Web News [2026 - 2030]

 
2 0 2 6
 
STAGEPASS.LIVE [Instagram]
2026.01.26

20. yüzyılın en önemli sopranoları arasında gösterilen "La Diva Turca" Leyla Gencer, 26 Ocak 1957'te hayalini kurduğu La Scala sahnesine ilk kez çıkar. Gencer, dünya prömiyeri yapılan Francis Poulenc'in "Carmelit'lerin Diyaloğu" operasında başroldedir. Üstelik, bu 1985 yılında sahneye veda edene kadar La Scala'da çıkacağı sayısız başrol deneyimlerinin yalnızca ilkidir.

VOX ARTISTICA [Web]

2026.02.17
DUYGU ÖZSES

MÜZİK * TARİH

Leyla Gencer – La Diva Turca: Türk Operasının Dünya Sahnesindeki Işığı

Milano’da yüzlerce kişinin doldurduğu salonda herkes nefesini tutmuş sahnede tüm karizmasıyla duran o büyülü sese odaklanmıştır. Lucrezia Borgia operası sahnelenecektir. Sahnedeki kişinin görkemli duruşu öylesine etkileyicidir ki, suflör bile ona hayranlıkla dalmış ve bir an için görevini unutmuştur. Rolünün hakkını vermeye hazırlanan bu büyük sanatçının yüreği, sahneye defalarca çıkmış olmasına rağmen ilk günkü heyecanını taşımaktadır. Tam o anda bir aksilik olur: büyülü ses resitatifini unutur. Seyirci onu bekler. O ise tüm profesyonelliğiyle suflörün kendisine gelmesi için sahneye ayağını vurur. Suflör kendine gelip repliği verdiğinde, onun sesi salonu yeniden sarar ve insan ruhunun tüm ihtişamını temsil eden o kudretli tınılar salonda yankılanmaya başlar. O ses, Türk opera dünyasının baş tacı, İtalyanların “La Diva Turca”sı, dünya sahnelerin primadonnası olan Leyla Gencer’den başkası değildir.


Polak Bir Anne, Bektaşi Bir Baba ve Bir Diva: Leyla Gencer’in Kökenleri

Leyla Gencer (Ayşe Leyla Çeyrekgil), varlıklı ve çok kültürlü bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir. Litvanya kökenli Polak ve Katolik annesi Alexandra Angela Minakovska, Safranbolu’nun saygın ailelerinden Hanzade İbrahim Çeyrekgil ile evlendikten sonra Müslüman olur ve adını Atiye olarak değiştirir. Aile, yalnızca Türkiye’nin ilk gazoz fabrikalarından birine ve Karaköy Börekçisine değil; çiftçilik, balıkçılık, taşımacılık ve Çubuklu suyunun işletmesine kadar uzanan geniş bir iş ağına sahiptir. Üstelik Beyoğlu’nun ünlü Lale Sineması da onlara aittir.

Müslüman ve oryantal bir altyapıdan geliyorum.

- Leyla Gencer

Baba tarafının Bektaşi geleneği, annesinin evlilik öncesi Hristiyanlığı ve evdeki Fransız dadısının etkisiyle Leyla, daha küçük yaşlarda birbirine değen kültürlerle yoğrulur. Bu çeşitlilik, ileride tüm dünyaya yayılan sanat kimliğinin de temelini oluşturacaktır. Dadısı Madam Lejeunne’nin rehberliğiyle henüz on üç yaşında Fransız edebiyatını bitiren Leyla’nın zihni; tiyatro, müzik, edebiyat ve sanatın iç içe geçtiği bir dünyanın kapılarını aralar. Annesinin piyano çalışlarına eşlik ederken, hafta sonları dadısıyla gittiği Katolik Kilisesindeki ayinler ona başka bir sahne, başka bir estetik sunar. Küçük Leyla için bu ayinler dinsel bir ritüelden çok, etkileyici bir tiyatro temsilidir.

