Showing posts with label 1959. Show all posts
Showing posts with label 1959. Show all posts

CONCERT

Ankara University, Faculty of Language and History-Geography
14 November 1959

Presidential Symphony Orchestra
Adolfo Camozzo conductor
Leyla Gencer soprano


Rossini Overture L’Italiana in Algeri
Donizetti Al dolce guida mi .... Anna Bolena
Verdi Ma dall’arido stelo divulsa Macbeth
Bizet L’Arlesienne Suite No.2
Verdi Nel di' della vittoria ..... Macbeth
Verdi D’amor sull’ali rosee .... Il Trovatore

Note: The concert broadcast by TRT

ZAFER DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.10.29

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.02

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.07

AKİS WEEKLY MAGAZINE                                                 
1959.11.11

MUSİKİ

Ankara
Leyla Gencer sahnede. 

Ankaralılar, gecen salı akşamı Büyük Tiyatroda verilen bir konser için yer bulmakta hayli güçlük çektiler. Birçoğu, bütün gayret ve ısrarlarına rağmen yer bulamadılar. O gün orkestranın telefonları bir hayli işledi, ama ne kordiplomatiğe mensup yabancı diplomatlara ne de musikiperverandan siyasi şahsiyetlere müsbet bir cevap vermek kabil oldu. Çünkü biletler tamimiyle satılmış, hiç yer kalmamıştı.

Bir orkestra konserine verilen bu fevkalade ehemmiyet sebepsiz değildi. İki senden beri Amerika ve Avrupa’daki muvaffakiyetleri gazetelerde okunan ve geçen sene eski Maarif Vekili Celal Yardımcı’nın emriyle. Yeni Opera Umum Müdürü bestekâr Necil Kazim Akses tarafından görevine son verilen Leyla Gencer o akşam sahneye çıkacak, Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası ile en meşhur opera aryalarım söyleyecekti.
Konsere gösterilen alakada iki unsur rol oynuyordu: Biri, hakiki musiki severlerin dünya ölçüsünde şöhret yapmış bir Türk sopranosunu dinlemek zevkini tatmak arzuları, öbürü operadan çıkarılmış olan Leyla Gencer’in Operada konser vermeğe nasıl geleceğini, nasıl karşılanacağını ve ses durumunum "ne merkezde" olduğunu görüp anlamak isteyen "meraklıların"ın merakı.
Halbuki işin merak edilecek bir tarafı pek yoktu, Leyla Gencer, daha birkaç ay evvel İtalya’da, İtalyan Reisicumhurunun takdir ve tebriklerini kazanan muvaffakiyetli bir temsil vermişti, bu bir. Sonra, Ankara’ya gelince, Orkestra idarecileri hem konserlerine bir canlılık vermek hem kurdukları derneğe iyi bir hasılat temin etmek hem de Leyla Gencer’i çoktan beri dinlememiş olan hakiki müzikseverlere onu tekrar dinlemek fırsatını yaşatmak için kendisine müracaat etmişler. Leyla Gencer de ne Orkestra ne de dinleyicileriyle bir ihtilafı olmadığı için bu teklifi kabul etmişti, bu iki.
Gel gelelim "meraklı" her şeyde merak edilecek bir şey bulur. Onun için eski Maarif Vekilinin "görevine son verdiği” sopranonun iştiraki ile verilen bir konseri, bu konser “bu konser Riyaseti cumhur Filarmoni Orkestrası üyelerinin kurdukları bir musiki derneği yararına da olsa” Sayın Reisicumhurun Himayelerine olması merak edilecek bir şeydir. Demek ki Leyla Gencer, eski Maarif Vekilinin ve yeni Opera Umum Müdürünün istemedikleri, Operada hizmetine lüzum görmedikleri bir sanatkâr olduğu halde Reisicumhurun himayesine aldığı bir konserde, aynı Opera sahnesinde, bir gala konserinin solisti olarak, sesini duyuracak ve alkış toplayacaktır.?
Evet öyle. Ve öyle de oldu... Vakıa Leyla Gencer Opera sahnesinde teganni etti, ama sahneye, sahne kapısından değil. Orkestra kapasından dolaşarak çıktı. Bunun elbette bir manası vardı. Demek istiyordu ki ben Operanın değil, Orkestranın misafiriyim,
Opera idarecileri de o akşam Leyla Gencer’in kendi misafirleri olmadığını biliyorlardı, o kadar biliyorlardı ki dış kapının her akşamki sanat faaliyetine ait kartelasına ismini koymadılar, o akşam kendisine gönderilen çiçeklerde bazı karışıklıklar oldu, konseri televizyona almak için Basın-Yayın Umum Müdürünün gönderdiği İngiliz Televizyon mütehassıslarına çalışma müsaadesi verilmedi ama, İngilizler inatçı adamladır. Konserden sonra, orkestraya ait odalardan birinde Leyla Gencer’le gene de bir mülakat yapmak imkanını buldular. Ne var ki 60 milyona hitap eden İngiliz televizyonu seyircilerine ve dinleyicilerine Ankara’da da güzel bir Opera binası ve sahnesi, kuvvetli bir Orkestra ve seviyeli bir musiki hareketi olduğunu gösterecek yerde yalnız Leyla Gencer’i gösterebilecek...
Konsere gelince; Adolfo Camozzo’nun İtalyan eserleri için münakaşa edilemeyecek zevkli ve duygulu idaresi altında mükemmel verildi. Orkestra büyük bir sanatkarın refakati ile çalmanın verdiği inşirahla severek, duyarak çaldı. Leyla Gencer de o akşam. Amerika’nın ve İtalyanların kendisine en mühim sahnelerinde, en büyük rolleri kara gözleri için vermediklerini bir kere daha göstermek fırsatını buldu. "Anna Bolena", "Maskeli Balo", "Macbeth" ve "II Trovatore" operalarının en güç ve en güzel aryalarını ancak büyük primadonnalara has bir teknik, bir sanat ve bilhassa çok kuvvetli bir ifadeyle, İtalyanca, söyledi. Bu söyleyişe hâkim olan başlıca unsurla: bilginin e devamlı çalışmanın verdiği müzikalite, duygusun yarattığı sıcak ifade, ancak zekanın ram edebileceği üstün bir virtuöziteydi.
Temsilden sonra, gene aynı "meraklıların" gözleri hayretle açılırken sayın Reisicumhur Leyla Genceri locasında kabul etti, kendisini tebrik etti. Bir az sonra da Devlet reisinin, Leyla Gencere, "görevine son verenlerin önünde, dinleyicilerine verdiği sanat heyecanından, halkın kendisini her zaman dinlemek istediğinden takdirle bahsettikleri duyuluyordu.

