 |
İstanbul Radyosu Büyük Stüdyosunda İstanbul Şehir Orkestrası’nın bir radyo konseri provasında orkestra şefi Cemal Reşit Rey ve konuk soprano Leyla Gencer, 1958. Photo © Ozan Sağdıç, İstanbul |
1956’da
Hayat dergisinde foto muhabiri olarak işe başladığımda, görev icabı İstanbul
Radyosu’nun o zamanlar yepyeni olan görkemli binasına girip çıkmaya başlamak
benim gibi bir radyo tutkunu için inanılmaz bir şeydi. Radyoevindeki
sanatçıların ve teknik elemanların çalışma ortamına yönelik merakımı, çektiğim fotoğraflar
ve kurduğum ilişkiler sayesinde giderebiliyordum. O dönem İstanbul’un tek
senfonik orkestrası, seneler sonra Kültür Bakanlığına bağlanacak olan, İstanbul
Belediyesinin Şehir Orkestrası idi. Bazı provalarını Radyoevinde yapan
orkestranın şefi Cemal Reşit Rey’di. Herhalde ücretler çok düşüktü ki
orkestranın bazı müzisyenleri ek iş olarak geceleri pavyonlarda çalışıyordu.
Şehir Orkestrasının Radyoevinde yapılan provalarını bile gidip izlemekten zevk
alıyordum. Hiç unutamadığım anılarımdan biri, İtalya’da yaşayan Leylâ Gencer’in
solist olarak katıldığı bir genel provaydı. O zamanlar, uluslararası alanda
adını duyurmuş sanatçımız pek yoktu. Türkiye’yi İtalya’da başarıyla temsil eden
soprano Leylâ Gencer’in konuk olarak İstanbul’a gelmesi ve konser vermesi
hepimizi heyecanlandırmıştı. Sözlü yayınlarda görev alan sanatçılar çoğunlukla
Şehir Tiyatrolarının elemanlarıydı. Radyo oyunlarında, skeçlerde seslendirmeyi
Behzat Butak, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Halide Pişkin, İsmail Galip
Arcan, Reşit Gürzap, Hüseyin Kemal Gürmen, Neşe Yulaç, Gülistan Güzey gibi
Şehir Tiyatroları’nın ünlü sanatçıları yapmaktaydı. Tatil günlerinde Büyük
Stüdyoda seyircili eğlence programları yapılırdı. Şarkılar, türküler bir skeçle
süslenir, muhakkak bir ya da Balarıları gibi iki komik sahne alırdı. Kimi kez
de kısa yarışmalar eğlenceye eğlence katardı. O zamanların vazgeçilmez adamı,
kendine özgü bir ezgiyi seslendiren, akordeonu eşliğinde parodiler sunan Celal
Şahin idi. Şakalarıyla takıldığı kimseler zamanın valisi Fahrettin Kerim, spor
sunuculuğu ve sohbet programlarıyla ünlü Eşref Şefik gibi popüler kişilerdi.
Ona yakın bir diğer komedi sanatçısı Cevat Kurtuluş idi. Hele Ramazan günleri,
eski Direkler arası eğlencelerini bire bir yansıtan gösterilerle pek şenlikli
geçerdi. O zaman mutlaka bir ortaoyunu oynanır; değişmez kavuklu İsmail
Dümbüllü, pişekâr da Tevfik İnce olurdu. Kanto, düet söylemek Niko ve Amelya
kardeşlere düşerdi. Dümbüllü ile eski bir tanışıklığımız vardı. Benim için bu
sanatçıların sahne performansından çok kulislerdeki sohbetleri, şakalaşmaları
çok daha ilginçti. İstanbul Radyosunda şahsen tanımak şansına eriştiğim zamanın
en ünlü spikerleri Orhan Boran, Tarık Gürcan, Dürnev Tunaseli ve Selahattin Küçük
idi. Orhan Boran deyince orada biraz durmak gerek. Akıcı ve esprili
“lafazanlığı” ile hiç kuşkusuz çok popüler bir insandı. Katıldığı programlara
çok etkili bir renk katıyordu. Kendisiyle biraz hemşerilik durumumuz da vardı.
Sanırım babasının memuriyeti dolayısıyla ilk gençlik çağında birkaç yılını
Edremit’te geçirmişti. Tuttukları ev bizim evle aynı cadde üzerindeydi ve
aramızdaki mesafe 50 metre kadardı. Yıllar geçti, ben Ankaralı olduktan sonra
yollarımız yeniden kesişmişti. 1960 yılı başlarında dergimizin Ankara bürosu
açıldı ve ben gönüllü olarak başkente atandım. O sıralarda radyo
istasyonlarının sayıları da çoğalmaya başlamıştı. Dergiye ek olarak haftalık
radyo programları ilavesi verilmeye de başlandı. Artık kimi programlarla ilgili
ayrıntılı bilgiler vermek, konuları fotoğraflarla süslemek gerekiyordu. Bu
uğraş bana Ankara Radyosu’nda çalışan birçok kişiyle dostluklar kazandırdı.