İstanbul’dan Ankara’ya: Leyla Gencer’in Opera Serüveninin İlk Yılları

Leyla’nın gençlik yılları, yeni kurulmuş Cumhuriyet’in kimlik kazanma süreciyle aynı zamana denk gelir. Bu dönem, onun sanat yaşamına adım atması için eşsiz bir zemin oluşturur. Fakat Gencer’in hayatı ne tesadüflerle ne de kadere bırakılmış bir akışla ilerler; tam tersine, ne istediğini bilen, hedefini doğru belirleyen ve bu doğrultuda yorulmadan çalışan bir kadının hikâyesidir.

Okumaya oldukça düşkün olan Leyla, İstanbul İtalyan Lisesi’ni bitirmesinin hemen ardından yazar olma isteğiyle ilk başta Beyazıt Kütüphanesi’nde işe başlasa da bir yandan içindeki o yangının farkındaydı. Sesinin güzelliğini biliyordu. Bu yüzden İstanbul Belediye Konservatuarı’nın (bugünkü İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) sınavlarına girer ve beklediği sonucu alır. Buradaki opera bölümünde şan eğitimleri almaya başlar. O sırada Ankara Devlet Konservatuarı’nda ders vermek üzere davet edilen soprano Giannina Arangi-Lombardi’nin İstanbul’a geldiğini duyar duymaz harekete geçer; adresini okul arkadaşının yardımıyla bulur ve birlikte Arangi-Lombardi’nin kapısını çalarlar.
Arangi-Lombardi’ye Aida operasını söyleyen Leyla’nın sesinden etkilenen İtalyan soprano ona bir teklifte bulunur: İstanbul’da kaldığı kısa süre zarfında Leyla ona Türk kültürünü tanıtacak, karşılığında ise sopranodan şan dersleri alacaktır. İki haftayı geçen sürede Arangi-Lombardini, Gencer’in yeteneği ve azmini görünce onu kendisiyle birlikte gelmesi için Ankara’ya davet eder. Leyla aradığı fırsatı yakalamıştır.  Son sınıf öğrencisi olmasına rağmen, 1949 yılında hiç düşünmeden okulunu yarıda bırakarak Ankara’ya gider. 
İstanbul’da Reine Gelenbevi’den ses ve solunum teknikleri, Muhittin Sadak’tan solfej ve Cemal Reşit Rey’den armoni dersleri alan Leyla, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sınavlarına girer ve kadrolu koro sanatçısı olarak işe başlar. Burada bir yandan Arangi-Lombardi’nin özel öğrencisi olarak eğitimine devam eder. Hocasının bir yıl sonra vefat etmesi üzerine çalışmalarını ünlü İtalyan bariton Apollo Granforte ile sürdürür.
Leyla Gencer opera kariyerine 1950 yılında, o zamanlar Devlet Tiyatroları’na bağlı olan Ankara Devlet Operası’ndaki Mascagni’nin Cavalleria Rusticana operasındaki Santuzza rolüyle başlar. Bu roldeki başarısı, 1950–1958 yılları arasında devlet davetlerinde verilen resitallerin aranılan ismi olmasını sağlar. Konserlerini izleyenler arasında ABD Başkanı Harry S. Truman ve Eisenhower, Yugoslavya lideri Tito, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Prenses Süreyya, Ürdün Kralı Hüseyin gibi dönemin önemli isimleri yer alır.
1950’li yıllar Ankara Devlet Operası’nın en nitelikli dönemidir ve Leyla, bu gelişimin tam merkezindedir. Korist olarak başladığı operadaki görevi sürerken, Türkiye ile İtalya arasındaki Kültür Anlaşması kapsamında resital vermek üzere Roma’ya gönderilir. Bu yolculuk, onun için yalnızca bir görev değil; dünya sahnelerinde kendini var edişinin başlangıcı olacaktır.