ZAFER DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.14

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.15

ZAFER DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.15

CONCERT 

State Opera Grand Theatre, Ankara
03 November 1959

OPENING CONCERT OF 1959 - 1960 CONCERT SEASON

Presidential Symphony Orchestra
Adolfo Camozzo conductor
Leyla Gencer soprano

Rossini Overture L’Italiana in Algeri
Donizetti Al dolce guida mi .... Anna Bolena
Verdi Ma dall’arido stelo divulsa Macbeth
Bizet L’Arlesienne Suite No.2
Verdi Nel di' della vittoria ..... Macbeth
Verdi D’amor sull’ali rosee .... Il Trovatore
Verdi Overture I Vespri Sicilianni

Ancor: Macbeth Nel di' della vittoria

 Recording date

Note: The concert broadcast by TRT



ZAFER DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.10.29

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.02

HAKİMİYET DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.03                                                            

↑ (Solda) Devlet Operasındaki muhteşem Konsere Reisicumhurumuz, sayın Celal Bayar şeref verirlerken görülüyor. 
(Sağda) Opera yıldızımız Leyla Gencer Konseri sırasında görülüyor.
Photos: © Türk Fotoğraf Ajansı

Riyaseticumhur Senfoni Orkestrasının refakatinde 


Leyla Gencer'in verdiği parlak Konseri
Konserde Cumhurbaşkanı Celal Bayarda bulundu
 
Şekür Ertüzün
 
Bir müddettir Ankara dışında bulunan sopranomuz Leyla Gencer .... (okunaksız) .... 3 Kasım 1959 Salı akşamı Büyük Tiyatro'da Sayın Reisi Cumhurumuz Celal Bayar’ın  himayelerinde Şef Adolfo Camozzo idaresinde Riyaseti Cumhur Orkestrasının refakati ile Filarmoni Derneği yararına verilmiştir.
Reisicumhur Sayın Celal Bayar ve Ankara sosyetesinden seçkin bir dinleyici topluluğunun hazır bulunduğu konser çok parlak ve muhteşem geçmiştir.
Leyla Gencer programda G. Verdi, G. Donizetti gibi İtalyan bestecilerinin operalarından seçilmiş aryaları söylemiştir. Bunların arasında «Macbeth» gibi henüz sahnelerimize çıkmamış operalardan aryalar vardı.
Konserde bulunan dinleyicilerin çılgınca alkışlarına mazhar olan büyük sanatkarı sahneden bırakmak istemiyorlardı. Defalarca sahneye çıkartılan sanatkar Leyla Gencer bir defa daha Macbeth’i söylemiştir. Bitmeyen tükenmeyen alkışlar arasında sahneden uzaklaşan kıymetli sanatkarımızı ne kadar tebrik etsek azdır. Şef Adolfo Camozzo büyük bir itina ile titizlikle orkestrayı idare etti
. .... (okunaksız) ....

ULUS DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.04

ZAFER DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.04

ZAFER DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.06

VATAN DAILY NEWSPAPER                                                  
1959.11.08
AHMET EMİN YALMAN

Last Wednesday evening Leyla Gencer gave a concert in Ankara which was organized by the Ankara Philharmonic Foundation. And I was one of the people who galloped to the venue. I must frankly admit that I don’t know much about music. Nevertheless, I went there, not for the art but to express my respect towards an ambassador of ours who’s one of the most important representatives of Turkish art and culture that has won victories all over the world, for the sake of all Turks. She honourably represented and promoted our nation.
But very shortly after the concert began, I surprisedly noticed that the music appealed to me and carried me. I listened to each aria even with more enthusiasm. Instead of anxiously waiting for the concert to end as always, I said “Oh, how quickly it ended.”
I wouldn’t rather explain this difference within me as an awakening and improvement of my taste in art. Actually, our great artist has made a consistent progress since I listened to her many years ago at the French Embassy in Ankara. Whilst sharing her art with highly cultured European and American audience, she’s also received a lot in return. Not only the artistry of her voice has improved but her gestures have also become more relaxed, natural, harmonious, and charming. The mutual interest, understanding and love between the artist and the audience in her last concert grew so much that even an ignorant in music such as myself couldn’t help but share and enjoy its joy.
Who’s Leyla? Is she only an opera singer? No, Mrs. Leyla is one of the representatives of the Turkish ascent period, a pioneer and one of the most important art ambassadors who have been sent abroad. Countries are not conquered by using rifles and chains nowadays; but they are conquered by the power of a distinguished art that appeal to people’s hearts. New talents and artists from Turkey are appreciated and admired. Turkish art, that has been silent in the artistic area finally began to show its accomplishments to the world. Some people consider Adnan Saygun as one of the most important compositors of this era now. Pianist Idil Biret and violinist Suna Kan have already achieved international fame. And there are also more Turkish painters now that are appreciated and became known in the world.
Whilst all our art ambassadors go on improving their God given talents with endless efforts, they don’t ask for any financial support from us. They only expect a very humble award which is made of appreciation, understanding, and plainly avoiding acts that would complicate their mission and hurt their feelings.
Nevertheless, some institutions who are only determined to applicate constitutional requirements, have not acted this way and they neglected our expectations. They evaluated Leyla Gencer’s travels in Europe and America as a disadvantage in gaining reputation and honour for our country. They cut her salary, terminated her contract, pouted, and made trouble since she wasn’t present in Ankara to do her job. If the problem were about her salary; they could have cut it and let Leyla Gencer go but still, try to intend to keep a moral relationship between her and the Ankara Opera and thereby include our opera in her fame. As a matter of fact, unimaginable obstacles were created during her last concert. We wish that the administrators who are strictly attached to legal requirements would question their narrow minded and negative behaviours, share our mutual feelings of pride and join us in the “common admiration and interest towards Gencer”, that arose in her last concert.
There’s a cosmopolitan spirit in the international art world. Many artists acquire Italian names in order to become famous in an easier way. But Leyla Gencer is a person who’s proud of her Turkish identity so she insists on being presented and accepted as a Turkish artist and always puts national purposes before personal advantages.
Our esteemed artist performed at important theatres of Italy such as La Scala, S. Carlo, La Fenice and also in Vienna, Köln, Switzerland, Portugal, Yugoslavia, Poland and now in America, always maintaining her Turkish identity.
During an interview with a famous critic she had this dialogue:
 

