Savaştan dönen Sir Riccardo Farth, Valton'un kendisine Elvira ile evlenmesi için daha önce söz verdiğini açıklayarak, arkadaşı Sir Bruno Robertson'a içini döker.
Amcası Sir Giorgio Valton, sevdiği Arturo ile evlenebilmesi için babasını ikna ettiğini söyleyince Elvira sevinçten uçar. Arturo geldikten sonra, baba Valton Kralcıların casusu olduğundan şüphelenilen bir kadını Londra'ya götürmek üzere ayrılacağını söyler. Kadının öldürülen kral I.Charles'in eşi Henriet (Enrichetta) olduğunu anlayan Arturo onu kaçırmaya söz verir. Elvira'nın eşarbıyla başını örttürerek, nöbetçilerin kontrolundan geçirir, ancak Riccardo önlerini keser, düelloya davet ederken Evira olmadığını anlar, kaçmalarrına izin verir.
Düğün davetlileri geldiğinde, Riccardo Arturo'nun Enrichetta ile kaçtığını açıklar. Elvira kendini kaybeder, Arturo'nun hayalini görür.
Akli dengesini kaybeden ve sürekli Arturo'yu sayıklayan Elvira’nın sağlığının düzelmesi için, aniden çok sevineceği bir durumla karşılaşmasının olacağını savunan Giorgio, gıyaben idama mahkûm edilmiş olan Arturo’yu affettirmesini ve bularak getirmesini Riccardo'dan ister, o da ertesi günkü çatışmada karşılaşırlarsa onu öldürmek hakkı saklı kalmak koşuluyla kabul eder.
Üç ay sonra, ağaçlar arasında saklanarak Elvira'ya ulaşmaya çalışan Arturo, uzaktan Elvira'nın söylediği bir gezginci şarkısını işitir. O da aynı şarkıyı söyler, birbirlerini bulurlar, Arturo kaçırdığı kadının sabık kraliçe olduğunu, sadece Elvira'yı sevdiğini ve evleneceklerini açıklar.
Arturo'yu arayan askerlerle birlikte Giorgio, Riccardo ve kale halkı da gelir. Herkes Elvira, Arturo’ya ve sağlığına kavuşmasına sevinirken, askerler onu yakalayıp, idama götürmek ister. Gelen bir haberinin kralcıların tamamen yenildiğini, bunun şerefine Cromwell’in de herkesi affettiğini bildirmesi üzerine opera mutlu sona erer.

Bellini'nin Diğer Eserleri

Bellini'nin bu operalarından bazı aryalara, Bellini'nin "Adelsone Salvini" (1826) (Dopo Foscu nembo) ve "ll pirata" (1827) (Col somiso d'innocenza) operalarından birer aryaya Leyla Gencer bazı konserlerinde de yer vermiştir. "Dopo l'oscuro nembo" aryası 1985’te Paris’te verdiği resitalin canlı kaydı kapsamında yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.
Leyla Gencer resitallerinde, Bellini'nin bazı şan eserlerine de "I fervido desiderio", "Dolente immagine, Vaga luna", "Ma rendi pur contento) birçok kez yer vermiştir. İlk üç eserin 1980'de Paris'e verdiği resitalindeki canlı kaydı yoğunçalar olarak yayınlanmıştır.

Sonuç

Leyla Gener "Bel canto döneminin en önemli bestelerinden Rossin'nin iki, Bellini'nin dört operasında baş soprano rolünde sahneye çıkmış, özellikle "Norma"yı 1962-1967 süresinde, Barselona'dan Milano'ya, Buenos Aires’ten Torino ya uzanan bir coğrafyada büyük başarıyla temsil etmiş; bu iki bestecinin başka bazı şan eserlerine resitallerinde yer vermiştir. Bu eserlerin hemen tamamının cari ses kayıtlan yayınlanmıştır.
 
 
Yazarın Leyla Gence ve 'bel canto' Restecileriyle ilgili Bazı Yayınları
Özş. Ü. (2006) "Leyla Gencer opera dünyası. Ankara, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, 171
Özş. Ü. (2009) Leyla Gencer kültür mirası, Ankara, T.C. Kültür ve Turizm Bakan Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, N.3178-12, "Leyla Gencer (Ed.: Z. Oral, 249-259.
Oziş. Ü. (2013): Leyla Gencer ve Giuseppe Verdi. Mersin, "AKOB-Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergisi, 1920, 8.40-47.
Oziş. Ü. (2013) Ve Friedrich vanille Mersin, "AKOB Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergi, n.22, 30-35.
Oziş. Ü. (2014) Layla Geneve Donden üç kraliça. Mersin, "AKOB- Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergis", n.26, s.6-8.
Özş. Ü. (2015) Leyla Gencer ve Donizetti'nin diğer operaları Mersin, "AKOB- Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergi, n.29.34-37.
Özş. Ü. (2015): Leyla Gencer'in opera dünyası- Leyla Gencer's opera World Mersin, "AKOB-Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergisi, n31,
8.36-41
 
 
ATLAS TARİH MAGAZINE                 
2017 April

KAFKA OKUR  MAGAZINE
2017.07.08

Zümrüdüanka Misali Giden Bir Leyla Gencer
 
İLKNUR ÖZTULUM
 
Bir Anka Kuşu namı diğer Zümrüdüanka küllerinden doğuyor, haberlerde onu söylüyor herkes o gün. Leyla Gencer öldü diyor, boğazdan geçenler de yas mendilini sallıyor masum dökülüşüne. Bir rüzgâr çıkıyor, elinden tutuyor Leyla'nın. Savuruyor küllerini. Bu sefer bir opera sahnesinden değil, Dolmabahçe'den çıkıyor La Diva Leyla Gencer. Orkestra eksik ölçü çalıyor o gün. Vuruyor davullar kemanın tellerine, ağlatıyor şef tüm melodileri. Piyano bile teselli edemiyor orkestrayı. Birçok mitoloji de farklı anlatılır Anka Kuşu'nun efsanesi. Bu benim ruhumda bıraktığı efsaneydi. Gelelim mitolojideki efsaneye. Yedi aşamadan geçen ve pes etmeyen otuz kuşun peşine takılarak oluşturduğu bir kuştur Anka Kuşu (Simurg). Efsaneye göre kuru dallardan yaptığı yuva güneş ışınlarıyla tutuşarak yanar ve Simurg'u küle çevirir. Fakat küllerden yavru Simurglar doğar. Tıpkı La Gencer'in açtığı yol, bıraktığı birikimle doldurduğu eğitim yuvasındaki yetenekler gibi... Kararlılığı, doğruluktan ayrılmadan egoyla yapılan savaşı, teslimiyeti, nefsi ve daha birçok aşamayı temsil eder bu 7 aşama. Cennet kuşu olarak da anılır Anka Kuşu.
Leyla Gencer'in sesi de adeta cennetten bir şarkı gibidir Sıra sıra dizilir notalar ruhumuzun en eskimiş köşelerine. Leyla Gencer efsane olarak anlatılır kulaktan kulağa. Tozunu alır adeta, parlak bir ayna gibi candan yorumları. Geçerken çıktığı pencerenin sokağından baktırır tülleri uçuruşu.
Leyla Gencer 16 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Camii arasında yapılan bir törenden sonra boğazın sularına 20. yüzyılın son divası olarak külleriyle dökülürken, yeniden doğuyordu Türkiye için. Çünkü Leyla Gencer batı ülkelerinde "La Diva Turca", "La Gencer", "La Regina" olarak ün yapmışken Türkiye'de kıymeti ancak 10 Mayıs 2008'de Milano'daki evinde vefat edip yeniden doğuşu simgeleyen Anka Kuşu misali küllerinin boğaza dökülmesinin ardından anlaşılacaktı. Köklü bir ailenin kızıydı. Tam bir kültür elçisiydi. Babası Safranbolulu köklü Müslüman bir ailenin oğlu olan Hasanzade İbrahim Bey, annesi ise Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska'dır. Leyla Gencer kendi deyimiyle Müslüman, oryantal bir altyapıdan geliyordu. Öyle ki zengin bir kültürel birikimi olan La Diva'nın opera repertuarı 23 bestecinin 72 yapıtını kapsamaktaydı. Neredeyse dünya çapında en geniş repertuara sahip opera sanatçılarındandı. Babasını erken yaşta kaybeden Leyla Gencer, 1946 yılında varlıklı bir aileye mensup bankacı İbrahim Gencer'in kalbine merdiven dayayarak sevgisini 'Gencer' soyadını alarak duyurdu. İbrahim Bey hem bir baba hem eş oldu, kırık kanatlarını yamadı La Gencer'in. Ünlü soprano evliliği sırasında eğitim hayatına da devam etti. İtalyan Lisesini bitirdi, ardından
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarında şan eğitimi aldı. Fransa'nın önde gelen hocalarından Reine Gelenbevi, ünlü orkestra şefi Muhittin Sadak ve besteci Cemal Reşit Rey'in öğrencisi olma zevkini tattı. Türkiye'ye gelen ünlü İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi, La Gencer'in sesindeki işlenesi elması fark etmiş ve özel öğrencisi olarak yetiştirmek üzere İstanbul'daki eğitimini yarıda bıraktırarak görev yaptığı Ankara Devlet Konservatuarına aldırmıştı. Ankara, Gencer'i pamuklara saracaktı. 1950 ile 1958 yılları arasında devlet konuklarına verilen resitallerde en çok görev alan sanatçılardan oldu. Ülkemizi bir güneş gibi temsil etti. İlk defa 1953 yılında sesi Roma'ya süzüldü. Türkiye ile İtalya arasında imzalanan kültür anlaşmasıyla, artık Roma'nın aşk kokusuna Leyla Gencer'in aryaları karışmıştı. Ünlü San Carlo Operası'nda, Eugenio Onegin ve Madam Butterfly operalarında başrol oynama teklifi aldı. Leyla Gencer'in uluslararası platformdaki opera kariyeri güzel bir yola girdi. Dünyaca ünlü başka bir soprano olan Maria Callas'ın gelememesi üzerine, Lucia rolünü de Gencer üstlendi. Neden Türkiye'de kıymeti geç anlaşıldı dedim çünkü sevgili Diva, 1958'de Ankara Devlet Operasındaki kontratı feshedilince, kuş misali eşsiz başarılara uçtu. ABD'de sayısız opera temsili, resital, konser gerçekleştirdi. Verdi'nin Requiem'ini seslendirdi. Verdi'nin 'Kaderin Gücü' adlı eserinde başrol oynadı. Bu inci gibi dizilen başarıları Verdi'nin "Macbeth" operasi, Roma'da Mozart'ın "Don Giovanni", Donizetti'nin hiç bilinmeyen operası "Robert Devereux"daki Kraliçe Elizabeth rolü ve Bellini'nin 130 yıldır sahnelenmeyen "Beatrice di Tanda" operası takip etti. 1985 yılında bu incileri adeta bir mücevher gibi boynuna takip sahne hayatına veda eden Leyla Gencer, kendi oluşturduğu ekolle öğrenciler yetiştirmeye başlamış ve kendi gibi işlenmeyi bekleyen cevherlere de el vermişti. Sanat yönetmenliği yaparak büyülü sahne tecrübesini perde arkasına aktardı. Uluslararası şan yarışmasının kurucusu oldu. 1995'ten beri bu yarışma devam etmektedir. Ne yazık ki geç verilmiş de olsa ünlü soprano, 1988 yılında 'Devlet Sanatçısı' unvanını almıştır. 2004 yılında ise Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından "1000 Yılın Türkleri" özel koleksiyonunda, adına 15.000.000 TL değerinde 0.999 ayar gümüş hatıra para basılarak Leyla Gencer koca bir vefasızlığın özrünü almıştır. 2008 yılında ise vasiyeti üzerine, boğazın sularına küllerinin dökülmesiyle belki de her geçen martıda, her çıkan fırtınada, denize yansıyan her parıltıda yaşarken duyuramadığı sesini duyurmuştur. O yüzdendir ki boğaza yolunuz düşerse Leyla Gencer'in sesine kulak verin.

BAYAN YANI MAGAZINE                 
2017 October

Bir Cumhuriyet Divası:
Leyla Gencer...
 
ÖZLEM ÖZDEMİR
info@ozlemozdemir.net
twitter @ozlemozdemir
 
Bu ay başarısı ülke sınırlanını aşmış, tüm müzik eleştirmenlerince sesinin güzelliği ve özgünlüğü kabul edilmiş ve yirminci yüzyılın en önemli sopranolarından biri olarak kabul edilen Leyla Gencer'i analım istedim. Çünkü 10 Ekim onun yaş günü. Hayallerin çalışılırsa gerçek olacağının en önemli örneklerinden biri o. Batı'da "La Diva Turka" olarak anılan Gencer, lisedeyken hayalini kurduğu La Scala Operası'nda sahneye çıkmakla kalmayıp, aranın tarihinin de parçası oldu... Bu özel kadını saygıyla anıyorum ve bu yazıyı onun sesiyle okumanızı öneriyorum...
Leyla Gencer, 10 Ekim 1928'de Polonezköy'de doğar. Babası Safranbolulu köklü Müslüman bir ailenin oğlu olan Hasanzade İbrahim Bey, annesi Polonyalı Katolik bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska'dır. Babası İbrahim Bey, ağabeyi Hüseyin Çeyrekgil ile çiftçilik, balıkçılık, taşımacılık ve Çubuklu suyunun işletmesini yapar. Ayrıca Lale Sineması'nın işletmesini üstlenmiştir ve Karaköy'de hanları vardır. Annesi, İbrahim Bey'le evlendikten sonra Müslüman olup Atiye adını alır. Ne yazık ki Leyla, babasını genç yaşta kaybeder...
Leyla Gencer, İstanbul İtalyan Lisesi'ni bitirir. Ardından İstanbul Devlet Konservatuvarında şan eğitimi alır. Konservatuvarda, Fransa'nın önde gelen hocalarından Reine Gelenbevi, ünlü orkestra şefi Muhittin Sadak ve besteci Cemal Reşit Rey'in öğrencisi olur. Ankara Devlet Konservatuvarında ders vermek üzere Türkiye'ye gelen ünlü İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ile tanıştıktan sonra onun isteğiyle İstanbul'daki konservatuvar eğitimini yarıda bırakarak çalışmalarını Ankara'da onun özel öğrencisi olarak sürdürür. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun korosuna girer. Hocası Arangi-Lombardi, bir yıl sonra kızını ziyaret için gittiği İtalya'da hastalanarak hayatını yitirince çalışmalarını İtalyan bariton Apollo Granforte ile sürdürür.
 
"Napolili Türk"
Leyla Gencer, 1946'da varlıklı bir bankacı olan İbrahim Gencer ile evlenir ve Gencer soyadını alır. 1950'de Devlet Tiyatroları Ankara Operası'nda sahnelenmeye başlayan Cavalleria Rusticana operasındaki "Santuazza" rolü ile opera kariyeri başlar. Ankara Devlet Operası'nda görev yaptığı 1950- 1958 yılları arasında devlet konuklarına verilen resitallerde en çok görev alan sanatçılardan olur. ABD devlet başkanlarından Harry S. Truman, Dwight Eisenhower, Yugoslavya'nın kurucusu Mareşal Tito, İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Prenses Süreyya, Ürdün Kralı Hüseyin huzurunda resitaller verdiği devlet konuklarındandır bazılarıdır...
1953 yılında, Türkiye ile İtalya arasında imzalanan Kültür Anlaşması çerçevesinde bir radyo konseri vermek için Roma'ya gider. Bu konserin başarısı üzerine Napoli Yaz Festivali'nde sahnelenen Cavalleria Rusticana operasında başrol fırsatı elde eder. Bir sonraki sezon Napoli'nin ünlü San Carlo Operası'nda Eugenio Onegin ve Madam Butterfly operalarında başrol teklifi alır. Madam Butterfly operasındaki başarısı ile Napolili Türk olarak anılmaya başlar. Bu başarı bir sonraki sezon San Carlo Operası'nda sahnelenen La Traviata'daki "Violetta" rolünü getirir.
1957 sezonunda San Francisco Operası'nda sahnelenen La Traviata operasında başrolü Leyla Gencer, Lucia di Lammermoor operasında ise dünyaca ünlü soprano Maria Callas üstlenmiştir. Ancak Callas'ın gelmemesi üzerine Lucia rolünü de Gencer üstlenince, büyük bir başarı kazanır. O günden başlayarak ABD'de sayısız opera temsili, resital, konser gerçekleştirir...
 
"La Scala" ve Görkemli Yıllar
Her zaman hayali ünlü La Scala Operası'nda sahneye çıkmaktır. Ve 26 Ocak 1957'de bu hayali gerçekleşir! Fransız besteci Francis Poulenc'in "Carmelit'lerin Diyaloğu" eserinin dünyadaki ilk temsilinde başrolü (Lidoine-başrahibe) oynar. Gencer, 1958 yılında görevine son verilinceye kadar yurt dışındaki operalarda Ankara Devlet Operasi Sanatçısı sıfatıyla rol alır. O da Milano'ya yerleşir. Gencer 1959 Floransa Festivali'nin açılışında Verdi'nin 1849'dan beri hiç sahnelenmemiş "Legnano Savaşı" adı eserinde başrolü oynar. Gencer, 1960'larda artık mesleğinin doruğundadır. Ve en önemlisi hiç bilinmeyen operaları seslendirmeyi sürdürür. 1983-1988 yılları arasında As. Li. Co'nun genel sanat yönetmenliğini yürütür. 1997-1998 arasında La Scala korosunun genç sanatçılar okulunda yöneticilik yapar. Vefatına kadar La Scala'da opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini sürdürür. Uluslararası yarışmalarda seçiciler kurulu üyelikleri yapan, festivallere, seminer ve konferanslara katılan Leyla Gencer, İstanbul'da kendi adını taşıyan Uluslararası Şan Yarışması’nın kurucusudur. Leyla Gencer, 1988 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla onurlandırılır. 2004 yılında Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından ise 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda, adına 15.000.000 TL değerinde 0.999 ayar gümüş hatıra para basılır.

Tüm Zamanların En Duygulu Sesi
10 Mayıs 2008'de Milano'daki evinde kalp ve solunum yetmezliğine bağlı olarak hayatını kaybeder. Leyla Gencer'in cenazesi 12 Mayıs günü Milano'da La Scala Operası'nın Santa Babila Kilisesi'nde düzenlenen kalabalık bir törenden sonra vasiyeti doğrultusunda krematoryuma götürülerek yakılır. Külleri daha sonra İstanbul'a getirilerek vasiyeti gereği, 16 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı ile Dolmabahçe Camii arasındaki yapılan bir törenden sonra Dolmabahçe açıklarında Boğaz sularına dökülür... Törende, Mozart'in Requiem'inden "Lacrimosa" ile Ahmed Adnan Saygun'un "Yunus Emre Oratoryosu"nun 5, 12 ve 13. bölümleri İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu tarafından seslendirilir.
La Scala, Gencer'in ölümünün ardından onun tüm zamanların en duygulu seslerinden biri olduğunu söyleyerek, onun Scala'daki yıllarının "Bir daha tekrarı yaşanmayacak görkemli yıllar" olduğunu açıklar. La Scala'da onun için hazırlanan kitap. "Leyla Gencer- 50 Anni alla Scala" (Leyla Gencer Scala'da Elli Yıl) adını taşır. Leyla Gencer her zaman bir Türk sanatçısı olduğunu vurgulamıştır. Bir konuşmasında da şöyle der: "İnsan köklerini hiçbir zaman inkâr etmemek. Ben Avrupa'ya gidip Avrupalılaşmadım, Türklüğümü her zaman muhafaza ettim. Türk olduğumu her yerde söyledim. İsmimi de değiştirmedim. 

AKOB MONTHLY MAGAZINE No.43                            
2017.12.06

LEYLA GENCER

VE MOZART

Em.Prof.Dr. Ünal Öziş

Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir

MOZART VE OPERA


Kısa ömründe yüzlerce eser bestelemiş olan Wolfgang Amadeus Mozart'ın (1756-1791) iki düzineye yakın operası ve pek çok şan eseri vardır. Bu operalardan 18'i tamamlanmış, 4'ü sağlığında bitirilmemiştir.
İlk oynanış tarihleri sırasıyla, söz konusu operalar şunlardır. 1- Apollo et Hyacinthus (1767); 2- Die Schuldigkeit des ersten Gebots (1767); 3- La finta semplice (1767); 4- Bastien und Bastienne (1768); 5- Ascanio in Alba (1771); 6- Il sogno di Scipione (1772); 7- Lucio Silla (1772); 8- Il re pastore (1775); 9- La finta giardiniera (1775); 10- Mitridate, Re di Ponto (1778); 11- Idomeneo, Re di
Creta (1781); 12- Die Entführung aus dem Serail (1782); 13- Der Schauspieldirektor (1786); 14- Le nozze di Figaro (1786); 15- Don Giovanni (1787); 16- Così fan tutte, ossia la scuola degli amanti (1780); 17- La clemenza di Tito (1791); 18- Die Zauberflöte (1791).
Dört opera ise, ölümünden 15-20 yıl önce Mozart'ın yazmaya başlayıp, yarım bıraktığı, ölümünden sonra kısmen tamamlanıp, sahnelenmiş eserlerdir: 19- La Bethulia liberata; 20- L'oca del Cairo; 21- Lo sposo deluso, ossia la rivalità di tre donne; 22- Zaide.
Mozart'ın operalarının çoğunun özgün dili İtalyanca, bazılarının Almancadır; İtalyanca olanların hemen tamamı sonradan Almancaya da çevrilmiştir.

LEYLA GENCER VE MOZART'IN OPERALARI

Baş soprano rolünde yer aldığı Verdi'nin 18, Donizetti'nin 9, Bellini'nin 4 ve Rossini'nin 2 operası önceki yazılarımızda (Verdi: AKOB, n.19-20; Donizetti: AKOB, n.28 & Mart 2015, n.28; Bellini ve Rossini: AKOB, n.39) konu edilmiş olan Leyla Gencer, "bel canto'nun (güzel şarkı), 18.yüzyılın sonlarında kendisiyle başlamış olduğu da düşünülen Wolfgang Amadeus Mozart'ın 4 operasıında 5 Baş soprano (Don Giovanni de bazı yıllar Donna Elvira, bazı yıllar Donna Anna) rolünde oynamıştır.

İlk oynayış yılına göre bu operalar şunlardır: (a) 1953'te "Cosi fan tutte"; (b) 1960'ta "Don Giovanni" (Donna Elvira rolünde); (c) 1961'de "Don Giovanni" (Donna Anna rolünde); (d) 1962'de "Le nozze di Figaro"; (e) 1988'de "Idomeneo".

Photo: Leyla Gencer 1953'te Ankara Devlet Operasında, "Cosi fan tutte"de "Fiordiligi" rolünde. (Kaynak: Zeynep Oral- Leyla Gencer / Tutkunun Romanı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990)
Photo: Leyla Gencer'in, "Die Entführung aus dem Serail" (Il ratto del Seraglio) operasından, "Marterm aller Arten" (Tutte le torture) aryasını da söylediği karma konserin uzunçalarlarının arka kapağı.
Photo: Leyla Gencer'in "Donna Elvira" rolünde olduğu "Don Giovanni" operasının bütünün yoğunlaşmalar kapağı.
Photo: Leyla Gencer'in 'Donna Elvira rolünde olduğu "Don Giovanni operasının bütünün DVD kapağı.
Photo: Leyla Gencer'in 'Donna Anna' rolünde olduğu "Don Giovanni operasının bütünün yoğunçalar kapağı.
Photo: Leyla Gencer 1962'de Glyndebourne Festivalinde, Le nozze di Figaro"da Kontes' rolünde. (Kaynak: Zeynep Oral-Leyla Ganced Tutkunun Romani, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990)

"COSI FAN TUTTE"

Mozart'ın, tam adı "Cosi fan tutte, ossia la scuola degli amanti" olan, ancak kısaltılmış biçimiyle "COSI FAN TUTTE olarak anılan operasında, Fiordiligi rolünü Leyla Gencer 1953’te Ankara Devlet Operası'nda oynamıştır. Leyla Gencer'in bu eserle ilgili bir ses kaydı bilinmemektedir.