Dünya Sahnelerinde Napolili Bir Türk

↑ Photo: Musica Viva – © Lelli e Masotti, Milano, 1981

Roma’daki resitalin tüm radyolarda canlı yayınlanmasıyla dikkatleri üzerine çeken Leyla, kısa süre içinde Napoli Yaz Festivali’nden Cavalleria Rusticana operasında Santuzza rolü için başrol teklifi alır. Rolü Ankara yıllarında canlandırmış olsa da bu kez önünde büyük bir engel vardır: metnin İtalyancasını ezbere bilmemektedir ve yalnızca beş günü vardır. Gencer geri adım atmaz; bir otel odasına kapanır ve Santuzza’yı beş günde baştan sona ezberler.
1953 yılında, Napoli’de 10 bin kişinin karşısına çıktığında, ortaya koyduğu performans yalnızca ezberin değil, iradenin ve kararlılığın da bir zaferidir. Bu başarının hemen ardından ertesi yıl Napoli’nin ünlü San Carlo Operası’nda Eugenio Onegin ve Madam Butterfly operalarında başrole çıkar. San Carlo’da sahnelediği La Traviata’daki Violetta yorumuyla ise Trieste’den Poznan’a, Varşova’dan San Francisco’ya, Moskova ve Leningrad’dan Philadelphia’ya kadar birçok sahnede adından söz ettirmeye başlar. Çalışkanlığı, disiplini ve azmiyle Leyla artık başrollerin aranılan ismidir. 
Madam Butterfly operasındaki başarısı ile Napoliler tarafından “Napolili Türk” olarak anılan Leyla, peşi sıra gelen sezonlarda sahnede gün geçtikçe devleşiyor, sanat kariyerinde emin adımlarla ilerliyordu. Maria Callas, Renata Tebaldi, Montserrat Caballé, Joan Sutherland, Beverly Sills gibi efsane isimlerle aynı dönemde olmak ve hiç bilmediği bir ülkede kendini var etmeye çalışmak oldukça zordu. Leyla bu zorluğun farkında olsa da bir an bile pes etmiyordu ve onun bu azmi sabırla taşı delen suyun gücüne benziyordu. O istikrar onu hedefine götürecek yolları da peşi sıra açıyordu.

↑ Photo: © Teatro alla Scala / Erio Piccagliani, Milano, 1976

1956 yılında Francesca da Rimini operası için hazırlıklar sürerken Francesca rolünü oynayacak olan ünlü soprano Renata Tebaldi’nin son anda temsile çıkamayacağı açıklanınca onun yerine sahneye çıkan Leyla Gencer, sabırla taşı delen o suyun nasıl bir güce dönüşeceğini herkese gösterir. O gece sabır tutkuya, su ise sese dönüşür.

Ardından San Francisco operası ile kontrat imzalanır. Bir yıl sonra ise bu kez ünlü soprano Maria Callas’ın Lucia di Lammermoor operasındaki Lucia rolünü Callas’ın gelememesi üzerine üstlenecek ve o gün sonrasında ABD’de sayısız temsile çıkacaktı. Gencer, güçlü ve dokunaklı sesiyle Amerika’yı büyülerken Time Dergisi onun için şu başlığı atar.

Sesi güçlü, tatlı, güzel ve dokunaklı. Amerika onu daha çok duyacak.

Hırslıydı ama kendisini yakmamayı biliyordu; azimliydi ama egosuna yenilmiyordu, mükemmeliyetçiydi ama inandıkları uğruna gözleri tutkusunu kör etmiyordu. Leyla, hayatının dönüm noktalarını usta bir şoför gibi dönüyordu. Elbette bu yolda kimi zaman yalnız kalacak, kimi zaman da kalabalıklar içinde alkışlara boğulacaktı. 


↑ Photo: New York JFK Airport, TWA Terminal- © AP / Marty Lederhandler 
 
Opera’nın Mabedi: La Scala 
 
Leyla Gencer dünya sahnelerinde adını büyütürken, hedeflediği şey henüz gerçekleşmemişti: Milano’nun kalbinde, operanın mabedi sayılan La Scala Tiyatrosu’nda sahneye çıkmak. 1957 yılı bu anlamda onun yılıydı çünkü hedefine ulaşmayı başarmıştı. Burada Francis Poulenc’in Les Dialogues de Carmelites adlı eserinde başrahibe Lidoine rolüyle başrolü oynayan Gencer, başarısıyla primadonnalığa yükseldi.
Aynı yıl Arturo Toscanini’nin cenaze töreninde Duomo di Milano’nun o devasa taşları arasında Verdi’nin Requiem’ini seslendirmesi, kariyerinde yeni bir sayfa açtı. Bu performans, Köln Operası’nın açılışında Verdi’nin Kaderin Gücü operasında başrole uzanan kapıyı araladı. Avrupa’nın en kritik sahneleri onu arka arkaya çağırıyor, Gencer’in yükselişi artık durdurulamaz bir ivme kazanıyordu.
 