“You are Italian, right?”
“No, I’m Turkish.”
“What? Turkish? You must be a Christian Turk I suppose.”
“No, I’m a Muslim Turk.”
“I wish you had told me this before I wrote about you. I used to have sympathetic feelings and admiration for you. Now, not anymore.”
And Gencer answered like this:
“I don’t need the sympathy of such a narrow-minded person.”

After giving her concert to youth on November 4th, 1959, and her concert in Istanbul, Leyla Gencer will go to Italy, Austria, India, and England for further concerts. More concert dates might be added to her schedule. We sincerely hope that she’ll gain more success and victories for the sake of the nation and everybody who created obstacles and complications for her in the past will join us. Whether if there are still people with negative feelings towards her, Leyla Gencer should ignore them and concentrate only on the public’s appreciation. And she should keep on believing that the Turkish people are proud of her and are ready to pay the moral price that she’s earned. 

CONCERT

Atlas Movie Theatre, İstanbul
19 November 1959

Istanbul City Orchestra
Cemal Reşit Rey conductor
Leyla Gencer soprano

Unknown programme

Photos © F.D. COLLECTION

Note:  Charity Concert for Children


↑ 1959.11.18, Press Conference Istanbul

MİLLİYET DAILY NEWSPAPER                                               
1959.11.18

CUMHURİYET DAILY NEWSPAPER                                               
1959.11.20

AKİS WEEKLY MAGAZINE                                              
1959.12.02

TARİH MAGAZINE
2015 October
OZAN SAĞDIÇ

FOTOGRAFİK HAFIZA
Radyo günlerinden silinmez hatıralar
 
Benim gibi çocukluğundan beri radyo tutkunu olan biri için 1956 yılından itibaren gazeteci olarak Radyoevi’ne girip çıkmak ve yıllarca sesinden tanıdığım insanları yakından tanımaya başlamak tarifi imkânsız bir mutluluktu. Yıllar süren radyo günlerimde radyo emekçilerinin, benim için her biri unutulmaz olan binlerce kare fotoğrafını çektim.
Ankara Radyosu’nda bir oyunu seslendiren Devlet Tiyatrosu sanatçıları: Coşkun Kara, Ayten Gökçer, Aykut Sözer, Gülsevin Turççekiç ve Orhan Kartal, 1970.
Benim radyo sevgim babamın radyo aşkıyla başlar. Babam çeyiz sandığı büyüklüğünde kocaman bir radyo almıştı. İstanbul ve Ankara radyolarının kuruluşunun üzerinden çok az bir zaman geçmişti, zayıf ve kısıtlı zaman dilimi içinde yayın yapabiliyorlardı. Ses bir gelip bir giderdi. Ayrıca parazit denilen bir şey vardı o zamanlar. Paraziti önlemek için evde babamın kendi yaptığı radyodan da daha büyük bir sandık vardı. İçi kalay levhalarla kaplanmıştı. Koca koca mıknatıslarla, el yapımı transformatörlerle, bobinlerle doluydu içi. Gençlik yıllarımda, dinlemekten hoşlandığım kimi söyleşi ustaları, sunucular, müzisyenler vardı. Sayıt Çelebi’ye pek yetişemedim ama Eşref Şefik’i bilirdim. Eğlenceli adamdı. Feridun Fazıl Tülbentçi’nin “Tarihte Bugün” programını da ilgiyle, severek dinlerdim. Münir Nurettin, Safiye Ayla, Mualla Mukadder, Perihan Altındağ, Müzeyyen Senar gibi sanatçılar gramofonlarda olduğu gibi radyolardan da dinlenebiliyordu. Halk, Zeki Müren’in sesini de ilk kez radyodan duymuştu. Ulusal bayramlarda Behçet Kemal Çağlar radyoda soluk soluğa, art arda şiirler okurdu. Kore Savaşı günlerinde öğrencisi olduğum Kabataş Lisesi’nde okulun hoparlör sistemine bağlanan radyodan Kunuri çarpışmasında şehit olanların uzun listesinin okunduğunu da hatırlıyorum. Hayatımızın en üzgün günlerinden biriydi. Mutlu ve mutsuz günlerimizin merkezinde hep radyo vardı.

İstanbul Radyosu Büyük Stüdyosunda
İstanbul Şehir Orkestrası’nın bir radyo konseri provasında
orkestra şefi Cemal Reşit Rey ve konuk soprano Leyla Gencer, 1958.
Photo © Ozan Sağdıç, İstanbul