Güldürü niteliğindeki operalarda Leyla Gencer’in çok ender oynadığı göz önünde tutulduğunda, Mozart'in gerek bu eserinde gerekse Figaro'nun düğününde oynamış olması dikkat çekicidir.
Mozart'ın "Cosi fan tutte" (Bütün kadınlar böyle yapar) operası ilk kez 1790'da Viyana'da sahnelenmiştir. Eserin İtalyanca özgün librettosu, Lorenzo da Ponte tarafından yazılmıştır.
18.yüzyılda Napoli'de geçen eser iki perdedir. Nişanlıları Fiordiligi (soprano) ve Dorabella (mezzosoprano) kardeşlerin sadakatine güvenen iki genç subaya, Ferrando (tenor) ve Guglielmo (bariton), bunun aksine bahse giren yaşlı filozof Don Alfonso'nun (bas), kızların hizmetlisi Despina'nın (soprano) yardımıyla, bahsi kazanmak için yaptırdıkları eserin konusunu oluşturmaktadır.

Müzik açısından kız kardeşler ve nişanlıları daha öne çıkmakla birlikte, Don Alfonso ve Despina da önemli rollerdir.

Don Alfonso, subayların kılık değiştirerek ve ötekisinin nişanlısına kur yaparak, nişanlı kızların sadakatini bizzat kendilerinin sınamasını ister. Subaylar sözde cepheye gönderir, kılık değiştirip geldiklerinde onları Arnavut prensleri olarak kızlara takdim eder.
Başlangıçta kızlar yakınlık göstermezse de delikanlıların sözde intihar etmeleri, doktor kılığına giren Despina'nın onları İyileştirmesiyle başlayan yumuşama, noter kılığına giren Despina'nın huzurunda evlilik akdine kadar varır. Subayların cepheden döndüğünü belirten trampet sesleri üzerine, delikanlıların çıkıp, asıl kılıklarıyla gelmesiyle kopan kıyamet, kızların kendilerini affettirme çabalarıyla sönümlenir. "Bütün kadınlar böyle yapar diyerek bahsi kazanan Don Alfonso, Despina'ya da payını verir. Konusu açısından farklı yorumlar yapılan, 19.yüzyılda ve 20.yüzyılın ilk yarısında pek fazla oynanmayan bu opera, günümüzde Mozart’ın en çok sahnelenen güldürü operalarından biri niteliğindedir.

"DON GIOVANNI "

Mozart’ın "DON GIOVANNI" operasında, Leyla Gencer hem Donna Elvira, hem de Donna Anna rollerini aynı yıllardaki temsillerde oynamıştır.

'Donna Elvira' rolünde 1980'da Roma operasında, aynı yıl Milano'da RAI televizyonunda, 1978'de Torino'da Teatro Regio'da; 'Donna Anna' rolünde 1981'de Torino'da Teatro Nuovo'da, 1962'de Londra'da Covent Garden'de, aynı yıl Oslo'da Norske Opera'da, 1963'te Montecarlo operasında sahneye çıkmıştır. Donna Anna'nın 'Non mi dir, bellidol mio aryasını Leyla Gencer 1957 ve 1958'de iki resitalinde söylemiştir.
Leyla Gencer'in Donna Elvira'yı oynadığı 1980 Milano RAI temsilinin tamamının gerek ses (CD), gerekse görüntü (DVD) kayıtları mevcuttur. Donna Anna'yı oynadığı 1982 Londra Covent Garden temsilinin tamamının ses kaydı (CD) vardır.
Mozart'in "Don Giovanni" (Don Juan) operası ilk kez 1787'de Prag'da sahnelenmiştir. Eserin İtalyanca özgün librettosu, Lorenzo da Ponte tarafından, Tirso de Molina'nın (1585-1845) "El burlador de Sevilla y convidado de piedra" eserine dayanarak hazırlanmıştır.
Aynı konuda, librettosunu Giovanni Bartrati'nin yazdığı, Giuseppe Gazzaniga'nın "Don Giovanni ossia il convitato di pietra" operasi da 1787'de, Mozart’ın eserinden 8 ay kadar önce, ilk kez Venedik'te sahnelenmiştir.
İspanya'da, 17.yüzyılda geçen eser iki uzun perdeden oluşmaktadır. Uluslararası ünlü çapkın Don Giovanni'nin (bariton), Donna Anna'yı (soprano) baştan çıkarmaya çalışırken babası Kont'un (bas) müdahalesi ve Don Giovanni'nin Kontu öldürmesi; Kont'un öcünü almak için Donna Anna ve nişanlısı Don Ottavio'nun (tenor) katilin peşinden gitmeleri; eski sevgilisi Donna Elvira'nın (soprano) Don Giovanni'yi araması, uşağı Leporello'nun (bas) efendisinin gönül maceralarını sayıya dökmesi, köy düğünü öncesi gelin adayı Zerlina'yı (soprano) Don Giovanni’nin baştan çıkarma çabaları ve damat adayı Masetto'nun (bas) kıskançlık ve kızgınlığı; herkesin lanetlediği Don Giovanni'nin Kont'un taş heykeli tarafından cehenneme gönderilmesi operanın konusunu oluşturmaktadır.
Don Giovanninin yanı sıra, Donna Anna, Donna Elvira, traji-komik kişiliğiyle Leporello operanın önemli rolleridir. Zerlina, Don Ottavio, finaldeki kisa sahnesinde çok özel bir ses gerektiren Kontrolleri de nispeten önem taşımaktadır.
Donna Anna kendisini taciz edip, yüzünü saklayarak kaçan Don Giovanni'yi yakalamaya çalışırken, babası Kont yetişir, ancak düelloda Don Giovanni Kont'u öldürüp, uşağıyla kaçar. Donna Anna, olay yerine gelen nişanlısı Don Ottavio dan babasının öcünü almasını ister.
Terk ettiği sevgilisi Donna Elvira, Don Giovanni'ye hesap sorar, o ise uşağı Leporello'nun açıklayacağını söyleyip gider, Leporello’da efendisinin çeşitli ülkelerde yüzlerce sevgilisi olduğunu (bu bağlamda, İtalyanca özgün librettosuna göre Türkiye'de 91) söyleyerek Donna Elvira'yı yatıştırmaya çalışır.
Konağın yakınındaki köyde düğün hazırlıklarını gören Don Giovanni, gelin adayı Zerlina'yı baştan çıkarma amacıyla, düğünün kendi konağında yapılmasını önerir. Damat adayı Masetto kıskanır ve şüphelenir, Donna Elvira Zerlina'yı uyarmağa çalışır, Donna Anna babasını öldürenin Don Giovanni olduğunu teşhis eder ve Don Ottavio'ya söyler. Don Giovanni suçları Leporello'nun üstüne atıp sıyrılmak istese de kimseyi inandıramaz ve kaçmak zorunda kalır.
Don Giovanni, Donna Elvira'nın çekici hizmetlisini baştan çıkarabilmek için, Leporello'yu kendi kılığına sokar ve Donna Elvira'nın evden uzaklaşmasını sağlar. Masetto ve köylüler onu Don Giovanni sanip, dövmeye kalkıştığında, Leporello kimliğini açıklar, Masetto'ya saldırır, Zerlina yetişip, kavgaya son verir.
Leporello'yu hala Don Giovanni sanan Donna Elvira ona yakın davranırken, Donna Anna ve Don Ottavio ellerinde meşale ile evlerinden çıkarlar; Don Giovanni'yi arayan Zerlina ve Masetto da onlara katılır; Don Giovanni sandıkları Leporello'yu yakalamaya çalıştıklarında, o kimliğini açıklar ve kaçar.

Leyla Gencer, Wolfgang Amadeus Mozart'ın 4 operasında 5 baş soprano (Don Giovanni'de bazı yıllar Donna Elvira, bazı yıllar Donna Anna) rolünde oynamıştır.

İlk oynayış yılına göre bu operalar şunlardır: (a) 1953'te "Cosi fan tutte"; (b) 1960'ta "Don Giovanni" (Donna Elvira rolünde); (c) 1961'de "Don Giovanni" (Donna Anna rolünde); (d) 1962'de "Le nozze di Figaro"; (e) 1968'de "Idomeneo".

Kilise avlusunda, kontun anıt mezarıının önünde, Don Giovanni Leporello'ya son macerasını anlatırken, arkasından tehditkâr bir ses gelir, dönüp baktığında Kont'un heykeliyle karşılaşır, onu akşam yemeğine davet eder.

Konaklarında Don Ottavio Donna Anna'yı acımasızlıkla itham edip, bir an önce evlenmelerinde ısrar eder; Donna Anna ise onu çok sevdiğini, ancak babasının öcü alınana kadar sabretmesi gerektiğini söyler.

Akşam yemeğinden önce Donna Elvira gelerek Don Giovanni'den çapkınlıktan vazgeçip kendisine dönmesini ister, ancak olumlu bir yaklaşım görmez. Donna Elvira evden çıkarken Kont'un heykeli kapıya gelir. Leporello korkusundan kapıyı açamayınca, Don Giovanni misafirini karşılar.
Don Giovanni'nin elini sımsıkı yakalayan Kont, uslanmasını öğütler, oralı olmayınca, cezalandırılma zamanının geldiğini, yaptıklarının kefaretini ödeyeceğini belirtir, şimşekler çakar, alevler yükselir ve cehennem Don Giovanni'yi yutar.
Ortalık yatıştıktan sonra, Don Giovanniyi aramakta olan Donna Elvira, Donna Anna, Don Ottavio, Zerlina ve Masetto gelirler, Leporello olanları anlatır. Donna Elvira manastıra kapanmaya karar verir; Don Ottavio hemen evlenmelerini isterse de Donna Anna bir yıl daha geçmesini ister. Zerlina ve Masetto keyifli bir şöleni düşler. Leporello kendisine daha iyi bir efendi bulmayı düşünür. Hepsi, kötülük yapanların öleceğini, günahlarının kefaretini ödeyeceklerini dile getirirler.
Don Giovanni'nin 19.yüzyıldaki temsillerinde, çoğu kez eseri Don Giovanni'nin ölümüyle bitirmek yoluna gidilmişse de 20.yüzyıldan itibaren operanın son sahnesi de dahil oynanması esas olmuştur.

Photo: Leyla Gencer'in Kontes rolünde olduğu "Le nozze di Figaro" operasının bütünün yoğunçalar kараğı.
Photo: Leyla Gencer 1968'de Milano La Scala'da, "Idomeneo"da 'Elettra' rolünde (Kaynak: Zeynep Oral-Leyla Gencer/Tutkunun Romani, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990)
Photo: Leyla Gencer'in ailesinden kalan, Leyla Gencer Evinde sergilenen, Turquerie niteliğindeki şan eserlerini seslendirdiği bazı resitallerinde giydiği Osmanlı dönemi elbisesi.

"LE NOZZE DI FIGARO"

Mozart’ın "LE NOZZE DI FIGARO" operasında, Kontes rolünde Leyla Gencer 1982 ve 1983'te Glyndebourne Opera Festivalinde, 1963’te Londra'da Royal Albert Hall BBC konserinde sahneye çıkmıştır. Kontes'in "Porgi, amor" aryasını, Leyla Gencer 1955 teki iki resitalinde söylemiştir.

Leyla Gencer'in Kontes Almaviva'yı oynadığı 1962 Glyndebourne temsilinin tamamının ses kaydı (CD) yayınlanmıştır.
Mozart’ın "Le nozze di Figaro" (Figaro'nun düğünü) operası ilk kez 1785’te Viyana'da sahnelenmiştir. Eserin İtalyanca özgün librettosu, Lorenzo da Ponte tarafından, Caron de Beaumarchais'nin 1784'te yayınlanan "Le marriage de Figaro ou la folle journée" adlı piyes esas alınarak hazırlanmıştır.
Beaumarchais'nin 1775'te yayınlanan "Le barbier de Séville ou la précaution inutile" adlı, daha sonra Rossini'nin ünlü "Sevil berberi (1817) operasına esas olan piyesi ise, Figaro'nun düğününün birkaç sene öncesini ele almaktadır.
İspanya'da, 18.yüzyılın ilk yarısında, Kont Almaviva'nın şatosunda geçen eser dört perdedir. Hem Kontes Almaviva'ya (soprano), hem de onun yardımcısı Susanna'ya (soprano) âşık olan genç uşak Cherubino'nun (soprano) karıştırdığı ortamda, Kont Almaviva'nın (bariton), uşağı Figaro'nun (bas) evleneceği Susanna'yı baştan çıkarma çabalarını boşa çıkartmak için, Figaro ve diğerleri tarafından tasarlanan, başkasının kılığına girmenin ön plana çıktığı durumlar operanın konusunu oluşturmaktadır.
Öne çıkan bu beş rolün ötesinde, kâhya Marcellina (mezzosoprano), doktor Bartolo (bas), müzik öğretmeni Basilio (tenor), hakim Don Curzio (tenor), bahçıvan Antonio (bas), kızı Barbarina (soprano), iki genç kız (soprano) diğer rolleri oluşturmaktadır.
Figaro ile Susanna, evlendiklerinde kalmak ürere Kont'un kendilerine tahsis ettiği, Kont ile Kontes'in odalarının arasında yer alan odada hazırlık yaparken, Figaro Kont'un bu odaya kolayca girip Susanna'yı baştan çıkarmaya kalkışabileceğini düşünüp, alacağı önlemleri tasarlar.
Figaro ile kendisi evlenmek isteyen Marcellina, onun Susanna ile evlenmesinin gerçekleşmemesi için Bartolo'dan yardım ister, Suasnna ile ağız dalaşına girer.
Kont'un bir gün önce Barbarina ile yakaladığı ve kovduğu Cherubino, tekrar işe alınması için Susanna'dan Kontes nezdinde yardımcı olmasını diler. Kont içeri girdiğinde, Cherubino bir koltuğun arkasına saklanır. Kont yalnız olduğunu sandığı Susanna'ya kur yaparken, Basilio gelince, Kont koltuk arkasına saklanır, Cherubino koltuğa sığınır, Susanna onu örter. Basilio'nun Susanna'ya Kontes ile Cherubino'nun davranışlarından imalı biçimde bahsetmesi üzerine, sinirlenen Kont ortaya çıkar, Cherubino'yu da yakalayınca, kıyamet kopar.
Susanna ile konuşmasını Cherubino'nun duymuş olduğunu dikkate alan Kont, onu bu kez affettiğini, ancak askere çağrılmış olduğunu ve derhal birliğine katılması gerektiğini bildirir, Figaro da onu bir şarkıyla uğurlar.
Duygusal bir aryayla kocasını hala sevdiğini dile getiren, onun sadakatsizliğinden yakınan Kontes'in sözlerine, Susanna'nın da uygun bir dille anlattıkları eklenince, Figaro Kont'a ders vermek için tasarladığı planı açıklar.
Kontes'in o gece bahçede sevgilisi ile buluşacağını bildiren imzasız bir mektubu Basilio ile Kont'a gönderecektir. Susanna da Kont'a onu akşam bahçede bekleyeceğini bildirecek, ancak kendi yerine kadın kılığına girmiş Cherubino gidecek, Kontes de Kont'tan başka bir kadınla gizlice buluşmasının hesabını soracaktır.
Kontes'in odasında, Cherubino kadın kılığına girmek için yan soyunmuş vaziyette ve Susanna ise bir şey almak için kendi odasında iken, avdan erken dönen Kont içeri girer. Kontes aceleyle Cherubino'yu yan odaya sokar; kapısını kilitlemeden anahtarını alır, Konta içeride elbise provası yapan Susanna'nın bulunduğunu söyler.
Kont, Kontes'i yanına alarak, kilitli sandığı kapıyı zorla açacak alet almaya gider, durumu fark etmiş olan Susanna yan odaya geçer, Cherubino pencereden bahçeye atlayarak kaçar. Kontla dönerken Kontes hakikati söylemek ve özür dilemek isterken, açılan kapıdan Susanna çıkar. Bunun üzerine Kont özür diler, barışırlar, Kont'a imzasız mektubu Figaro'nun yazdığını itiraf ederler.
Figaro düğün hazırlıklarına girişirken, Antonio gelir, Cherubino'nun balkondan atlayıp, özenle yetiştirdiği çiçekleri tahrip ettiğini bildirir. Figaro ise atlayanin kendisi olduğunu, Antonio'nun bulduğu Cherubino'ya ait görev belgesini ise eksik mührünü bastırmak üzere kendisinin almış olduğunu söyler. Marcellina, yanında Bartolo ve Basilio ile birlikte gelir, Figaro'dan anlaşma gereği borcunu ödemesini veya kendisiyle evlenmesini ister.
Kontes'in isteği üzerine, Susanna Konta bahçede buluşmalarını teklif eder. Kont sevinçle ayrılırken Susanna Figaro'ya işin ayarlandığını söyler, ancak Kont bunu duyar, kızar, öç almak ister.
Don Curzio, Marcellina'ya olan borcunu ödemesi veya onunla evlenmesi gerektiğini Figaro'ya hatırlatır. Ancak tartışmalar sırasında, Figaro'nun Marcellina ile Bartolo'nun evlilik dışı oğlu olduğu ortaya çıkar. Bunun sevinci yaşanırken, Figaro'yu kurtarmak için Kontes'ten borç almış olarak gelen Susanna, ana ile oğulun sarmaş dolaş olmasına bozulsa da durumu öğrenince teskin olur.
Kont'un sevgisini yeniden kazanmayı çok istediğini Susanna'ya tekrar anlatan Kontes, Kont'a verilmek üzere bir aşk mektubu yazar ve bir iğneyle kapatır. Aralarında kılık değiştirmiş Cherubino'nun da olduğu bir grup köylü kızı Kontes'e bir şarkı söylerken, Antonio ile gelen Kont, Cherubino'yu teşhis edince küplere biner, ancak Barbarina kendisine olan yakınlaşmasını herkese anlatmakla tehdit edince, kızgınlığını gemlemek zorunda kalır. Figaro ile Susanna'nın yanı sıra, Marcellina ve Bartolo da evlenmeye karar verdiklerinden, çifte düğün hazırlıkları başlar.
Kontes, Figaro'nun planını biraz değiştirerek, Susanna'nın Kont'a verdiği randevuya, Cherubino yerine kendisi gitmeye karar verir. Susanna mektubu Kont'a verirken iğne Kont'un eline batar ve yere düşer, iğneyi mutlaka bulmak isteyen Kont, akşam şölende buluşmak üzere, herkesi uzaklaştırır.

Karanlık bastırırken bahçede birşeyler arayan Barbarina, ne aradığını soran Figaro ve Marcellina'ya Kont'un Susanna'ya götürülmek üzere verdiği ve düşürdüğü bir iğneyi aradığını söyler. Susanna'nın kendisini hakikaten aldattığını düşünen Figaro, kadınların hafifmeşrepliğini dile getirir, bunu duyan Susanna onu daha da kızdırmak için bir aşk şarkısı söyler.

Cherubino, Susanna zanettiği Kontes'in peşinden bahçeye gider, ancak onu kaybeder. Diğer taraftan, Susanna'nın Kontes olduğunu sanan Figaro, öcünü almak için ondan yardım ister, Susanna olduğunu fark ettiğinde de Kontes'miş gibi konuşmayı sürdürür ve ona kur yapar, Susanna'dan tokadı yediğinde, onun Kontes olmadığını sesinden çoktan fark etmiş olduğunu söyler ve barışırlar. Kont geldiğinde, Figaro Kontes kılığındaki Susanna'ya kur yapmayı abartarak sürdürür. Kont onları suçüstü yakalamak için adamlarını çağırır. Bu sırada Kontes tamamen farkli bir yönden çıkagelir, hakikat anlaşılır, sevinçle şölene gidilir.

 "IDOMENEO"

Mozart’ın "IDOMENEO" operasında, Elettra rolünü Leyla Gencer 1988'de Milano'da La Scala'da oynamıştır.

Leyla Gencer in Elettra'yı oynadığı 1988 Milano La Scala temsilinden, "Estinto Idomeneo... Tutto nel cor vi sento" resitatif ve aryası, 2007 de Franca Cella'nın hazırladığı "Leyla Gencer-50 anni alla Scala kitabinin ekindeki bir yoğunçalar (CD) kapsamında yayınlanmıştır.
Tam adı "Idomeneo, Re di Creta (Girit Kralı Idomeneo) olan, Mozart in "Idomeneo operası ilk kez 1781'de Münih'te sahnelenmiştir. Eserin İtalyanca özgün librettosu, Gianbatista Varesco tarafından, André Campra'nın aynı adli operası için Antoine Danchet'nin 1712'de yazdığı Fransızca metne dayanarak hazırlanmıştır.
Özgün dili İtalyanca olan operanın- en tanınanı 1831'de Richard Strauss ve Lothar Wallenstein tarafından yapılmış olan- Almanca biçimleri de bulunmaktadır (bu biçimde Elettra için Ismene adı kullanılmıştır).

MO.12.yüzyılda yapıldığı sanılan Truva savaşlarından sonra, Girit adasında geçen eser üç perdedir. Truva Kralı Priam'in Girit'te tutsak bulunan kızı Illia'nın (lirik soprano) ve Miken Krali Agamemnon'un Girit'te bulunan kızı Elettra'nın (dramatik soprano), Girit Kralı Idomeneo'nun oğlu Idamante'ye (soprano, bazen kastrato veya contralto) olan aşklarının dokusunda, ülkesine dönerken yakalandığı şiddetli fırtınada, Idomeneo'nun (tenor) deniz tanrısı Neptün’e (Poseidon'a), kurtulursa karaya çıktığında ilk karşılaştığı kişiyi ona kurban edeceğine söz vermesi, bu kişi oğlu Idamante olduğunda, adağını yerine getirmemek için çareler araması, sonu mutlu biten bu gergin operanın konusunu oluşturmaktadır. Bu kişiler operanın öne çıkan rolleridir.

Idomeneo'nun yakın dostu Arbace (bas, Strauss düzenlemesinde bariton), Başrahip (tenor, Strauss düzenlemesinde bas), Gaipten gelen kâhin sesi (bas) operanın diğer kişileridir. Birinci perdede çok kısa rolleri olan iki Giritli kadın ve iki Truvalı da bazı programlarda ismen belirtilmektedir.
Tutsak prenses Ilia'nın, ailesini ve yurdunu kaybetmesinin acısına rağmen, Idamante'ye aşık olmasıyla başlayan opera, babası tarafından Elettra ile evlenmesi kararlaştırılmış olan Idamante'nin Tuvalı tutsakları serbest bırakması, Ilia'ya aşkını açıklamasıyla devam eder, Ilia ise onu sevdiğini açıklamaktan çekinir.
Seferden dönmekte olan Idomeneo'nun, fırtınada gemisinin battığı ve kendisinin de öldüğü haberi yayılınca, Elettra kahrolur, Idamante'nin onun yerine Ilia ile evleneceğini ve tutsak kızın Girit kraliçesi olacağını düşünür.
Fırtınadan kurtulunca ilk karşılaştığı insanı Neptün’e kurban edeceğine söz veren Idomeneo, boğulmadan sahile çıktığında ilk olarak Idamante ile karşılaşır, ondan uzaklaşır, oğlu ise sevinç ile şaşkınlık arasında kalır.
Idomeneo Neptün’e olan vaadini Arbace'ye açıkladığında, dostu ona Idamante ve Elettra'yı hemen Argos'a göndermesini önerir. Elettra bu karara çok sevinir, ancak gemi hareket edemeden bir fırtına çıkar, deniz yarılır, ortaya çıkan bir canavar etrafı yıkmaya, insanları öldürmeye başlar.
Idamante canavarı yok etmeye gider, halk Neptün'ün kızgınlığının giderilmesi için kurbanın adının açıklanmasını ister, Idomeneo da bunun oğlu olduğunu açıklamak zorunda kalır.
Kurban töreni hazırlanırken, canavarı öldürmüş olan Idamante gelir, kurban edilmeye hazır olduğunu söyler. Kutsal balta onun üzerine inerken Ilia araya girer, kendisinin kurban edilmesini ister.
O anda, gaipten gelen bir ses aşkın zaferini ilan eder, gençleri kurban olmaktan kurtarır, Girit tahtına Idamante'nin geçmesini ve İlia ile evlenmesini söyler. Kahrolan Elettra dışında herkes mutlu olarak opera sona erer.