Maestro Gavazzeni’nin tanıklığı ise bu yükselişin nasıl bir etki yarattığının en canlı kanıtıydı:
 
Verdi’nin Requiem’inin finalini seslendirmek epey zordur. Soprano için bir si bemol vardır ki kimse kolay kolay seslendiremez. Sıra oraya geldiğinde şimdiye kadar duyduklarımızdan farklı, güzel, kişilikli bir ses dinliyorduk. Büyük bir rahatlıkla si bemole çıktı. Zorlamasız, kendi doğallığı içinde yükseldi. İki sıra önümde Maria Callas oturuyordu. […] O anda bana doğru dönüp kocaman açılmış gözleriyle baktı. Hayretler içinde, elini bir yukarı bir aşağı sallayarak, ‘Mamma Mia, bu ne ses!’ diye bana işaret ediyordu. Gülümseyerek onayladım. ‘Evet, muhteşem bir ses!’ dedim.
     - Evin İlyasoğlu: “Ben Leyla Gencer / La Diva Turca”
 
← Photo: © Teatro alla Scala / Erio Piccagliani, Milano, 1961
 
Mesleğinin doruklarına tırmanırken Türkiye’de ise bambaşka bir süreç işliyordu. O zamana kadar yurtdışındaki tüm temsillerinde “Ankara Devlet Operası Sanatçısı” ibaresinin bulunmasını isteyen Gencer, 1958 yılında Muhsin Ertuğrul’un devlet tiyatrolarındaki görevinden uzaklaştırılmasıyla yerine gelen yeni yönetimin hedefi oldu. Ertuğrul’un ayrılığının ardından kurum yeniden yapılandırılarak, Devlet Tiyatroları ve Operası ayrı bir genel müdürlük olarak teşkilatlandırılmıştı. Yeni yönetim ise Leyla’nın yurtdışındaki temsillerini bilmesine rağmen aynı tarihlerde onu Ankara’ya çağırıyordu. Bu çağrıya uyması mümkün olmadığında baskılar arttı; Avrupa’daki angajmanları için izin alamaması, onu kaçınılmaz bir karara sürükledi: İstifa…
Bu kopuş içini acıttı; çünkü afişlerdeki o unvan onun için yalnızca bir ibare değil, ülkesine duyduğu bağın nişanesiydi. O kırılma noktasının ardından Leyla, hayatının geri kalanını belirleyecek kararı verdi: Milano’ya yerleşmek.
 
Rol Yaratma Evreni ve Müziğe Arkeolojik Dokunuş
 
Leyla Gencer her şeyden önce diğer opera sanatçılarından farklıydı. Provalarda yönetmenlerle tartışmaktan çekinmez, sahnedeki her detayı bestecinin niyetine sadık kalarak kendi yorumuyla yeniden kurardı. Kendi deyişiy­le, “Verdiği bu savaşla hayatını kazanıyordu.”
Çocukluğundan beri süren okuma tutkusu ise sanat kariyerinde en büyük pusulası oldu. Bir operaya başlamadan önce günlerce araştırır, karakterin tarihsel bağlamından duygusal dalgalanmalarına kadar tüm katmanlarını çalışırdı. Arşivlerde kaybolur, notalardan, eserin yaratım hikâyesinden kendine bir dünya kurardı. Oynayacağı karakteri yalnızca öğrenmez; onu kendi bedeninde yeniden yaratırdı.

↑ Photo: Musica Viva – © Lelli e Masotti, Milano, 1981
 
Bu inatçı kararlılık, yıllardır sahnelenmeye cesaret edilememiş birçok eseri onunla yeniden görünür kıldı. Gencer’in repertuvarı bunun en çarpıcı örneğiydi: 23 bestecinin 72 eserinde, birbirinden tamamen farklı rollerde sahneye çıktı. Araştırmacı yönü sayesinde romantik dönem operalarına can verdi; bu yüzden adı hep Rossini ve Donizetti Rönesansı’yla birlikte anıldı. Lucia’dan Norma ve Lucrezia’ya, Lady Macbeth’ten Queen Elizabeth, Madam Butterfly, Leonora ve Violetta’ya kadar birçok karakteri dramatik ve psikolojik derinliğiyle ele alması, onu sahnede eşsiz kılan en önemli gücü oluyordu.
 