1956’da Hayat dergisinde foto muhabiri olarak işe başladığımda, görev icabı İstanbul Radyosu’nun o zamanlar yepyeni olan görkemli binasına girip çıkmaya başlamak benim gibi bir radyo tutkunu için inanılmaz bir şeydi. Radyoevindeki sanatçıların ve teknik elemanların çalışma ortamına yönelik merakımı, çektiğim fotoğraflar ve kurduğum ilişkiler sayesinde giderebiliyordum. O dönem İstanbul’un tek senfonik orkestrası, seneler sonra Kültür Bakanlığına bağlanacak olan, İstanbul Belediyesinin Şehir Orkestrası idi. Bazı provalarını Radyoevinde yapan orkestranın şefi Cemal Reşit Rey’di. Herhalde ücretler çok düşüktü ki orkestranın bazı müzisyenleri ek iş olarak geceleri pavyonlarda çalışıyordu. Şehir Orkestrasının Radyoevinde yapılan provalarını bile gidip izlemekten zevk alıyordum. Hiç unutamadığım anılarımdan biri, İtalya’da yaşayan Leylâ Gencer’in solist olarak katıldığı bir genel provaydı. O zamanlar, uluslararası alanda adını duyurmuş sanatçımız pek yoktu. Türkiye’yi İtalya’da başarıyla temsil eden soprano Leylâ Gencer’in konuk olarak İstanbul’a gelmesi ve konser vermesi hepimizi heyecanlandırmıştı. Sözlü yayınlarda görev alan sanatçılar çoğunlukla Şehir Tiyatrolarının elemanlarıydı. Radyo oyunlarında, skeçlerde seslendirmeyi Behzat Butak, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Halide Pişkin, İsmail Galip Arcan, Reşit Gürzap, Hüseyin Kemal Gürmen, Neşe Yulaç, Gülistan Güzey gibi Şehir Tiyatroları’nın ünlü sanatçıları yapmaktaydı. Tatil günlerinde Büyük Stüdyoda seyircili eğlence programları yapılırdı. Şarkılar, türküler bir skeçle süslenir, muhakkak bir ya da Balarıları gibi iki komik sahne alırdı. Kimi kez de kısa yarışmalar eğlenceye eğlence katardı. O zamanların vazgeçilmez adamı, kendine özgü bir ezgiyi seslendiren, akordeonu eşliğinde parodiler sunan Celal Şahin idi. Şakalarıyla takıldığı kimseler zamanın valisi Fahrettin Kerim, spor sunuculuğu ve sohbet programlarıyla ünlü Eşref Şefik gibi popüler kişilerdi. Ona yakın bir diğer komedi sanatçısı Cevat Kurtuluş idi. Hele Ramazan günleri, eski Direkler arası eğlencelerini bire bir yansıtan gösterilerle pek şenlikli geçerdi. O zaman mutlaka bir ortaoyunu oynanır; değişmez kavuklu İsmail Dümbüllü, pişekâr da Tevfik İnce olurdu. Kanto, düet söylemek Niko ve Amelya kardeşlere düşerdi. Dümbüllü ile eski bir tanışıklığımız vardı. Benim için bu sanatçıların sahne performansından çok kulislerdeki sohbetleri, şakalaşmaları çok daha ilginçti. İstanbul Radyosunda şahsen tanımak şansına eriştiğim zamanın en ünlü spikerleri Orhan Boran, Tarık Gürcan, Dürnev Tunaseli ve Selahattin Küçük idi. Orhan Boran deyince orada biraz durmak gerek. Akıcı ve esprili “lafazanlığı” ile hiç kuşkusuz çok popüler bir insandı. Katıldığı programlara çok etkili bir renk katıyordu. Kendisiyle biraz hemşerilik durumumuz da vardı. Sanırım babasının memuriyeti dolayısıyla ilk gençlik çağında birkaç yılını Edremit’te geçirmişti. Tuttukları ev bizim evle aynı cadde üzerindeydi ve aramızdaki mesafe 50 metre kadardı. Yıllar geçti, ben Ankaralı olduktan sonra yollarımız yeniden kesişmişti. 1960 yılı başlarında dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak başkente atandım. O sıralarda radyo istasyonlarının sayıları da çoğalmaya başlamıştı. Dergiye ek olarak haftalık radyo programları ilavesi verilmeye de başlandı. Artık kimi programlarla ilgili ayrıntılı bilgiler vermek, konuları fotoğraflarla süslemek gerekiyordu. Bu uğraş bana Ankara Radyosu’nda çalışan birçok kişiyle dostluklar kazandırdı. Daha sonra kardeş dergi Ses de devreye girdi. Artık iki dergiye birden haberler hazırlıyordum. Ankara Radyosu bizim vazgeçilemez çalışma alanlarımızdan biri olmuştu. Ankara’ya 29 Nisan 1960 tarihinde ayak basmıştım. Demokrat Parti iktidarının son günleri, ortalık karışık... Gençlik isyan bayrağını açmış. Sıkıyönetim olanca gücüyle yükleniyor. Bir sabah patır patır silah sesleriyle uyandık. Radyoyu açtık. Sert mi sert bir sesin sahibi “Dikkat, dikkat” diyor, “Silahlı Kuvvetler duruma el koymuştur. NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız...” Albay Alpaslan Türkeş gün doğmadan Radyoevinin kapısını çalmış, karşısına çıkan kişiye “Aç şu radyonun düğmelerini, anons yapacağım demiş. Adamcağız “Ben gece bekçisiyim, hiçbir şey bilmem ki” deyince ilgili bir teknisyen evinden apar topar getirilmiş. Başkentte horozlar öterken, Alpaslan Türkeş de necip Türk milletine sesini duyurmaya başlamış. Demem o ki, ihtilali yapanlar için ilk hedef radyoydu. Radyo o kadar önemliydi ve onu ele geçiren her şeye sahip oluyordu. Ankara Radyosunda da iyi, güzel dostlar edindim. Bunların en başında Turgut Özakman gelir. Sözlü yayınlar ondan sorulurdu. Mükemmel bir tiyatro yazarıydı. Yaptığım ilk röportajlardan biri onun özel yaşamıyla ilgiliydi. Sürekli okuyor ve yazıyordu. Yazı masasında, sofrada, her an, her dakika... Bu arada gerektiği kadar sohbet edip, işlerini de tıkır tıkır yürütüyordu. İyi bir yazar olduğu kadar iyi bir yöneticiydi de. Radyoda Pazar günleri skeçler oynanırdı. Ben bir skeç yazmış, okusun diye ona götürmüştüm. Benimle konuşurken bir yandan da verdiğim metnin sayfalarını çeviriyordu. “Tamam” dedi. “Bu Pazar bunu programa koyuyorum” Şaşırdım, “Bir kere okusaydın” dedim. “Okudum ya” dedi. “Ne zaman” diye sordum. “İşte şimdi” demez mi; o denli çabuk okuyan ve