MOZART'IN DİĞER ESERLERİ


Mozart'ın, İstanbul Müzik Festivali kapsamında yıllarca Topkapı Sarayı'nda da temsil edilmiş olan, "DIE ENTFÜHRUNG AUS DEM SERAIL" operasında Leyla Gencer hiç oynamamış; ancak, Constanze rolünün uzun 'Tutte le torture' (Almanca: 'Martern aller Arten') aryasını 1958'de Milano RAI karma konserinde söylemiştir. Bu konserin tamamı uzunçalar (LP) olarak yayınlanmış; Leyla Gencer'in seslendirdiği aryalar başka bir operanın bütünün ekinde yoğunçalar (CD) olarak da verilmiştir.
Mozart’ın "Die Entführung aus dem Serail" (Saraydan kız kaçırma) operası ilk kez 1782'de Viyana'da sahnelenmiştir. Eserin librettosu, Gottlieb Stephanie tarafından, Johann Andre'nin Entführung operası için Christoph Friedrich Bretzner in 1781'de yazdığı librettoya dayanarak hazırlanmıştır. Eserin konusu 18.yüzyılda, İstanbul’da bir paşanın konağında geçmektedir.
1850'li yıllarda Noel için hazırlanmış karma bir uzunçalarda, Mozart'in "Exultate, Jubilate (KV 188) motetinden 'Alleluja' kısmını Leyla Gencer söylemiştir.
Leyla Gencer, özellikle 1980 yıllardaki resitallerinde Türklerle, Osmanlı İmparatorluğu kapsamındaki yörelerle ilgili, çoğu 18.yüzyılda bestelenmiş, Turquerie" olarak da adlandırılan, eserlere yer vermiştir [Oziş 2017b), 1982'de Venedik'te La Fenice karnavalı çerçevesindeki "Mozart e le Turcherie" başlıklı resitaline, Mozart’ın 'Lied guerriero' olarak anılan ('Beim Auszug in das Feld') küçük aryasıyla başlamıştır. Bu resitalin tamamının ses kaydı (CD) yayınlanmıştır.

SONUÇ

Leyla Gencer, özellikle 1980 yıllarda, Wolfgang Amadeus Mozart'in 4 operasında ("Cosi fan tutte", "Don Giovanni", "Le nozze di Figaro", "Idomeneo") 5 baş soprano (Don Giovanni'de bazı yıllar Donna Elvira, bazı yıllar Donna Anna) rolünde oynamış bazı konserve resitallerinde diğer birkaç eserine de yer vermiştir.

 

Yazarın, Leyla Gencer'in oynadığı, bel canto dönemi eserleriyle ilgili bazı yayınları


Öziş, Ü. (2013): Leyla Gencer ve Giuseppe Verdi. Mersin, "AKOB- Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür -Sanat Dergisi", n.19/20, s.42-47.
Öziş, Ü. (2014): Leyla Gencer ve Donizetti'den üç kraliçe. Mersin, "AKOB-Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergisi, n.28, s.6-0.
Öziş, Ü. (2015): Leyla Gencer ve Donizetti'nin diğer operalan. Mersin, "AKOB -Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergisi, n.29, s.34-37.
Öziş, Ü. (2017a): Leyla Gencer ve Rossini ile Bellini. Mersin, "AKOB- Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür- Sanat Dergisi", n.39, s.43-46.
Öziş, Ü. (2017b): Leyla Gencer et les turqueries. Ankara, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, "Turqueries-Regards croisés entre l'Orient et l'Occident, Colloque Interntional, 2018" (Eds.: A.Etensel-İldem, N.Demir, G.Çetin, Ç. Eroğlu, $.35-44.


2 0 1 8 

KIZ GÜCÜ HİKAYELERİ Kitabından Alıntıdır
2018
Yazan: Kollektif
© İllüstrasyon: CANER EKER
© Alfa Basım Yayım Dağıtım
Gırtlak tekniği literatüre geçen diva...

LEYLA GENCER
 
"N'ooolur Hasan Çavuş uçurumun kenarına, uçurumun kenarına!" Siyah saçlı, kara gözlü 4 yaşındaki kız çocuğu korucu Hasan'ın kucağına tırmanmış eliyle uçurumu gösteriyordu. En çok bu oyunu seviyordu Leyla; yemyeşil tepeli Çubuklu'daki o uçurumun kıyısına gelip kendini Hasan'ın kollarına atmak. Hasan onu havaya fırlattığında sanki bütün dünya onun olmuş gibi kahkahalarla uçmak, sonra bir an korkup o sonsuz güvene tekrar kavuşmak.
O kız Leyla Gencer'di, büyüyünce dünyanın en büyük sahnelerinde kendini o uçurumun kenarındaki gibi her şeye hâkim hissedecekti, kalbi en çok sahnede hızla çarpacak, sesinin gücüyle kalbini dökerken, arenalarda binlerce seyirciyi etkisi altına alacaktı.
Müslüman babası ve Katolik Polonyalı annesi koymuştu adını. Feodalizmin ve modernliğin iç içe geçtiği bir ailedeydi. Beyoğlu'ndaki Lale Sineması'nın, Karaköy börekçisinin de sahibi olan Safranbolulu babası, "Çocuklarımız 18 yaşına geldiklerinde dinlerini kendileri seçerler," diyecek kadar açık görüşlüydü.
Yazar, tiyatrocu, balerin, müzisyen, tarihçi, arkeolog olmak istiyordu. Evdeki kontesten Fransızca ders aldığı, dünya klasiklerini okuduğu çocukluk günleri rüya gibi geçti. Doğu ve Batı'nın karışımı gibiydi Leyla. İtalyan Lisesini bitirdikten sonra Beyazıt Kütüphanesinde çalışmaya başlamıştı. Konservatuvara gitmek istediği zaman kendisine "Eyvah, kız kantocu olacak," diyenleri susturacaktı.
Gencecik yaşında sesi ve müzik bilgisiyle tanınmaya başladı. Hem sesi güzeldi hem kulağı keskin. Öyle derin, öyle hissederek söylüyordu ki operaları. Onu dinleyenler aynı anda yaşıyordu sanki acıyı, öfkeyi, neşeyi, coşkuyu, hüznü... Şarkı söylemek en başından beri tutkusuydu. Ona ülkesi yetmiyordu, bütün dünyaya açılmak istiyordu. Beklentileri de sonsuzdu, kendine inancı da. Kararlıydı, operanın kraliçelerinden biri olacaktı; "La Diva Turca" olacaktı. Devlet tiyatrosundan baskılar nedeniyle ayrılmak zorunda kaldığında Muhsin Ertuğrul ona "Unutma kızım, altın çamurda bile ışıldar," diyecekti.
Kariyerinin basamaklarını tırmanırken operanın mabedi sayılan Milano La Scala'ya gelecek, iki hafta otele kapanıp, çalışıp yeterlilik sınavını kazanacaktı. Gün gelecek hayranı olduğu Maria Callas'ın yerine Norma rolünü canlandıracaktı. Scala'daki galada Leyla, Leyla, Kraliçe, La Regina çığlıkları yükselecekti. Artık alkışlar, çiçekler, ödüller ve hayran mektupları onun içindi. Hayatına İtalya'da devam etti Leyla, öğrenciler yetiştirdi, yöneticilik yaptı. Öğrenmeyi, çalışmayı hep sevdi, kendisiyle yarıştı. Engellere, baskılara yılmadan meydan okudu. Yaşamı boyunca divalığın görkemiyle, alçakgönüllülüğü birbirinden ayırmadı. Evinde bile arya söylemeyi hiç bırakmadı.
2008 yılında hayata veda ettiğinde vasiyeti aynen uygulandı. İtalya'daki törenden sonra külleri İstanbul'a getirildi, çok sevdiği şehrine... Dolmabahçe önünden mavi sulara bırakılırken fonda Yunus Emre Oratoryosu çalıyordu. Tıpkı “Küllerimi Ege Denizine bırakın," diyen Yunan asıllı Maria Callas gibi onun da ruhu denize karışıyordu. Yaşarken ve sanatlarını sergilerken yolları kesişen Akdeniz'in iki divası 30 yıl arayla çırpıntılı dalgalarda buluşmuştu şimdi. Gencer ve Callas'in ruhları hangi aryada düet yapıyordu kim bilir?
Tosca'nın "Ben sanatım için yaşamışım," aryasında mı yoksa Puccini'nin "Bu kız buradan mutlu ayrılıyor," aryasında mı?
 
1928-2008


 
"Ama benim hep sevilmeye ve şefkate ihtiyacım var."
"Scala zaten benimdi."
 

MEDAMARICAN MONTHLY MAGAZINE                            
2018

►►inceleme

Çağımızın Son Divası

Leyla Gencer Anısına..

Üyelerimizden Zeynep Tarlan, İtalya'nın Milano şehrine yaptığı yolculuk sırasında ziyaret ettiği La Scala Operası'ndan ünlü sanatçımız Leyla Gencer ile ilgili izlenimlerini bizlerle paylaştı.

Yazı: Zeynep Tarlan


20. yüzyıl Opera Dünyasının en önemli sanatçılarından "La Diva Turca" ve "La Regina" olarak da anılan sanatçımız Leyla Gencer, performanslarında daima mükemmeli aramış. Üstün dramatik yeteneğinin yanı Sıra araştırmacı yönüyle günışığına çıkardığı yapıtlarla, kendisi operanın en önemli figürlerindendir.

İstanbul'da doğan Gencer, İtalyan Lisesi'nden sonra İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladığı şan eğitimini Ankara Devlet Operası'nda Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile sürdürür. 950 yılında Mascagni'nin "Cavalleria Rusticana'sında Santuzza rolüyle sanat yaşamına başlar...

İlk defa 1953 yılında Türkiye ile İtalya arasında imzalanan Kültür Anlaşması çerçevesinde bir radyo konseri vermek üzere Roma'ya gider. Bu konserin başarısından sonra Napoli Yaz Festivali'nde sahlnelenen Cavellleria Rusticana operasında başrolü üstlenir. Bir yıl sonra San Carlo operasında "Madama Butterfly ve Eugene Onegin" operalarını seslendirmek için Napoli'ye geri döner. Bu operalardaki başarısından sonra Napolilerin sevgisini kazanır ve "Napolili Türk" olarak anılmaya başlar. Bundan sonra ise La Travaita'daki Violetta rolüyle başarılı performanslarını sürdürür. Violetta rolünü San Francisco, Philadelphia, Moskova ve Leningrad’ta ve Herbert von Karajan yönetiminde seslendirir.
Renata Tebaldi'nin Francesca da Rimini operasında son anda oynamayacağını bildirince yerine Leyla Gencer başrolü seslendirir. Buradaki başarılı performansını takiben San Francisco operası ile kontrat imzalar.
1957 yılında Poulenc'in Les Dialogues des Carmalites Operası'nın dünya prömiyerinde Lidoine rolünü yorumlar. Aynı yılın temmuz ayında ise La Scala Tiyatrosu'nun Köln turnesinde La forza del Destino'da başrolü seslendirir. Bunu takiben 25 yıl La Scala Operasının primadonnası olur. Çok ünlü bestecilerin eserlerinin Lirik Soprano'dan Dramatic Koloratura uzanan bir yelpazede 72 rolü yorumlar.
Opera dünyasındaki yerini yalnızca zengin repertuarıyla değil yanında canlandırdığı karakterlere kattığı dramatik nüanslarla da sağlamlaştıran Gencer, mesleğinin son günlerine kadar araştırmacı kişiliği ve eğitimci yönüyle unutulmuş veya hiç bilinmeyen operaları seslendirmeyi sürdürür; Verdi'nin unutulmuş operası Kudüs'te Elena, Donizetti'nin hiç bilinmeyen operası Robert Devereux'daki Kraliçe Elizabeth rolü ve Bellini'nin 130 yıldır sahnelenmeyen Beatrice di Tanda rolü gibi...
Bu seneki Milano serüvenimde tabii ki ilk sırayı La Scala Operası alıyordu... Müzeyi tekrar gezmek istedim. O sırada konuştuğum müzenin emektar görevlisinden bilgi alırken; Leyla Gencer'i sordum, ünlü soprano Maria Callas'ın büyük bir resmi vardı. Leyla Gencer'in yerini sorunca dikkatten kaçan yükseklikteki resmini gösterdi. Memnun oldum ama biraz daha görünür bir yerde olmasını tercih ederdim. Daha sonra CD almak için hediye mağazasına girip, Leyla Gencer'in Aida, Norma veya Macbeth'i yorumladığı CD'leri istediğimde "Bizde hiç bulunmuyor" cevabını aldım. Oysaki; Maria Callas'ın tüm CD'leri mevcuttu... Tabii ki Maria Callas da çok ünlü bir opera sanatçısıydı ama Leyla Gencer'in La Sala Operası'na olan bunca katkısından sonra birkaç CD'si de olmasını dilerdim...
Yapı Kredi "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması" adıyla 3-9 Eylül 1995 tarihinde gerçekleştirilen Leyla Gencer Şan Yarışması, 2006 yılından bu yana iki yılda bir, La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanatları Akademisi Vakfı iş birliği ile İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenmekte. 1997 yılındaki ikinci yarışmaya Leyla Gencer jüri üyesi olarak katılmıştı. Bugüne kadar birçok ülkeden yüzlerce sanatçının katıldığı Leyla Gencer Şan Yarışmasında dereceye girenler dünyaca ünlü operalardan konser teklifleri alırlar...
Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Avrupa Yakası'nın tek opera binası olarak 2013 yılında, Bakırköy Belediyesi tarafından inşa edilmiştir.
Maria Callas, Renata Tabaldi, Montserrat Caballe gibi efsane isimlerle aynı dönemde Avrupa sahnelerini fetheden Sopranomuzu, ünlü Opera eleştirmeni Michel Parouty "Çağımızın son divası, kusursuzluğun bir simgesi" olarak tanımlamıştır.

ASİ KIZLAR BİLGE KADINLAR Kitabından Alıntıdır
2018 February
Yazan: Kollektif
© İllüstrasyon: M.K. PERKER
© Karakarga Yayınları 108
LEYLA GENCER
(10 Ekim 1928 – 10 Mayıs 2008)
Opera Sanatçısı
 
İstanbul Polonezköy'de, Safranbolulu Müslüman bir babanın ve Polonyalı Katolik bir annenin kızı olarak doğdu. İtalyan Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuarı'nda Cemal Reşit Rey'den, İtalyan ve Fransız hocalardan ders aldı. Ankara Devlet Operası'nda ise İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ile çalıştı. Babasını genç yaşta kaybetti ve henüz 18 yaşındayken, bankacı İbrahim Gencer'le evlendi.
Türkiye'ye ziyarete gelen devlet adamlarının huzurunda verdiği konserler sayesinde yıldızı parladı ve daha 20'li yaşlarının başında, batıdan teklif üzerine teklif almaya başladı. Gittiği ülkelerde, afişte kendi isminin önüne mutlaka "Ankara Devlet Operası Sanatçısı" yazdırıyordu; ancak uzun yıllar boyunca yurt dışında daha fazla zaman geçirdiği için Ankara Devlet Operası onun kontratını feshedince, 30 yaşında İtalya'ya yerleşti ve La Diva Turca olarak, istediği hemen her yerde konserler verdi. Ölümüne dek yaşadığı Milano'daki La Scala Tiyatrosu'na mistik ve değişik bir mizaç getirmiş, kurumun demirbaşı olmuştu. Yalnızca sesiyle değil, sahneye hâkimiyeti ve rahat, kontrollü duruşuyla büyüleyen çok iyi bir oyuncuydu. Gittiği birçok ülkede kendisine neredeyse yalvarırcasına vatandaşlık teklif edilmesine rağmen, hiçbirini kabul etmedi.
Ölümünün ardından The Guardian'da, 20. yüzyılın en önemli sopranosu olarak tanımlandı. Ondan, keskin, dumanlı, dokunaklı ve insanı tutsak eden bir ses diye bahsediliyordu. Leyla Gencer, yalnızca sesiyle değil, araştırmacılığı, geliştirdiği teknikler ve yoruma getirdiği yeniliklerle de adından söz ettiriyordu. Ömrünün sonuna dek öğrenci yetiştirmeye devam etti ve onun stili, opera literatürüne "gencerate" (Leyla Gencer'in tekniğiyle şarkı söyleyebilmek) tabirinin girmesine neden oldu.
Türkiye'de sanatın bürokratik engellere takılması sonucu yaşanan pek çok benzer durumda olduğu gibi, Türkiye, yurt içinde de sayısız ödül almasına, adına para bile basılmasına rağmen dünyaca ünlü bir sopranoyu ölümünden sonra tanımaya başladı. Gencer'in, vasiyeti gereği yakılan bedeninin külleri İstanbul Boğazı'na serpildi.

BÜTÜN DÜNYA MONTHLY MAGAZINE
2018 February
 
PORTRELER
LA DIVA TURCA:
LEYLA
GENCER
 
20. yüz yılın önde gelen sopranolarından biri olan Leyla Gencer, 10 Ekim 1928'de İstanbul'da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladığı şan eğitimine İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile devam etti.
1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni'nin Cavalleria Rusticana eserinde Santuzza rolünü yorumlayana dek Ankara Devlet Opera ve Balesi Korosu'nda görev aldı. Kısa sürede dünyaca La Diva Turca olarak tanınan ünlü bir opera sanatçısı oldu.
1985 yılında Venedik La Fenice Tiyatrosu'nda Francesco Gnecco'nun La Prova di un'Opera Seria isimli eseriyle opera sahnelerine veda eden Leyla Gencer, 1992 yılına dek konser ve resitallerine devam etti.
1988 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla onurlandırıldı.
2004 yılında Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda adına 15.000.000 TL değerinde para basıldı.
1982 yılından başlayarak, seminer ve yorum kurslarıyla kendini genç opera sanatçılarına adayan: 1995 yılından bu yana İstanbul'da iki yılda bir yapılan "Leyla Gencer Uluslararası Şan Yarışması"nın kurucusu olan "20. yüzyılın son divası" 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü Milano'daki evinde yaşama veda etti..

1- Soprano, vokal tanul müzikse en tiz kalın veya genç erkek çocuk sesine verilen teknik bir is zaman kadın vokalini tanımlamak için kulla rağmen aynı zamanda bir çalgı topluluğunda en w sesleri veren müzik araçları için de kullaulabili

2- Diva: sinema, tiyatro, mizik, dans, hole th sanata yıllarını vermis, alanda çok başarılı olun kadın sanatçı.

 
SABAH DAILY NEWS PAPER
2018.05.11
HINÇAL ULUÇ

Büyük Leyla’yı hatırlamayan Küçük Adamlar!

Bu satırları yazdığım perşembe için takvimler "10 Mayıs" yazıyor...
10 Mayıs, Leyla Gencer'in ölümünün "Onuncu" yılı... Bu onuncu yıl, o kadar önemli ki, dünyanın "1 Numaralı Operası" La Scala bir anma töreni düzenledi.
La Scala Milano, Leyla'yı anıyor...
Peki Türk Devlet Operası ne yapıyor?.. Hem de Genel Müdürü bir opera sanatçısı... Bir Tenor... La Scala'da "Konuk" söylediği zaman bizi gururlandıran bir tenor o.. Leyla, o Scala'nın devamlı sopranosu, Diva'sı, Kraliçesiydi. En iyi o Genel Müdür bilir Leyla'nın değerini değil mi?
O sanatçı Genel Müdür, o Ölümsüz Diva için ne yapıyor.
Hiçbir şey!
Şaştınız mı?
Şaşmayın! Leyla'ya ilk ihaneti değil ki bu operamızın...
Sene 1961... Dünya çapında soprano Leyla Gencer, ülkesine geldi... "Beni dünya dinliyor. Bir de milletim dinlesin" dedi. Sandı ki, Operası, kendi operası balıklama dalacak bu teklife...
"Olmaz" dedi, zamanın müdürü. "Öyle bir baş rol için gelip gitmek olmaz...
Kadromuza girmen gerek.
La Scala'yı bırakıp bize gelirsen rolü alırsın..." O sıralar, İtalya'da düğünlerde bizim para ile 500 liraya şarkı söyleyen bir tenorcuk var. Orada zaten herkes tenor ya...
Gelmiş Türkiye’ye... Ona rol veriyorlar. İkinci kast falan. Arada bir sahneye çıkıyor... Leyla "O nasıl oluyor" dedi. "O İtalyan, Türk değil... Konuk sanatçı olabilir.
Sen Türksün. Konuk olamazsın..."
Yabancılara açık Türk Operasının kapısı, Türk olduğu için Leyla'ya kapalı...
O ikinci kastta ara sıra sahneye çıkan genç tenor, sonra Pavarotti oldu, o ayrı...
Leyla "Ben de o zaman bir konser verir dönerim" dedi.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) "Gururla eşlik ederiz" dedi. CSO o zamanlar, her cumartesi öğleden sonra Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi salonunda bir konser veriyor, üniversite öğrencilerine.
Bir Üniversite Konseri Leyla'ya ayrıldı.
Biz kuzen Ahmet'le (Kışlalı) her hafta gidiyoruz zaten. Ama Efsane Diva Leyla olunca, 2'deki konser için sabah 9'da gittik, giriş serbest konsere. Gittik ki, ana baba günü... Ankara Üniversitesi oraya boşalmış sanki... Ortanın gerilerinde iki yer bulduk, oturduk...
Öğleye doğru Dil Tarih'te okuyan iki kız arkadaş geldi. Koltuk değil, sandalye nizamı olduğu için ite kaka sıkıştık.
Sonra iki kız arkadaş daha geldi.
Sıkışacak yer yok. Yeni bir oturma düzeni yaptık. Ahmet'le ben oturduk.
Bir dizimde bir kız, öbür dizimde bir kız.
Ahmet de öyle. İki sandalyede 6 kişi ve saat daha 12!.. Aşağı yukarı her sandalyede üç kişi oturuyor salonda...
Umurumuzda mı? Leyla heyecanı bu!
İki saat sonra Leyla göründü sahnede...
O an görmeliydiniz Dil Tarih Salonunu... O an görmeliydiniz coşkuyu...
O an görmeliydiniz Leyla’yı...
Daha tek ses etmeden salondaki "Leyla" çığlıklarına bakıp hüngür hüngür ağlayan Dünya Divasını...
Leyla ağlayarak söyledi... Biz ağlayarak dinledik, ağlayarak alkışladık...
Herkes ağlıyor... Mutluluk, coşku göz yaşları bunlar...
Tam 2 saat sahnede kaldı Leyla...
Tam iki saat! Yarım saati bis... Gidiyor. Geliyor, alkışlar, çığlıklar dinmiyor...
Gidiyor, geliyor, kıyamet sönmüyor...
Dil Tarih, Dil Tarih olalı böyle bir şey yaşamamıştır. Sonra da yaşamamıştır ya!.
Ben, ben olalı böyle şey yaşamadım ki!
Leyla nasıl mutluydu. Yorgunluktan, heyecandan ölmüştü. Sesi nerdeyse kısılmıştı ama o da inmek istemiyordu sahneden...
Kim inmek ister ki?
Ölümünün onuncu yılında bu satırları yazarken, tam 57 yıl önceki o konseri hatırlıyorum hala ve hala heyecandan titriyorum...
Yazıklar olsun Devlet Operası’na...
Onuncu Yılda Leyla için bir Anma düzenlemeyen Devlet Operası'nın Genel Müdürü, halen sahneye çıkan bir tenor. Murat Karahan... İstanbul Operası Müdürü, halen aktif sanatçı, Bariton Suat Arıkan... İkisinin de aklına gelmedi Leyla'yı ölümünün onuncu yılında anmak...
Milano'nun La Scala'sı hatırlıyor ama, hatta onun sayesinde bugünlere gelen operamızın Murat'ı ve Suat'ı hatırlamıyorlar...
Hatırlamamaları mümkün mü?
O zaman?
Leyla sen o kadar büyüksün ki, zarar yok. Bırak birtakım "Makam Meraklıları" da hatırlamayıversin.
Yarın onları hatırlayan çıkmazsa şaşmam!