Daha sonra kardeş dergi Ses de devreye girdi. Artık iki dergiye birden haberler
hazırlıyordum. Ankara Radyosu bizim vazgeçilemez çalışma alanlarımızdan biri
olmuştu. Ankara’ya 29 Nisan 1960 tarihinde ayak basmıştım. Demokrat Parti
iktidarının son günleri, ortalık karışık... Gençlik isyan bayrağını açmış.
Sıkıyönetim olanca gücüyle yükleniyor. Bir sabah patır patır silah sesleriyle
uyandık. Radyoyu açtık. Sert mi sert bir sesin sahibi “Dikkat, dikkat” diyor,
“Silahlı Kuvvetler duruma el koymuştur. NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız...” Albay
Alpaslan Türkeş gün doğmadan Radyoevinin kapısını çalmış, karşısına çıkan
kişiye “Aç şu radyonun düğmelerini, anons yapacağım demiş. Adamcağız “Ben gece
bekçisiyim, hiçbir şey bilmem ki” deyince ilgili bir teknisyen evinden apar
topar getirilmiş. Başkentte horozlar öterken, Alpaslan Türkeş de necip Türk
milletine sesini duyurmaya başlamış. Demem o ki, ihtilali yapanlar için ilk
hedef radyoydu. Radyo o kadar önemliydi ve onu ele geçiren her şeye sahip
oluyordu. Ankara Radyosunda da iyi, güzel dostlar edindim. Bunların en başında
Turgut Özakman gelir. Sözlü yayınlar ondan sorulurdu. Mükemmel bir tiyatro
yazarıydı. Yaptığım ilk röportajlardan biri onun özel yaşamıyla ilgiliydi.
Sürekli okuyor ve yazıyordu. Yazı masasında, sofrada, her an, her dakika... Bu
arada gerektiği kadar sohbet edip, işlerini de tıkır tıkır yürütüyordu. İyi bir
yazar olduğu kadar iyi bir yöneticiydi de. Radyoda Pazar günleri skeçler
oynanırdı. Ben bir skeç yazmış, okusun diye ona götürmüştüm. Benimle konuşurken
bir yandan da verdiğim metnin sayfalarını çeviriyordu. “Tamam” dedi. “Bu Pazar
bunu programa koyuyorum” Şaşırdım, “Bir kere okusaydın” dedim. “Okudum ya”
dedi. “Ne zaman” diye sordum. “İşte şimdi” demez mi; o denli çabuk okuyan ve
çabuk karar veren biriydi. Bir başka dost Erdal Öz’dü. Hemen arkadaş
oluvermiştik. Radyoda çalıştığı dönem Rıdvan Çongur ile birlikte Nutuk’u sadeleştirmişlerdi.
Bunu Kerim Afşar baştan sona tefrika halinde okumuştu. İlerleyen yıllarda Erdal
kardeşim önce kitapçı oldu, sonra yayıncı. Radyo günlerinden söz ederken Adalet
Agaoğlu’nu unutmamak gerek. Güzel insandı, dost insandı. Ankara’nın aydınlar ortamında
kelebekler gibi uçuştu. Radyocuydu, romancı olmadan önce başkent tarihinde
önemli yeri olan Meydan Sahnesi ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST)
kuruluşlarındaki ve ayakta kalmalarındaki büyük katkıları yadsınamaz. TRT’nin
kuruluş aşamasındaki büyük emeği olan Mahmut Tali Öngören de radyo dünyasındaki
değerli dostlar arasındaydı. Gece gündüz koşuşturan spiker Aylin Özmenek’le
özellikle sıkıyönetim zamanlarında ortaya çıkan, radyo üzerindeki rejim
baskılarını, yasakları, uygulanmaya konulan sözcük yasaklarını konuşur,
anımsamaya çalışırdık. Benim hemen anımsadığım olay kendi adımla ilgili
olanıydı: İzmir’de Mehpare Çelik’in yönettiği bir eğlence programının söyleşi
konuğuydum. Sıramı beklerken bizi yönlendiren hanım kız bana, “Şiirlerinizden
de okuyacak mısınız” diye sordu. Şakayla karışık, “Ben şiir yazarsam gizli
gizli yazarım, kimsenin haberi olmaz. Sen nereden biliyorsun?” dedim. “Ha, öyle
mi” deyip geçiştirdi. Az sonra stüdyoya alındık. Mehpare Hanım ara anonsları
yaparken, gözüm sehpa üzerindeki kâğıtta yazılı program akış planına takıldı.
“Ozan Sağdıç’la söyleşi” maddesindeki “Ozan” sözcüğü denetçi tarafından
çizilmiş, yanına “Şair” yazılmıştı. Denetçilerin marifetleriyle ilgili Aylin
Özmenek’in de çok hatırası vardı. Besteci ve müzikolog Kemal İlerici hakkında
hazırladığı programda birkaç kez “Sayın İlerici” hitabı geçiyormuş. Denetçi
“Adamın ikide bir ilericiliğini tekrarlamaya gerek var mı?” diye not düşmüş.
Asala’nın elçilik elemanlarımıza suikast düzenlediği sıralarda Türk musikisi
bestesi yapan ‘Kutsal Radyo’ günlerinden Seneler önce Sarıkamış’ta küçük bir
kahvehanede çektiğim fotoğrafta, durduğu yer ve üzerindeki kanaviçe işlemeli
örtü radyonun önemini ve adeta statüsünü gösteriyor