çabuk karar veren biriydi. Bir başka dost Erdal Öz’dü. Hemen arkadaş oluvermiştik. Radyoda çalıştığı dönem Rıdvan Çongur ile birlikte Nutuk’u sadeleştirmişlerdi. Bunu Kerim Afşar baştan sona tefrika halinde okumuştu. İlerleyen yıllarda Erdal kardeşim önce kitapçı oldu, sonra yayıncı. Radyo günlerinden söz ederken Adalet Agaoğlu’nu unutmamak gerek. Güzel insandı, dost insandı. Ankara’nın aydınlar ortamında kelebekler gibi uçuştu. Radyocuydu, romancı olmadan önce başkent tarihinde önemli yeri olan Meydan Sahnesi ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kuruluşlarındaki ve ayakta kalmalarındaki büyük katkıları yadsınamaz. TRT’nin kuruluş aşamasındaki büyük emeği olan Mahmut Tali Öngören de radyo dünyasındaki değerli dostlar arasındaydı. Gece gündüz koşuşturan spiker Aylin Özmenek’le özellikle sıkıyönetim zamanlarında ortaya çıkan, radyo üzerindeki rejim baskılarını, yasakları, uygulanmaya konulan sözcük yasaklarını konuşur, anımsamaya çalışırdık. Benim hemen anımsadığım olay kendi adımla ilgili olanıydı: İzmir’de Mehpare Çelik’in yönettiği bir eğlence programının söyleşi konuğuydum. Sıramı beklerken bizi yönlendiren hanım kız bana, “Şiirlerinizden de okuyacak mısınız” diye sordu. Şakayla karışık, “Ben şiir yazarsam gizli gizli yazarım, kimsenin haberi olmaz. Sen nereden biliyorsun?” dedim. “Ha, öyle mi” deyip geçiştirdi. Az sonra stüdyoya alındık. Mehpare Hanım ara anonsları yaparken, gözüm sehpa üzerindeki kâğıtta yazılı program akış planına takıldı. “Ozan Sağdıç’la söyleşi” maddesindeki “Ozan” sözcüğü denetçi tarafından çizilmiş, yanına “Şair” yazılmıştı. Denetçilerin marifetleriyle ilgili Aylin Özmenek’in de çok hatırası vardı. Besteci ve müzikolog Kemal İlerici hakkında hazırladığı programda birkaç kez “Sayın İlerici” hitabı geçiyormuş. Denetçi “Adamın ikide bir ilericiliğini tekrarlamaya gerek var mı?” diye not düşmüş. Asala’nın elçilik elemanlarımıza suikast düzenlediği sıralarda Türk musikisi bestesi yapan ‘Kutsal Radyo’ günlerinden Seneler önce Sarıkamış’ta küçük bir kahvehanede çektiğim fotoğrafta, durduğu yer ve üzerindeki kanaviçe işlemeli örtü radyonun önemini ve adeta statüsünü gösteriyor
Ermeni bestecilerin eserleri çalınırmış ama, isimlerini söylemek yasakmış. Bu faslı, eğlenceli bir sıkıyönetim öyküsüyle süsleyelim: Zamanın sıkıyönetim komutanı Namık Kemal Ersun... Radyoda çok zarif, beyefendi bir eleman var. Onun adı da Tevfik Fikret. Bir gün komutanın kafası bir şeye bozulmuş, Radyo’ya telefon açmış. Söze doğrudan “Ben Namık Kemal” diye başlamış. Telefonun öbür ucunda da tesadüfen bizimki... “Buyurun efendim, ben de Tevfik Fikret” deyince “Ulan sen benimle dalga mı geçiyorsun” diye gürlemiş Namık Kemal Ersun. Ankara Radyosu’nun A Stüdyosu dinleyicilerin alındığı büyük bir mekandı. Seyircili eğlence programları yanında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ve Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkasının konserleri burada yapılırdı. Kimi kez CSO orkestrası aynı üyelerle Radyo Senfoni Orkestrası kimliğine bürünüveriyordu. Batı Müziği yayınları şefi Faruk Güvenç olumlu bir girişimde bulunup Türk bestecilerine eserler sipariş etmişti. Bu eserler bir festival havasında kendi salonlarında icra edildi. Orkestra tekrar tekrar yinelenen provalardan yoruluyordu. Mızmızlananlar oluyordu. Eseri çalışılan Ulvi Cemal Erkin kibar bir insan olarak bilinirdi, ama talihsiz bir çıkışta bulundu: “Ne gocunuyorsunuz? Nankörlük etmeyin. Size para kazandırıyoruz” gibi bir şeyler söyledi. Evet, üyelerden bir bölümü genç konservatuvar öğrencisi olabilirdi ama içlerinde yaşlı başlı üyeler de vardı. Hiçbiri bu sözleri hazmedemedi. Sazlarını toparlayıp salonu terk ettiler. Ulvi Bey özürler dilemek zorunda kaldı. İş tatlıya bağlandı. Müzik dinlemeye aşırı meraklı İsmet İnönü CSO Salonundaki her konsere gittiği, hemen her opera galasını izlediği kadar Radyo’daki dinleyicili konserleri de kaçırmazdı. En çok zevk aldığını hissettiğimiz canlı radyo konseri Güher ve Süher Pekinel kardeşlerin henüz 9 yaşındalarken ilk orkestralı konserleriydi. Batı müziği prodüktörlerinden Erkan Özerman büyük prodüksiyonlara aday atılgan bir gençti o zamanlar. Sylvie Vartan, Miguel Amador, Dario Moreno gibi sanatçıları onun sayesinde tanımışımdır. Paranın kokusunu iyi alırdı. Kimi zaman tanıtımı için fotoğrafa ihtiyaç duyan sanatçıları bana getirirdi, fotoğraflarını çekerdim. Ben oldum bittim üretim yapan, ama para almaktan utanıp sıkılan bir insandım. O yüksek rakamlar söylerdi. Sonra da parayı benimle kırışırdı. Bir keresinde gazino dünyasına transfere hazırlanan bir kadının afişlik fotoğraflara ihtiyacı olmuştu. Beş altı değişik poz fotoğraflarını çektim. Erkan kadına öyle astronomik bir rakam söyledi ki, kadına “O sizinle şakalaşıyor. Söylediği fiyat tek bir fotoğrafın fiyatı değil, tüm çalışmanın bedeli” demek zorunda kaldım. Ki o rakam bile hatırı sayılır bir ücretti. Radyo günlerimiz bu düzen içinde geldi geçti. Yıllar sonra, televizyon da devreye girince, deneyimimizi Milliyet gazetesinin ek dergisi olan ilk “Radyo-TV” dergisini Ankara’da hazırlamakla sürdürdük. Bu durum fotoğraf arşivimin bizdeki radyoculuğun o günlerde henüz sağ olan en eski kuşağından başlayarak çok sayıda emektarının aktüel fotoğrafları ve birçoğunun da portreleri ile zenginleştirme olanağını sağladı.