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
2018.05.17
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer Anılacak


Opera dünyasında ‘La Diva Turca’ olarak anılan Leyla Gencer’in aramızdan ayrılışının 10’uncu yıldönümünde, bugün Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde bir konser düzenliyor.
Leyla Gencer’i ilk kez Tepebaşı Dram Tiyatrosu’ndaki ‘Tosca’ operasında dinlemiştim. Onu dinleyebilmek için müzikseverler uzun bir kuyruk oluşturmuştu.
Daha sonra da İstanbul’a geldiği günlerden birinde, Nişantaşı Poyracık Sokağı’ndaki evinde Filiz Ali ile birlikte ziyaret etmiştim. Ondan sonra birçok kez görüştüm. İtalya’ya gittiğimde, plakçılardan korsan doldurulmuş uzunçalarlarını alırdım. Müzik mağazasına girip adını söyleyince büyük bir saygıyla plaklarını getirirlerdi.
İstanbul Müzik Festivali’nde piyanist Nikita Magaloff’un eşliğinde verdiği konser ses belleğimden hâlâ gitmedi. İtalya’da ölen sanatçının külleri Boğaz’ın sularına serpildi. Leyla Gencer Şan Yarışması, İKSV, Borusan Sanat, La Scala Tiyatro Akademisi’nin katkılarıyla 23-28 Eylül günleri arasında gerçekleştirilecek, final gecesi de Lütfi Kırdar’da yapılacak. Müzik eleştirmeni Evin İlyasoğlu da sanatçının yaşamını, sanatını anlatan ‘Ben Leyla Gencer’ kitabını yakın zamanda Yapı Kredi Yayınları’na teslim edecekmiş. Kitap sanatçının doğum tarihi olan 10 Ekim’de yayımlanacak. Daha önce de Zeynep Oral’ın ‘Leyla Gencer-Tutkunun Romanı’ adlı kitabı yayımlanmış ve oldukça ilgi görmüştü.
Puccini ve Donizetti’nin başyapıtlarından oluşan anma konserinde BİFO, genç sanatçılarımızın yanı sıra Akademi BİFO katılımcılarına da eşlik edecek.
Konserin ilk yarısında Yekta Kara’nın yönetmenliğinde Puccini’nin Gianni Schicchi ve ikinci yarısında Donizetti’nin ‘Anna Bolena’, ‘Maria Stuarda’ ve ‘Roberto Devereux’ operalarından bölümler seslendirilecek.
4. Leyla Gencer Yarışması finalisti, Aida Yarışması’nda Aida Ödülü sahibi ve Semiha Berksoy Vakfı tarafından verilen Suna Korad Özel Ödülü sahibi Simge Büyükedes, Academie Disque du Lyrique tarafından Leyla Gencer Grand Prix’sini kazanan ve geçtiğimiz sezon Gluck’un Alceste’sindeki başrolü ile Ferrara’da ayakta alkışlanan Asude Karayavuz, Montpellier, Linz, Viyana ve daha pek çok Avrupa müzik kentinde başarılarını sürdüren Çiğdem Soyarslan ve Leipzig, Brüksel ve Roma’daki başarılarına güçlü yorumuyla her sene yenilerini ekleyen Burcu Uyar gecenin solistleri olacak.
GENÇ solistler, Akademi BİFO’nun eşliğinde Yekta Kara’nın yönettiği programla yeni bir başarı kazanacaklar.
 
Ayrıntılı bilgi için: 

www.borusansanat.com

HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER

2018.07.15
DOĞAN HIZLAN

Bir Diva’yı sindirerek dinlemek
 
Günlerdir Türk divası Leyla Gencer’in operalarını dinliyorum. Bu yazın ses hazinelerinden biri.
Rahmetli, büyük zekâ Kurthan Fişek’in bir sözünü anımsıyorum: “Ünü Kapıkule’den öteye giden herkesi kutlamak lazım.”
Leyla Gencer’i (1928-2008) ilk kez eski Dram Tiyatrosu’nda Tosca’da dinledim. Bir kuyrukta uzun süre bekleyerek bilet alabilmiştim.
İtalya’ya gidince, hemen hemen bütün uzunçalarlarını, CD’lerini aldım. Ne yazık ki bunların hepsi de korsandı.
Roma’da müzik mağazasına gidip adını söylediğimde, satıcıların hepsi çevremi sarar, onun vatandaşı olmamdan duyduğum gururu yaşatırlardı bana.
İtalya temsilcimiz Mehmet Demirel aracılığıyla, birçok İtalyan konservatuvar öğrencisi ondan randevu almak isterlerdi.
Türkiye’de adına bir şan yarışması da düzenleniyor.
Bana gönderilen paket, yazımı ışıldattı, zaten tatile gitmem beni onun sesiyle baş başa bıraktı.
 
6 CD’den oluşan albümün adı şöyle:
Leyla Gencer
Donizetti Kraliçeleri
 
Leyla Gencer’in dünyaya tanıttığı üç opera:
Anna Bolena
Roberto Devereux
Maria Stuarda
 
Albümde librettolar üç dilde yer alıyor.
 
Albümün başında Borusan Genel Müdürü Ahmet Etem Erenli’nin “Leyla Gencer’i Anmak ve Donizetti Rönesans’ı” başlıklı yazısı CD’lerin içeriği konusunda dinleyiciyi bilgilendiriyor: “Özellikle Caterina Cornaro, Roberto Devereux, Belisario, Maria Stuarda, Poliuto, Lucrezia Borgia ve Anna Boleno’da seslendirdiği karakterlerin yorumlanmasına getirdiği yenilikler, bu eserlerin canlanıp günümüzdeki popülerliklerine ulaşmasında büyük rol oynamıştır.
Gencer, Maria Callas’ın açtığı bu kulvarda bayrağı taşımış ve Montserrat Caballe, Beverly Sills, Joan Sutherland ve Janet Baker gibi büyük isimlerle birlikte Donizetti Rönesansı’ını doruğa ulaştırmıştır.”
Leyla Gencer, katıldığı bir seminerde Donizetti hakkında konuşmuş: “Böyle büyük bir gelenekle ilgili bir seminere katılmak biraz korkutuyor beni. Bu durumda bir çelişki olduğu söylenebilir. Bir solist olarak birçok Donizetti operasında canlandırdığım rollerin gerçekliğini yakaladığıma ve izleyiciye aktardığıma eminim. Beni bu nedenle buraya çağırdığınıza göre konuyu tartışmaya açıyorum. Ben yorumlarımın göreceliğini hissediyorum, bugün oynasaydım belki bazı değişiklikler yapardım. Bu gözle yeniden bakmak kolay değil.
Fakat her halükârda prensiplerimin doğruluğundan kesinlikle eminim, özellikle Donizetti için.”
Bu konuşmasında diva, Donizetti besteleri üzerine, başka icralarla karşılaştırarak yorumlarda bulunuyor.
Bir sanatçının, icraları, yorumları üzerine nasıl bilgiyle konuştuğunu, yaptıklarını sağlam ölçütlerle gerekçelendirdiğini görüyoruz.
Konuşmanın sonunda “Bir Tavsiye”de bulunuyor: “Sizlere bir şey hatırlatmak isterim. Bu üç eser arasında, iki kraliçenin açık karşılaştırıldığı bir opera vardır: Maria Stuarda. Onu bu bakış açısı doğrultusunda tekrar dinlemenizi isterim.”
Divanın sanatı üzerine yorumu bunları yeniden dinlememizi gerektiriyor. Onunla bir konuşmamızda, orkestralar üzerine yorumlarını da dinlemiştim.
Ünlü orkestra şefi Arturo Toscanini’nin İtalya’da Duma Katedrali’ndeki cenaze töreninde Verdi’nin Requiem’inin son bölüm soprano partisini de Leyla Gencer okumuştu.
İstanbul’da külleri Boğaz’ın sularına serpilirken, bir divanın özlemini yaşadık. Odanıza çekilin ister açık ister kulaklığınızı takın ve Leyla Gencer’i dinleyin.
 
Sponsorluğunu Borusan Sanat’ın yaptığı albümün dağıtımını AK Müzik yapmaktadır.

AKOB MONTHLY MAGAZINE No.49                              
2018.12.13

LEYLA GENCER VE
PUCCINI
 
Em. Prof. Dr. Ünal Öziş
 
GIACOMO PUCCINI
 
Giacomo Puccini 1858'de Pisa yakınındaki Lucca'da doğmuş, 1880-1883 süresinde Milano Konservatuarı’nda Antonio Bazzini ve Amilcare Ponchielli'nin öğrencisi olmuştur.
1891-1921 süresinde Torre del Lago'da, 1924'e kadar Viareggio'da yaşayan ve orada hayata veda eden Puccini'nin bazı şan eserleri, oda müziği ve orkestra besteleri olmakla birlikte, esas ününü operalarıyla kazanmış, dünyanın en tanınmış opera bestecilerinden biri olmuştur.
 
Giacomo Puccini 1884-1924 süresinde, yansı günümüzde de dünya sahnelerinde yaygın yer alan, on iki opera bestelemiştir:
1-Le Willi/Le Villi (Periler) (1884)
2-Edgar (1889)
3-Manon Lescaut (1883)
4-La Bohème (1887)
5-Tosca (1900)
6-Madama Butterfly (1904)
7-La fanciulla del West (Batı'nın kızı) (1910)
8-La rondine (Kırlangıç) (1917)
9-Il tabarro (Palto) (1818)
10-Suor Angelica (1818)
11-Gianni Schicchi (1818)
12-Turandot (1926).
 
Photo: Leyla Gencer in Floria Tosca rolünde olduğu Tosca operasının bütününün yoğunçular kapağı
 
Bu isimlerden görüleceği üzere, Puccini operalarının büyük bölümü, özellikle günümüze kadar yaygın temsil edilenleri, baş soprano rolündeki kadının ismini taşımaktadır.
 
LEYLA GENCER
VE PUCCINI'NİN
OPERALARI
 
Leyla Gencer Puccini’nin beş operasında baş soprano olarak sahneye çıkmıştır. 1951/52 opera mevsiminden 1962/63 opera mevsimine kadar, Leyla Gencer on iki yıllık sürede hemen her mevsim Puccini'nin bir ila üç operasında oynanır.
Bu temsillerde Napoli’nin operası San Carlo Tiyatrosu'nun özel ağırlığı bulunmaktadır. 1962-1963 süresindeki bu temsillerin yankılan, yarım yüzyıl kadar sonra 2002'de, meslektaşı Licia Albanese adına kurulmuş olan Puccini Vakfı'nın Özel Ödülü'nün Leyla Gencer'e verilmesiyle de değerlendirilmiştir.
Leyla Gencer in baş soprano olarak sahneye çıktığı, Puccini’nin beş operası, kendisinin ilk kez oynama sırasıyla şunlardır:
 
(a) 1952'de Tosca,
(b) 1954’te Madama Butterfly.
(c) 1957'de Turandot,
(d) 1968'de Il tabarro,
(e) aynı yıl Suor Angelica.
 
TOSCA
 
Tosca'da (1900) başrol Floria Tosca'yı Leyla Gencer 1962'de Ankara Devlet Operasında; 1964’te Lozan'da Théâtre de Beaulieu'de; 1955’te Napoli'de San Carlo ve Münih'te Bavyera Devlet Operalarında; 1960’ta İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda; 1981'de Viyana'da Devlet Operasında; 1983'te Ankara Devlet Operasında oynamıştır.
San Carlo'da 1955teki Tosca temsilinin bütünün kaydı yoğunçalar (CD) olarak yayınlanmıştır. Aynı temsilden "Vissi d'arte aryası ayrıca da yayınlanmıştır.
Tosca'nın librettosu, Victorien Sardo'nun La Tosca (1877) adlı eserine dayalı olarak, Giuseppe Giacosa ve Luigi Ilica tarafından hazırlanmıştır. İlk kez 1900'de Roma'da Teatro Costanz'de oynanmıştır. Konu yüzyıl öncesinde, 1800 yılının Haziran'ında Roma'da geçmektedir
 
Photo: Leyla Gencer’in Floria Tosca rolünde olduğu Tosca operasının bütününün yoğunçalar kapağı (kapaktaki resim Ankara operasından)
Photo: Leyla Gencer in Floria Tosca rolünde olduğu Tosca operasının bütününün yoğunçalar kapağı.
 
Operanın başlıca rollerinde ünlü şarkıcı Floria Tosca (soprano). Ressam sevgilisi Mario Cavaradossi (tenor), Roma polis şefi Baron Scarpia (bariton) bulunmaktadır. Kaçak mahkûm Cesare Angelo (bas), Sakristan (kilisenin eşya muhafız) (bariton), polis memuru Spoletta (tenor), jandarma Sciarrone (bas), bir gardiyan (bas), bir çoban (çocuk) diğer rollerdedir.
Birinci perde Sant'Andrea della Valle kilisesinde geçer. Kaçak Angelott kiliseye sığınır, Attavant şapeline saklanır. Tanımadığı, birkaç ayinde gördüğü bir kadını hayalinde model alarak yapmakta olduğu, sarışın, mavi gözlü Meryem tablosu üzerinde çalışmak için Mario gelir, dostu Angeloti'yi fark eder. Esmer, ela gözlü Floria geldiğinde tablodaki kadını kıskanır, renklerini değiştirmesini ister. O gidince, Mario daha güvenli olması için anahtarını verip Angelotti kendi villasına gönderir.
Mahkûmun kiliseye saklandığı ihbarını alan polis şefi Scarpia yardımcılarıyla gelir, doğrudan şapele girer ve işaretinden Attavanti Markiz’ine ait olduğu anlaşılan bir yelpaze ile çıkar. Bu kadın Angelotti'nin kız kardeşi ve Mario'nun tablosuna esas aldığı kişidir. Floria tekrar kiliseye geldiğinde, Scarpia ona iltifatlar yağdın, yelpazeyi gösterip, kıskançlığı körükler.
İkinci perde Scarpia'nin makamı Farnese Sarayında geçer. Yardımcısı Spoletta gelir, Mario Cavaradossi’nin evini aradıklarını, ancak kaçak Angelotti'yi bulamadıklarını, Cavaradossi’nin kendisini getirdiklerini bildirir.
 
Photo: Leyla Gencer'in Tosca, Madama Butterfly Suor Angelica ve başka operalardan aralan İçeren yoğunçular kapağı
 
Scarpia Mario'yu söylemek için yapılan işkenceleri Floria Tosca'ya dinletir, Mario'nun daha fazla acı çekmemesi için Floria kaçağın yerini söyler. Kaçağı yakalamak için giden Spoletta, Angeloti'yi bulduklarını, ancak intihar ettiğini, Cavaradossinin idamı için hazırlıkların tamamlandığını Scarpia'ya arz eder.
Mario'yu kurtarmak için Scarpia'ya ne istediğini soran Floria'nın aldığı cevap kendisinin olmasını istediğidir. Ancak Mario yu doğrudan affedemeyeceği için, sahte bir kurşuna dizme sahnesinden sonra, ölmüş gibi yapıp kaçabilecektir. Scarpia, ülkeyi terk etmeleri için gerekli izin belgesini de imzaladıktan sonra, "Ak benimsin diye Flora'yı kucaklamak istediğinde, masadaki bıçağı kapan Floria bunu Scarpia'nın göğsüne saplar, öldürür.
Üçüncü perde Roma'da Castel Sant'Angelo'da geçer. Mario Cavaradossi veda mektubunu bitirdiğinde Floria Tosca gelir, Scarpia ile olanları anlar, sahte kurşuna dizme sahnesinde ölmüş gibi yapmasını tembih eder. Askerler ateş ettikten bir süre sonra, Mario kalkamayınca Floria gerçek mermi kullanıldığını anlar.
Bu arada Scarpia'nın öldürüldüğü haberi gelir, Spoletta Floria'ya "Bunun için daha çok şey ödeyeceksin," dediğinde, "Hayatımı," diyen Floria Tosca onu iterek kuleden aşağıya kendini atar.
 
MADAMA BUTTERFLY
 
Madama Butterfly'da (1904) başrol Cio-cio-san (Butterfly Leyla Gencer 1954'te Napoli'de San Carlo ve Belgrad'da Devlet Operalından; 1955’te Tonno'da Teatro Nuovo'da; 1955 ve 1956'da tekrar Napoli'de San Carlo'da; 1956'da Poznan'da Moniuszko Tiyatrosu'nda; 1959'da Lizbon'da São Carlos Tiyatrosu'nda 1960’ta İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda ve Dallas'ta Civic Operada 1962'de tekrar Napoli'de San Carlo'da ve Stockholm’de Kraliyet Operası'nda temsil etmiştir.
San Carlo'da 19541eki Madama Butterfly temsilinin bütününün kaydı yoğun çalar (CD) olarak yayınlanmıştı. "Un bel di vedremo" aryasının, biri 1964'te San Carlo'dan canlı, diğeri 1956'da Torino RAI’de stüdyodan, iki kaydı ayrıca yayınlanmış bulunmaktadır.
Operanın librettosu, Pierre Loti'nin Madame Chrysantème (1887) romanının izlerini taşıyan, John Luther Long'un öyküsünden (1898) esinlenen David Belasco'nun Madam Butterfly (1900) eserine dayanarak, Giuseppe Giacosa ve Luigi Ilica tarafından hazırlanmıştır. İlk kez 1904'te, önce iki perdeli biçimi Milano'da La Scala'da, üç ay kadar sonra günümüzde oynana gelen üç perdel biçimi Brescia'da Teatro Grande'de sahnelenmiştir.
Yirminci yüzyılın başlarında Nagasaki'de geçen Madama Butterfly da başrol Madama Butterfly (Cio-cio-san)'dır (soprano). A.B.D. deniz kuvvetlerinden teğmen FB.Pinkerton (tenor), Nagasaki konsolosu Sharpless (bariton), Co-cio-san'ın yardımcısı Suzuki (mezzosoprano) nispeten önemli rollerdedir. Nakodo (çöpçatan), Goro (tenor), Prens Yamadori (tenor), Bonzo amca (bas), Yakuside dayı (bas), imparatorluk komiser (bas), nikah memuru (bas), Cio-cio-san'ın annesi (mezzosoprano), teyzesi (soprano), kuzini (soprano), küçük oğlu Dolore (sessiz rol), ve son sahnede Pinkerton'un A.B.D.li eşi Kate (mezzosoprano) Japonya'nın büyülü ortamında yer alırlar.
Çöpçatan Goro'nun aracılığıyla, konsolos Sharpless ve gelinin yakınları huzurunda, Teğmen Pinkerton ile Cio-cio-san Japon usulü evlenirler. Sadece Bonzo amca buna şiddetle karşı çıkar. Görev süresi bittiğinde Pinkerton A.B.D.ye döner. Bu birleşmeden doğan çocuğunu büyüten Cio-cio-san, Pinkerton'un döneceği inancıyla yolunu gözler
Üç yıl sonra gemisi Nagasaki limanına gelen Pinkerton, Amerika'da evlendiği eşi Kate ve konsolos Sharpless ile Cio-cio-san’ın evine gelirler. Kate çocuğu alacaklarını ve çok iyi bakacaklarını söyleyince Cio-cio-san durumun ümitsizliğini anlar, harakiri yapar, ölüm döşeğinde çocuğunu Pinkerton'a uzatır.
 
IL TABARRO
 
Puccini'nin üçlü oluşturan, çoğunlukla ikisi veya üçü aynı temsilde sunulan, birer perdelik operalarından Tabarro’da (1918) Giorgetta rolünü Leyla Gencer 1958'de Napoli'de San Carlo'da oynamıştır. Bu temsilin bir bölümünün ("E ben altro il mio sogno) cani ses kaydı yoğunçalar (CD) olarak yayınlanmıştır.
Tabarro operasının konusu Didier Gold'un "La houppelande" piyesinden esinlenmiştir. Konu 20 yüzyıl başlarında, Paris yakınında Seine (Sen) Nehri üstünde bir yük teknesinde geçmektedir. Başlıca rollerinde tekne sahibi Michele (bariton), genç eşi Giorgetta (soprano), delikanlı hamal Luigi (tenor) bulunmaktadır. Operanın gündelik hayatı yansıtan baş kısmında, genç hamal II "Tinca" (piroz) (tenor), yaşlı hamal "Talpa" (köstebek) (bas) ve eşi La frugola (açıkgöz) (mezzosoprano) oyunu renklendirmektedir.
 
Photo: Roma'da Castel Sant'Angelo kalesi ve köprüsü (Pons aelius) Foto: Ü.Öziş
 
Luigi ile kırıştıran Giorgetta, ona gece Michele uyuduktan sonra bir kibrit alevi gördüğünde tekneye gelmesini söyler. Giorgetta'nın kendisini aldattığından şüphelenen Michele, ölmüş olan çocuklarıyla birlikte üçünün kendi paltosuna sarıldıkları günleri hatırlayıp, karısından yakınlık beklerse de bunu göremez. Giorgetta kamaraya indiğinde Michele piposunu yaktığı zaman, Luigi bunun beklediği işaret olduğunu sanıp, tekneye gelir. Karısının sevgilisinin Luigi olduğunu anlayan Michele onu öldürür, paltosuna sarar. Güverteye gelen Giorgetta'ya paltosunu açarak Luigi'nin cesedini yuvarlayan Michele, onu da öldürür.
 
SUOR ANGELICA
 
Puccini'nin birer perdelik üç operasından Suor Angelica’da (1918) baş soprano rolü Rahibe Angelica'yı Leyla Gencer 1958'de Napoli'de San Carlo'da oynamıştır.
Leyla Gencer "Senza mamma" aryasını 1958'de Milano RAI konserinde, 1976'da Lido di Camaiore'de Puccini'ye saygı konserinde de seslendirmiştir.
Suor Angelica'dan "Senza mamma" aryasının 1958 Milano RAI konserindeki ve 1958'de San Carlo temsilindeki kayılan uzunçalar (LP) ve yoğunçalar (CD) olarak yayınlanmıştır. San Carlo temsilinden, arya ve devamındaki bölüm de ("Sorella, o buona sorella") yoğunçalar (CD) olarak yayınlanmıştır.
Suor Angelica operasının başrolü, operaya da adını veren rahibedir (soprano). Eserin ortalarında, Angelica ile uzun bir sahnesi olan prenses teyzesi de (alto) önemli bir kişiliktir. Operanın diğer rahibeleri ve görevlileri (on kişi, soprano ve mezzosoprano) manastır gündelik hayatını yansıtan başlangıç kısmında yaralamaktadır.
17.yüzyıl başlarında İtalya'da bir manastırda geçen operada, evlilik dışı bir çocuk doğurmuş ve manastıra kapanmış olan rahibe Angelica'yı, prenses teyzesi yedi yıl aradan sonra ziyaret eder.
 
Photo: Pekin'de "Yasak kentin girişi (Foto: Ü.Öziş).
 
Kız kardeşi yakında evleneceği için, Angelica'dan miras payını ona devretmesini ister, oğlunun iki yıl önce öldüğünü de söyler. Angelica yıkılır, oğlunun annesi yanında olmadan ölümüne yakınır. Otlar konusunda ihtisaslaşmış olan Angelica kendisine bir zehir hazırlayarak içer, Tanrı'dan af dileyerek, çocuğunu kendisinden ayırmamasını ister, öbür dünyada oğlunun kendisine doğru geldiğini hayal ederek, hayata veda eder.
 
TURANDOT
 
Farsçada "Turan-duter (Turan'ın kızı) sözünden adını alan, 1001 gece masallarına dayalı bir öyküye sahip olan Turandot, Carlo Gozzi'nin "Dramatik masallarının dördüncüsü olarak 1762 de yazdığı eserine büyük ölçüde sadık kalacak biçimde, Puccini’den önce, 1867'de onun Milano Konservatuvarda öğretmeni de olan Antonio Bazzini, 1917 de Ferruccio Busoni tarafından opera olarak bestelenmiştir.
Puccini ise konuyu Friedrich von Schiller in 1803’te işlediği, Carl Maria von Weber'in 1809'da ona sahne müziği bestelediği, daha insancıllaşmış biçimini esas alarak, kıskanç ve hain Adelma yerine duygusal ve özveri Lu'yu koymuş, Çin konusunda uzman Renato Simon'nin de librettoya katkısını sağlayarak, Turandot’u bestelemeye 1921'de başlamıştır. Ancak, üçüncü perdesi Liu'nun ölümüne kadar bestelenmiş olan opera Puccini'nin 24 Kasım 1924te ölümü üzerine yarım kalmış, öğrencisi Franco Alfano tarafından, üçüncü perdenin birinci sahnesindeki son düet ve kısa ikinci sahnesinin bestelenmesiyle tamamlanmıştır.
 