Callas sesinde tehlikeli bölgeler olan ve sahne hayatı boyunca bu tehlikelerle savaşan, oyunculuk gücü ve sahne hakimiyeti ile seyirciyi büyüleyen bir trajyen-opera şarkıcısıydı. Tebaldi ise doğuştan bülbüldü. Pürüzsüz sesine karşın durgun kişiliği dolayısıyla operanın dramatik gerilimini hiçbir şekilde ortaya çıkaramayan soluk bir şarkıcıydı. Oysa Leyla Gencer’de hem ses hem de sahne kişiliği birleşmişti.
     - Giuseppe Verdi Konservatuvarı Öğretim Üyesi Müzikolog Dr. Pierluigi Petrobelli
 
Sadece oynadığı roller değil, yeniden canlandırdığı eserler de onu benzersiz kıldı. 1849’dan sonra hiç sergilenmemiş Verdi’nin Legnano Savaşı, Robert Devereux ya da Bellini’nin Beatrice di Tenda operaları onun cesaretiyle yeniden sahne ışığı gördü.
Gencer’i döneminin diğer sanatçılarından ayıran en önemli özelliği, zorlu rolleri bilerek seçmesi ve bu rollerin hakkını vermesiydi. Belli bir rol türünde ilerlemeyi seçip karakterleri belli bir kalıpla sunmak yerine her defasında birbirine benzemeyen farklı karakterleri oynuyor, her oyunda yaratıcılığının sınırlarını zorluyordu. Bir başka deyişle Leyla Gencer her karakterde sahnede yeniden doğuyordu.
 
Ateşin Suya Dönüşmesi: Gencerate
 
Leyla yalnızca bir karakteri seslendirmiyor, onu bütün duyularıyla yaşıyordu. Acısı seyircinin iliklerine işlerken, sesi tüm salonu ele geçiriyordu. Leyla sahnede seyirciye zıt kutupların doruklarını yaşatıyordu. Karakterlere kattığı dramatik nüanslar ile sesi dingin bir su gibi berrak akarken yavaş yavaş bir yanardağın patlaması gibi alevleniyor ve tam doruk noktasında yeniden dinginleşiyordu. Bu benzersiz yorum operaya kendi terimini kazandıracaktı: “gencerate.”
Zeynep Oral’ın tanımıyla bu teknik, “kalbin çırpınışının sese yansıması, gözyaşlarının sese karışması”ydı; yani sesin tam çığlığa dönüşeceği noktada bir anda şarkıya evrilmesiydi. İşte bu yüzden Gencer’in sesi, yalnızca duyulan değil, yaşanan bir tecrübeye dönüşüyordu.
 
La Scala’nın Primadonnası Olarak 25 Yıl
 
← Photo: Leyla Gencer – © Robert Lackerbach, San Francisco, 1956
 
Leyla Gencer döneminin güçlü isimleriyle rekabet halindeyken 25 yıl boyunca primadonna olarak La Scala’da yer aldı. Callas’ın yerine Norma’yı oynamasına karşı çıkanlar, protesto etmeye gelenler, tehdit mektupları ve daha niceleri… Tüm bunların karşısında “En fazla ne olabilir ki?” diyerek korkusuna rağmen sahneye çıkmaktan geri adım atmadı. 
Korkusuz değildi elbette; “Ya unutursam ya bir aksilik olursa…” düşüncesi hep peşindeydi. Ama bu korku, onun mükemmeliyetçiliğinin de yakıtıydı. Her temsilden önce içinde küçücük bir kız çocuğu ürperiyor, ama bu ürpertiyi azminin ve dirayetinin arkasına ustaca saklıyordu. Ona göre zaten her gerçek sanatçının içinde böyle bir titreyiş olmalıydı.
 