WERTHER

Jules Massenet (1842 - 1912)
Opera in four acts in French [Sung in Italian]
Libretto: Edouard Blau, Paul Milliet, Georges Hartmann after Goethe’s novel
Premièr at Staatsoper, Vienna – 16 February 1892
12, 14, 16, 20 January 1959 
Teatro Verdi, Trieste

Conductor: Carlo Felice Cillario
Chorus master: n/a
Stage director: Carlo Piccinato
Scene and costumes: Umberto Zimelli

Werther a poet FERRUCIO TAGLIAVINI tenor
Albert a young man MARIO BORRIELLO baritone
The Magistrate VITO SUSCA bass
Schmidt friend of the Magistrate RAIMONDO BOTTEGHELLI tenor
Johann friend of the Magistrate ENO MOCCHIUTTI baritone
Charlotte the Magistrate’s daughter LEYLA GENCER soprano
Sophie her sister GIULIANNA TAVOLACCINI soprano

Time: about 1780
Place: Frankfurt

Recording date

Photos © FOTO DE ROTA, Trieste

Note: Opera broadcast by RAI





IL PICCOLO                                         
1958.10.16

IL PICCOLO                                         
1958.12.02

IL PICCOLO                                         
1958.12.09

OPERA NEWS                                             
1958.12.29

OPERA MAGAZINE                                           
1959 February

RADIOCORRIERE.TV                                                
1959 November 29 - December 04

RADIOCORRIERE.TV                                                
1959 December 06 - 12 

RADIOCORRIERE.TV                                                
1967 July 30 - August 04 

IL PICCOLO                                         
1991.02.28

COMPLETE RECORDING                  

1959.01.20

Recording Excerpts [1959.01.20]

Ma no, ma non va! At I Scene I
Natal! Oggi Cristo e nato Act I
Oh come canto ben Act I Scene II
Allor sta proprio qua Act I
Oh immagine ideal Act I
Ella m'ama Act I
Claire de lune Act I
Dividerci dobbiam Act I
Tu sei l'anima gemella Act I
Ahime, si, mamma son Act I
Sogno, incanto, piacer! Act I
Prelude Act II
Evviva bacco, Bacco evohe! Act II
Cosi tre mesi Act II
Un altro ella sposo! Act II
Ti conosco forte e nobile Act II
Fratello mio, v'e mira il mazzolino Act II
Goder! Potro goder ancora? Act II
Oh! Quel soave di dove mai se n'ando Act II
Quando un figliol lontano ritorna d'improvviso Act II
 
Prelude Act III
Oh Werther! Mio Werther! Act III
M'ha scritto che m'ama Act III
Carlotta, buon di Act III
Ah! Che il riso e gentil Act III
Va... Non e mal se piango Act III
Ah! Che il coraggio mi abbandona Act III
Si, son io! Act III
Ah! Non mi ridestar Act III
Ciel! Capito ho bene? Act III
Pieta! Act III
Ebbene, me n'andro Act III
Werther e stato qui, l'han veduto tornar Act III
Symphonie Act III
Mio Werther Act III
Ed io, oh Werther! Act III
No, Carlotta... M'ascolta ben Act III
Oggi Cristo e nato Act III

FROM CD BOOKLET
WERTHER
LEYLA GENCER AND WERTHER, EARLY A DISCOVERY OR BETTER, THREE

The first was hers. When it was proposed to her, she didn’t like it; with some prejudices, because the title and the success belonged to the tenor. It was 1954, the Italian RAI television (studio in Milan), at its very start, was programming one of the first television operas for the coming season. And the career of Leyla Gencer, at its beginning, was taking off with outstanding soprano roles: Madama Butterfly, La Traviata, Tosca. However, Tullio Serafin, a wise point of reference in the Italian beginning, succeeded in convincing her. “I understand how Werther as an opera and specially the part of Charlotte does not suit your temperament but you should force yourself to loving it because one cannot interpret a character that one does not love” (Palermo, 9 April 1954)

FROM LP BOOKLET
WERTHER
L'OPERA
GIAMPIERO TINTORI

Werther di Jules Massenet, pur nei con VG troversi giudizi della critica odierna, è opera di particolare interesse se la si considera un prodotto destinato a un pubblico borghese. Ed è proprio questa destinazione che ci interessa. Anche Puccini e i suoi coevi si rivolgevano a una borghesia, ma a una pseudo borghesia nata dalle ceneri di un Risorgimento tradito e deviato, mentre Massenet si rivolge a una borghesia ben salda e autentica nata da una grande Rivoluzione. Notiamo subito un civismo musicale, anche nelle edulcorazioni, ben diverso e valido dai risultati italiani. Goethe viene riletto e portato sulla scena lirica con una particolarissima, e diciamo pure discutibile lettura, e sta proprio nell'interprete trovare la giusta misura per rendere questi personaggi, forse ambigui, ma che hanno, da un particolare punto di vista, una loro vitalità drammatica.