Photo: Leyla Gencer’in Il Tabarro, Suor Angelica ve başka operalarından aryaları içeren yoğunçaların kapağı.
Photo: Leyla Gencer’in Liu rolünde olduğu Turandot operasının bütününün yoğunçalar kapağı.
 
Turandot ilk kez 25 Nisan 1928'da Milano La Scala operasında, Arturo Toscanini yönetiminde sahneye konulmuştur. Bu temsilde Toscanini, Puccini'nin ölümüne kadar bestelediği noktada, "qui finisce l'opera, perché a questo punto il Maestro è morto" (opera burada sona erer, çünkü Üstat bu noktada ölmüştü) diye belirterek ilk temsili sona erdirmiştir.
Turandot’un iki büyük soprano rolünden (Turandot ve Li), Liù rolünü Leyla Gencer 1957 de Los Angeles'te Shrine Auditorium'da 1962'de Napoli'de San Carlo'da temsil etmiştir.
San Carlo'da 1962'deki temsilin bütününün canlı kaydı yoğunçalar (CD) olarak yayınlanmıştır. Lü'nun "Signore ascolta aryası ile "Tu che di gel sei cinta" aryasından ölümüne kadar olan kısmının 1962'de San Carlo'dan canlı kaydı da yoğunçalar (CD) üzerinde bulunmaktadır.
Turandot operasının başlıca üç rolü iki farklı soprano (Turandot ve Liù) ile bir tenordur (Kalaf). Eski Çin'de, masası bir dekor ve efsanevi bir ortamda, bir mandarinin (bariton) halka bildirisiyle başlayan operada, yaşlı Çin imparatoru Altum'un (tenor) kızı Turandot (soprano), yönettiği üç bilmece soruyu doğru cevaplayamadıklarından, kendisine talip olan bütün damat adaylarını ölüme gönderir. Devrik Tatar Han’ı Timur'un (bas) oğlu Kalaf (tenor) ilk görüşte Turandot'a âşık olur, Çinli baş vezir Ping (bariton), baş haznedar Pang (tenor), baş ahçı Pong (tenor) adını bilmedikleri bu meçhul prensi vazgeçirmeye çok çalışsalar da başaramazlar.
Kalan üç soruyu da doğru cevaplaması üzerine, Turandot çılgına döner, Kalat kendisinin adını gün doğana kadar bulması halinde talebinden vazgeçeceğini ve idamına razı olacağını belirtir ("Nessun donna").
Her yeri tarayan askerler Timur'un bu adı bileceğinden şüphelenip, zorladıklarında, onun hizmetindeki esir kız Liù (soprano) atılır ve ismi yalnız kendisinin bildiğini söyler. Kalaf’ı yıllar öncesinden gizlice sevmiş olan Liù işkencelere dayanamayacağını anladığında, askerlerden birinin kamasını kapıp, kendisini öldürür, cenazesi hüzünlü bir biçimde uzaklaştırılır (Puccini'nin bizzat bestelediği kısım burada sona erer).
Turandot'un aşık gibi yaklaşması üzerine meçhul prens ona ismini söyler, aniden değişen Turandot kendisinin muzaffer olduğunu ve sabah bu ismi açıklayacağını haykırır. Ancak, sabah herkes toplandığında Turandot prensin adının aşk olduğunu söyler ve evlenirler.
 
PUCCINI'NIN DİĞER ESERLERİ
 
Bazı yayınlarda yer aldığının aksine, Manon Lescout’nun (1893) tamamını Leyla Gencer sahnede hiç temsil etmemiş: yalnızca final sahnesini 1958 de Milano'da Circolo della Stampa'da, Puccini’nin doğumunun yüzüncü yıl için verilen bir konserde, ünlü tenor Giuseppe di Stefano ile beraber seslendirmiştir.
 
SONUÇ
 
Leyla Gencer Puccini'nin beş operasında (Tosca, Madama Butterfly, Tabarro, Suor Angelica, Turandot) 1952-1963 süresinde baş soprano olarak sahneye çıkmıştır. Bu temsillerde Napoli'nin operası San Carlo Tiyatrosu'nun özel ağırlığı bulunmaktadır. Yankılan günümüzde de süren bu temsiler, meslektaşı Licia Albanese adına kurulmuş olan Puccini Vakfı'nın Özel Ödülünün 2002'de Leyla Gencer'e verilmesiyle de değerlendirilmiştir.

KAYNAKÇA

Franca Calla ve Zeynep Oral'ın çeşitli yayınlarının yanı sıra, aşağıdaki bazı yayınlara da başvurulabilir.

Etensel-İldem, A. (2018): Napolyon, Roma ve Tosca / Napoléon, Rome et Tosca Mersin, "AKOB-Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Kültür-Sanat Dergisi", 38, s.36-46
Öziş, Ü. (2006) "Leyla Gencer ve opera dünyası. Ankara, Sevda-Cenap And Murk Vak, 171 s
Öziş, Ü. (2009) Leyla Gencer’in kültür mirası Ankara, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, N.3178- 12, "Leyla Gencer" (Ed: Z. Oral), s.249-259.
Öziş, Ü. (2015) Leyla Gencer'in opera dünyası-Leyla Gencer's opera world. Mersin, "AKOB-Akdeniz Opera ve bale Kulübü Kütür-Sanal Dergisi, 31, 36-41
 

2 0 1 9

ADIYAMAN ÜNİVERSİTESİ YÜKSEK LİSANS TEZİ
ADIYAMAN UNIVERSITY SOCIAL SCIENCES INSTITUTE DEPARTMENT OF MUSIC AND PERFORMING ARTS MASTER’S THESIS
2019


T.C. ADIYAMAN ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

MÜZİK VE SAHNE SANATLARI ANABİLİM DALI

YÜKSEK LİSANS TEZİ


TÜRK OPERASINDA ÜÇ ÖNCÜ KADIN:

SEMİHA BERKSOY, SAADET İKESUS ALTAN, LEYLA GENCER


Rıza Utku MADAK 

Danışman Doç. Dr. Barış TOPTAŞ

ADIYAMAN-2019

 
 
Şekil 39: Leyla Gencer
Kaynak: T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 156.
 
3.3. Leyla GENCER
 
"La Diva Turca" olarak dünya opera tarihine geçmiş bir sanatçıdır o. Tüm dünyada gelmiş geçmiş en iyi beş kadın opera sanatçısı arasında gösterilen çağın son divasıdır. Müzik ansiklopedileri ve ilgili sanat kaynaklarında, Donizetti ve Rossini gibi opera alanında devleşmiş bestecilerin yanında yazılmıştır onun adı. Bir Türk olarak birçok ülkeden, kentten, kurumdan sayısız ödüller, nişanlar almış, kendisine altın anahtarlar teslim edilmiştir. Bu başarıları neticesinde pek çok ülke sayısız vatandaşlık teklifinde bulunmuş; fakat kendisi bunu her seferinde geri çevirmiştir. Ben bir Anadolu çocuğuyum diyen Gencer, yaşamı boyunca bir Türk vatandaşı olarak hayatını idame ettirmiştir (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 51,52).
 
3.3.1. İlk Yılları
 
Leyla Gencer, 10 Ekim 1928 yılında İstanbul'da dünyaya gözlerini açmıştır. Köken olarak Safranbolulu olan Gencer'in babası, Hasanzade İbrahim Çeyrekgil, annesi ise aslen Polonyalı olan Alexandra Angela Minakovska'dır (Öziş, 2006: 14). Annesi, daha sonra Müslüman olup Atiye ismini almıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 53).
 
Gencer, babasından hoşgörü, insan sarraflığı, volkan gibi kişiliğini ve fiziki özelliklerini almıştır. Annesinden ise asil duruşunu, olaylar karşısındaki tepkilerini, davranışsal özelliklerini ve tabi ki müzik tutkusunu almıştır (Oral, 2005: 14). Gencer'in çocukluk yılları İstanbul'da Boğaz, Polonezköy ve Yeşilköy civarlarında geçmiştir (Öziş, 2006: 14). Gencer'in çocukluk yıllarında hayatını etkileyen annesi ve babası dışında üçüncü bir kişi daha olmuştur. Bu kişi Gencer'in bakıcısıdır. Gencer'in bakıcısı, Madame Lejeune adlı Fransız bir kontestir. Leyla, bu engin bilgileri olan bakıcısından Dünya ve Fransız edebiyatının klasiklerini öğrenmiş, aynı zamanda tiyatro ve müziğe olan tutkusu ile merakını almıştır (Oral, 2005: 15). Leyla Gencer'in bu üç güzel insan arasında geçen mutlu ve güzel yılları, babasının vefatı ile sona ermiştir. Gencer'in babası Hasanzade İbrahim Çeyrekgil'in vefatı ile birlikte, ailenin ekonomik anlamda zorlu günleri başlamıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 53).
 
Şekil 40: Leyla Gencer ve Ailesi
Kaynak: T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 54.
 
Gencer, babasının ölümünün ardından büyük bir boşluğa düşmüş ve boşluğu da daha çok kitap okuyarak ve müziğe yönelerek kapatmaya çalışmıştır. İtalyan lisesinde okurken Balzac ve Dante gibi dünya çapında yazarların kitaplarını okumuş ve onlara özenmiş, bunların dışında Racine ile Corneille gibi oyunların tüm rollerini ezberlemiş, diğer çocukların aksine, evde çalan plaklardaki aryaları ezberlemiş ve söylemiştir. Leyla Gencer'in gençliğindeki ilk yılları bu şekilde geçmiştir. Okuduğu kitaplardaki yazarlar, ezberlediği oyunlardaki oyuncular ve söylediği aryalardaki sanatçılar gibi olmak istemiştir.
 
Leyla Gencer, liseyi bitirdikten sonra Beyazıt kütüphanesinde işe başlamıştır. Bir yaz ayında ailece gittikleri bir piknik alanında, ileride eşi olacak olan İbrahim Gencer ile tanışmış ve bir süre sonra evlenmiştir. İbrahim Gencer, eşinin hayalleri hususunda evlendikleri andan itibaren, onu her daim desteklemiştir. Leyla Gencer, İstanbul Konservatuvarına başladığı ilk zamanlarda, ailenin ileri gelenleri tarafından eleştirilmiş; ama eşi onun her zaman yanında olmuştur. Leyla Gencer'in eşi İbrahim Gencer, evlendikleri günden ölümüne değin, onda özel bir şeylerin olduğunu hissetmiş onun müzik dünyasının içerisinde olması gerektiğine inanmış ve her zaman yanında olmuştur (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 54,55).
 
Şekil 41: Leyla Gencer ve Eşi İbrahim Gencer
Kaynak: Oral, 2005.
 
3.3.2. Sanat Yaşamı
 
Leyla Gencer'in kariyeri hususundaki ilk adımı, onun hayallerine ulaşmasındaki ilk köklü kararı, hiç kuşkusuz ki konservatuvara girmesidir. Gencer müzik alanındaki ilk akademik eğitimine İstanbul Belediye Konservatuvarında başlamıştır (Öziş, 2006: 33).
 
Gencer, daha konservatuvardaki ilk eğitim gününde La Scala' da sahneye çıkmayı kafasına koymuştur. Konservatuvardaki eğitimi süresince, alanındaki en iyi hocalarla çalışma şansı yakalamıştır. Cemal Reşit Rey' den armoni, Reine Gelenbevi ile ses ve solunum teknikleri ve Muhiddin Sadak' tan solfej eğitimi almıştır (Oral, 1995: 45).
 
Gencer, konservatuvardaki eğitimi süresince başarılı bir öğrenci olmuş, eğitimi ile birlikte konser ve temsillerde görev almıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 55). Hayatındaki en önemli kararlardan birini, konservatuvarın son sınıfındayken vermiştir (Oral, 1995: 45). Ülkesinde 1920 ve 1930' lu yılların ünlü opera sanatçılarından olan Arangi Lombardi, sahne kariyerini erken noktalamış ve hocalık yapmaya başlamıştır. Bu usta sanatçı, Ankara Devlet Konservatuvarına şan eğitimi vermesi için davet edilmiştir. Gencer, bu ünlü sanatçıya kendisini dinletmek için ziyaret etmiş ve performansıyla hocayı adeta büyülemiştir. Arangi Lombardi, Gencer'in bu performansı üzerine onun konservatuvarını bırakıp kendisiyle birlikte Ankara'ya gelmesini istemiştir. Leyla Gencer işte bu noktada büyük bir karar alarak, İstanbul Konservatuvarındaki eğitimini bırakarak Ankara'ya gitmiştir (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 56,57).
 
Leyla Gencer'in Ankara'ya gittiği 1949 yılında, devlet tiyatrosunun başında Muhsin Ertuğrul görevdedir ve opera da devlet tiyatrosuna bağlı olarak çalışmalarını yürütmektedir. O dönemde operanın solist kadrosunda yer olmamasından dolayı Gencer, operanın koro sınavına başvurmak durumunda kalmış, neticesinde de sınavı kazanmış ve koronun kadrosuna alınmıştır.
 
Gencer, Ankara' da Arangi Lombardi dışında da çok önemli hocalarla çalışmıştır. Bunlar, Apollo Granforte, Adolfo Camozzo, Di Ferdinando, George Reinwald ve Domenico Trizzio' dur (Oral, 1995: 45).
 
Leyla Gencer Ankara'da ilk olarak 1950 yılında Cavalleria Rusticana' operasının 'Santuzza' rolüyle sahneye çıkmıştır. Bu rolüyle büyük bir başarı göstermiş olmalı ki devam eden süreçte Leyla Gencer, birçok resmi devlet resepsiyonunda sahne almıştır. Örneğin, 1953 yılında A.B.D başkanı Ike Eisenhower için, Çankaya Köşkünde verilen konserde Henry Purcell' a ait 'Didone' aryasını söylemiştir. Arkasından yine aynı zaman dilimi içerisinde Fransız Parlamento başkanı ve dışişleri bakanı için Faust operasının 'Mücevherler' aryasını seslendirmiştir.
 
Bu davet ve resepsiyonlarda Gencer, büyük bir başarı elde etmiştir. Neticesinde de Ankara'da bulunan birçok ülkenin misyon ve büyükelçileri Gencer için davet vermek üzere sıraya girmişlerdir (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 58,59).
 
Gencer' in 1949 ile 1953 yılları arasındaki Ankara' da ki yaşamı ve mesleki hayatı 1953 yılıyla tamamen değişmiştir. 1953 yılında Türkiye ile İtalya arasında gerçekleştirilen kültür antlaşması neticesinde, Türkiye Cumhuriyeti Leyla Gencer'i Roma' da bir resital vermesi için görevlendirmiştir (Özsüt, 2005: 3).
 
Gencer'in resital verme amacıyla gittiği Roma şehrinde, performansı RAI stüdyolarından canlı yayınla verilmiş ve tüm İtalya'da dinlenmiştir. Leyla Gencer'in buradaki performansı, büyük bir başarı ve beğeni toplamıştır. Akabinde, Leyla Gencer' in bu başarısı üzerine RAI stüdyolarının genel müdürü ve müzik yönetmeni maestro Mairo Labroca sesini dinletmesi için Gencer'i Napoli'deki San Carlo Operasına göndermiştir (Özsüt, 2005: 3).
 
Gencer için Roma'daki resital bir milat olmuştur diyebiliriz. Çünkü buradaki başarısı, kariyeriyle ilgili verdiği en büyük sınavlardan biri olmuştur. Sesini dinletmek için gittiği San Carlo Operası’nda dört gün sonra sahneye çıkmış; devamında ise Arena Flagrea'da başrol olarak sahne almıştır (Oral, 1995: 46). Leyla Gencer'le 1954 yılında, üç temsil için antlaşma yapılmıştı. Fakat Leyla Gencer, o sene 'Madam Butterfly' operası için yirmi üç kez sahne almıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 67,68). Gencer, opera camiasının en önemli şeflerinden olan Maistro Tulio Serafin ile birlikte, bir yıl sonra 'La Traviata' eserini hazırlayarak ilk olarak İtalya, daha sonra ise tüm Dünya'da temsiller vermiştir (Oral, 1995: 46).
 
Şekil 42: Leyla Gencer 'Madama Butterfly'
Kaynak: Oral, 1995: 149.
 
Tullio Serafin, Gencer ile gerçekleştirdikleri bu ilk başarılı çalışmadan sonra, kendisini birçok Verdi operasına hazırlamıştır. Bunlar, 'I Due Foscari', 'Don Carlo' ve 'Aida'dır. Ayrıca birlikte Vincenzo Bellini'ye ait 'Norma' eserini hazırlamışlardır (Oral, 1995: 46).
 
Leyla Gencer, artık kariyerinde büyük adımlarla ilerlemeye başlamıştır. 1956 yılında, San Francisco Operasında Renata Tebaldi'nin yerine 'Francesca da Rimini' adlı opera eserinde başrol olan 'Francesca'yı oynamıştır (Oral, 1995: 67). Burada konuk sanatçı olarak sahne alan Gencer, bu rolüyle büyük bir başarı elde etmiştir. Neticesinde de San Francisco Operası kendisiyle kontrat imzalayarak, kendi operalarının bünyesine almıştır (Oral, 1995: 68). Gencer, San Francisco Operasının bünyesinde 1957 temsil yılında 'La Traviata' opera eserinde 'Violeta' karakterini oynamış, 'Lucia di Lammermoor' adlı opera eserinde ise Maria Callas'ın yerine 'Lucia' rolünü üstlenmiştir (Oral, 1995: 69).
 
Şekil 43: Leyla Gencer 'La Traviata"
Kaynak: Oral, 1995: 150.

Şekil 44: Leyla Gencer 'Lucia di Lammermoor'
Kaynak: Oral, 2005.
 
Leyla Gencer, 1957 yılında oynadığı 'Lucia di Lammermoor' operası ile bugün tüm opera kitaplarında yazan 'Donizetti Rönesans'ı eşittir, Leyla Gencer maddesini buradaki başarısı sayesinde başlatmıştır. Çünkü 'Donizetti' eserlerinde dışavurumculuğu ile öne çıkmış bir besteciydi. 'Donizetti' eserlerinde kişilerin içsel ve psikolojik durumlarının yansıtılması, son derece önemliydi, Leyla Gencer'de ise bu özellikler fazlasıyla mevcuttu, bu sebeple Gencer, bu tarz operaları son derece başarılı bir şekilde seslendirmiş ve oynayabilmiştir (Oral, 1995: 69).
 
Buradaki büyük başarısından sonra, Gencer ile Amerika Birleşik Devletleri’nde tekrar antlaşmalar yapılmış ve 1958 temsil yılında Gencer 'Don Carlo', 'La Traviata', 'Manon' ve 'Rigoletto' operalarında sahne almıştır. Gencer, 1956 ile 1978 yılları arasında Amerika'da birçok opera temsili, resital ve konserde görev almıştır. 1973'te Carnegie Hall'da oynadığı ve yorumladığı, 'Donizetti' ye ait 'Caterina Cornaro' operası ise Amerika' da ilk kez yorumlanması açısından son derece önemlidir (Oral, 2005:59).
 
Leyla Gencer, daha konservatuvara girdiği ilk gün' den itibaren hayalini kurduğu Dünyada operanın mabedi sayılan La Scala'da ilk kez 1957 yılında sahne almıştır. Gencer, buradaki ilk temsilinde daha önce hiçbir yerde oynanmamış olan Francis Poulenc'e ait 'Dialogues des Carmelites' eserini oynamıştır. Burada bu eseri ilk kez ve çok başarılı bir şekilde sergileyen Gencer, hayalini kurduğu bu kurumun bir parçası olmuş ve burada yirmi beş yıl başrollerde sahne almıştır (Oral, 2005: 69,71).
 
Şekil 45: Leyla Gencer 'Dialogues des Carmelites'
Kaynak: Oral, 2005.
 
Leyla Gencer, 1950 yılından 1983 yılına değin Dünyanın en önemli sahnelerinde temsiller vermiş, en önemli opera kurumlarında görev yapmıştır. İlk sahneye çıktığı 1950 yılından itibaren bütün çalıştığı Dünya sahnelerinde hep yükselmiş, sayısız başarılar kazanmış ve bir Türk opera sanatçısı olarak Türkiye'nin en önemli sanat elçilerinden biri olmuştur. Leyla Gencer, otuz üç yıllık aktif opera kariyerini 1983 yılı itibariyle noktalamıştır. 1983 yılından sonra opera kurumlarındaki solist çalışmalarını sonlandıran Gencer, bu tarihten itibaren eğitimci kimliğiyle, resital ve konserleriyle opera sanatına katkıda bulunmuştur (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 190).
 
Leyla Gencer' in opera kariyeriyle ilgili detaylı bilgi kronoloji bölümünde verilmiştir.
 
Opera sahnelerindeki kariyerini 1983 yılı itibariyle noktalayan Gencer, eğitimci kimliğiyle de opera sanatına büyük hizmetlerde bulunmuştur. Kendi deyimiyle misyonuna devam eden Gencer, tüm Dünyada uzmanlık alanıyla ilgili çalışmalarını bütün gayretiyle sürdürmüş ve bu alanda da sahne yaşamında olduğu gibi en iyisini yapmaya çalışmıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 192).
 
Şekil 46: Leyla Gencer 'Bir Ders Anında'
Kaynak: T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 195.
 
Eğitimci kimliğiyle çalışmalarına 1981 yılında başlayan Gencer, yıllarca görev yaptığı "La Scala' nın Lirik Akademisi olan, "As.Li.Co" diye tanınan kurumun hem artistik direktörü hem de eğitmeni oldu." (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 193) Gencer, bu kurumda çalıştığı süre zarfında, profesyonel opera sanatçılarına eğitimler vererek her dönem yıl içerisinde çeşitli temsiller hazırlamıştır.
 
Türkiye'de uzmanlık alanıyla ilgili çalışmalarına ise 1990 yılı itibariyle başlayan Gencer, bu çalışmalarını birkaç farklı yoldan yürütmüştür.
 
Leyla Gencer, eğitimci kimliği ile Türkiye'deki çalışmalarına 1990 yılı itibariyle başlamıştır. Gencer, 1990 yılından başlayarak yılda birkaç kez Ankara ve İstanbul gibi şehirlere giderek opera sanatı üzerine seminerler vermiş, eğitimci misyonu ile buradaki şancılara uzmanlık alanındaki bilgileri aktarmıştır.
 
Leyla Gencer, eğitim ve seminerleri haricinde de çeşitli çalışmalar yürütmüştür. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın onursal başkanı olduğu dönemlerde bu kurumda birçok proje üretmiş, kendisine verilen görevleri yerine getirmiş, Türkiye'de opera sanatı ve diğer sanat dallarının gelişmesi için büyük çaba göstermiştir (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 193).
 
Türkiye'de opera sanatının tanınması ve gelişmesi hususunda birçok çalışmaya imza atan Gencer'in opera sanatına en büyük katkılarından biri de kendisi adına düzenlenen uluslararası Leyla Gencer şan yarışmasıdır. Aydın Gün önderliğinde uluslararası kültüre mal olmuş, opera camiasında bir örnek, bir referans oluşturan Leyla Gencer adına düzenlenen yarışmanın ilki 1995 yılında, ikicisi 1997, üçüncüsü ise 2000 yılında yapılmıştır.
 
Yapılan yarışmalarda dönemin önemli jürileri yer almış ve nitelikli katılımcılar yarışmışlardır. Yarışmalar neticesinde tüm dikkatler bu yöne çevrilmiş, uluslararası basında da çokça yer almıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 195).
 