Deliler gibi çalışırdım. 10 günde bir opera çıkarırdım. Operayı bir ay içinde mükemmelliğe eriştirebilmek için canım çıkardı.
     - Cumhuriyet Gazetesi, Doğan Hızlan ve Filiz Ali ile Söyleşi, 1982
 
Neredeyse aralıksız şekilde sahnelere çıkan Leyla Gencer; Moskova, San Francisco, Viyana, Milano, Roma, Paris, Napoli, Köln, Londra, Buenos Aires ve daha pek çok ülkenin önemli ve seçkin opera temsillerinde sahneye çıktı. Zirvedeydi ve düşerken veda etmek ona göre değildi. Bu sebeple 1985 yılında La Fenice Tiyatrosu’nda Francesco Gnecco’nun La Prova di un’Opera Seria adlı yapıtıyla sahnelere veda etti. 
Vedası sahnelerden çekileceği anlamına gelmiyordu. 1992 yılına dek konser vermeyi sürdürdü ve aynı zamanda çeşitli opera ve tiyatrolarda genel sanat yönetmenliği, yöneticilik görevlerini devam ettirdi. Yaşamının son anına kadar ilk başta hedefine koyduğu La Scala Tiyatrosu’nda sanat yönetmenliği görevini üstlendi. Dersler vererek ardından gelen genç kuşakları eğitmeye, uluslararası yarışma ve festivallerin seçici kurullarında yer almaya, çeşitli seminer ve konferanslara konuşmacı olarak katılmaya devam eden Gencer, kendisini bir an bile inzivaya çekme niyetinde olmadı.
 
La Scala’dan Boğaz’a Uzanan Veda
 
Leyla, her ne kadar Cumhuriyet’in sanata önem verdiği yıllarda yetişmiş olsa da onun yükselişe geçtiği dönemde opera, Türkiye’de hak ettiği değeri görmüyordu. Özellikle de 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında oluşan siyasi ve politik atmosfer, şarkı söylemesi için uygun bir zemin yaratmayacağının işaretiydi. Üstelik tüm kıskançlıklara rağmen Muhsin Ertuğrul döneminde destekleniyor olsa da Ertuğrul sonrası süreçte aynı ilgi ve korumayı göremeyeceğini fark etmişti.
Ankara bürokrasisi onu giderek unutsa da gerçek opera severler her daim onu ve başarılarını gururla takip etmeyi sürdürdü. Leyla ise Türkiye’den ne zaman bir etkinlik, bir konferans ya da bir açılış için çağırılırsa gelmeye ve bu topraklardan kopmadığını göstermeye devam etti. 
 
İnsan köklerini hiçbir zaman inkâr etmemeli. Ben Türklüğümü her zaman muhafaza ettim. Kendime verdiğim sözleri tuttum ve hayata layık olmaya çalıştım.
     - Evin İlyasoğlu Röportajından
 
1980’li yıllarda onun devlet sanatçısı seçilmesi için Doğan Hızlan ve Zeynep Oral başta olmak üzere birçok gazeteci köşelerinde Leyla Gencer’den bahsediyor, böyle bir değerin mutlaka onurlandırılması gerektiğini vurguluyordu. Devlet ise Gencer’in kim olduğunu teyide muhtaç kalıyor; dünyaca ünlü primadonna hakkında Ankara’nın Milano Konsolosluğu’na “Kimdir bu kadın? Araştırın… Türk müdür?” diyerek yazı gönderiyordu. 
1988 yılında Türkiye tarafından Devlet Sanatçısı unvanı verildiğinde, Gencer’in gülümseyerek söylediği cümle şuydu: “Ülkem beni hatırladı.” 2004 yılında ise 1000 Yılın Türkleri özel koleksiyonunda Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğünce Gencer adına hatıra parası basıldı.
Yaşamı boyunca müzikle nefes alan Gencer, 2008 yılında Milano’daki evinde hayata gözlerini yumdu. Gözbebeği La Scala Operası’nın San Babila Kilisesi’nde düzenlenen törenin ardından, vasiyeti üzerine krematoryuma götürülerek yakıldı. İtalyanların “Boğazın Çiçeği” (Il Fiore di Bosforo) diye adlandırdığı Leyla’nın külleri, İstanbul’a getirilerek Boğaz’ın sularına bırakıldı.
Kendini aşma serüvenini sonuna dek sürdüren Gencer’in adı bugün Türkiye’de baba evi Safranbolu’da, İstanbul’un çeşitli yerlerinde yaptırılan heykellerde, opera yarışmalarında ve adını taşıyan salonlarda yaşamaya devam ediyor.