Carlo Felice Cillario, a capo dell’orchestra del Teatro Verdi di Trieste, affronta la partitura con entusiasmo non senza finezze coloristi che, assecondato da una buona compagnia di cantanti. Quando Ferruccio Tagliavini interpretò per la prima volta il Werther aveva alle spalle un duro confronto: il Werther di Tito Schipa che rimane emblematico. Questa edizione è del 20 gennaio 1959 e Tagliavini era già un esperto di questa parte che aveva cantato alla Scala (provvisoriamente sistemata al Teatro Lirico per i danni della guerra) il 26 dicembre 1945 sotto la direzione del maestro Antonio Sabino accanto a Pia Tassinari nella parte di Carlotta. Tito Schipa aveva cantato il suo ultimo Werther alla Scala il 25 marzo 1944 e il confronto fu immediato e persino pericoloso. Era difficile resistere alle tentazioni della linea schipiana, ma Tagliavini affrontò con coraggio e con successo la prova sostituendo alla compostezza romantica di Schipa, il suo temperamento emiliano, forse un poco caloroso, ma di immediata efficacia, tanto da divenire subito un meritevole titolare del ruolo.
L’interpretazione però che più incuriosisce, in questa registrazione, è quella di Leyla Gencer. Dico incuriosisce senza alcun sottinteso, perchè è noto il rigore artistico di questa cantante, musicalissima, e la sua alta professionalità, dote quest’ultima che privilegiamo su qualsiasi altra dote derivata dalla natura: La Gencer, ben lontana, e giustamente, dal ricercare sonorità artificiose da mezzo soprano, ha impostato il suo personaggio sulla tenerezza, anche nei momenti più tesi della partitura. Intelligentemente ha evitato sdolcinature o toni tragici mantenendosi in quella dignità di espressione caratteristica che deve essere propria al personaggio di Carlotta.
Gioiosa e innocente Sofia la Tavolaccini e, come sempre, assai corretto il Borriello nella ingratissima parte di Alberto che Massenet sembra aver scritto senza convinzione. Completano il cast il bravo Vito Susca, nella parte del Potestà, Botteghelli e Mocchiutti nelle parti di Schmidt e di Johann.

FROM LP BOOKLET
WERTHER
OPERA
GIAMPIERO TINTORI

Despite the controversial opinion of contemporary criticism, Jules Massenet’s Werther is an opera of particular interest, especially if one takes into consideration the fact that it was intentionally directed toward a bourgeois audience. It is, in fact, precisely this “destination” with which we are concerned here. Even Puccini and his contemporaries intended their works for the bourgeoisie, but a pseudo-bourgeoisie which had emerged from the ruins of a betrayed and deviated Risorgimento, whereas Massenet was addressing himself to an authentic and stable bourgeoisie born of the great Revolution. One immediately notices, in fact, a certain musical “public spirit’’-despite its “‘prettiness’’, so different and so much more valid than its Italian counterparts. Goethe has been revised and is offered to the opera stage in a particular, even debatable version, and therefore it depends precisely upon the interpreter to find the exact way in which to project these personages, albeit ambiguous, but who have, from a certain point of view, their own dramatic vitality.
Carlo Felice Cillario, at the helm of the orchestra of the Teatro Verdi of Trieste, confronts the score with both enthusiasm and a particularly aristocratic interpretive colour, together with a fine cast of singers. When Ferruccio Tagliavini' interpreted the role of Werther for the first time it was inevitable that he be compared rather severely with Tito Schipa, who’s own Werther, of course, remains symbolic. The edition contained in this recording was performed on January 20, 1959. Tagliavini was already a veteran in this role, which he had sung at La Scala (then temporarily transferred to the Teatro Lirico because of bombings which had destroyed the theatre) on December 26, 1945 under the baton of Antonio Sabino and with Pia Tassinari in the role of Charlotte. Tito Schipa had sung his last Werther at La Scala on March 25, 1944, and the comparison had been immediate and even perilous. It was difficult to resist imitating Schipa’s style, but Tagliavini faced his task with courage and success, and in place of Schipa’s romantic composure he offered his Emilian temperament, perhaps just a little too passionate, but of immediate effect. The role, in fact, was immediately “his.”
The interpretation which particularly stimulates our curiosity here, however, is that of Leyla Gencer. The word curiosity is used here without any allusions, because the artistic precision of this most musical of artists is as well-known as is her high-level professionalism, an asset much preferred over whatever other God-given talents she possesses. Soprano Gencer is a singer who has no need to create the artificial timbre of a mezzosoprano for this role, but rather, has based her interpretation on a characteristic tenderness, even in the most tense moments of the score. With particular intelligence she has also avoided being either sugary or tragic in colour so as to maintain the characteristic dignity of expression which is typical of the role of Charlotte.
Giuliana Tavolaccini is a joyful, innocent Sofia, with Mario Borriello his usual correct self in the ungrateful role of Albert, which Massenet seems to have composed with little conviction. Completing the cast are Vito Susca as the Potesta, and Raimondo Botteghelli and Eno Mocchiutti in the roles of Schmidt and Johann.

FROM LP BOOKLET
WERTHER
L'OPERA
GIAMPIERO TINTORI

Werther de Jules Massenet, méme selon les opinions controversées de la critique d’aujourd’hui, est une ouvre particulièrement intéressante si on considère qu’elle est un produit destiné à un public bourgeois. Et c’est justement cette destination qui nous intéresse. Puccini estes contemporains s’adressaient eux aussi à une bourgeoisie, mais c’était une pseudo bourgeoisie née des cendres d'un “Risorgimento” trahi et dévié, tandis que Massenet s’adresse 4 une bourgeoisie solide et authentique née d’une grande Révolution. Nous remarquons tout de suite un civisme musical, même dans les édulcorations, bien différent des résultats italiens et plus valable. Goethe est relu et porté sur les scénes lyriques avec une interprétation très particulière et disons-le mémé discutable et c’est justement l’interprète qui doit trouver la mesure appropriée pour représenter ces personnages, peutétre ambigus mais qui ont, d’un point de vue particulier, une vitalité dramatique qui leur est propre.

Carlo Felice Cillario chef de l’orchestre du Théâtre Verdi de Trieste, affronte la partition avec enthousiasme et non sans finesses de couleurs, assisté par une bonne compagnie de chanteurs. Lorsque Ferruccio Tagliavini interpréta pour la première fois Werther il entrait en compétition avec Tito Schipa dont le Werther reste emblématique. Cette édition date du 20 janvier 1959 et Tagliavini était déjà un expert de ce ròle qu’il avait chanté à la Scala (installée provisoirement au Teatro Lirico à cause des dommages causés par la guerre) le 26 décembre 1945 sous la direction du maestro Antonio Sabino avec Pia Tassinari dans le rôle de Carlotta. Tito Schipa avait chanté son dernier Werther à la Scala le 25 mars 1944 et la confrontation fut immédiate et méme dangereuse. C’était difficile de résister aux tentations de la ligne de Schipa mais Tagliavini affronta avec courage et avec succès l’épreuve, remplagant la sobriété romantique de Schipa par son tempérament émilien, peut-être un peu chaleureux, mais d’une vigueur immédiate, au point de devenir tout de suite un titulaire du réle.
Cependant l’interprétation qui intrigue le plus dans cet enregistrement est celle de Leyla Gencer. Je dis intrigue sans aucun sous-entendu, parce que la rigueur artistique de cette chanteuse très musicale est bien connue ainsi que son caractère professionnel élevé, ce dernier don étant celui que nous préférons à tous les autres qui dérivent de la nature. Leyla Gencer, bien loin, et avec justesse, de rechercher des sonorités artificielles de mezzo-soprano a basé son personnage sur la tendresse, méme dans les moments les plus tendus de la partition. Avec intelligence elle a évité des mièvreries et des tons tragiques en se maintenant dans cette dignité d’expression caractéristique qui doit être propre au personnage de Charlotte.
Giuliana Tavolaccini est une joyeuse et innocente Sofie et comme toujours Mario Borriel. Lo est très correct dans le rôle très ingrat de Albert que Massenet semble avoir écrit sans conviction. Le bon Vito Susca dans le ròle de Potestà, Botteghelli et Mocchiutti dans les rôles de Schmidt et de Johann complètent le cast.