Devam eden süreçte uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması'nın dördüncüsü, İstanbul Kültür Sanat Vakfı öncülüğü ile La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanatları Akademisi Vakfı iş birliği neticesinde, 2006 yılında yapılmıştır. Yarışmanın beşincisi ise 2008 yılında gerçekleştirilmiş; fakat Leyla Gencer bu yarışmayı vefatı nedeniyle görememiştir.
 
Leyla Gencer, hayatı boyunca hizmet ettiği opera sanatına ve misyonuna aramızdan ayrıldıktan sonra da devam etmiştir. Geride bıraktığı sanat kuşakları, onun hayatı boyunca görev edindiği evrensel, çağdaş kültür bayrağını yarınlara taşımış, genç opera sanatçılarına yeni olanaklar sağlamış, yeni cevherleri keşfederek onlara farklı yollar açmış, günümüz ile geçmiş arasında yeni kuşak sanatçılar ile bir köprü kurmuşlardır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 195).
 
3.3.3. Leyla GENCER' in Türk Operasının Gelişimine Katkıları
 
Leyla Gencer, bir Türk vatandaşı olarak opera alanında hiçbir altyapısı ve geçmişi bulunmayan bir ülkeden çıkarak dünyanın en önemli opera sanatçılarından biri olmuştur. Bu bağlamda da bir kültür elçisi olarak Türkiye'yi dünya opera camiasında en iyi şekilde temsil etmiş, Türkiye'ye opera sanatı alanında büyük prestij kazandırmıştır. Dünya'da Türklerinde bu alanda en iyi olabildiğini göstermiş ve Dünya opera evreninde Türk opera kurumunun en iyi şekilde tanınmasını sağlamıştır.
 
Leyla Gencer' in uluslararası anlamda bu derece başarılı oluşu kendisinden sonraki opera kuşaklarına da bir örnek oluşturmuştur. Bununla beraber Gencer dünyanın en önemli opera kurumlarında biri olan 'La Scala' nın 'As.Li.Co' adlı lirik akademisinde artistik direktör ve eğitmen olarak görev yapmıştır. Gencer dünya sahnelerine yeni sanatçılar kazandıran bu önemli kurumun bir eğitimcisi olarak bu kurumda Türk opera sanatçılarının da eğitim alabilmeleri için büyük çaba sarf etmiştir.
 
Uluslararası anlamda Türkiye'nin bir kültür elçisi olan Leyla Gencer, kuşkusuz ki yirminci yüzyılın en önemli opera sanatçılarından biridir. Bu engin bilgilere ve donanıma sahip sanatçının, Türkiye'de verdiği konser, resitaller ve seminerle ile opera sanatının halk tarafından tanınması ve sevilmesi hususunda da büyük katkıları olmuştur.
 
Leyla Gencer, eğitimci kimliği ile de Türk operasının gelişimine büyük katkılar sağlamıştır. Gencer 1990 yılı itibariyle Türkiye'de opera alanında eğitim ve seminerler de vermiştir. Bu dönemde eğitimci kimliği ile yeni opera şarkıcılarına bilgi ve tecrübelerini aktaran Gencer, kendisinden sonraki kuşaklara da izlediği yöntem ve teknikleri, bir miras olarak bırakmış ve uluslararası kariyere açılan kapının yollarını göstermiştir.
 
Leyla Gencer, Türkiye' de opera sanatı ve diğer sanat dallarının gelişimi için farklı çalışmalar da yürütmüştür. Gencer, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın onursal başkanlığını yapmış ve görev yaptığı dönemde bu kuruma son derece önem vermiştir. Leyla Gencer, kurum çatısı altında görev yaptığı süre boyunca birçok proje üretmiş ve kurumda kendisine atfedilen tüm görevleri yerine getirmiştir.
 
Leyla Gencer in Türk ve Dünya operasına en büyük katlılarında biri de Aydın Gün önderliğinde kendisi adına düzenlenen uluslararası Leyla Gencer şan yarışmasıdır. Bugün Dünya çapında büyük bir öneme sahip olan bu yarışma hem Türkiye'den hem de yurt dışından yeni yeteneklerin keşfini sağlamış, hem de bu yetenekleri Dünya sahnelerine kazandırmıştır.
 
Gencer, araştırmacı yönüyle de Türk ve dünya operasına çok önemli katkılarda bulunmuştur. Leyla Gencer, dönemi itibariyle unutulmuş birçok opera eserini tozlu opera arşivlerini tarayarak gün yüzüne çıkarmış, yorumlamış ve tekrar opera dünyasına kazandırmıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 29). Buna örnek verecek olursak, bugün opera kitaplarında yer alan 'Donizetti Rönesans' eşittir Leyla Gencer'dir maddesi buna örnektir. Çünkü Gencer, 'Donizetti'nin önceleri birkaç operası bilinmekte iken bu bestecinin unutulmaya yüz tutmuş opera eserlerini araştırmış, bulmuş ve yeniden canlandırmıştır (T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2009: 278). Yine aynı şekilde 'Rossini Rönesans'ı da Leyla Gencer ile başlamıştır. 'Rossini' ilk ciddi operasını 1815 yılında bestelemiş ve bu eseri dönemin en önemli opera sanatçılarından İsabella Colbran canlandırmıştır. Gencer, o dönemden 1971 yılına değin eserdeki teknik güçlüklerden dolayı kimsenin oynamaya cesaret gösteremediği, unutulmaya yüz tutmuş 'Elisabetta Regina d'Inghiltera' adlı opera eserini en iyi şekilde canlandırmış ve bu eseri tekrar opera dünyasına kazandırmıştır (Oral, 2005: 157,158).
 
SONUÇ
 
"Türk Operasında Üç Öncü Kadın: Semiha BERKSOY, Saadet İKESUS ALTAN, Leyla GENCER" adlı bu yüksek lisans tezi, kaynak tarama yöntemi kullanılarak hazırlanmıştır. Üç bölümden oluşan bu tez çalışmasının birinci bölümünde, opera sanatı hakkında genel bilgiler verilmiştir. Tezin ikinci bölümündeyse, Türkiye'de operanın gelişim süreci ele alınmıştır. Tezin ana temasının işlendiği üçüncü bölümde de Semiha Berksoy, Saadet İkesus Altan ve Leyla Gencer' in sanat yaşamları ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.
 
Birinci bölümde ilk olarak opera sanatının tanımı, opera oluşturan yapı taşları, içerisinde bulunan unsurlar ve operanın diğer sanat dallarına oranla anlatım gücünün doğurduğu avantajdan söz edilmiştir. Yine bu doğrultuda opera sanatının Dünya'daki tarihçesine yer verilmiştir.
 
İkinci bölümde tez konusunun bir öncülü olan Türkiye'de opera sanatının gelişim süreci ele alınmıştır. Bu doğrultuda Osmanlı Devleti’nde Opera başlığı altında Türklerin opera sanatı ile ilk nasıl tanıştıkları, Hangi Osmanlı Padişahlarının bu sanat türüne ilgi gösterdikleri, Batılılaşma hareketleri neticesinde kurulan özel sahneler ile saray dâhilinde kurulan sahneler ve bu sahnelerdeki opera temsillerine değinilmiştir. Daha sonra ikinci bir ana başlık olan Cumhuriyet Dönemi Türk Operası ve Atatürk başlığı altında, Cumhuriyet' in ilanından sonra bu alanda gerçekleştirilen atılımlar incelenmiştir. Bu bölüm Muzika-i Hümayun'un Etkisi, Darülelhan'ın Etkisi, Musiki Muallim Mektebi'nin Etkisi, Ulusal Türk Operası, Atatürk ve Opera İlk Kıvılcım alt başlıklarından oluşmaktadır.
 
Tezin ana temasının ele alındığı üçüncü bölümde, Türkiye'de opera sanatının gelişimine katkı sağlamış öncü kadın opera sanatçılarından olan Semiha Berksoy, Saadet İkesus Altan ve Leyla Gencer' in sanat yaşamları incelenmiştir. Bu bölümde sanatçıların incelemesi; ilk yılları, sanat yaşamları, Türk operasının gelişimine katkıları ve kronoloji alt başlıklarıyla detaylı bir şekilde incelenmiştir.
 
Semiha Berksoy ile ilgili yapılan araştırmada şu bilgilere ulaşılmıştır; Semiha Berksoy, 1934 yılında Türk Operasının miladı sayılan 'Özsoy'da 'Ayşim' başrolünü oynayarak büyük bir başarı elde etmiş; bunun sonucunda da Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümüne Gönderilmiştir. Buradaki eğitimini 1939 yılında başarıyla tamamlayarak aynı yıl Richard Strauss' a ait 'Ariadne Auf Naxos' operasında 'Ariadne' başrolünü oynamıştır. Sanatçı bu rolüyle Avrupa' da sahne alan ilk Türk Opera Sanatçısı olmuştur. Semiha Berksoy, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın opera sanatçısıdır. Bu doğrultuda eğitimi sonrasında ülkesine geri dönmesiyle birlikte Türkiye'de bu alanda yapılmış ilklerin içinde yer almış ve aktif sanat kariyerinin başladığı 1939 yılından son anına kadar hayatını Türk sanatının gelişimi için harcamıştır. Türk sanatı genellemesi bir bakıma doğrudur, çünkü Semiha Berksoy sadece bir opera sanatçısı değil, aynı zamanda profesyonel bir tiyatro sanatçısı ve usta bir ressamdır.
 
Berksoy, Türkiye'nin ilk kadın opera sanatçısı olarak Türk Operasının gelişiminde aktif rol oynamış bir sanatçıdır. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyetin ilk kadın opera sanatçısı kimliğiyle Türk Operasının Miladı olan ‘Özsoy'da görev almış ve bu başlangıca çok büyük bir katkı sağlamıştır. Avrupa'da sahne alan ilk Türk Opera sanatçısı da olmuş ve buradaki başarısıyla Türk Opera kurumunu Tüm dünya tarafından tanınmasını sağlamıştır. Türklerinde bu sanat dalında ne kadar başarılı olabileceğini kanıtlayarak, kendisinden sonraki opera kuşakları için çok büyük bir örnek oluşturmuştur. Berksoy, Türk Operasının ilk temsilcilerinden biri olarak bu sanat türünün ülkemiz insanları tarafından tanınması ve sevdirilmesinde de çok ciddi katkılar sağlamıştır.
 
Berksoy, opera alanında aktif sanat kariyerinin başladığı ilk yıllardan itibaren kurum içerisinde çok ciddi bürokratik sıkıntılarla karşı karşıya kalmış; bu nedenle opera sanatını çok uzun yıllar olması gerektiği şekilde ve hakkı olan mertebede gerçekleştirememiştir. Ne var ki sanatçının Türk operası için gösterdiği çaba, ancak ileri yaşlarında değer bulmuş ve yapılan yanlışlar düzeltilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda Türk kadınının seçme ve seçilme hakkının 50. Yılında (1934-1984) kendisine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı tarafından Türkiye'nin İlk Kadın Opera Sanatçısı olması nedeniyle, Atatürk Opera Ödülü verilmiştir. Yine bu doğrultuda Berksoy'a 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı verilmiştir.
 
Saadet İkesus Altan ile ilgili yapılan araştırmada da şu bilgilere ulaşılmıştır, Saadet İkesus Altan, 1935 yılında burslu olarak kazandığı Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi opera yüksek sınıfındaki eğitimini 1940 yılında bitirerek, profesyonel opera kariyerine başlamıştır. Altan, 1940 yılında Duisburg operasının bir sanatçısı olarak 'Rigoletto' operasından 'Maddalena' rolü ile ilk temsilini vermiştir. Sanatçı bu rolle Avrupa' da sahne alan ilk Türk Opera Sanatçılarından biri olmuştur. Sanatçı bu temsilinde üstün bir başarı göstermiş ve ilerleyen süreçte Almanya'da birçok temsilde başrol oynamış birçok kenttin önemli operalarında konuk sanatçı olarak görev almış ve büyük başarılar elde etmiştir.
 
Sanatçı Almanya'daki eğitimi ve başarılarla dolu kısa süreli opera serüveninden sonra, 1941 yılı itibariyle Türkiye'ye dönmüştür. Sanatçı Türkiye'ye döndükten sonra Türk Operasının ilk sanatçılarından biri olarak çok büyük başarılar elde etmiş ve Türk operasına çok büyük hizmetlerde bulunmuştur. Saadet İkesus Altan, Türkiye'de sadece bir opera icracısı olarak görev yapmamış; opera ve ses sanatının birçok alanında birçok başarılı çalışmalara imza atmıştır. Sanatçı Türkiye'deki solistlik çalışmalarıyla birlikte, 1941 yılında Ankara Devlet Konservatuvarına şan hocası olarak görevlendirilmiştir. Sanatçı buradaki göreviyle Türkiye'nin ilk kadın ses eğitmeni olmuştur. Sanatçı opera solistliği ve ses eğitimciliği alanındaki çalışmaları dışında, 1952 yılı itibariyle opera rejisörlüğü alanında da çalışmalar yapmaya başlamış ve bu özelliğiyle de Türk Operasının ilk kadın rejisörü unvanını elde etmiştir.
 
Sanatçı, aktif opera kariyerinde opera solistliği, ses eğitimciliği, opera rejisörlüğü ve bu alandaki diğer çalışmalarını bir arada yürütmüştür. Saadet İkesus Altan, aktif sanat yaşamında ilk Türk Opera Sanatçılarından biri olarak opera solistliği alanındaki çalışmalarla ülkemizde bu alanda yapılmış ilk temsil, konser, dinleti ve resitallerde görev almış ve bu sanatın ülkemizde gelişimi, tanıtımı ve insanlara sevdirilmesinde çok büyük katkılar sağlamıştır. Yine ses eğitimciliği alanında Ankara Devlet Konservatuvarı, Ankara Devlet Operası, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde yıllarca opera ve ses eğitimi alanında dersler vermiş, ülkemizin ilk opera sanatçıları ve ses eğitimcilerinin birçoğunu bizzat kendisi yetiştirmiştir. Altan bu çalışmaları haricinde ülkemizde ilk defa bir radyoda 'Opera Saati' adlı bir program yapmış ve bu sanatın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır. Altan, çevirmenlik alanında yaptığı çalışmalarla da 50 civarında opera eserini Türkçeye çevirerek Türk Operasına uyarlamıştır. Böylelikle, bu sanat türüyle yeni yeni tanışan insanların kendi dilleriyle opera sanatını izlemelerine önayak olmuştur. Altan, ayrıca Türkiye'nin ses eğitimi alanında yapılmış ilk kitabı olan 'Ses Eğitimi ve Korunması' adlı eseri ile de yıllarca bu alanda elde ettiği tüm bilgileri oraya aktararak ses eğitimini akademik boyutlarıyla ortaya koymuş ve Türkiye'ye opera ve ses eğitimi açısından muazzam bir yapıt bırakmıştır.
 
Leyla Gencer ile ilgili yapılan araştırmada şu bilgilere ulaşılmıştır; Leyla Gencer kariyeri hususundaki ilk adımını İstanbul Belediye Konservatuvarına girerek atmıştır. Gencer, buradaki eğitiminin son sınıfındayken hayatındaki en önemli kararlardan birini alarak Arangi-Lombardi'nin teşvikiyle Ankara'ya gitmiş ve kariyerinin ilk temsilini 1950 yılında Ankara' da 'Cavalleria Rusticana' operasının 'Santuzza' rolüyle vermiştir. Gencer, bu ilk performansında büyük bir başarı göstermiş, bunun sonucunda da birçok Devlet Resepsiyonun da sahne almıştır. Gencer, sahne aldığı bu Devlet Resepsiyonlarında da büyük başarı elde etmiş bunun sonucunda da Ankara'da bulunan birçok ülkenin misyon ve büyükelçileri sanatçı için davet vermek üzere sıraya girmişlerdir.
 
Gencer, hayatının en büyük dönüm noktalarından birini 1953 yılı itibariyle yaşamıştır. Sanatçı 1953 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarafından Roma' da bir resital vermesi için görevlendirilmiştir. Gencer'in resital verme amacıyla gittiği Roma şehrinde, performansı RAI stüdyolarından canlı yayınla verilmiş ve tüm İtalya'da dinlenmiştir. Leyla Gencer'in buradaki performansı, büyük bir başarı ve beğeni toplamıştır. Sanatçı buradaki performansından itibaren, 1953 yılından 1983 yılına değin Dünyanın en önemli sahnelerinde temsiller vermiş, en önemli opera kurumlarında görev yapmıştır. İlk sahneye çıktığı 1950 yılından itibaren bütün çalıştığı Dünya sahnelerinde hep yükselmiş, sayısız başarılar kazanmış ve bir Türk opera sanatçısı olarak Türkiye'nin en önemli sanat elçilerinden biri olmuştur.
 
Leyla Gencer, sadece ülkemizde değil tüm Dünya'da gelmiş geçmiş en önemli opera sanatçıları arasında yer almaktadır. Destansı bir sanat yaşamına sahip olan bu büyük sanatçının, ülkemiz operasının gelişimi içinde çok büyük katkıları olmuştur. Bu bağlamda Leyla Gencer, bir Türk vatandaşı olarak ulusal operamızı tüm Dünya' ya en iyi şekilde tanıtmış, bununla birlikte Türkiye'ye opera sanatı alanında büyük prestij kazandırmıştır. Leyla Gencer, bir Türk Kadını olarak uluslararası sanat arenasında elde ettiği başarılar ile kendisinden sonraki opera kuşaklarının en büyük örneklerinden birisi olmuştur. Gencer, 1990 yılı itibariyle Türkiye' de uzmanlık alanıyla ilgili verdiği eğitim ve seminerle yıllarca elde ettiği birikimini yeni şancılarla paylaşmış ve onlara uluslararası kariyere açılan kapının yollarını göstermiştir. Leyla Gencer' in Türk Operasına en büyük katkılarından biri de kendi adına düzenlenen Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması olmuştur. Bu yarışmalar vasıtasıyla birçok yetenekli gencin keşfi sağlanmış ve bu genç yetenekler dünya sahnelerine kazandırılmıştır.
 
For thesis please see the following link:


ANDANTE MONTHLY MUSIC MAGAZINE
2019 April
SERHAN YEDİG

"Günümüzün gençleri Leyla Gencer'in azmini, entelektüel merakını, sesini zekasıyla güçlendirme becerisini örnek almalı"

Gencer'e 100. yaş armağanı

Serhan Yedig

syedig@hotmail.com

Evin İlyasoğlu, ölümünün 10. yılında Leyla Gencer'in biyografisini yazmak üzere yola çıkmıştı. Bulduğu 90 yıllık belgeyle Gencer'in gerçek yaşını belirledi ve kitabı "La Diva Turca'ya 100. yaş armağanı oldu. İlyasoğlu "Biz onu dünya sahnelerinde verdiği mücadeleyle, zekasıyla, sert görünümüyle tanıyorduk. Biyografisini yazarken Leyla Gencer'in kadın yönünü keşfettim" diyor.

Evin İlyasoğlu kitapların dünyasındaki 30. yılını kutluyor. Bugüne kadar 13 kapsamlı müzisyen biyografisi yazdı. Bunlardan sadece dördünde yorumcuları anlattı. Diğerleri çağdaş Türk müziğinin önde gelen bestecileriydi. Ayrıca her yeni basımında kapsamı genişleyen ansiklopedik kitaplarda 71 bestecimizin hayatını kaleme aldı.
Yazın dünyasına çok daha önce, edebiyat incelemesiyle adım atmıştı. Hatta ödül kazanmıştı. Bu nedenle gönlü hep edebiyattaydı. Kanatlanıp özgürce uçmasını hayal ettiği kalemini dizginleyip biyografilere yönelmişti. Portre yazarının sorumluluğuyla çalıştı, gerçeklere bağlı kaldı. 2005'te Gösteri dergisinde Feridun Andaç'la yaptığı söyleşide kullandığı nitelemeyle izah edecek olursak, "kravatlı kitaplar" yazdı, standart biyografi yazımının dışına çıkıp fark yaratmaya çalıştı.
2000 yılında Ayla Erduran gibi renkli bir karakter üzerinde çalışmaya başlaması, anlatılacakların klasik biyografi sınırlarını zorlaması İlyasoğlu'nu ilk kez romanın coğrafyasına taşımıştı. 2002'de yayımlanan biyografik roman Ayla'yı Dinler misiniz?’in hemen ardından ilk romanını yazdı. 2005'te yayımlanan Teodora'nın Düşmanlarında, gerçek yaşamda tanıdığı, renksiz ve tekdüze bir karakteri hayal gücüyle derinleştirip, "çağ ve aile, hatta bir semt romanı" kurdu. Ve sonra yine "kravatlı kitaplar"a döndü.

Kendime meydan okudum

Evin İlyasoğlu'nun bunca yıllık müzisyen biyografisi yazarlığından çıkardığı sonuç: "Türkiye'de bireylerin ve kurumların arşiv tutma alışkanlığı yok." Bestecilerle daha rahat çalıştığını, hatta özel evraklarını incelerken unutulmuş eserleri keşfettiğini söylüyor. Bir başka tespiti: Besteciler kitapta "şık görünme" konusunda özel çaba göstermezken yorumcular bu açıdan daha talepkâr...

İlyasoğlu, Leyla Gencer'le ilk kez 1991'de, İstanbul'a seminerler için geldiğinde tanışmış. Evinde sohbet etmiş. "Mesafeli davranmakla birlikte iletişime açıktı. Karşısındakinin bilgisini tartıyor, özellikle kendisiyle ilgili konuları ne oranda bildiğime dikkat ediyordu. O dönemde biyografisini yazmayı düşünmüyordum, bu nedenle iş birliğine açık olup olmadığını hiç sorgulamadım" diyor ilk karşılaşmasını anlatırken.
Sonrasında, Gencer'in hayatındaki detaylarla ilgili hassasiyetine tanık olduğu birkaç ilginç olay geçmiş başından. "Zaman İçinde Müzik'in opera bölümünde 'diva' sözcüğünü anlatırken Gencer'i örnek vermiştim, biyografisini yayımlamıştım. Her yerde 1928 yazan doğum tarihini, Cevat Memduh Altar'ın kitabından yola çıkarak 1921 olarak vermiştim. Nereden duyduysa bir gece yarısı İtalya'dan aradı. Bir buçuk saat konuştuk. Kaynağımı sordu. İkinci baskıda 1923 yazmamı istedi. İkinci baskı çıktığında arayıp 1924'e çevirmemi talep etti. Ben de üçüncü baskıdan itibaren tarihi çıkartmakta buldum çözümü. Leyla Hanım yaşasaydı, hakkında yazdığım kitabın metni de mutlaka farklı olurdu..."
1986'dan bu yana Leyla Gencer hakkında dört kapsamlı kitap yayımlandı. Bunlardan ikisini Gencer'in dostu olan gazeteciler, onunla görüşerek, arşivinden yararlanarak yazdı. İlyasoğlu, dördüncü kitabı yazma nedenini anlatırken, talebin Borusan Sanat'tan geldiğini, "kendisiyle savaşma pahasına" başarma azmiyle kabul ettiğini söylüyor.

Dosyadaki 90 yıllık belge

Bir yıl boyunca Türkiye ve İtalya'da arşivlerde yardımcısı Seren Akyoldaş'la çalışan, Gencer'i tanıyan ya da hakkında değerlendirme yapabilecek kişilerle görüşen İlyasoğlu, sıra yazmaya gelince kararsızlık yaşadı.

"Önce bu kaynaklardan yararlanma ya da onlara hiç benzemeyen bir metin oluşturma seçenekleri üzerine uzun süre düşündüm. Kararsız kaldım. Daha serbest anlatımla, hayal gücümü sonuna kadar kullanacağım bir metin tasarladım. Tüm kitabı birinci tekil şahıs ağzından, kronolojik sıra izleyerek yazmaya giriştim. Ölümüyle başlayıp sonrasını tarih akışını izleyerek oluşturdum. Bu arada asistanım Seren Akyoldaş anlattığım olayları diğer kitaplardan kontrol ediyordu, onlarda olmayanlara odaklanıyordum. Fakat bir noktada tıkandım. İşte bu aşamada editörüm Fahri Güllüoğlu devreye girdi. Karşılıklı fikir alışverişi sonucunda yazdığım metnin bir kısmını iç konuşmaya dönüştürdük. Seren'le topladığımız belgelerle kitabın veri altyapısını hazırladık. Ansiklopedik bilgiler içeren kutular, mini opera sözlüğü oluşturduk. Gencer'in hayatında dönüm noktası olan operaları öne çıkardık. Metni daha insancıl kılabilmek adına özel hayatına, sosyal çevresine, günlük yaşamda bile dikkat çekme yöntemlerine de değindik. Kitabın kimi bölümlerini editörümün önerileri doğrultusunda tersyüz etmem, gözyaşı içinde yeniden yazmam gerekti. Sancılı bir çalışma süreciydi. Fakat sonunda hepimizin içine sinen bir kitap çıktı ortaya."
 