Son Söz
 
Gencer’in yaşama sebebi müzikti. Dışarıdan bakıldığında masalsı bir rüyanın içinde süzülüyormuş gibi görünse de onun hayatı durmaksızın çalışmanın ve disiplinin vücut bulmuş hâliydi. Hiçbir şeyi kolay kolay beğenmez, mükemmelin peşinde yorulmaksızın koşardı. Bel canto tekniğinin en büyük ustalarından biri olarak kabul ediliyordu. Bunun nedeni ise sahnede üstlendiği rolleri çalışırken yalnızca bestecinin tekniğine değil; bestecinin farklı dönemlerdeki duyarlılıklarına, metnin yazarına ve her kelimenin taşıdığı incelikli anlamlara kadar inmesi, hepsini tek tek çözümlemesinde gizliydi.
Dünya opera tarihine yaptığı katkılarla gelmiş geçmiş en iyi beş sopranodan biri arasında gösterilen Leyla Gencer, yalnızca opera sahneleri için değil; kişiliği, duruşu ve sanat anlayışıyla da bir ekol hâline gelmişti. Onun başarısı ne şansa ne de kadere bağlanabilecek sıradan rastlantılar zinciriydi. Gencer, kararlı, inatçı, ne istediğini bilen ve asla pes etmeyen bir öncüydü. Sahnedeki karizmasıyla pek çok eleştirmen tarafından 20. yüzyılın son büyük divası olarak kabul edildi.
 
Ben ilk kez İtalya’da Scala’ya gittiğim zaman, Antonio Ghiringhelli diye bir umum müdürü vardı. Harpten sonra uzun seneler kaldı. Beni ilk defa Scala’ya davet ettiği zaman, ‘Siz büyük bir kariyer yapmak isterseniz bir İtalyan ismi alın.’ dedi bana. ‘Hayır. Ben kendi ismimle kariyer yapmak istiyorum.’ dedim. ‘Ama senin ismin bir Türk ismi. İtalyan ismi alırsan diğer Amerikalı arkadaşların gibi, daha çabuk isim yaparsın.’ dedi. ‘Zararı yok. Ben daha yavaş isim yaparım ama kendi Türk ismimle yapacağım.’ dedim.
     - TRT, 1990
 
Gencer enternasyonal bir sanatçıydı ama ona sorulduğunda kendisini her zaman Türk olarak tanımlıyor; “Benim köklerim Anadolu’da” diyordu.  Yaşamının büyük bölümünü Milano’da geçirmesine ve İtalyanlar tarafından çok sevilmesine rağmen, kendisine sunulan İtalyan vatandaşlığı tekliflerini reddetmiş; konser afişlerinde özellikle “Ankara Devlet Operası Sanatçısı” olduğunun yazılmasını istemişti. Tüm bu detaylara rağmen akıllardaki şu soru hiç silinmedi: Leyla Gencer İtalya’ya hiç gitmeseydi Türkiye’de bu kadar değer görebilir ve kariyerinin doruklarına çıkabilir miydi?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ancak kesin olan bir şey var: Başkalarına öykünmenin yüceltildiği bir dünyada yalnızca kendisi olmayı seçen Gencer, sonsuz bir inançla kendi yolunu açtı; sesinde insan ruhunun tüm ihtişamını taşıyarak sahnede yeniden ve yeniden doğdu.

Concert Excerpt [1974.06.20]                      

Verdi Ben io t’invenni Nabucco Act II, Scene I

Ve bugün, ardında bıraktığı o büyük mirasla, Leyla Gencer yalnızca bir divanın değil, bir duruşun, bir kararlılığın ve bir ulusun sanat belleğinin sembolü olarak yaşamaya devam ediyor.

Anısına saygıyla ve hayranlıkla …