FROM LP BOOKLET
WERTHER
CRITICA
Critica della prima di Werther in Italia, Gazzetta dei Teatri, Anno VLI, Milano, 6 Dicembre 1894.

“Io spero che il signor Massenet, tornato a Parigi, avrà raccontato ai suoi amici - compreso il signor Victorin Joncières della Liberté - con quanta espansiva cordialità i milanesi lo hanno festeggiato, con quanto plauso spontaneo e concorde essi hanno accolto il suo lavoro. Perchè quello del Werther fu veramente un trionfo del pari legittimo che meritato. I plaudenti di sabato sera non erano i soliti moretti della claque, non erano i fedeli e compiacenti amici dell’editore-impresario, non erano gl’invitati costretti per cortesia a riscaldare l’ambiente. Era invece il pubblico pagante; il vero pubblico, che esprime liberamente la propria opinione senza restrizioni e senza partito preso.

Il Werther è, senza dubbio, una delle migliori creazioni dell’illustre compositore francese. C'è in esso la tipica finezza, specialmente nella parte istrumentale, che distingue e caratterizza tutti i lavori usciti dalla sua fantasia così feconda e così geniale; e c’è in pari misura tutta laffettivita di quel dramma così semplice e cost passionale, che emana con idillica poesia dell’amore di Werther e di Carlotta.
Il primo atto è un gioiello. Quella festa di bimbi, con cui l’opera ha principio, e quel duetto d’amore, con cui l’atto si chiude, sono pagine musicali di tale e tanto valore da assicurare esse sole la riputazione di un autore.
Il secondo atto non è all'altezza del primo. E la causa precipua e vera di questo, dirò così, abbassamento di temperatura, vuolsi ricercarla nella deficienza del libretto. Questo secondo atto manca di azione e quindi il movimento impressovi dalle varie scene, che lo compongo no, è un movimento fittizio e pochissimo efficace. La musica è sempre finamente leggiadra e di squisita fattura, ma manca la verve, la vita, il sangue fluente, i nervi scattanti, la fibra animatrice. Gli applausi infatti non furono, come al primo atto, di intima convinzione, ma, più che altro, di cortesia.
Il terzo atto invece è un capolavoro in tutto il più lato senso di questa magniloquente parola, della quale oggi pur troppo, non solo si usa, ma si abusa.
La scena fra le due sorelle, il duetto tra Werther e Carlotta, l’assolo di Carlotta, la scena fra questa ed il marito, l’intermezzo orchestrale e finalmente l’ultimo quadro della morte di Werther sono dei veri gioielli di fattura, dei veri lampi d’ispirazione, dei veri tesori di lirica drammatica. Benchè lungo, quest'atto mi sembrò breve, tanto il dramma mi interessò, tanto mi affascinò la musica. L‘ambiente è riprodotto con una irresistibile evidenza. Quella vita intima in casa di Carlotta, quel tragico romanticismo nello Studio di Werther attraggono, afferrano, conquidono il publico, sì che non è possibile il più lieve accenno di stanchezza, ne la più passeggera distrazione. L'occhio dello spettatore è fisso sulla scena, e con l’occhio l’orecchio, e con l'orecchio il cuore; una ipnotizzazione completa, da cui ci si sveglia al calar della tela per prorompere in una di quelle acclamazioni, che consacrano il trionfo. Non dirò quante volte il Massenet fu obbligato a presentarsi al proscenio, perchè non le ho contate. Non dirò neppure come e quanto egli fosse sinceramente commosso. Dirò solo che, a spettacolo finito, si stabili fra platea e palcoscenico quella fusione glorificatrice, che solo si verifica nei più grandi e più solenni avvenimenti artistici.
E vengo all’esecuzione. Stupendamente l’orchestra, che operò in pochissime prove un vero miracolo di valentia e di buon volere. Bravo, Ferrari, e bravissimi, professori!...
Degli artisti, il Lenzini disse correttamente la sua parte, non lunga certo, nè simpatica, e così pure correttamente interpretarono le parti loro affidate il Buti, il Wigley ed il Giordano.
Ottima la Salvador nella parte di Sofia. Essa ha del personaggio tutta la giovanile freschezza, la vivacità, il brio, la figura. Ebbe applausi, che furono più che meritati.
In quanto poi ai due protagonisti, la Schiff manca completamente del physique du ròle, e quindi, benchè la voce sia buona e lodevole la scuola di canto, non ha, nè può avere l'illusione del personaggio di Carlotta – il Garulli... Ah! il Garulli!... Eccolo l’eroe della serata, eccolo il grande trionfatore, eccolo l’interprete perfetto del personaggio di Werther.
Io ho scritto più volte articoli entusiastici sulle qualità di Garulli, ma debbo dire che mai come ora mi ha commosso e convinto. Quando pure egli non cantasse che questa sola opera, basterebbe alla sua fama e al suo amor proprio. Ernesto Rossi non avrebbe potuto scolpire la scena della morte meglio di lui, come nessuno potrebbe meglio di lui cantarla. Fu grande, immenso, insuperabile; fu unvero collaboratore di Massenet. Bellissime le scene e gli atrezzi: buono il vestiario.”