Koleksiyonerin gözünden


Prof. Dr. Ünal Öziş, ilk operasını anne karnında La Scala'da dinleyen bir müziksever. Mesleği inşaat mühendisliği, uzmanlık alanı su yapıları, hidroloji, karst su kaynakları. Uzun yıllar 9 Eylül Üniversitesi İnşaat Fakültesi Hidrolik Anabilim Dalı'nın başkanlığını yaptı. Farklı dillerde 350 civarında yayını var. Öziş, Leyla Gencer kaydı koleksiyoneri. Korsanlar dahil, dünyada yayımlanmış kayıtların yüzde 90'ı arşivinde. Öziş, 2006'da notlarını Leyla Gencer ve Opera Dünyası adıyla kitaplaştırdı (SCA Vakfı Yayınları). 171 sayfalık kitabın sadece altı sayfası san- atçının yaşam öyküsüne ve öğretmenlerine ayrılmış. Geri kalan bölüm sanatçının repertuvarına odaklanmış.



Dört yılda yazıldı, 20 baskı yaptı

Cella'nın kitabından iki yıl sonra Zeynep Oral, Türkçedeki ilk kapsamlı biyografiyi yazmak üzere harekete geçti. Dört yıl boyunca Gencer'le uzun görüşmeler yaptı. Milano ve Arenzano'daki evine misafir oldu. Arşivini inceledi, dostlarıyla tanıştı, bazı önemli olaylarda sanatçıya eşlik edip gözlem yaptı.

Oral kitabını hazırlarken Gencer'in kariyerinde önemli role sahip kişilerin büyük bölümü hayattaydı. Şef Gianandrea Gavazzeni'den Aydın Gün'e pek çok kişiyle görüştü. Zor ulaşılır kişilerden Riccardo Muti'den anılarını dinledi. İtalya'daki Gencer fanatiği opera severlerle konuşma fırsatını yakaladı. Daha sonra elindeki geniş malzemeyi farklı bir anlatımla aktarmayı denedi.
Oral kitabında kâh anlatıcı rolünü üstleniyor kâh Leyla Gencer'le konuşuyor kâh okura dönüp fikrini soruyor. Üslubunun bol bol "emo" simge- si kullanılmış cep telefonu mesajına benzediği söylenebilir. Kimi okur açısından sürükleyici olan bu anlatım kimileri açısından dikkat dağıtıcı. Editörün de dikkati dağılmış olmalı ki benim okuduğum dokuzuncu basımda bile (Doğan Kitap, 2005) aynı sayfada aynı ismin farklı yazımlarına, redaksiyon sırasında ortaya çıktığını sandığım kes- yapıştır hatalarına rastlamak mümkündü.
Bu arada Oral, yönetmen Selçuk Metin'le hazırladığı Leyla Gencer belgeseli vesilesiyle gazetesi Cumhuriyet'in (26 Ocak) kendisiyle yaptığı röportajda "Bir değil, üç-dört farklı kitap yazdım" diyor. ISBN numaraları açısından haklı. Fakat ortaya çıkan, aynı metnin farklı versiyonları.

 
Ansiklopedi boyutunda basılan, ekleriyle birlikte 351 sayfalık kitapta Evin İlyasoğlu, diğer biyografilerden farklı olarak Gencer'in öyküsünü anlatmakla kalmıyor, başarısının ardındaki kişisel becerilerini analiz ediyor. Karaktere
Bürünmek başlıklı bölümde, tanıkların, uzmanların da görüşleriyle sesinin özelliğini, diğer divaların arasından sıyrılmasını sağlayan role hazırlık sürecini, fark yaratma becerisini detaylarıyla anlatıyor.
Kitabın hazırlık sürecinde İlyasoğlu'nu en heyecanlandıran bulgular, Gencer'in İtalyan Lisesi'ndeki öğrenci dosyasından çıkan nüfus belgesi ve 1973'te dokuz ay ortadan kaybolma nedeni. Nüfus sureti sayesinde Grove Sözlüğünden Britannica Ansiklopedisi'ne pek çok temel kaynakta soru işaretiyle yazılan 1928 tarihi hükmünü kaybediyor. 23 Mart 1929 tarihli nüfus cüzdanının 20 Eylül 1932'de Beyoğlu Noteri M. Selaheddin tarafından verilmiş suretine göre, gerçek doğum tarihi Rumi takvimle 10 Teşrinievvel 1335, yani Miladi 10 Ekim 1919. Bu arada kitap sayesinde Gencer'in İstanbul Belediye Konservatuvarı ve İtalyan Lisesi'ndeki eğitimini tamamlamadığı da ortaya çıkıyor.
 
Son biyografi
 
Kitapta Gencer'in geriye bıraktığı müzik mirası da bağımsız bir bölümde ele alınıyor. Çoğu korsan kayıtlardan oluşan diskografi listelenmemekle birlikte bu durumun nedeni anlatılıyor. La Scala Akademisi'ne ve ismini taşıyan şan yarışmasına değiniliyor.
Leyla Gencer'in dünya sahnelerindeki deneyimi, genç şancılarımız açısından önemli bir örnek teşkil ediyor.
İlyasoğlu'na göre "Yılmadan çalışması, farklı kaynaklardan okuyarak eserleri ve kahramanlarını analiz edip yeni yorumlar ortaya çıkarması, unutulmuş eserleri gün ışığına taşıması, sesini zekasıyla güçlendirmesi gelecek kuşaklara örnek olacak özellikleri".
Peki bir yılını alan Leyla Gencer kitabının hazırlık süreci Evin İlyasoğlu'na gelecek çalışmalarıyla ilgili ne gibi bir ilham vermiş olabilir?
Bu soruyu bezgin bir ifadeyle yanıtlıyor yazar. "Bu benim kişiye odaklı son kitabım olacak muhtemelen. Artık bu alanda çalışmak istemiyorum" diyor.
 

İlk Gencer biyografisi güncellendi, İngilizceye tercüme edildi


Corriere della Sera gibi saygın gazetelere müzik eleştirileri yazan, yaklaşık 20 yıl boyunca Leyla Gencer'in dostları arasında yer alan İtalyan müzikolog Franca Cella, 1985'te sanatçının ilk kapsamlı biyografisini hazırlamaya başlamış, bir yılda tamamlamıştı. Leyla Gencer: Primadonnanın Öyküsü, 1986'da Bolis Edizioni'den İtalyanca yayımlandı.
İtalyanca baskısının mevcudu kalmayan bu kitap geçen yıl Borusan Sanat'ın desteğiyle Kathryn Lake tarafından İngilizceye tercüme edildi. 2008 Eylül ayında yine Bolis Edizioni tarafından Bergamo'da yayımlandı. Cella, kitabını 26 sayfalık "Epilog, Kadans Sanatı, Son Konuşma" bölümüyle güncelledi. Eklerdeki listeleri gözden geçirdi. İngilizce edisyonun elektronik kopyası da Amazon'da satışa sunuldu.


HÜRRİYET DAILY NEWSPAPER
2019.05.04
DOĞAN HIZLAN

Leyla Gencer’i tanımak, anlamak
 
Müzik eleştirmeni ve tarihçisi Evin İlyasoğlu’nun, ‘Ben Leyla Gencer/La Diva Turca’ kitabı, büyük sanatçının yaşamını bütün ayrıntısıyla veriyor.

(Beş üzerinden dört yıldız)
Ben Leyla Gencer
Evin İlyasoğlu
Yapı Kredi Yayınları

Evin İlyasoğlu, Leyla Gencer’in meslekte zirveye çıkışının öyküsünü yazarken, o dönemde başka sanatçılar hakkında bilgi vererek de bulunduğu ortamı aktarıyor. Böylece onu daha doğru biçimde değerlendiriyoruz. Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda ilk temsilini dinlediğim Leyla Gencer’in ‘long play’lerini İtalya’ya kitap fuarı için gittiğimde toplamıştım.
‘Önsöz’ün başlığı ‘Leyla Gencer’i Yazmak’: “Leyla Gencer, La Diva Turca, 20. yüzyılın gelmiş geçmiş muhteşem sopranosu olarak müzik tarihine geçti. Doğa vergisi yeteneği, inanılmaz enerjisi ve çalışkanlığıyla 20. yüzyıl opera icracıları arasında unutulmaz bir yere sahip oldu. 1950’den 1983’e kadar opera temsilleriyle dünya sahnelerinin aranan prima donnasıydı. Opera temsillerinden sonraki yıllarında resitalleriyle, hatta çadır tiyatrolarındaki temsilleriyle, konferanslarıyla, hocalığıyla hep gündemde kaldı. Kendini yeni kuşak operacılar yetiştirmeye adadı. Bugün nice opera sanatçısına veya operasevere sorun, hepsi de La Scala’nın bu ünlü Diva’sını tanımlamadan önce neredeyse saygı duruşuna geçecektir.”
“(...) Olağanüstü konsantrasyon yeteneğiyle, bilmediği eserleri hızla öğrenmiş; hırslanmış, çalışmış ve öyle bir ivme yakalamıştı ki, tutkusuyla egosu doruğa tırmanmış, bir zincirin halkaları gibi başarılarını birbirine bağlamıştı. Her rejisörden, her orkestra şefinden, hele Serafin, Gui ve Gavazzeni gibi sanatına, hatta hayatına yön veren maestrolardan çok şey öğrenmişti.”
Asla ‘Leila Genger’ olmadı
Operacı nasıl biridir? Stratas, Zeffirelli’nin çektiği filmde bakın ne diyordu: “Aylarca bir gece için çalışırız.”
Sanatçıların yaşamları kadar ölümleri arasında da benzerlikler vardır. Maria Callas öldüğü zaman Paris’te bir Ortodoks kilisesinde tören yapılmış, Fransız mezarlığının krematoryumunda yakılmış, külleri Ege Denizi’ne dökülmüştü. “Doğanın içinde yok olmak istiyorum” demişti. Leyla Gencer de yakılmasını istemiş, külleri törenle Boğaz’ın sularına dökülmüştü.
Mesleki tutkusunu Gencer’in kendisinden okuyalım:
“Operacı olabilmek derin hem de çok derin bir ihtirastır. 1950’de Ankara’da ilk defa oynadığım Santuzza rolünde ne kadar heyecan hissettimse, 1983’te Venedik’teki La Fenice’de, sahneye veda temsilimi verdiğim Corilla rolünde de aynı heyecanı duymuştum. Tam 33 yıl 60 opera sahnesinde 73 farklı prima donna rolünü oynadım. Ekseriyetle hâkim kadın rolleriydi. Dominant kadın. Başı dik, meydan okuyan mağrur. Bazen de hakkı yenmiş, âciz mağdur kadın.”
“(...) Benim hayat hikâyem benim opera dünyam demektir. İnsan köklerini hiçbir zaman inkâr etmemeli. Ben Avrupa’ya gidip Avrupalılaşmadım, Türklüğümü her zaman muhafaza ettim. Türk olduğumu her yerde söyledim. İsmimi de değiştirmedim. Önceleri bazı program notlarında ‘Leila’ yazsalar, bazı radyo anonslarında ‘Genger’ deseler de hemen orijinaline çevirdim. Ben hep Leyla Gencer olarak başladım, öyle kaldım. Her şeyi kendi tırnaklarımla kazıyarak yaptım.”
Gerçek bir ‘diva’nın yaşamını belgeler ve bilgilerle donatarak yazmış Evin İlyasoğlu. Bir dünya sanatçısını kaleme aldığı kitapla hepimizin kütüphanesinde bulunması gereken önemli bir eser yaratmış.

NARGIS MAGAZINE “FACES”                                    
2019.10.10
SONA NASIBOVA

FACES
Leyla Gencer


Aisha Leyla Cheyrekgil was born on the 10th of October 1928 in a «small Polish village», located in Istanbul’s outskirts. She was a daughter of a Lithuanian noble woman and a Turkish businessman, had an amazing voice, her vocal opportunities reached «fa» of the third line octave, however strained by her after conservatory study. This girl got her music education and rendered for several years in Istanbul, then she made her first appearance in 1953 at the Neapolitan Saint-Carlo theatre, as Santuzza in Mascagni’s “Cavaleria Rusticana” opera. She sang in La Scala understudies, when Maria Callas sang in the all-star cast ... For the next 30 years she lived in Italy and became famous, as Leyla Gencer, La Diva Turca («the Turkish star») and the «last opera star of the XX century».
As a matter of fact, she did not make any professional commercial recordings, despite of her wide-ranging repertoire exceeding 70 parts, composed of Gluck, Mozart, Monteverdi, Tchaikovsky, Puccini, Prokofiev, Britten, Weber, Weinberger’s works. Leyla Gencer invigorated rarely performed operas, such as “Elizabeth, Queen of England” by Rossini or «The Moth-woman» by Antonio Smareglia. She interpreted Gaetano Donizetti’s works, in that music she felt herself especially comfortably.


Thanks to Leyla Gencer’s wide vocal range, she both beautifully rendered, as lyric, so dramatic parts, in due course number of latter ones increased. Her lyric voice became deeper and lower after some time. She experimented with many singing styles and repertoires and concluded, that the XIX century’s repertoire was ideal for her. She performed Bellini, Rossini, Donizetti in piano and pianissimo in the same way they were composed, though all were performed in forte. She mentioned: «If you sing piano, then the voice should stick to the same overtones, like singing forte. You shouldn’t change tone of your voice, even when you sing in the open air, like in Arena di Verona. If overtones are of the same frequency, then your soft singing will block an orchestra and it will sound in space. If you sing piano properly, then your voice will be audible even in Arena di Verona. The note, performed in pianissimo, may be more audible, than forte note. I am aware of this, based on my own experience. As you see, I was ahead of time, I sang, like they sang in XIX century».

 
She often performed really dramatic parts, such as "Lady Macbeth". At times she forced her voice, by performing repertoire, which was too "strong" for her and gradually she changed tone of her voice. However, Leyla Gencer told during her interview, one shouldn’t force her voice by any means. And namely, that was a major difference between her and young singers who, in hastily pursued their career, undertook all and any material and eventually after several years lost their voice. Leyla Gencer sang 40 years long. "Not spoilt" by western performance clichés, she relied just on her own feeling of music. So that's where she got this most gentle piano, this closeness to the score, not understood by her colleagues.
      
Recording Excerpts                         
Anna Bolena Piangete voi .... Al dolce guidami Act III Donizetti 

Leyla mentioned: «I sang in line with my own impressions of music. My colleagues were brought up during verismo epoch and they supposed that it was necessary to sing forte continuously... When there was a pianissimo in the score, I sang pianissimo. And they have concluded that I had too soft voice... though at that time I had a voice, which became popular at later stage». When her voice changed, and she changed her repertoire correspondingly. She kept on singing “mi” of three line octave for many years, then after Prokofiev ‘s «The Fiery angel» in 1959 suddenly she realized, that it became difficult to reach that "the same" three line octave in «Aida». Thus, she removed it from her repertoire.

 
In 1983 - 1988 «the Turkish opera princess» was the head of the Academy of opera singers in the legendary La Scala theatre, where she dreamed to sing at one time. She went down in history of opera music, as a researcher and a teacher, who rediscovered many classical works. She went into the other world 10 years ago, in 2008. According to Leyla Gencer’s last will her ashes were scattered over the waters of Bosphorus.

Recording Excerpts                         
Puccini Senza mamma Suor Angelica


BİLİM TEKNOLOJİ MAGAZINE                                    
2019.10.11

AKOB MONTHLY MAGAZINE No.54                              
2019.10.16

LEYLA GENCER
VERDİ, DONİZETTİ, BELLİNİ, ROSSİNİ, PUCCİNİ DIŞINDAKİ
VE DİĞER
İTALYAN BESTECİLER
 
Em. Prof. Dr. Ünal Öziş
 
GİRİŞ
Leyla Gencer hakkında önceki yazılanımızda ele alınmış olan Verdi, Donizetti, Bellini, Rossini ve Puccini dışındaki diğer on üç İtalyan bestecinin on beş operasında Leyla Gencer baş soprano rolünde sahneye çıkmıştır. Bu eserler, ilk oynadığı yıl sırasıyla şunlardır:
 
•1960-Mascagni: Cavalleria Rusticana,
•1966-Zandonai: Francesca da Rimini,
•1966-Rocca: Monte Ivnor,
•1968-Pizzetti: Assassinio nella Cattedrale,
•1968-Boito: Mefistofele,
•1966-Cilea: Adriana Lecouvreur,
•1967-Ponchielli: La Gioconda,
•1967-Pacini: Saffo,
•1967- Monteverdi: L'incoronazione di Poppea,
•1968- Cherubini: Medea,
•1969-Spontini: La Vestale,
•1969- Pizzetti: Lo straniero,
•1974-Spontini: Agnese di Hohenstaufen,
•1975-Smarega: La Falena,
•1983-Gnecco La prova d'un opera seria.
 
Photo: Leyla Gencer'in 1968'de Venedikte La Fenice'de oynadığı Medea operasının yoğuna kapağı.
 
Bu bağlamda, Cavalleria Rusticana Leyla Gencerin ilk oynadığı La prova d'un opera seria son oynadığı opera olmuştur.
Monteverdi'nin L'incoronazione di Popper'sının 1967'de, Pizzetinin Assassinio nella Cattedrale'sinin 1958'de ilk kez oynandığı düşünüldüğünde, söz konusu on beş eser, İtalyan operasının üç küsur asırlık tarihini de bir ölçüde yansıtmaktadır.
 
MONTEVERDI: L'INCORONAZIONE DI POPPEA
 
Claudio Monteverdi'nin (1567-1643) ilk kez 1642'de Venedik’te sahnelermiş olan L'incoronazione di Poppea (Poppea'nın Taç Giymesi) operasında, Roma İmparatoru Nero'nun ölüme gönderdiği eşi Ottavia rolünü Leyla Gencer, 1967 de Milano'da La Scala'da oynamıştır. Bu temsilin tamamının canlı kaydı yayınlanmıştır. Addio Roma aryası bir kitap ekindeki yoğunçalar üzerinde de vardır. Librettosu Giovanni Francesco Busenello tarafından hazırlanmış olan eserin müziğine Francesco Cavallo'nun katkıda bulunduğu ifade edilmektedir. Opera daha sonra Francesco Sacrative Benedetto Farrar tarafından revize edilmiştir.
Operada başlıca roller İmparator Neron (tenor), İmparator’un sevgilisi ve Ottone'nin eşi Poppea (soprano), İmparator’un eşi Ottavia (soprano), Filozof Seneca'dır (bas). Poppea'nin yaşlı yardımcısı Amata (alto), Poppea'nın kocası Ottone (tenor), ona âşık olan soylu Drusilla (soprano) nispeten önemli sayılacak rollerdir.
M.S. 1. yüzyıl ortalarında Roma'da geçen operanın konusu. İmparator’un sevgilisi olan Poppea'nın entrikalar içinde imparatoriçe tacını giymek için başvurduğu yollar ve onu eşi yapmak ve taç giydirmek amacıyla Nero'nun, eşi Ottavia'yı ve düşünce ve öğütleri kendisine ters gelen Seneca'yı ölüme götürerek, amacına ulaşmasıdır.
 
CHERUBINI: MEDEA
 
Luigi Cherubini'nin (1780-1842) ilk kez 1797 de Fransızca Médée adıyla sahnelenmiş olan, 1854’tee Lachner tarafından yeniden düzenlenen, İtalya'da ilk kez 1910'da sahnelenen Medea operasında, başrol Medea'yı Leyla Gencer 1968'de Venedik’te La Fenice, 1989 da Cenova'da Teatro Margherita'da oynamıştır. 1968'deki temsilin tamamının canlı kaydı yayınlanmıştır, bu temsilin TV arşivinde görüntü kaydı da bulunmaktadır. Aynı kayıttan E che? lo sono Medea aryası ayrıca da yayınlanmıştır.
Euripides M.Ö. 431'de Medea trajedisini yazmış, Lucius Seneca M.S. 50'de aynı adı, biraz farklı bir eser yazmış, Pierre Comeille 1835’te (son biçimi 1682) aynı adı, Seneca'ya daha yakın bir eser yazmıştır. Euripides in trajedisini esas alan operanın librettosu François-Benoit Hoffmann tarafından hazırlanmış
Operaya adını veren Medea (soprano) başrol olup, kocası Giasone (tenor), Korint Kral Creonte (bas), kızı Glauce (soprano), Medea'nin yardımcısı Neris (mezzosoprano) nispeten önemli rollerdir.
Eğriboz Adası'ndaki Halkisli büyücü Medea'nın kocası Gasone'nin, iki çocuğunu da alarak Korint'e kaçması, Kral Creonte'nin kız Glauce'ye Aşık olarak evlenmeye karar vermeleri, Medea'nın gelip bu evliliğin olmaması için Giasone'ye, Kralla ve kızına karşı çıkması, Glauce'ye zehirli taç ve şal hediye etmesi, öz çocuklarını ölüme sürüklemesi Antik dönemde geçen operanın konusunu oluşturmaktadır.
 
Photo: Leyla Gencer'in 1969'da Palermo'da Teatro Massimo'da oynadığı La Vestalee operasının yoğuncalar kapağı.
Photo: Leyla Gencer’in 1967 de Napoli'de San Carlo'da oynadığı Saffo operasının uzunçalar kapağı.
 
GNECCO: LA PROVA D'UN OPERA SERIA
 
Francesco Gnecco'nun (1769-1810) ilk kez 1805'te sahnelenen La Prova d'un Opera Seria (Ciddi Bir Operanin Provası) Leyla Gencer'in en son oynadığı opera olmuş: Corilla rolünü Şubat 1983'te Venedik’te La Fenice'de ve Mestre'de Teatro Toniolo'da oynamıştır.
Keşiş Giulio Artusinin güldürüsüne dayanan operada, baş soprano Corilla Tortorini tarafından, Dominico Cimarosa'nın Gli Orazie iCurieri, Antonio Vivaldi'nin Bajazet, Giovanni Paisiello'nun La Molinara, Jean-Philippe Rameau'nun Hyppolite et Aricie operalarından aryalarının  provasının sergilendiği bu eser, opera sahnelerinin en büyük sopranolarından birinin temsillere vedası yönünden çok ilgi çekici bir seçim niteliğindedir.
Bajazet operasından Sposa, son disprezzata aryasına, Leyla Gener pek çok konser ve resital programında da yer vermiş olup, canlı görüntü kaydı da vardır.
 
SPONTINI: LA VESTALE
 
Gaspare Spontini'nin (1774-1851) ilk kez 1807'de Paris’te Fransızca sahnelenmiş olan La Vestale (Vesta Rahibesi) operasında, başrol Vesta rahibesi Giulia'yı Leyla Gencer 1969 da Palermo'da Teatro Massimo'da, 1973’te Roma operasında oynamıştır. 1969'daki temsilin tamamının canlı kaydı bulunmaktadır. Leyla Gencer'in bazı resitallerinde de söyledi Caro oggetto aryası, 1981 Paris resital kapsamında yayınlanmıştır.
Operanın librettosu Étienne de Jouy tarafından Fransızca olarak yazmış; İtalyancası 1811'de Giovanni Schmidt tarafından hazırlanmıştır. Vesta rahibesi Giulia (soprano) başrolde olup, sevgilisi Romalı savaşçı Licinio (tenor), komutanı Cinna (tenor), başrahibe (mezzosoprano), başrahip (bas) nispeten önemlerdir.
M.S.270’te Roma'da geçen operada, Giulia ile Licinio tapınakta buluştuklarında sürekli yanması gereken ateş söner, aşkı yüzünden görevini ihmal etmiş olan Giulia ölüme mahkûm edilir. Licinio'nun yakarmaları ve itirafları da Giulia'nın affını sağlamaz. Giulia idam edilecekken büyük bir fırtına patlar, şimşekler tapınağın ışığını yakar, bunu ilahi bir uyan kabul edip, Giulia’yı bağışlar.
 
SPONTINI: AGNESE DI HOHENSTAUFEN
 
Gaspare Spontini'nin (1774-1851) ilk kez 1829'da Berlin'de Almanca sahnelenmiş, 1837'de yeniden düzenlenmiş olan Agnese di Hohenstaufen operasında, başrol Agnese'yi Leyla Gencer 1974 Floransa'da Teatro Comunale'de Mayıs Müzik Festivalinin açılış temsilinde oynamıştır. Leyla Gencer'in bu operayla ilgili bir kaydı bilinmemektedir.
Operanın librettosu Ernst Benjamin Salomo Raupach tarafından Agnes von Hohenstaufen başlıyla Almanca olarak yazılmış. İtalyancasının son biçimi Filippo Caffarelli ve Vito Frazzi tarafından 1954’te hazırlanmıştır.
Başrolde imparatoru kuzini Agnese (soprano) ve dükün oğlu Heinrich Palatinus (Enrico) (tenor) olup, Agnese'nin annesi Irmengarda (soprano), ilk biçiminde Fransa Elçisi, sonraki biçiminde Burgonya Dükü kisvesindeki Fransa Kralı II. Philippe Auguste (bariton), İmparator (Enrico VI) (bariton), Saksonya Dükü (Enrico Il Leone) (bas) nispeten önemli rollerdir.
12. yüzyıl sonlarında Mainz ve yakınlarında geçen, genellikle yeniden düzenlenmiş biçiminin İtalyancası sahnelenen opera, Germen İmparatoru V.Heinrich ile Saksonya ve Bavyera Dükü Heinrich der Löwe arasındaki iktidar çekişmelerinin bağlamında, İmparatorunun kuzini Agnese çevresinde gelişmektedir. Agnese ile Enrico evlenecekken Fransa Kralıyla evlenmesi gündeme geldiğinde Enrico, Kral düelloda öldürür, İmparatorun kızgınlığına rağmen gerek Enrico gerekse Mainz'i ele geçiren babası Enrico Il Leone, İmparatorun safhında yer alırlar.
 
PACINI: SAFFO
 
Giovanni Pacin'nin (1796-1867) ilk kez 1840’ta sahnelenmiş olan Soffo operasında, başrol Saffo'yu Leyla Gencer 1967'de Napoli'de San Carlo'da oynamıştır. Bu temsilin tamamının canlı kaydı bulunmaktadır. Ayrıca, Ai mortal, o crudo, ai numi aryasını Leyla Gencer birçok resitalinde de söylemiş olup, 1981 Paris resital kapsamındaki yayınlanmıştır.
Franz Grillparzer in Sappho (1818) adlı eserinden de esinlenen operanin librettosunu Salvatore Cammarano yazmıştır. Operanın başrolünde Midilliozan Saffo (soprano) olup, sevgilisi Faone (tenor), Apollo Tapına başrahibi Alcandro (bariton), kızı Climene (mezzosoprano) önemli rollerdir.
M.Ö. 6 yayın başlarında, Preveze yakınındaki Lefkada Adasında geçen operada, Saffo'nun ateşli konuşmalarıyla görevinden ayrılmak zorunda kalan Apollo Tapınağı başrahibi Alcandro, Facne'yi kızı Climene ile evlendirerek öç almak ister. Damadın kim olduğunu henüz bilmeyen Saffo, evlilik hazırlıklarını yapmakta olan Climene'den yardım ister ve arkadaş olurlar, fakat, Saffo damadın Faone olduğunu öğrenince kıyamet kopar.
Tapınakta kederine derman arayan Saffo, kendisinin aslında Alcandro'nun kızı ve Climene'nin kardeşi, asıl adının da Aspasia olduğunu öğrenir. Kendini çaresiz hisseden Saffo, herkesin karşı koymasına rağmen, adanın yüksek kayalıklarından aşağıya atlayarak yaşamına son verir.
 
BOITO: MEFISTOFELE
 
Arrigo Boito'nun (1842-1918) ilk kez 1888'de sahnelermiş olan, 1875’te değişikliğe uğramış bulunan Mefistofele operasında Margherita rolünü Leyla Gencer 1958'de Milano'da La Scala'da oynamıştır. Bu temsilden Leyla Gencer’in bir kaydı bilinmemektedir. Yazılı metin olarak ilk kez 16. yüzyılda rastlanılan öykü, Wolfgang Goethe'nin Faust adlı eseriyle (1808; II: 1831) edebiyat ortamında büyük yankı uyandırmış; Hector Berlioz'un La damnation de Faust (1846), Charles Gounod'nun Faust (1856) operalarına da konu olmuştur.
Leyla Gencer, Gounod'nun Faust'undan, "Mücevherler aryası" olarak da tanımlanan, Marguerite in O Dieu! Que de bijoux aryasını, 1963 Fransa Meclis Başkanı'nın Ankara'yı ziyaret bağlamında Fransa Sefaretinde verilen bir davette söylemiştir.
Şeytan Mefistofele (bas) operaya adını verdiği üzere başrolde olup, Faust (tenor), sevgilisi Margarete (soprano) ve 1875 biçiminde Elena (soprano) başlıca rollerdir
Ruhbilimle de uğraşan Dr. Faust’un, güç ve zevk uğruna ruhunu şeytan Mefisto'ya satması, Margarete ile olan ve terk etmekle biten aşk ve trajik sonlan operanın konusunu oluşturmaktadır.
 
PONCHIELLI: LA GIOCONDA
 
Amilcare Ponchill'nin (1834-1886) ilk kez 1876'da sahnelenmiş olan La Gioconda operasında başrol La Gioconda'yı Leyla Gencer 1967'de San Francisco War Memorial operasında ve Sacramento'da Memorial Auditorium'da, 1970’te Palermo'da Teatro Massimo'da, 1971'de Venedik’te La Fenice'de ve Roma Operasında, 1972'de Macerata'da Arena Steristerio'da oynamışhr. 1971'de Roma'daki temsilin tamamının canlı kaydı yayınlanmıştır.
Operanın, Victor Hugo'nun Angelo, Tyran de Padoue eserini esas alan librettosu, Tobia Gomo müstear adı altında Amigo Boito tarafından hazırlanmıştır.
 
Photo: Leyla Gencer'in 1967 de Napoli’de San Carlo'da oynadığı Adriana Lecouvreur operasının yoğunçular kapağı.
Photo: Leyla Gencer'in 1971'de Roma'da... T.dell’Opera'da oynadığı La Gioconda operasının yogunçalar kapağı.
 
Başrolde şarkıcı La Gioconda (soprano) olup, sevdiği adam Genovalı Prens Enzo Grimaldo (tenor), onun sevgilisi Laura Adomo (mezzosoprano), kocası ve devlet engizisyonunun başlarından Alvise Badoero (bas), gezgin şarkıcı ve muhbir Barnaba (barton), Gioconda'nın annesi La Cieca (kör kadın) (kontralto) önemli rollerdir.
La Gioconda'yı elde etmek isteyen Barnaba'nın entrikaları, Gioconda'nın Laura'yı ölümlerden kurtarışı ve Enzo'ya terk edişi zehir içerek intihar etmeyi düşünen Gioconda'nın, annesini öldüren Barnaba’ya canlı teslim olmamak için, hançerle intihar etmesi, 17. yüzyılda Venedikte geçen eserin konusunu oluşturmaktadır.
 
Photo: Leyla Gencer’le 1958'de Milano'da La Scala da Assassinio nella cattedrale'nin dünyada ilk oynanışının yoğunçalar kapağı.
 
MASCAGNI: CAVALLERIA RUSTICANA
 
Pietro Mascagninin (1883-1945) ilk kez 1890'da sahnelenmiş olan Cavalleria Rusticana operasındaki Santuzza rolüyle Leyla Gencer ilk kez sahneye 1950'de Ankara Devlet Operasında çıkmış yurt dışında sahneye çıktığı ilk opera olarak da 1953’te Napoli'de Arena Flegrea'da, uzun aradan sonra 1971'de Napoli'de San Carlo'da oynamıştır. Bu temsiden bir düetin, Tu qui, Santuzzo, canlı kaydı bulunmaktadır.
Giovanni Verganin Vita dei campi kitabında (1880) öyküsü yer alan, köylü onurunu öne çıkaran aynı adlı piyesine dayanan Cavalleria Rusticana'nin librettosu Giuseppe Targoni-Terzetti ve Guido Menasci tarafından hazırlanmıştır.
Muhtemelen 1880 yılının Paskalyasında. Sicilya'nın bir köyünde geçen operada köylülerden Turiddu (tenor) öne çıkmakta, sözlüsü Santuzza (soprano) da önemli bir rol olup, sevgilisi Lola (mezzosoprano), onun kocası arabacı Alfio (bariton), Santuzza'nın annesi Lucia (kontralto) nispeten önemli rollerde bulunmaktadır.
Köylü Onuru olarak çevirisi yapılan, ancak dünyanın hemen her sahnesinde özgün adi Cavalleria Rusticana ile anılan bu eserde, askerden döndüğünde, nişanlısı Lola'nın Alfo'yla evlenmiş olduğunu öğrenen Turiddu'nun, Sartuzza'yı baştan çıkarması, ancak onu bırakıp tekrar Lola'ya dönmesi, yakınan Santuzza'dan bu ihaneti öğrenen Alfio’nun, Turiddu'yu düelloya davet etmesi, annesine veda ederek düelloya giden Turiddu'nun bu çatışmada ölmesi, operanın konusunu oluşturmaktadır.
 
SMAREGLIA: LA FALENA
 
Antonio Smarega'nın (1854-1929) ilk kez 1897 de Venedik’te sahnelenmiş olan La Falena operasında, La Falena (Güve-kadın) rolünü Leyla Gencer 1975’te Trieste'de Teatro Verdi'de oynamıştır. Bu temsilin tamamının canlı kaydı bulunmaktadır.
Eserin librettosunu Silvio Benco hazırlamıştır. Antik dönemde Avrupa'da, Atlas Okyanusu sahilinde bir krallıkta geçen operada baş rollerde La Falena (mezzosoprano) ve Kral Stello (tenor) olup, yaşlı bilge Uberto (bariton), kızı Albina (soprano), balıkçı Morio (bas) nispeten önemli rollerdir.
Avdan dönen Kral Stellico, Albina ile yalnız kaldıklarında karşılıklı sevgilerini dile getirirken, ormandan çıkagelen gizemli bir kadın Stello'yu uyutur, kendine esir eder, ormanda ona Umberto'yu öldürür. Stello ve Falena ormandan çıktığında Morio kadından kuşkulanır, gün doğduğunda öleceğinden korkan Falena ormana kaçar, gözden Kaybolur. Umberto'yu öldürdüğünü itiraf eden Stello tahttan feragat eder, Albina onu affetse de Kral kahrından ölür.
 
CILEA: ADRIANA LECOUVREUR
 
Francesco Cilea'nin (1856-1950) ilk kez 1902'de sahnelermiş olan Adriana Lecouvreur operasında, başrol Adriana'yı Leyla Gencer 1966'da Napoli'de San Carlo'da oynamıştır. Bu temsilin tamamının canlı kaydı yayınlanmıştır.
Eugène Scribe ve Emest Legouve'nin Adrienne Lecouvreur adi eserini konu alan operanın librettosu Arturo Colaut tarafından hazırlanmıştır. Daha önce, Comédie Française'in ünlü aktrisi Adrienne Lecouvreur'ün (1892-1730) adını taşıyan üç operanin, 1857'de Tommaso Benvenuti, 1858'de Eduardo Vera, 1889'da Ettore Perosio tarafından bestelermiş olması dikkat çekicidir.
Paris'te 1730'da geçen operanın başrolünde Adriana (soprano) olup, tiyatro yönetmeni Michonnet (bariton), başlangıçta kontun görevlisi kisvesinde olan Saksonya Kontu Maurizio (tenor) ve Prenses de Bouillon (mezzosoprano) önemli rollerdir. Prens Bouillon, Chazell keşişi (tenor), Comédie Française oyunculan Jouvenot (soprano), Dangeville (mezzosoprano), Quinault (bas), Poisson (tenor), ilginç rollerdir.
Michonnet'nin Adriana'ya sevgisini açıklaması, fakat karşılık görmeyişi Adriana ile Maurizio'nun birbirlerine aşık olmaları ve Adriana'nın ona bir demet menekşe vermesi, Maurizio’nun önceki sevgilisi Prenses de Bouillon'a bu menekşeleri vererek veda etmesi, Prenses’in sevgisinin Maurizio olduğunu Prens'in anlaması, Maurizio'nun yeni sevgilisinin Adriana olduğunu Prensesin öğrenmesi, Prensesin Maurizio’nun adını kullanarak Adriana'ya zehirli menekşeler gönderip, ölümüne sebep olması, operanın ana çizgilerini oluşturmaktadır.
 
ZANDONAI: FRANCESCA DA RIMINI
 
Ricardo Zandonai’nin (1883-1944) ilk kez 1914'te Torino'da sahnelenmiş olan Francesca da Rimini operasında, başrol Francesca'yı Leyla Gencer 1956'da San Francisco Operasında, 1961'de Trieste de Teatro Verdi'de oynamıştır. 1961 tarihindeki temsilin tamamının canlı kaydı bulunmaktadır.
Dante Alighieri'nin L'inferno adi eserinden (13. yüzyıl) esinlenen, Gabriele d'Annunzio'nun Francesca da Rimini (1901) trajedisine dayanan operanın librettosunu Tito Ricordi hazırlamıştır. Pyotr Ilyic Çaykovski'nin de Francesca da Rimini adlı, orkestra için senfonik fantezi türünde bir eseri (1876) vardır.
Papalık taraftarı Guelferie, Germen İmparatorluğu taraftan Ghibellinler çatışmasının gölgesinde, 13. yüzyılda Ravenna ve Rimini'de geçen opera, Guido da Polerte'nin iki kızı ve oğlu ile Malatesta da Verucchio'nun üç oğlunun öne çıktı bir trajedidir. Başrolde Francesca (soprano) olup, Paolo il bello (tenor) ve Giovanni lo sciancato (Giancioto olarak anılır) (bariton) önemli rollerdir. Ganciotto'nun en küçük kardeşi Malatestino dall'occhio (tenor). Francesca'nın nedimesi Biancofiore (soprano), kardeşleri Samaritana (mezzosoprano) ve Ostasio (bas) öne çıkan diğer rollerdir.
Doğuştan engelli Gancio'nun Francesca ile evlendirilmesi istenir Francesca ise onun yakışıklı kardeşi Paolo'yu sevmektedir ve onunla birlikte olmaya başlar. En küçük erkek kardeş Malatesto'nun da Francesca'da gözü vardır. Francesca ona izin vermeyince, Paolo ile olan ilişkiyi Malatest ağabey Gianciotto'ya bildirir. Çifti sabaha karşı birlikte yakalayan Gianciotto ikisini de öldürür.
 
ROCCA: MONTE IVNOR
 
Lodovico Rocca'nın ilk kez 1939'da Roma'da sahnelenmiş olan Monte Ivnor (Ivnor Dağı) operasında Edali rolünü Leyla Gencer 1956'da Napoli de San Carlo'da, 1967 de Milano'da RAI'de söylemiştir. 1967 temsilinin canlı kaydı vardır. Aynı kayıttan Non so, non so aryası ayrıca da yayınlanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni tehcirini gerçeğinden farklı yansıtan yayınlara, özellikle Franz Werfelin Die vierzig Tage des Musa Dağı kitabına dayanan libretto Cesare Meano tarafından hazırlanmıştır.
Taragadağ Köyünde ve yakınındaki Ivnor dağında geçen operanın başrollerinde, Ermenilerin oturduğu köyün önde gelen isimlerinden Vladimir Kirtatos (bariton), genç kız Edali (soprano), ölürken babasının onu emanet ettiği delikanlı İmar (tenor) bulunmakta, ihtiyar Naike (kontralto), köyün muhtarı Tepurfov (bariton), Vladimir'in çok genç oğlu Danilo (tenor) nispeten önemli rollerde yer almaktadır.
Jandarmanın köyü iki gün içinde boşaltma emri üzerine, köy halkınin Ivnor Dağı’na kaçışı, Imar’ın Edali'ye karşılıksız kalan aşkı, Edali’nin Vladimiri gizlice sevmesi, denizden gelen gemiye Ivnor Dağından kaçıp gitmeyen tek kişi Vladimir'e aşkını son anda açıklaması, Vladimir'in genç kızı Imar'a emanet edip, vuruşarak ölmeyi tercih etmesi operanın konusunu oluşturmaktadır.
 
Photo: Leyla Gencer in 1975’te Trieste de Teatro Verdi'de oynadığı La Falena operası yoğunçalar kapağı.
 
PIZZETTI: LO STRANIERO
 
Ildebrando Pizzetinin (1880-1968) ilk kez 1930'da Roma'da sahnelermiş olan Lo Straniero (Yabano) operasında, Maria rolünü Leyla Gencer 1969'da Napoli’de San Carlo'da oynamış. Bu temsiden bir ses kaydı bilinmemektedir.
Librettosunu da Pizzetti'nin yazdığı operada adsız yabancı (tenor) ve kralın kızı Maria (soprano) başrollerde olup, Patriark Kral (bas) ve Sedeur (barton) nisbeten önemli rollerdir.
Kral, ülkesini kıtlıktan kurtaran yabancıyı ödüllendirmek, kızı Maria ile evlendirmek ister, eşini kaybetmiş olan Sedeur da Maria ile evlenmek istediğinden buna karşı çıkar. Birbirlerini seven Maria ile yabancı ise sonunda Tanrı sevgisinde birleşirler.
 
PIZZETTI: ASSASINIO NELLA CATTEDRALE
 
Ildebrando Pizzetinin Assassinio Nella Cattedrale (Katedrale Cinayet) operasının 1 Mart 1968 de Milano'da La Scala'da dünyadaki ilk temsilinde, Leyla Gencer Birinci Korife rolünü oynamıştır. Bu temsilin tamamının canlı kaydı bulunmaktadır. Aynı kayıttan, korolu Neppure oggi, a Natale aryası ayrıca da yayınlanmıştır.
Thomas Steams Eliot'un Murder in the cathedral adlı eserine dayanan operada, Canterbury Başpiskoposu Thomas Becket (basbariton) başrolü oynamakta, Birinci Korife (soprano) önemli bir rolde bulunmaktadır.
12. yüzyılda İngiltere'de geçen operada, sert davranışlarıyla tepki çeken ve birçok düşman edinen Başpiskoposun, daha hoşgörülü davranması, hatta bazı hususlara göz yuması için kendisine dört kişinin ayrı ayrı teklif ve telkinde bulunması, bunları reddeden Başpiskoposun dört şövalye tarafından katedralde öldürülmesi operanın konusunu oluşturmaktadır.
1981'de San Remo'daki Pizzetti'yi anma konserinde, Leyla Gencer Pizzetti'nin Fedra operasından iki arya, S'ode il latrato ve Ah, m'hai udito dea, söylemiştir.
 
Photo: Leyla Gencer'in 1971'de Roma'da T.dell'Opera'da La Gioconda rolünde.
 
BAŞKA İTALYAN BESTECİLERİN ESERLERİ
 
Antonio Vivaldi'nin (1678-1741) Orlando Finto Pazzo (1727) operasından Anderò, volerò aryasını, Vivaldi'nin L'olimpiade (1734) operasından Se cerca, se dice aryasını Leyla Gencer resitallerinde çok kez söylemiş; 1981 Paris resitali kapsamındaki yayınlanmıştır.
Vivaldi'nin Bajazet (1735) operasından, Idaspe'nin Sposa, son disprezzata aryasını, Leyla Gencer 1984'te Bologna ve Napoli'deki konserlerinde, 1985’te Paris radyosunda ve İstanbul'da Aya İrini'deki resitalinde de söylemiştir. France-TV arşivinde programın ses ve görüntü kaydı bulunmaktadır.
Giovanni Battista Pergolesi'nin (1710-1736) L'olimpiade (1735) operasından Se cercă, se dice aryasını Leyla Gencer 1979'da Floransa'daki resitalinde seslendirmiştir,
Leyla Gencer 1982'de Venedik'te La Fenice Karnavalı çerçevesindeki Mozart e le turcherie başlıklı resitalinde, Türkler ve Doğu ülkeleriyle ilgili, sahnelerde hemen hiç oynanmayan birçok operadan; Niccolo Jomelli'nin (1714-1774) La Schiava Liberata (1768) operasından Sfortunato non ritrovo, Antonio Salieri'nin (1750-1825) Axur, re D'ormus (1788) operasından Quest'è bellissima, quest'è novissima, Domenico Cimarosa'nın (1749-1801) I Traci Amanti (1793) operasından La moglie infelice ve Asmulac sclabu, gibi aryaları seslendimiştir. Bu konserin RAI-TV arşivinde görüntü kaydı vardır.
Giovanni Paisiello'nun (1740-1816) La Molinara (1788) operasından Nel cor più non mi sento, Saverio Mercadante'nin (1795-1870) Didone Abbandonato (1823) operasından Addio felici spondi aryalarını 1985'te Paris'teki resitalinde seslendirmiştir, bu resitalin kaydı yayınlanmıştır.
Alfredo Catalani'nin (1854-1893) ilk kez 1892'de sahnelenmiş olan, Ebben ne andrò lontana aryasıyla ün kazanmış bulunan La Wally operasından Wally'nin bu aryası, 1956'da Leyla Gencer'in stüdyoda doldurduğu ilk plakları arasında yer almaktadır. Aynı aryayı 1957'de Milano RAI'deki konserinde de söylemiştir.
 
SONUÇ
 
Leyla Gencer, daha önceki yazılarda ele alınmış olan Verdi, Donizetti, Bellini, Rossini ve Puccini dışındaki, diğer on üç İtalyan bestecinin on beş operasında baş soprano rolünde sahneye çıkmıştır. Bunlardan üçünün herhangi bir ses kaydı bilinmemekte, dokuzunun bütününün, üçünün birer aryasının ses kayıtları bulunmaktadır.
 

KAYNAKÇA


Franca CELLA (1986): Leyla Gencer, romanzo vero di una primadonna, Venedik, C.G.S. Edizioni, s. 546
Zeynep ORAL (1992): Tutkunun Romanı: Leyla Gencer, Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan N.318-13, s. 218
Zeynep ORAL (1994): Leyla Gencer'e Armağan. Ankara, Sevda- Cenap And Vakfı, Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi N.6, s. 176
Ünal ŌZİŞ (2006): Leyla Gencer ve Opera Dünyası, Ankara, Sevda- Cenap And Müzik Vakfı, s. 171
Franca CELLA (ed.) (2007): Leyla Gencer, 50 anni alla Scala, Milano, Teatro alla Scala, s. 176 (+ 2 CD & 1 DVD).
Zeynep ORAL (2008): A Story of Passion. İstanbul, İstanbul Foundation for Culture and Arts, s. 304
Franca CELLA (2008): Per Leyla Gencer. Bergamo, Fondazione Donizetti, s. 24 (+ 1 DVD: Lorenzo Arruga'nın Leyla Gencer ile 1997'deki söyleşisi).
Zeynep ORAL (2008): Tutkunun Romani/Leyla Gencer, İstanbul, Doğan Kitap, Genişletilmiş 10.baskı, s. 280
Zeynep ORAL (ed.) (2009): Leyla Gencer. Ankara, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, N.3178-12, s. 320
Zeynep ORAL (2011): Leyla Gencer-Il canto e la passione. Milano, Mursia, s. 315
Zeynep ORAL (2014): Leyla Gencer. Paris, Bleu Nuit, 320 s. (+1 CD).
Franca CELLA (2018): Leyla Gencer-The Story of a Primadonna. Azzano Sanpaolo, Bolis, s. 522
Evin İLYASOĞLU (2018): Ben Leyla Gencer- La Diva Turca. İstanbul, Borusan & Yapı Kredi, s. 351